İçeriğe geç

Kaos aşkı YusufTe x Yusabakal

Bölüm 9 · 12 dk okuma

Kaos aşkı YusufTe x Yusabakal

Bölüm 9

Dur

Yusa söylenmeye devam ederek tişörtünün yakasını burnuna doğru götürüp kokladı. "Oğlum harbi kokmuyorum lan, mis gibi deterjan kokuyor işte. Sen kesin o patates hamlesinin utancından ne uyduracağını şaşırdın, bana iftira atıyorsun şu an!"

Yusuf masadaki bardağından bir yudum su içip tamamen arkasına yaslandı. Yanaklarındaki o yoğun kırmızılık yavaş yavaş dağılıyordu ama kalbi hâlâ yerinden çıkacak gibiydi. "Aynen Yusa, aynen. Kesin ondandır," diyerek gözlerini devirdi ve çaktırmadan derin bir nefes aldı. İçindeki o ağlama hissi geçmiş, yerini tatlı bir yorgunluğa bırakmıştı.

O sırada Yusuf’un cebindeki telefon üst üste titremeye başladı. Çıkarıp baktığında Peach’ten gelen mesajları gördü:

> **Peach:** Oğlum naptınız?? Yusa seni kurtardı mı?

> **Peach:** Bak yalanım harikaydı bu arada, bana dua et. Akşama DC'de bana sallayacaksan önce bir teşekkür et istersen kanka sldkflsdk.

>

Yusuf ekrana bakıp hafifçe gülerken Yusa onun bu halini yakaladı. Masadaki boş tabağı alıp tezgaha doğru yürürken sordu: "Kim yazıyor? Bizim yamyamlar mı yine?"

"Yok ya, Peach yazmış," dedi Yusuf telefonu kapatıp masaya koyarak. "Olanları soruyor."

Yusa tezgaha yaslanıp kollarını göğsünde bağladı. "Şu Peach harbi garip çocuk valla. Sabah beni aradığında ses tonu öyle bir ciddiydi ki, ben de seni Koston’un bodrum katına falan kilitlediler sandım. Ama iyi oldu gittiğim, yoksa bizimkiler seni o saçma 'öğrenecekler' mesajın yüzünden akşama kadar sorgulardı."

Yusa bunu söylerken hâlâ tamamen olayın bir kışkırtma videosu kurgusu veya dün geceki kabusun bir getirisi olduğunu düşünüyordu. Kafası o kadar rahattı ki, Yusuf onun bu temiz ve şüphe duymayan tavrına bakıp içten içe hem seviniyor hem de buruk bir his yaşıyordu.

"Neyse," dedi Yusa masayı işaret ederek. "Topla bakalım şuraları madem ter kokuyoruz, birazdan bilgisayarları açarız. Akşama SMP’de dün gece yarım kalan şu maden işini bitirelim. Koston’a o kadar samimi davrandın madende, adamın hakkı kalmasın."

Yusuf ayağa kalkıp tabakları toplarken, "Oğlum hatırlatma şunu ya, valla dün gece tamamen uykusuzluktan ne yaptığımı bilmiyordum," dedi, sesine bilerek sitemkar bir ton katarak.

"Aman aman, YusufTe," dedi Yusa mutfaktan çıkıp salondaki koltuğa doğru ilerlerken. "Bir daha uykusuzken oyuna falan girme sen. Önce millete bağırıyorsun, sonra Koston’a asistanlık yapıyorsun, en son da gelip benim ağzımdaki patatesi kapıyorsun. Senin bu uykusuz hallerin gruptaki herkesin güvenliği için tehdit valla."

Yusuf mutfak tezgahının arkasından Yusa’nın arkasından bakarken yüzünde yine engel olamadığı bir tebessüm belirdi. "Geber Yusa," diye mırıldandı içinden, ama bu sefer sesinde en ufak bir öfke yoktu.Birkaç saat boyunca bilgisayar başında SMP’deki maden işlerini halledip, kurgu fikirlerini konuştuktan sonra nihayet her şeyi kapattılar. Yusuf, günün ve son iki gündür çektiği o devasa stresin yorgunluğuyla oturduğu koltukta iyice mayışmış, gözleri yarı kapalı bir şekilde uyuklamaya başlamıştı.

