“Yedi çöl çevirdim kum saatinde yine de gitmedi kaburgamdan ellerinin izi.”
-Ali Bayram
Lumos Akademisinin değişen koridorlarının sesini duydum. Dönmek için çok geç kaldığımdan beni bekleyen muhteşem kaderime razı olmaya çalıştım. Attığım adımla kendimi müdürün odasında buldum.
Masanın üzerinde haritalar, büyüteç ve bir sürü eski kitap vardı. Bu oda sonsuzluğa kadar giden kütüphanesiyle ünlüydü. Masanın üzerinde beliren Scottish Fold ırkı kediye baktım. Duman rengindeydi. Patisini yalarken bunun benim için hiç iyi olmadığının farkındaydım. Burnuma toz gelince hapşırdım. Masadaki harita ileriye savrulurken kedi tıslayarak masadan atladı.
“Sana ceza vermekten usandığımı biliyorsun,” dedi göklerden inen yaşı bilmem kaç bin yıllık kadın. Gözleri beyaz rengindeydi. Teninde bir tek kırışık bile olmadığı için yaşını tahmin edemiyordum. Uzun tırnakları kan kırmızıydı. Üzerindeki siyah uzun elbiseyle zebaniyi andırıyordu. Onu da bizim akademiye zincirleyip terk ettiklerini düşündüm. Hiçbir ırka benzemiyordu. Türünün son örneğiydi. Beyaz tenindeki pullar parıldadı. Kadim bir varlıktı.
“Ah cezanı buldum,”
“Bu sefer beni akıllandıracağını düşündüğünüz ceza nedir?”
“Dünya Düzlemi.”
“Dalga geçiyorsunuz değil mi? Orası insanlarla ve birçok yaratıkla dolu,”
“Sayıları giderek arttığı için insanlığa faydanız dokunur.”
“Benim Karmen’i bulmam gerekiyor!” diye gürlediğimde yüzüme ifadesizce baktı. “Karar verildi Adin. Belirsiz süreyle Dünya Düzlemine atandın.”
Odada oluşan akım nedeniyle kedi kaçarak ortamdan uzaklaşırken derin bir nefes almaya çalıştım. Uzun tırnağını burnuma doğru uzattığında ortamda yayılan enerjiyi hissettim. Parmakları arasından çıkan parlak mavi ışıklar sonucu kendimi odamda buldum. Yatağımın üzerine düşüp birkaç kez zıpladığımda Behir kafasını kaldırdı. Etrafına bakınıp, beni görmeden yeniden uykuya daldığında masanın üzerinde duran Gençlik meyvesinden alıp ısırdım. Ne yaparsam yapayım, içimde kat be kat büyüyen bir öfke vardı. Kendime olan öfkem, her geçen gün büyüyordu. Bu benim hatamdı. Tüm sebep olduklarımın suçlusu bendim. Ben o hatayı işlememiş olsaydım, şu an da kollarımın arasında olabilirdi. Onu özlemekten ciğerime batan havaya maruz kalmazdım. Onu aramak yerine ben de başka bir evrende tutsak olmayabilirdim.
Masada duran tüm meyveleri yediğim ve hafif çakırkeyif olduğum sabahta, uykunun kolları beni almak üzereyken, odamın kapısının açılmasıyla irkildim. Uzun sarı saçları beline kadar inen Müdiremiz odama teşvik etti. Saçları beyazın en açık tonuydu. Gözleri beyaz yerine mavi parıldıyordu. İşte bu korkmam gerektiği anlamına geliyordu.
“Nagini. Seni burada görmek ne kadar güzel,” dediğimde bana gözlerini devirerek baktı. Nagini Sanskritçe ‘de yılan kadın anlamına geliyordu.
Masa üzerinde kan gibi iz yapmış meyve kalıntılarına baktı. “Sana kızmak isterdim fakat seni gönderdiğim için mutlu uyandım.”
“Sonunda benden kurtulmayı başardın,”
“Tek senden kurtulmadım. Dünya düzleminde Behir’de sana eşlik edecek,” dediğinde Behir yattığı yerden sıçrayarak uyandı.
“Engizisyon döneminde bile böyle işkence görülmedi.”
“Ah ne demeliyim ki. Bir Nagini kolay yetişmiyor,”
Saçlarını savurarak odadan çıktığında yatağıma çöktüm. Bu konuda bu kadar ciddi olmasına neyin neden olduğunu merak ettim. En başarılı iki öğrencisini Dünya düzlemine gönderecek ne dönüyor olabilirdi?
Ertesi gün bavulumu topladım. Bana bir harita verildi. Yaşayacağım bölgeyi gösteriyordu.
“Nerede yaşayacağız?” diye sordu Behir.
“İstanbul Beylikdüzü,” dediğimde bıyık altından gülümser gibi oldu.
Eşyalarımızı topladığımızda Nagini yeniden belirdi. Suratındaki gülümsemeden iyi bir haber olmadığını anladım. Uzun tırnaklarını elinde tuttuğu kitaba vurdu.
“İstanbul’da Ayasofya’nın altından geçen ley hattı var. Bu hattan ve kapılardan sızan çok farklı türde yaratık, insan yaşamını tehdit eder vaziyette. Bir Lithia yol kenarlarında aniden belirip ruh özlerini topluyor.”
“Bu yaratığı öldürmenin mümkün olmadığını biliyorum.”
