Yusuf gruptaki mesajları okuduktan hemen sonra Koston’dan yeni bir bildirim düştü.
> **Koston:** Beyler kahvaltıya gelmek isteyen var mı? Hiç yalnız yiyesim yok bugün, evde tekim.
>
Yusuf dünkü o gergin havayı tamamen dağıtmak ve Koston’la dün madendeki o samimiyeti biraz daha normalleştirmek için iyi bir fırsat olduğunu düşündü. Hem Koston yalnız kalmasın diye, hem de kafasını boşaltmak için hemen klavyeye sarıldı.
> **YusufTe:** Ben gelirim kanka, yalnız kalma. Geçiyorum ben de birazdan.
>
Yusuf üzerini değiştirip, saçını başını biraz düzelttikten sonra Koston'un evine doğru yola çıktı. Kafasında sadece sakin bir baş başa ev kahvaltısı planı vardı. Koston'un evine varıp kapıyı çaldığında kapıyı Koston açtı. Ama Yusuf içeri adımını atar atmaz salondan gelen seslerle irkildi. İçeride Poniks ve Rwaii çoktan masaya kurulmuş, ona bakıp sırıtıyorlardı.
Yusuf olduğu yerde kalakaldı, gözleri şaşkınlıkla açıldı. "Oğlum... Bu kadar kalabalık olacağımızı bilsem gelmezdim valla," dedi antrede montunu asarken. "Ben Koston yalnız kalmasın, kafa dinleyelim diye gelmiştim."
Poniks içeriden seslendi: "YusufTe... Bilerek getirttik oğlum biz seni buraya. Artık kaçacak yerin yok!"
Yusuf salona adımladığında Poniks ayağa kalkıp omzuna elini koydu. "Şimdi güzelce kahvaltımızı yapıyoruz, sonra sen bize dün geceki o gizemli 'öğrenecekler' mevzusunu, o panikle fiş çekmeleri falan tek tek anlatıyorsun. Bak Peach’e de Yusa’ya da bir şey demedik, aramızda kalacak, biz bizeyiz burada."
Yusuf’un sırtından aşağı soğuk sular döküldü. Kalbi yine dünkü gibi hızlanırken, çaktırmamaya çalışarak, "Oğlum saçmalamayın ya, anlayılacak bir şey yok ki işte. Dediğim gibi, uykusuzdum, gerildim, Peach de saçma sapan bir yalan uydurunca sinirlendim kapattım bilgisayarı," diyerek geçiştirme turlarına başladı.
Evdeki o mükellef kahvaltı masasına otururlarken Yusuf çaktırmadan telefonunu çıkardı ve masanın altından acil kodlu mesajla Peach’e yazmaya başladı:
> **YusufTe:** Peach acil buraya gel!! Beni Koston’un evinde esir tuttular resmen, dün geceyi anlattırmaya çalışıyorlar! Poniks ve Rwaii de burada. Gel kurtar beni, tüm bu belaları başıma sen açtın zaten!!
>
Mesajı gönderip telefonu cebine attı ama kahvaltı boyunca boğazından tek bir lokma bile zor geçti. Poniks ve Koston sürekli ona imalı imalı bakıp çay tazeliyorlardı.
Kahvaltı bittikten, tabaklar kaldırıldıktan sonra beklenen an geldi. Rwaii, elinde çay bardağıyla salondaki tekli koltuğa, tam Yusuf’un karşısına geçti. Bardağından bir yudum alıp Yusuf’a dik dik baktı.
"Evet, YusufTe... Başla bakalım anlatmaya. Dün gece neyi öğrenecektik biz?"
Poniks de hemen Rwaii’nin arkasından koltuğun kenarına ilişti. "Aynen kanka, kıvırma hiç. Dün kışkırtma dediniz ama senin o mesajdaki paniğin, Peach’e 'sus' diye yalvarışın hiç kışkırtma gibi değildi. Dökül, ne saklıyorsunuz siz?"
Koston de kollarını göğsünde bağlayıp kapı eşiğine yaslandı, Rwaii’ye arka çıkarak kafa salladı. Yusuf, odadaki üç çift gözün baskısı altında, arkasından gelebilecek bir Peach mucizesini ya da mantıklı bir yalanı bekleyerek ecel terleri dökmeye başlamıştı bile. Tam o sırada antreden gelen dış kapının zil sesi salondaki o ağır baskıyı bıçak gibi kesti. Yusuf, duyduğu o kurtarıcı sesle derin bir nefes aldı, gözleri parladı. İçinden, *"Şükürler olsun Peach geldi, beni bu delilerin elinden alacak"* diye sevinerek rahat bir nefes almaya hazırlanıyordu ki, kapıyı açmaya giden Koston’un arkasından antreye baktı.