Yusa, Yusuf’un bu iyice gardını düşürmüş halini görünce yine o muzip kışkırtma moduna girdi. Sessiz adımlarla yaklaşıp Yusuf’un oturduğu koltuğun kenarına ilişti. Önce parmak uçlarıyla, ardından elinin arkasıyla Yusuf’un boynuna, onu tamamen gıdıklayıp kışkırtacak şekilde yavaş yavaş dokunmaya, tenini sürtmeye başladı.

Yusuf, o yarı uykulu tatlı halinden boynunda hissettiği ani ve yoğun sıcaklıkla irkilerek sıyrıldı. Ancak o anki refleksle ağzından, kendi bile tahmin edemediği şaşkın ve hafif bir inilti dökülüverdi. Anında gözleri faltaşı gibi açıldı.

"YUSA YA!" diye bağırdı, sesini sert tutmaya çalışarak. Kalbi bir anda boğazında atmaya başlarken, az önce ağzından çıkan o tuhaf iniltiyi Yusa’nın duymamış ya da fark etmemiş olmasını umut ederek aceleyle uykulu gözünü ovuşturdu.

Ama Yusa’nın gözlerindeki o sinsi parıltı, durumun hiç de öyle olmadığını gösteriyordu. Yusa, yüzünü Yusuf’un yüzüne iyice yaklaştırdı, dudaklarının kenarında tam bir yakalama ifadesi vardı.

"İnledin mi sen az önce?~" dedi, sesini bilerek kısık ve dalga geçer gibi uzatarak.

Yusuf’un yanakları anında pembeleşti, bakışlarını panikle odanın başka bir köşesine kaçırdı. "Hayır! Saçmalama, esnedim herhalde... Sana öyle gelmiş olmalı," diye kıvırmaya çalıştı.

Yusa tabii ki bu numarayı yutmadı. Yusuf’un bu aşırı tepkilerini ve kızarmasını görmek onun için dünyanın en eğlenceli şeyi haline gelmişti. "Yaaa, kesin esnemişsindir," diyerek daha da sırıttı. "Boynun hassas mı senin yoksa~? Dur bakayım, buraya dokununca ne oluyor? Şuraya dokunsam ne yapacaksın?" gibi soruları ardı ardına saymaya başladı. Bir yandan da parmaklarıyla Yusuf’un boynunu, kulak arkasını iyice gıdıklayıp oynamaya devam etti.

Yusuf, "Olm yapma, dur! Bak git şuradan!" diye çırpındıkça, Yusa onun bu kaçış çabalarını engellemek için hamle yaptı. Koltuğun üzerinde iyice Yusuf’un üstüne doğru çıkıp onu altına aldı, ağırlığıyla hareket alanını kısıtladı.

"Bırak baksana ya! Delirdin mi oğlum, insene üstümden!" diye yırtınıyordu Yusuf, ama yüzü utançtan ve yakınlıktan alev alev yanıyordu.

Yusa ise yukarıdan Yusuf’un o tamamen çaresiz ve kıpkırmızı kalmış yüzüne bakarak kahkaha atmaya devam ediyordu. "Oğlum harbi zayıf noktanı buldum lan senin!" dedi, Yusuf’un kollarını tutup koltuğa bastırırken. "SMP’de kafa tutmaya benzemiyor di mi burası? Ne o, yine mi ağlayacaksın yoksa? Hadi yine 'ter kokuyorsun' desene, yemezler oğlum artık!" diyerek Yusuf’u iyice köşeye sıkıştırmanın keyfini çıkarıyor, onunla dalga geçmenin dozunu Yusuf, Yusa’nın ağırlığı altında koltuğa iyice gömülürken, göğsü aldığı hızlı nefeslerle inip kalkıyordu. Yusa’nın elleri bileklerini sıkıca kavramış, başının iki yanına sabitlemişti. Aralarındaki mesafe o kadar azalmıştı ki, Yusuf Yusa’nın göz bebeklerindeki kendi aksini, o her zamanki pervasız parıltıyı çok net görebiliyordu. Bu yakınlık Yusuf’un zihnindeki tüm mantık sınırlarını altüst etmeye yetmişti. Vücudu, Yusa’nın tenine değen her noktasında adeta elektrikleniyor, kalbi durmaksızın göğüs kafesini dövüyordu.

