“Her şeyi gören göz, kendini göremez.”
-John Locke
Sevgili Karmen,
Aldığım nefesin boğazımda bıraktığı buruk tadı alırken yazıyorum sana bu satırları. Seninle tanışana dek, hayatta gerçekten yaşamadığımı fark edeli yaklaşık beş gün oldu. Sen benim hayatımdan gideli daha uzun süre…
Bazı şeyleri geç fark ediyorduk. Akademinin kapısında kaçıncı bekleyişim bilmiyorum. Camının önünde saatlerde beklediğim için yediğim ayazdan nasibimi aldım. Botanik büyüsünde belki senin kadar iyi olsaydım, sana ulaşmak daha kolay olurdu. Sana ulaşsam bile beni dinler miydim bilmiyorum.
Sana hasret bırakılmak bir insanın canını bu denli yakmamalı, bu denli bir acı yasaklanmalı. Saklanmalı, kimsenin bulamayacağı bir kutuya hapsedilmeli…
Benden kaçıncı kez sana olan duygularımı yazarak ifade etmemi istedin bilmiyorum. Yazı dilim seninki kadar gelişmiş değil. Ben korumayı bildim hep hayatımda, bir de beklemeyi ama hiçbir beklemek canımı bu denli yakmamıştı.
Hep bana dediğin gibi;
“Suyun önüne bir taş koyarsan, o su orada birikir ve akmanın bir yolunu daima bulur. Akamadığı yolda, milim milim önünde duran taşı inceltir ve yine kendine akacak bir yol bulur. Bu yüzden su olmak istiyorum.”
Senin önünde duran taştım ben. Kalbim taştandı. İçini milim milim oyup içine sızacak deliği oluşturdun. Şimdi ben kalbimde suyla ne yapacağımı bilmiyorum.
Senden bir cevapta beklemiyorum. Sana verdiğim sözümü tutmak istedim. Geç kaldığım bir sözdü, farkındayım.
Birbirimizle savaşırsak, ikimizde kaybederiz. Ben seninle savaşmayı reddediyorum. Lütfen sen de benimle savaşmayı seçme.
Aperus düğümü bedenimizden ruhumuza işlediği günden beri, kalbim senin atışlarında, ayak izlerim senin ayak izlerine karışıyor. Bunu çok geç anladım.
Bu satırlar, kalbinde en ufak bir ritim değişikliğine neden olursa, seni Aşıklar Tepesinde bekliyorum.
Not: Yıldız Alevi şarabıyla…
Gelmezsen şişeyi sonuna kadar içer, belki şanslıysam sarhoş olup yıldızların derin boşluğuna çekilebilirim.
Alevle gönderdiğim mektubumu yırtmadan okumasını dileyerek gönderdim. Aşıklar Tepesi, etrafının gül bahçesiyle bezendiği ve yıldızların çok parlak göründüğü yüksek bir tepeydi. Burada bazı günler rüzgâr çok sert eserdi. Genellikle bir çift ayrılık yaşadığında gerçekleşirdi. Burası çiftlerin enerjilerinden beslenirdi.
Tepeye adımımı attığım ilk anda, içimdeki karanlık boşluk yıldızların saklanmasına neden oldu. Çimenlere uzanıp dalgalar halinde yayılan ışıklara baktım. Şehrimizi kötü enerjilerden koruyan kalkanların yansımasıydı. Aurora ışıklarına benzerdi.
Karmen’i yaklaşık beş saattir beklediğim sırada umutlarım giderek tükeniyordu. İnatçı keçiydi ve lafının üzerine laf demek mümkün değildi. Beni yanlış anlamıştı. Kötü ünüm nedeniyle, benim hakkımda ön yargılıydı fakat derinlere baksa, bendeki etkisini bir görse, her şey daha kolay olabilirdi. Benim gözlerimle görebilseydi kendisini şayet, belki o zaman inanabilirdi. Ruhum ona düğüm olmuşken, hangi sevgi sözcüğü anlatabilirdi ki durumu?
Kolyemi çekiştirdiğimde sıkılaşıp boynuma batarak beni nefessiz bıraktı. Onun tarafından canımın yakılmasına ancak böyle katlanabiliyordum. Bir süre nefesim kesiliyor ve acımın yerini başka bir acı alıyordu. Kalbim böylelikle tanıştığı yeni acıyla başa çıkmaya çalışıyordu.