Gelen kişi Peach değildi.
Kapının eşiğinde, üzerinde dünkü montuyla, elini cebine atmış rahat bir tavırla duran **Yusa**’yı gördüğü an Yusuf’un dünyası adeta başına yıkıldı. Yanaklarındaki o hafif pembelik anında çekildi, yüzü bembeyaz oldu.
Yusa, salondaki bu sorgu odası havasını ve Yusuf'un köşeye sıkışmış halini görünce sırıttı. "Hayırdır oğlum, Yusuf’u eve kilitlemişsiniz, ne oluyor burada?" diyerek rahat adımlarla içeri girdi.
Poniks, Yusa’nın arkasından kapıyı gülerek ve kilit sesini bilerek duyurarak kapattı. "Ooo, Yusa Bey de teşrif etmişler. Senin nereden haberin oldu lan buradaki baskından?" diye sordu hınzır bir sesle.
Yusa kendinden gayet emin, her şeyden habersiz bir şekilde omuz silkti. "Peach söyledi," dedi.
"Peach söyledi" lafını duymasıyla Yusuf’un rengi daha da soldu, neredeyse görünmez bir beyazlığa büründü. Kalbi göğüs kafesini delip çıkacak gibi atıyordu. İçinden *"Peach her şeyi anlattı mı yoksa, bittim ben"* diye düşünürken, sesinin titremesine engel olmaya çalışarak, büyük bir korkuyla sordu:
"Peach... Peach ne dedi ki sana?"
Yusa, Yusuf’un bu aşırı panik olmuş haline hafifçe kaşlarını kaldırarak baktı, sonra gülerek koltuğun kenarına oturdu. "Oğlum sakin ol, alt tarafı mesajını söyledi," dedi ve devam etti:
"Dedi ki; 'Yusuf’u Koston’un evinde esir tutuyorlarmış, bana mesaj attı gel kurtar diye ama benim dışarıda acil işim var, sen gitsene bir, sorun çıkmasın.' Ben de yakınım diye bir bakıp seni bunlardan kurtarayım dedim. Hayırdır beyler, dünkü kışkırtma videosunun devamını mı çekiyorsunuz, nedir bu gizem?"
Yusuf, Yusa’nın bu sözleriyle nefes almayı unuttu. Peach resmen kendi elleriyle pimi çekilmiş bombayı Yusuf’un kucağına bırakmıştı. Yusa durumdan hâlâ şüphelenmiyordu, olayı Peach’in o "kışkırtma" yalanının bir parçası sanıyordu ama şimdi salonda hem Yusa vardı, hem de dünkü olayın peşini bırakmayan Koston, Poniks ve Rwaii üçlüsü.
Rwaii, Yusa’nın da gelmesiyle ellerini birbirine sürterek sinsice gülümsedi. "Valla Yusa, tam üstüne bastın," dedi Yusuf’a doğru dönerek. "Biz de tam YusufTe’ye dün gece ortak gruba attığı o 'sus öğrenicekler' mesajının şifresini çözdürüyorduk. Madem geldin, geç otur. Yusuf tam bize dünkü o gizli intikam planını anlatacaktı, değil mi Yusuf?"
Yusuf gözlerini kırpıştırarak odadaki ekibe baktı. Kaçacak hiçbir yeri kalmamıştı, pencereler kapalıydı, kapı kilitliydi ve tam karşısında hiçbir şeyden habersiz ona bakan Yusa duruyordu. Peach'e içinden binbirinci kez beddua ederken, bu durumdan nasıl sıyrılacağını düşünmekten beyniPoniks ve Rwaii, Yusuf’un etrafını sarıp "Hadi olm, dökül artık," diye baskıyı iyice artırırken, odadaki o kaotik gürültüyü Yusa’nın beklenmedik bir şekilde yükselen ciddi ses tonu kesti.
"Beyler, durun bir," dedi Yusa, elini kaldırarak ekibi geriye çekti. Sesindeki o her zamanki gevşek tavır tamamen kaybolmuştu. "İnanın bana, öğrenmenize gerek olmayan bir şey..."
Yusa bunu söylerken göz ucuyla Yusuf’u süzdü.