"Yusa... Harbiden bırak, şaka yapmıyorum," dedi Yusuf. Sesi bu sefer panikten ziyade, içindeki o yoğun duyguyu ele vermemek için verilen çaresiz bir savaşın ürünü olarak oldukça kısık ve titrek çıkmıştı. "Canım acıyor, in üstümden."

Yusa, Yusuf’un sesindeki o ani ton değişimini, o kırılganlığı fark edince bir anlığına duraksadı. Bileklerindeki baskısını hafifletti ama üzerindeki ağırlığını tamamen çekmedi. Yusuf’un yanaklarındaki o koyu pembelik, gözlerini ısrarla yana kaçırma çabası ve alt dudağını neredeyse kanatacak kadar sertçe dişlemesi... Yusa yukarıdan bu manzarayı izlerken, Yusuf'u biraz daha darlamak ve tam anlamıyla delirtmek için harika bir fırsat yakaladığını düşündü. Yusuf'un bu çaresiz halleri onun için eğlenceli bir "trol" malzemesiydi ve olayı ne kadar büyütebileceğini görmek istiyordu.

"Tamam, acıtmak istemedim," diye mırıldandı Yusa. Sırf Yusuf’un sınırlarını zorlamak ve onunla kafa bulmak için ses tonunu bilerek yapay bir şekilde yumuşattı. Eğilip yüzünü Yusuf’un boynuna doğru hafifçe yaklaştırdı, sıcak nefesi tam da Yusuf’un az önce inildediği o hassas tenine çarptı. "Aman aman, hemen de canı acırmış... Ama itiraf et, burası harbiden senin zayıf noktan. Bir insan sadece gıdıklandığı için böyle sesler çıkarmaz oğlum, bildiğin kedi gibi büzüldün altımda."

Yusuf, boynuna çarpan o sıcak nefesle birlikte gözlerini sımsıkı kapattı. Yusa’nın her dokunuşu, her kelimesi onu uçurumun kenarına biraz daha sürüklüyordu. Eğer bir saniye daha bu pozisyonda kalırlarsa, içindeki o devasa sırrın bir çığ gibi patlamasından, her şeyi kendi elleriyle itiraf etmekten deli gibi korkuyordu.

"Kedi falan değilim ben, bırak işte," diye homurdandı Yusuf kapalı gözlerinin ardından. "Sen de iyice sapıttın ha. SMP videosu çekeceğiz diye evine geldik, düştüğümüz durumlara bak. Bizimkiler şu halimizi görse kurgu murgu demez, dalga geçmekten ömür boyu dilinden düşürmez bizi."

Yusa, Yusuf’un gruptakileri öne sürerek kaçmaya çalışmasına hafifçe sırıttı. Tamamen gırgırına ve Yusuf'un tepkilerini ölçüp eğlenmek için yüzünü Yusuf’un kapalı gözlerine doğru hizaladı. "Gruptakiler mi?" dedi, parmaklarını Yusuf’un bileklerinden yavaşça çekip, elinin tersini yeniden o hassas boyun çizgisine sürterek. Sesini iyice kısarak takılmaya devam etti: "...sen bunu sadece bir şaka olarak görmüyor musun yoksa?"

Yusuf duyduğu soruyla birlikte gözlerini aniden açtı. Yusa’nın gözlerindeki o muzip, tamamen eğlenen bakışla karşılaşınca boğazı kurudu. Yusa her zamanki gibi sadece oyun oynuyor ve Yusuf’u delirtmek için sınırları zorluyordu; ama Yusuf için bu an, hayatının en tehlikeli dönüm noktasıydı.

"Peki sen Yusa? Senin bunu şaka amaçlı yaptığından nasıl emin olabilirim?" diye sordu Yusuf. Hâlâ o bildik cool, ketum tavrını korumaya çalışıyordu ama sesindeki o bariz titreme, içindeki fırtınayı tamamen ele veriyordu.