Kolumun iç kısmı yanmaya başladığında harfler oluştu.
YAPMA.
Koyu siyah rengine bürünen harfler bir süre sonra küle dönüp kaybolurken, keskin emir karşısında alt dudağımı ısırdım. Beni görmüştü. Damarlarımdan yayılan acı ona da gidiyordu demek. Beni hissediyordu. İçim yeniden umutla dolduğunda koluma yazdım.
O ZAMAN GEL.
Kolumdan sızan kanlara baktım. Ben onun kadar iyi mesaj iletemiyordum. Bedenimde oluşan yeni yaralardan sızan kanlar, iyileşmeyi reddediyor, çimenlere damlamaya devam ediyordu.
Bir süre sonra daha büyük bir acı kapladı bedenine. Doğrudan zihnime doldu sesi. “Kendine zarar vererek, bir yere varamazsın,”
Dudaklarıma yayılan gülümsemeyle, doğrudan zihnime konuştum.
“Beni umursuyorsun,”
“Seni değil,” diyerek sessizliğe gömüldü. Şarabın büyülü mantarını çıkardığımda çiçek kokusu burnuma yayıldı. Şişenin rengi lacivert sıvıyla doluydu. İçerisinde minik beyaz ışıklar vardı. Şişe her hareket ettiğinde parıldıyordu. Kadehime doldurup bir yudum içtim. Tatlıydı. İlk kez böyle bir içki içiyordum. Damağımda bıraktığı yumuşak tada odaklandım. Dilimle dudaklarımı ıslattım. Ardından yeni bir yudum aldım. Bu sefer ki yudumum daha büyüktü. Kısa sürede bardağın yarısına gelmiştim.
Şişenin sonlarına yakın iyiden iyiye sarhoş olmaya başlamıştım. Hava aydınlanmaya başlıyor, yıldızlar terk ediyordu gökyüzünü. O gelmemişti. İnatçı keçi!
Tam gitmeye hazırlandığım sırada bir varlık hissettim. Çok sarhoştum, çok savunmasızdım. Yanımda silahım yoktu. Gölgelerin arasından çıkan siyah kediye baktım. Giderek yanıma yaklaşıyordu. Biraz daha yakınıma sokulduğunda üzerinde gri dumanlar yerleşerek gerçek görüntüsünü ortaya çıkardı. Üzerinde altın rengi transparan elbise olan, uzun boylu, gözleri çekik yeşil renginde, saçları gür ve gece kadar siyahtı. Dolgun kırmızı dudaklarına yerleşen sinsi bir gülümseme bahşetti bana.
“Nocturna,” dediğimde gülümsedi.
“Ah bakın burada kim varmış? Savunmasız bir yakışıklı,”
Etrafımda dolaşarak adımlarımı izliyordu. Ayakta duramayacak kadar sarhoştum. İlk kez bir içki, beni sarhoş etmişti. Buna aşk da neden olmuş olabilirdi. Bence en büyük zayıflık aşktı.
Yakınıma sokuldu. Kokusu çok başkaydı. Elini yanağıma koyup dudaklarını dudaklarıma yaklaştırdı. “Sendin!” dedim öfkeyle. Kokusundan tanımıştım ama vücudum paralize olmuştu. Hiçbir silahım yanımda yoktu.
Dudakları, dudaklarımla buluşmak üzereyken acı dolu bir inleme sesi duydum. Bedenini kaplayan alevden oku elleriyle söndürmeye çalıştı. Ardından gül ağacının dikenli dallarına sarıldı bedeni. Biçim değiştiremiyordu. Bedeni ağır hasar almıştı. Çırpındıkça daha çok kanıyordu.
Onu hayatımda ilk kez bu kadar öfkeli görüyordum. “Gece Ustası, seni yakalamak için çok uğraştım.”
“Ah tatlım, herkes bana hayran. Yakınıma sokul, seni daha yakından göreyim,”
“Kaosuna onun gibi aptallar çekilir sadece,” diyerek beni gösterdi.
