GİRİŞ
♧KAPIZADE♧
~Kapıların ardından korkanların özgürlüğe kavuşması.~
Karadeniz, küçük martının doğduğu o gece daha sert dalgalarını yüzdürüyordu. Fırtınalar daha sert esiyor, şimşekler daha aydınlık çarpıyordu. Sanki bütün bunlar küçük martıya sadece korkuyu öğretmek için gibiydi. Zincirli kapılar gibi olan bir korku, insana nasıl ölüm hissi verebilirdi ki? Korku denen lanet şey neydi?
Korkmak. Şimşeklerin çakmasıydı küçük martıya göre. Deniz fenerinin bozulmasıydı. Karanlık Karadeniz'in daha da karanlık olması gibiydi. Sahi ya, bu denizin karanlık yüzü ortaya çıkarsa ne olurdu? İnsanlar birbirlerini mi öldürülerdi? Çocuklarını yalnızlığa mahkum mu ederlerdi? Kendi ruhlarını kendi elleriyle mi gömerlerdi? Katil ararken, katil durumuna mı düşenlerdi?
Derin nefes alırken batmıştı onlar ve yükleri çok ağırdı...
Yaralı martının doğuşu küçük martı gibi olmamıştı. Ne fırtına vardı ne bahar. Ne soğuk rüzgarlar vardı ne de sıcacık doğan güneş. Ne kar vardı ne yağmur. Ne göz yaşı vardı ne de tek bir tebessüm. Yalnızca sis vardı. Üşümeyen bir sisti bu. Tuhaftı. Tüm bu soğuğu doğan yaralı martı mı sahiplenmişti? Hiç kimse üşümesin diye onun doğuşu bir fedakarlık mıydı? İyileşmeyen yaralar bu yüzden miydi? Onun doğuşunun sessiz bir haykırış olması mıydı?
Sadece belki...
Herkes doğmuştu, büyümüştü. Yıllar ilerlemiş ve bazı hatalar yapılmıştı. Hataların ve ihanetlerin bedeli intikam alamk olacaktı. İntikam alan insan masum mudur yoksa canavar mıdır? Herkesin hikayesine ateş düşüren biri vardır ve bu da o küçük canavardır.
"İntikamım ne soğuk ne sıcak olacak. Benim intikamım öldürücü ve can yakıcı olacak." demişti küçük canavar o gece. Duygularını mezara gömdüğü o gece. Sıcağın soğuğa dönüştüğü, aydınlığın karanlık olduğu, en acılı şafağın söktüğü o sabahdı tüm kararlar. Ve kararları gerçekleştirmek yılları almıştı.
Sıcak çayların içildiği yayla keyfi bir gün kaybolursa herkes ne yapardı? Herkesin kalbi yok olursa insanlar hissetmeyi nasıl bulabilirlerdi?
"Senin ellerin benimkilerden büyük." Deyip ağlamıştı yaralı martı.
"Senin kabin de benimkinden büyük, ben ağlıyor muyum?" Deyip sarmıştı yaralarını baba.
Ya bir gün sardığı banttan kat ve kat fazla yaralar açarsa ne olurdu? Geriye ne kanat ne kalp kalırdı. Geriye sevgi kalır mıydı?
Hadi bi cesaret...
Yıllar geçmiş belki de intikam zamanı gelmişti. Küçük martı mutlu olacağım derken belki de cennete uçmuştu. Peki ya yaralı martıya ne olmuştu?
Uçmayı öğrenememiş, daha büyük yaralar öğrenmişti. Sarılmayı bekliyordu belki. Merhem olacak birisi bekliyordu belki. Ama unutmayın, beklediğiniz anlar hiç beklenmedik zamanda gelirdi oysa.
Küçük martının gidişi yaealı martının daha çok yaralanmasına sebebep olsa da yaralı martı tüm fırtınalara karşı direniyordu. Eğer bir gün tüm fırtınalara göğüs geren bu martı, başkasının baharına yenilirse hayat nasıl devam ederdi? Zaman durur muydu, akar mıydı?
Sende taşın altına koy elini...
İki çift omzun olsa da bazen zorluklara yetmez o iki omuz. Bir kişinin omuzlarına da ihtiyaç vardır. Peki, tüm bu karlı ve zorlu kışın ardından senin omuzlarını üşütmeyecek omuzların sahibi çıkacaksa, bu kadar acıyı yaşamaktan pişmanlık duyar mısın?
Küçük martıdan sonra yaralı martı da aynı ölüm yoluna gitmişti. İkisi arasında ki tek fark birinin ölmemesiydi.
Birisi diğerinin katili ararken ruhunu ölmeye mahkum bırakmıştı.
"Olmaz, olamaz..." diyerek göz yaşı dönüyordu yaralı martı. Bu sefer babası yaralarını saran değil kanatandı.
"Olacak." Her kelimesi saplanan hançer gibiydi.
"Evlenmem. Evlenmek birini sevmeden aşık olmadan olur mu? Denize aşık balıktan uçmasını istiyorsun sen." Günlerce ağlasa da faydası olmamıştı. "Ne o? Ablam gibi ölüme mi istiyorsunuz beni?" İşte bu söz kanları dondurmuştu. Abalsının kocası ile iş ilişkileri bozulmasın diye evlendirilen diğer kızıydı yaralı martı. Çünkü büyük kızı, küçük martı ölmüştü. Yaralı martının deyişine göre öldürülmüştü dahs doğrusu. Günlerce ağlamaktan gözleri şişen yaralı martının bu zor durumu kabul etmesinin tek sebebi katili bulma arzusuydu.
Yaralı martı ilk gün sabretti ikinci gün sabretti ilk ay oldu ama altıncı ay onun dayanamadığı akşamdı. Karadenizde ki hamsilerin yas tuttuğu belki de...
"Abla..." dedi hıçkırıkların arasından.
"Sen nasıl dayandın abla?" Gözyaşlarını silmeye çalıştı bu sefer.
"Kıymasalardı daha da dayanırdın sen, biliyorum." Uyumak için kendine ninni söyleyen çocuk gibiydi.
"Karadeniz'in tüm gemileri ikinci kez battı abla. Geriye kalan bir hiç..." haykırıyordu. Her saniye bir öncekinden daha fazla hemde.
Ablasının daha fazla dayak yediğini biliyordu ama kendisi ilk dayağını yediremiyordu. Çünkü o yaralansa da bağımsızdı.
Kabanını giyip atlamıştı pencereden. Bitmeyen göz yaşlarını içine gömmüştü. Koşuyordu kaçıyordu. Ama karşısına kimin çıkacağını bilmiyordu.
"Psikoloğun da olurum." diyen bir polis onu incitir miydi?
Yaralarını en iyi o sarardı belki de.
Yaralar sarılıp kanlar durdurulacak mıydı? Mendiller beyazlığına dönecek miydi? Sayısız soruların cevaplarının ilk adamıydı bu, ikincisi gelecek miydi? Katile giden yol buydu, yaralı martının yara bantları. Peki katil kimdi?
Tek birini öldüren ama bir sürü insanın ruhunu öldüren bu katil kimdi?
~BAŞLANGIÇ~