Yusa duyduğu bu soruya şaşırsa da bozuntuya vermedi, oyunu daha da iddialı bir boyuta taşımaya karar verdi. Tam ağzını açıp bir şey söyleyecekken, Yusuf daha fazla dayanamayarak, yüzü domates kırmızısına dönmüş bir halde ekledi: "Ve boynuma nefes vermeyi bırak!"

Yusuf’un bu son çıkışı, Yusa’nın içindeki o durdurulamaz trolleme ve kışkırtma dürtüsünü tamamen zirveye çıkardı. Yusa geri çekilmek yerine, arkadaşını tamamen şok etmek amacıyla dudaklarını Yusuf’un o alev alev yanan sıcak boyun tenine tamamen dayadı.

Yusuf hissettiği o ani temasla birlikte nefesini tamamen tuttu, gözleri şokla açıldı.

Yusa, dudakları Yusuf’un tenine değerken, dalga geçme dozunu iyice artırıp fısıltı gibi bir tona çekerek konuştu: "Peki emmeme ne dersin, veya boynunu yalamama?~"

Yusa bunu tamamen Yusuf'u pes ettirmek ve "Tamam pes, bırak lan" dedirtmek için yapıyordu. Eğlencesine, Yusuf’un boynundaki o hassas noktaya yavaşça dilinin ucunu sürttü. Yusuf’un ağzından kaçırmak istemediği ama engel de olamadığı o boğuk, titrek nefes sesi odaya yayıldı.

Yusa, Yusuf’un altındaki o tamamen teslim olmuş, titreyen ve kızaran halini izledikçe oyunun komikliğine kendini kaptırdı. Dudaklarını Yusuf’un boynuna iyice bastırıp, oradaki teni yavaşça emmeye başladı. Yusuf ellerini Yusa’nın omuzlarına koyup onu itmeye çalıştı ama parmaklarında Yusa’yı uzaklaştıracak güç kalmamıştı; sadece tişörtünün kumaşını sıkıca kavrayabildi.

"Y-Yusa... dur... yapma," diye mırıldandı Yusuf, gözlerinden bir damla yaş kulak arkasına doğru süzülürken. Bu seferki gözyaşı üzüntüden değil, hissettiği o aşırı yoğunluktan ve utancın büyüklüğündendi.

Yusa, Yusuf’un boynunda belirgin, kırmızı bir iz bırakana kadar geri çekilmedi. Nihayet dudaklarını oradan ayırdığında, Yusuf’un boynundaki kendi eseri olan o kızarıklığı gördü. Yukarıdan Yusuf’un o darmadağın olmuş, gözleri nemli, dudakları aralık haline baktı.

Yaptığı eşek şakasının bu kadar büyük bir tepki doğurması Yusa'yı şaşırttı ama bunu belli etmemek için hemen o eski, sinir bozucu ve gamsız maskesine sığındı. Geriye doğru çekilip Yusuf’un üzerinden kalkarken arsızca sırıttı; gerçi kendisi de bu kadar hareketten sonra normalden hızlı nefes alıyordu.

"Oha oğlum ya," dedi Yusa, saçlarını geriye doğru atıp koltuğun diğer ucuna otururken. "Harbi kedi gibiymişsin lan. Altımda resmen eridin YusufTe. Ne o, dünkü o 'öğrenecekler' mesajının acısını böyle mi çıkarıyorsun benden? Boynunda da öyle bir iz kaldı ki, akşama Discord’da kamerayı açarsan bizimkiler kurgu murgu demez, harbi seni dillerine dolarlar."

Yusuf koltukta yavaşça doğruldu, eli anında boynundaki o sızlayan, alev alev yanan ize gitti. Yusa’nın hâlâ hiçbir şeyin farkında olmadan işi dalgaya, gırgıra vurmasına baksalar da, Yusuf için aralarındaki o gizli çizgi artık geri dönülemez bir şekilde aşılmıştı. Yusuf tişörtünün yakasını yukarı doğru çekerken, Yusa’ya ters bir bakış attı ama gözlerindeki o nemli parlaklık sinirinden çok, az önceki anın şokundandı.Yusuf, Yusa’nın o umursamaz, gamsız gülüşüne ve yaptığı şeyi hâlâ basit bir eşek şakası gibi görmesine daha fazla katlanamadı. İçindeki utanç, kırgınlık ve hırs birleşip boğazına oturdu. Tek bir kelime bile etmeden koltuktan fırladı, antreye koşup ceketini kaptı ve kapıyı açıp kendini dışarı attı. Yusa arkasından ne olduğunu bile anlayamadan, "Oğlum Yusuf nereye lan? Şaka yaptık dedik ya!" diye seslense de Yusuf çoktan merdivenleri dörder dörder inmişti.