“Ah aşık çiftler! Can sıkıcı olabiliyorsunuz,” dediğinde Karmen burnundan soludu. Tırnakları uzayıp sivrildi. Cadının kalbinin olduğu yere elini götürüp kaburgalarını parçalayarak kalbini yerinden söktü. Cadının kalbi siyah dumanlar çıkarıp kediye döndüğünde birkaç kez miyavlayarak kaçtı.
“Onu öldürme fırsatın vardı,” dediğimde arkasından öfkeyle bakıyordu.
“Öyle kolay değil. Tüm canlarını yavaş yavaş alacağım,” dediğinde öfkesinden tir tir titredim. Kısacık boyu vardı fakat her seferinde beni korkutmayı başarıyordu. Elinden kanlar akmaya devam ederken iki elini birbirine karşılık gelecek şekilde birleştirdi. Elindeki kanlar birleşerek yuvarlak bir küre haline geldi. Ardından bir tohuma dönüştü. Altın rengi parıldayan ışıklar tohuma dönüştü. Parmakları arasında filizlenen tohum kırmızı renkte, yaprakları altın ışıltıyla parıldayan güle dönüştü. Onu toprakla buluşturdu.
Onu hayranlıkla izlerken, diyecek herhangi bir kelime bulamadım. Sonra bir aydır yaşadıklarım aklıma geldiğinde aniden yerden kalktım.
“Biliyordun ve hiçbir şey söylemedin,”
“Görevimi ziyan ederdin,” dediğinde ona ağzım açık baktım.
“Bu yaptığın çok acımasızca.”
Çantasından çıkardığı şaraba baktım. “Bir tur daha?” diye sorduğunda birlikte şaraplarımızı yudumlayıp gün doğumunu izledik. Yaptıklarına akıl sır ermiyordu.
“Bağa tırnaklarını geçirdiğinde, ben de hissediyorum,” dediğinde şaşkınlıkla ona baktım. “Neden hiçbir şey yapmadın?”
“Bu senin canını yakmamdan ötürü ödediğim ufak bir bedeldi. Senin kadar canım yanmasa da katlanmak benim içinde zordu. Nocturna senin peşindeydi. Bana onu avlama fırsatı verirdi. Seni öptüğü için tek canını aldığıma dua etsin.”
“Kıskanç bir cadısın biliyorsun değil mi? Hani senin gibi yüce varlık benim gibi canlıyı kıskanmazdı?” dedim keyifle. Sarhoş olduğum için, kelimelerimi ondan daha az ürkerek seçebiliyordum. Gözleri kısıldı. Beni neyin beklediğini bilmiyordum fakat şarabın tadı onunla başka güzeldi.
Gördüğüm anıdan hızla uzaklaşırken, beni bu kadar zayıflatan neyin olduğunu merak ettim. O bir süredir hayatımda yoktu. Hangi evrende olduğunu bilmiyordum. Karmen’i düşünmenin eskisi kadar canımı yakmadığını fark ettim. Başka bir yangın hakimdi bedenime.
“Ne düşünüyorsun?” dedi Behir.
Öleli yalnızca bir saat olan kadına baktım. Bizim dünyamıza aitti. Kanı yerde kanatları varmış gibi duruyordu. Teni soluktu. Parmakları arasında tuttuğu bir buket beyaz zambağa baktım. Biri bizim gibileri avlıyordu.
Yetkili birimler olayı araştırırken kendimi arabada buldum. Gece yarısıydı. Trafik yoktu ve hava biraz olsun serinlemişti. Gaza basarak ilerledim. Hiç düşünmeden onun evinde nöbet tutmaya başladım. Günler günleri kovaladı. Ben her gece onun camında nöbet tutmaya devam ettim.
Gölgelerin, gölgelere karıştığı bir akşamın sabahında, eros henüz okunu atmamışken rastladım ona. Sabaha karşı duyduğum ezan sesini dinledim. Gece, gündüze bırakmıştı esaretini…
Onun penceresinin önünde beklerken bir hareketlenme oldu. O da uyumamıştı belli ki. Bazen olurdu. Ne kadar uykumuz olsa da uyuyamazdık. Düşünceler boğazımıza sarılırdı.
Parmakları arasında bir buket zambak tutarak ölüme terk edilmiş kadını gördüğümden beri camının önünde nöbet tutuyordum ve bu gece beni fark etmişti.