Yusuf’un teni korkudan artık tam anlamıyla kireç gibi olmuştu. Kalbi o kadar hızlı vuruyordu ki, salondaki herkesin bu sesi duyacağından korkuyordu. Dünkü gibi ekibin önünde ağlamamak, o gözlerindeki doluluğu gizlemek için alt dudağını sertçe dişliyor, tırnaklarını avcuna geçiriyordu. Yusuf, Yusa’nın her şeyi öğrendiğini ve şu an kendisiyle dalga geçmek ya da onu ifşalamak üzere olduğunu sanıyordu.
Ama aslında madalyonun arkası çok başkaydı. Yusa’nın hâlâ Yusuf’un ona olan duygularından zerre haberi yoktu.
Peach, Yusa’yı buraya göndermeden önce ona telefonda tamamen başka bir yalan sıkmıştı. Yusa’ya, *"Oğlum, Yusuf dün gece rüyasında çok kötü, travmatik bir kabus görmüş. Çocuk psikolojik olarak çok etkilenmiş, seslide de o yüzden panik yapıp fişi çekmiş. Şimdi bizimkiler üstüne gidince utancından bunu itiraf edemiyor, sıkışıp kaldı. Git çocukları durdur, Yusuf’u rahat bıraksınlar"* demişti. Yusa da tamamen düz ve arkadaşını düşünen bir çocuk olduğu için bu yalanı yutmuş, Yusuf’un bu kireç gibi halini ve dolan gözlerini tamamen o "kabusun travmasına" ve ekibin önündeki utancına yormuştu.
Yusa, Yusuf’un o çaresiz halini görünce içten içe üzüldü. Koston ve Poniks’e dönerek konuşmaya devam etti:
"Harbiden uzatmayın oğlum. Dün gece çocuk zaten uykusuzdu, üstüne saçma sapan bir durum olmuş işte. Özel bir şey, büyütülecek bir video mevzusu falan yok ortada. Boşuna darlıyorsunuz çocuğu sabah sabah."
Rwaii şüpheyle kaşını kaldırdı. "Olm madem öyle, Peach niye işi gücü bırakıp seni yolladı buraya? Sen ne ara öğrendin mevzuyu?"
Yusa yalanın açık vermemesi için hemen kıvrak zekasını kullandı: "Peach bana sabah anlattı işte yolda, önemli bir şey değil diyorum size. Kapatın konuyu." Sonra Yusuf’a döndü, sesini biraz daha yumuşatarak, "Kalk olm, gidiyoruz biz. Zaten kahvaltını da zehir etmişler senin," dedi.
Yusuf, Yusa’nın bu korumacı hamlesiyle öylece kalakaldı. İçindeki o büyük panik dalgası yerini derin bir kafa karışıklığına bırakmıştı. Yusa her şeyi biliyor muydu, yoksa Peach arkadan başka bir oyun mu çevirmişti? Dudaklarındaki baskıyı yavaşça gevşetti ama gözlerindeki o şaşkınlık ve korku ifadesi hâlâ tamamen siliYusuf yaşadığı şok ve kafa karışıklığından dolayı yerinden kıpırdayamayınca, Yusa daha fazla uzatmadı. Adımlayıp Yusuf’un bileğini sıkıca kavradı ve onu koltuktan kaldırdı. Poniks ve Koston arkalarından "Ooo, Yusa Bey kucaklayıp götürseydin bari" diye laf atsa da Yusa hiçbirini takmadı, Yusuf’u peşinden sürükleyerek Koston’un evinden dışarı çıkardı.
Apartmandan çıkıp sokağa adım attıklarında Yusuf utancından ve yaşadığı o devasa korkudan dolayı hâlâ kafasını kaldıramıyor, Yusa’nın yüzüne bakamıyordu. Bileği hâlâ Yusa’nın avcunun içindeydi ve oradan yayılan sıcaklık tüm vücudunu geriyordu.
Yusuf, ezile büzüle, kısık bir sesle mırıldandı: "Yusa...."
Yusa adımlarını yavaşlattı, başını yana doğru eğip Yusuf’a baktı. "Efendim Yusuf?"
Yusuf korkuyla titreyerek, sesinin titremesini gizlemeye çalışarak o can alıcı soruyu sordu: "Peach... Peach sana tam olarak ne anlattı?"
Yusa durdu, Yusuf’un bileğini yavaşça bıraktı. Ellerini montunun cebine sokup derin bir nefes aldı. "Geçen gece çok kötü bir kabus gördüğünü söyledi..." dedi, sesinde en ufak bir dalga geçme tınısı yoktu, tamamen ciddiydi. "Çok etkisinde kalmışsın, o yüzden dün seslide öyle tepki verip aniden gitmişsin. Çocuklar da üstüne gelip utandırmasın diye beni yolladı işte. O yüzden mi o kadar tepki verdin harbiden? Ne gördün oğlum o kadar kötü?"