Göz yaşları sokağa çıktığı an sicim gibi boşanmaya başladı. Yusuf nereye gideceğini, bu halde kendi evine giderse ne yapacağını bilemedi. Şu an onu bu dünyada anlayabilecek, her şeyi bilen tek bir kişi vardı. Hızla Peach’in evine doğru koşmaya başladı. Koştukça boynundaki o iz sızlıyor, Yusa’nın "Emmeme ne dersin?~" diyen sesi kulaklarında çınlıyordu.

Peach'in kapısının önüne geldiğinde nefes nefeseydi. Zile adeta yumruklarcasına bastı.

Kapı aralandığında Yusuf başını kaldırdı ama karşısında Peach’i değil, Göktuğ’u gördü. Göktuğ, kapının eşiğinde gözleri kıpkırmızı, hıçkıra hıçkıra ağlayan ve titreyen Yusuf’u görünce donakaldı. "Yusuf? Oğlum ne oldu lan sana?" diye sordu şok içinde.

Tam o sırada içeriden Yusuf’un hıçkırıklarını duyan Peach aceleyle antreye koştu. Durumu gördüğü an gözleri fırlayacak gibi oldu. Durumun ne kadar kritik ve gizli olduğunu bildiğinden hemen Göktuğ’a döndü: "Göktuğ, kanka... Çok acil bir durum var. Senden rica etsem biraz bize müsaade edebilir misin? Sonra konuşuruz valla," dedi sesi titreyerek. Göktuğ durumun ciddiyetini anlayıp Yusuf’un omzuna endişeli bir bakış atarak evden ayrıldı.

Göktuğ adımlarını uzaklaştırır uzaklaştırmaz Peach, Yusuf’u kolundan tutup hızla içeri çekti ve dış kapıyı arkalarından kilitledi.

Yusuf içeri girer girmez daha fazla dayanamadı. Başından beri ceketinin yakasıyla sımsıkı gizlemeye çalıştığı elini en sonunda boynundan çekti. Yusa’nın dudaklarının bıraktığı o mosmor, belirgin ve ıslak izi doğrudan Peach’e gösterdi.

"Y-Yusuf... Bu ne lan?" dedi Peach, dehşet içinde izi süzerek.

Yusuf kendini salondaki koltuğa fırlatıp yüzünü ellerinin arasına aldı ve hıçkırıklar içinde, kelimeler ağzından dökülürken olayları anlatmaya başladı.

"Peach... Mahvoldum ben, bittim," diye ağladı Yusuf, nefesi kesile kesile. "Koston’un evinden sonra beni kendi evine götürdü. Beraber yemek yedik, şakalaştık... Sonra... Sonra ben koltukta uyuyakalmışım. Geldi boynumla oynamaya başladı. Gıdıkladı, üstüme çıktı... Ben git dedikçe, çırpındıkça daha çok dalga geçti benimle. 'Boynun hassas mı senin?' dedi. En son... En son 'Emmeme ne dersin?' deyip burayı emdi Peach! Yaladı resmen ya!"

Yusuf hıçkırarak boynunu tekrar gösterdi. "Ama çocuk hâlâ şaka yapıyor! Hâlâ dalga geçiyor benimle! Benim onun için öldüğümü, bittiğimi bilmeden sadece eğlenmek için, beni pes ettirmek için yapıyor bunları! Ben artık dayanamıyorum Peach, kalbim yerinden çıkacak gibi oluyor, o ise sadece trollerken eğleniyor..." diye feryat etti.

Peach, Yusuf’un karşısında ilk defa bu kadar darmadağın, bu kadar çaresizce ağladığını görüyor, duyduğu şeylerin şokuyla ne diyeceğini bilemiyordu. Yusa'nın gamsızlığının bu boyuta geleceğini o da tahmin etmemişti. Yusuf’un yanına oturup elini sırtına koydu ve arkadaşını teselli etmeye çalışırken, bu işin içinden nasıl çıkacaklarını kara kara düşünmeye başladı.Peach, Yusuf’un bu darmadağın halini görünce daha fazla dayanamadı. Kollarını arkadaşının omzuna dolayıp ona sıkıca sarıldı. Yusuf, Peach’in omzunda içini çeke çeke ağlamaya devam ederken Peach, "Tamam kanka, geçecek... Geçecek, sakin ol. Çözeceğiz bir şekilde," diyerek sırtını pat patladı, onu yatıştırmaya çalıştı.

Yusuf’un ağlaması yavaş yavaş iç çekmelere dönüştüğünde Peach mutfaktan ilk yardım kutusunu getirdi. Kutunun içinden en büyük boy yara bandını çıkardı ve Yusuf’un boynundaki o belirgin, morarmış izin üzerine dikkatlice yapıştırdı. Artık en azından dışarıdan bakıldığında o utanç verici iz doğrudan gözükmüyordu.

Yusuf koltukta büzülmüş bir halde, yara bandına dokundu. Gözlerindeki yaşlar kurumuştu ama bakışları tamamen boşalmıştı. Sesi, artık hayatta hiçbir şey onun için bir anlam ifade etmiyormuş gibi, ruhsuz ve fısıltı gibi çıktı:

"Peach... Ne yapacağım ben? Bu hep böyle mi devam edecek? Ben o her güldüğünde, her bana yaklaştığında ölüp bitecek miyim? O ise hiçbir şey bilmeden benimle eğlenmeye devam mı edecek?"

Peach derin bir nefes aldı, Yusuf’un tam karşısına geçip oturdu. Yüzündeki o her zamanki şakacı tavırdan eser yoktu, tamamen ciddiydi.

"Bak Yusuf," dedi gözlerinin içine bakarak. "Yusa’nın huyu bu, biliyorsun. Çocuk düz duvar gibi, gamsızın teki. Kötü bir niyeti yok, tamamen eşek şakası kafasında yapıyor ama senin canını nasıl yaktığının farkında değil. Bundan sonra bensiz Yusa’nın yanına gitme o zaman. Ben o her yakınlaşmaya çalıştığında araya girerim, yaklaştırmam onu sana, ne dersin?"

Yusuf kafasını yavaşça kaldırdı, yara bandının altındaki sızıyı hissederken acı bir şekilde gülümsedi. "Nasıl yapacaksın ki bunu Peach? Aynı ekipteyiz, her gün Discord’dayız, her gün video çekiyoruz, SMP’deyiz... Her an tetikte mi yaşayacağım?"

"Gerekirse evet," dedi Peach kararlı bir sesle. "Gerekirse ortak gruba yazdığında ben de atlayacağım, sesliye girdiğinde yanında olacağım. Gerçekten dayanamayacak gibi olursan da bir süre mesafeli durursun, 'işim var' dersin. Ama o boynundaki yara bandını soracaklar, ona şimdiden bir yalan bulmamız lazım."

Yusuf elini tekrar boynuna götürdü. "Kedicik tırmaladı derim... ya da ne bileyim, bir yere çarptım der geçiştiririm. Zaten Yusa gördüğünde ne olduğunu anlayacaktır, en azından gruptakilerin yanında bozuntuya vermez herhalde."

Peach ayağa kalkıp Yusuf’un omzunu sıktı. "O bozuntuya vermez, çünkü o kadarını düşünebilir. Sen şimdi burada kal, kafanı topla. Akşama Discord yayını var, o zamana kadar kendini toparlaman lazım. Unutma, yalnız değilsin, ben arkandayım."

Yusuf, Peach’in bu desteğiyle biraz olsun nefes alabildiğini hissetti ama içindeki o buruk, çaresiz sevgi sızısı kolay kolay geçecek gibi değildi. Akşam o sesliye girip Yusa’nın sesini duyduğunda ne yapacağını düşünerek sessizce koltuğa yaslandı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.