Yusuf, duyduğu bu kelimelerle birlikte hayatının en büyük, en derin rahatlamasını yaşadı. Göğüs kafesini sıkıştıran o devasa taş kütlesi bir anda buhar olup uçmuştu. Yusa hiçbir şey bilmiyordu. Onun kendisinden deli gibi hoşlandığını, gecelerce onun için ağladığını öğrenmemişti. İçinden Peach’e ilk defa (muhtemelen son defa) teşekkür etti; hayatının yalanını söyleyerek onu tam uçurumun kenarından kurtarmıştı.
Yusuf kireç gibi olan yüzüne biraz renk gelmesini bekledi, gözlerindeki o doluluk yavaşça dağılırken derin bir nefes alıp Yusa’nın uydurulan bu yalana inanmış olmasını fırsat bildi.
"Y-yani... Aynen kanka ya," dedi kafasını kaşıyarak, gözlerini kaçırmaya devam ederek. "Harbiden çok kötü bir rüyaydı. Hatırlamak bile istemiyorum, bizimkiler de öyle üstüme gelince dünkü uykusuzlukla falan bir an çok utandım, gerildim... Fişi falan çektim o yüzden."
Yusa hafifçe gülümsedi, elini Yusuf’un omzuna atıp onu kendine doğru çekti, hafifçe sarstı. "Oğlum senin o cool, ketum duruşunun arkasında böyle sulu göz bir çocuk olduğunu bilmiyordum valla. Kabus gördün diye bilgisayar fişi mi çekilir lan? Şapşal mısın oğlum sen?"
Yusuf, Yusa’nın kolunun ağırlığını omzunda hissederken kalbi yine o tanıdık ritimle çarpmaya başladı. Bu sefer korkudan değil, tamamen Yusa’nın o sıcak, yakın duruşundandı. Yüzü hafifçe kızardı ama bu sefer bu kızarıklığı gizleme gereği duymadı. "Kes lan, dalga geçme işte," diye mırıldandı, sesine nihayet o eski, normal Yusuf havasını katarak.
Yusa yürümeye devam ederken, "Tamam tamam, geçmiyorum," dedi sırıtarak. "Hadi gel, o yamyamlar kahvaltını piç etti zaten. Bizim eve geçelim, ben sana düzgün bir kahve yapayım da kendine gel. Rengini görsen harbiden hortlak görmüş gibiydin."
Yusuf, Yusa’nın peşinden yürürken gizlice telefonunu çıkardı ve Peach’e tek bir mesaj attı: *"Hayatımı kurtardın ama hâlâ seni geberteceğim. Akşama discordda hesaplaşacağız."* Telefonu cebine koyup Yusa’nın yanına adımladı. Tehlike şimdilik geçmişti ama kalbi hâlâ o tehlikenin tam merkezinde atmaya devam ediyordu. Yusa’nın evine geçtiklerinde ortamdaki o gergin, kaotik hava tamamen dağılmıştı. Yusa mutfağa geçip patatesleri ocağa attı, güzel bir kahvaltı masası hazırladı. Karşılıklı oturup yerken bir yandan da YouTube ve yeni video fikirleri hakkında sohbet ediyorlardı. Yusa, her zamanki gibi Yusuf’un sabahki o hortlak gibi halleriyle dalga geçiyordu ama dünkü o sert otopark meselesine kıyasla bu sefer çok daha hafif, tamamen ortamı yumuşatmak için takılıyordu.
Sonra Yusa, tabağından aldığı uzun bir patates kızartmasını dudaklarının arasına sıkıştırdı. Gözlerini kısarak, o bildik sinir bozucu ama bir o kadar da insanı eriten muzip ses tonuyla, "Yusuf, patates ister misin~?" dedi dalga geçerek.
Yusuf bu görüntüyü karşısında gördüğü an beynine kan sıçradı, anında kıpkırmızı oldu. Kalbi göğüs kafesini dövmeye başlamıştı. "Öl Yusa, geber ya!" diyerek elleriyle hemen yüzünü kapattı; o alev alev yanan kızarıklığı Yusa’nın görmesini asla istemiyordu.
Yusa ise Yusuf’un bu aşırı utanma tepkisini görünce daha da keyiflendi. Yerinden kalktı, masanın etrafından dolanıp Yusuf’un tam yanına geldi ve eğilerek, "Hadi ama~~" dedi. Yusuf’un direnen ellerini yavaşça tutup yüzünden çekti.
Yusuf’un yüzü kelimenin tam anlamıyla kıpkırmızıydı, gözlerini nereye kaçıracağını şaşırmıştı. Yusa, yüzündeki o muzip ifadeyle Yusuf’a daha da yaklaştı; amacı sadece çocuğu iyice utandırmaktı. Ancak Yusuf, o anki duygu patlaması ve büyük bir tereddütle, beklenmedik bir hamle yaptı. Kafasını hafifçe öne eğdi ve dudaklarını Yusa’nın ağzındaki patates kızartmasına doğru götürdü.
Yusa bir anda şok oldu, gözleri irileşti. Yusuf’un böyle bir şeye cesaret edebileceği aklının ucundan bile geçmemişti. Normalde kafasını geri çekmesi gerekirdi ama Yusuf’un utançtan ölmek üzere olan, o titreyen yüzünün hatrına, sanki büyülenmiş gibi öylece kaldı, hareket edemedi.
Yusuf, gerçekten patates kızartmasının diğer ucunu kendi dudaklarıyla kavradığı an, Yusa ani bir refleksle patatesi bıraktı ve geriye doğru bir adım attı. Yusa’nın da yanaklarına hafif bir pembelik çökmüştü, afallamıştı.
Ama Yusa bu, şoku üzerinden çabuk attı. Kendi içindeki o ani ritim değişikliğini gizlemek ve ortamdaki tuhaflığı bastırmak için hemen her zamankinden daha yüksek sesle, daha çok dalga geçmeye başladı.
"Oha YusufTe! Lan sen harbi delisin oğlum!" diyerek kahkaha attı, sesini bilerek abartılı tutuyordu. "Kabus mabus derken senin devreler iyice yanmış lan! Bildiğin asılıyorsun oğlum bana şu an? Ne bu, anime karakteri miyiz biz? Kız gibi kızardın bir de, dlsfksldk. Harbi şapşalsın ya, patatesi kapmak için ne ara bu kadar cesur oldun sen?"
Yusuf zaten sınırdaydı. O hamleyi yaparken tüm cesaretini tüketmişti ve Yusa’nın işi bu kadar büyük bir gırgırlara vurması, onunla "Kız gibi kızardın" diyerek acımasızca dalga geçmeye devam etmesi içindeki o hassas dengeleri tamamen bozdu. Göğsünde biriken o ağır duygu yüküne daha fazla dayanamadı. Dudakları titredi ve gözleri aniden yaşlarla doldu. Kafasını hızla yere eğdi, gözyaşının yanağından süzülmesine engel olamadı.
Yusa, Yusuf’un gözlerinin dolduğunu ve ağlamaya başladığını gördüğü an o abartılı gülüşü yüzünde dondu. Şakanın dozunu kaçırdığını fark ederek anında pişman oldu. "Yusuf... Lan saçmalama, şaka yapıyorum," diyerek hemen yanına çömeldi. Yusuf’un o omuzlarının çaresizce sarsıldığını görünce dayanamadı; kollarını Yusuf’un sırtına dolayıp onu şefkatle kendi göğsüne doğru yasladı.
Yusuf, başı Yusa’nın göğsüne gömülmüş halde, onun kalp atışlarını duyarken derin bir nefes aldı. Gözyaşlarını sildi, burnunu çekti. Ortam bir anda öyle yoğun ve dramatik bir hale gelmişti ki, Yusuf bu duygusal girdabın içinde kaybolmaktan korktu. Durumu bozmak, o ağır havayı dağıtmak için kafasını Yusa’nın göğsünden hafifçe kaldırdı.
Kısık, ağlamaklı ama bir o kadar da düz bir sesle mırıldandı: "Yusa..."
Yusa, onun sakinleştiğini sanarak saçlarını hafifçe okşadı, sesini yumuşatarak sordu: "Noldu?"
Yusuf, yavaşça geri çekilerek Yusa’yı göğsünden itti, yüzünü ekşitti: "Ter kokuyorsun oğlum ya," deyip tamamen uzaklaştı.
Yusa duyduğu şeyle kalakaldı, duygusal moddan anında çıktı ve kaşlarını çatarak bağırdı: "Ne?! Lan ne ter kokması şerefsiz! Sabah duş alıp çıktım evden! Ben de seni teselli ediyorum burada, yaranılmıyor oğlum sana valla!"
Yusuf, gözleri hâlâ nemli olmasına rağmen Yusa’nın bu sinirli ve bozulmuş haline bakarak ilk defa rahat bir şekilde kıkırdadı. Ortam nihayet o alışık oldukları kaotik ama güvenli arkadaşlık çizgisine geri dönmüştü.