“Ölümsüz değiller. Sedef kılıcıyla öldürülebilirler,” diyerek cam kenarına doğru gitti. “Bu arada, direk portal açıp gidemeyeceksiniz. Sizin için yolculuğu keyifli hale getirdim. Önce Fırtına Ejderhası Krallığından geçeceksiniz. Geçiş yapacağınız kapı Gizemli Kalkan Zirvesi.”
“Şaka yapıyor olmalısın,” dediğinde uzun tırnaklarıyla yüzüme dokundu. “Lütfen ölmeyin. Bu sizin mezuniyet göreviniz.”
“Ölmekten beter durumlar olabileceğini biliyorsun değil mi?” dediğimde omuz silkti. Söylentiye göre bu Akademi onun hapishanesiydi. Geçmişte ne günah işleyip birçok ergenin yaşadığı bu prestijli okula mahkûm edilmişti bilmiyorum fakat bu sefer onu sağlam kızdırmıştım.
Odadan ayrıldıktan sonra Behir, hızlıca kendisine bir çanta daha hazırladı. Tamamı yemek üzerine kuruluydu. Fırtına Ejderhası Krallığı adını yansıtan bir krallıktı. Ejderhalardan eser olmasa da her aniden çıkan fırtınasıyla ünlüydü.
Bahçeye çıktığımızda bizi bekleyen iki Zephyr vardı. Kısa beyaz tüyleri olan heybetli beyaz renkli atların beyaz kanatlarına yayılan koyu maviden açık maviye giden renkler vardı. Rüzgârın efendileri olarak bilinirler. Kanatlarıyla çok güçlü rüzgarlar yaratabilirler. Gözleri sisli gri ve rüzgârın melodik sesini duyabilecek kadar hassas kulaklara sahiplerdi. Atımın yanına ilerledim. Reverans hareketiyle selam verdim. Ayaklarını kırarak sırtına binmem için izin verdi. Onlar olmasa bizim için oldukça zorlu bir yolculuk olacaktı.
Atların tılsımıyla rüzgârı tenimde hissederken hiç üşümedim. Uçmak farklı bir histi. Sonsuzluğa giden derin denizlerin üzerinde ilerlerken suyun üzerinde beliren yansımama baktım. Gittiğim yolculuğun beni Karmen’e yaklaştırmayacağının bilincindeydim fakat farklı bir boyutta ölürsem, bu vicdan azabından kurtulabilirdim.
“Bu intihar görevi biliyorsun değil mi?” dedi Behir. Son derece haklıydı.
“Seninle Liyathrenia bağıyla bağlandığımızdan beri başıma bela olacağını biliyordum ama bu yolu ben seçtim tabi. Uzun hayatın bensiz çok renksiz olurdu kardeşim.”
Onunla zamanın nasıl geçtiğini anlamıyordum. Sorumluluk duygusu çok gelişmediği, kendi fikirlerine göre yaşayan aşırı rahat biriydi. Onunla olan yakınlığım belki de ben öyle olmadığım için bu kadar iyiydi kim bilir?
Hayat bizi bir şekilde bir uçan bir atın üzerinde birleştirmişti. Kanatlarını özgürce açan hayvan bulutların arasında gezinirken son derece rahattı.
Sert bir rüzgâr dengemi kaybettirecek kadar yakınımızdan geçince Zephyr alçalarak ilerledi. Biraz ilerimizde şimşekler birbiriyle çarpışınca arkadaşımı ilk kez ürkmüş bir halde buldum. Buradan çıkışımız tedirginlikle dolu kırk beş dakika sürdü. Sonunda sakinlik bir tepede biraz dinlenmek ve nefeslenmek için mola verdik. Etrafımızda sis yükseldiğinde Gizemli Kalkan zirvesinde olduğumuzu anladım. Etrafta hiç ses yoktu. Uçmaktan yorulan Zephyr dinlenirken sırtımı sert kayaya yasladım. Behir, sessiz derin düşüncelere gömülürken ben de bu anın tadını çıkardım. Onu böyle gördüğüm anlar nadirdi. Çantasından gençlik meyvesinden çıkardı. Ona engel olmak üzereydim ki büyük bir ısırık aldı ve hızla yuttu. Şimdi onun sarhoşluğuyla da başa çıkmak zorunda kalacaktım.
Huysuz ağacımı hiç özlemediğim kadar özlediğimi fark ettim. Bana Karmen’den geriye kalan ikinci şeydi. İlki Aperus düğümünden kalan kolyeydi. Onun olduğumuz evrenden ayrılmasıyla varlığını belli eden ışıkları sönmüştü. Güçleri olmayan boş bir metalden ibaretti. Sadece antik kolye olarak varlığını sürdürüyordu fakat yine de onu boynumdan hiç çıkarmadım.
Behir meyvesinden son ısırığını aldığında kendimi olabilecek şeylere hazırladım. Zirvede bizi Dünya düzlemine götürecek boşluk açıldığında düşünmek için çok geçti.
Kendimi delirmek üzere olan bir insan ve ondan beslenmeye çalışan Lithiayla karşı karşıya buldum. Nagini bundan bahsediyor olmalıydı. Bu kadar hızlı karşılaşmayı beklemiyordum.
Kılıcımla onu kestiğimde yok olmasına şaşkınlıkla baktım. Behir ise “Aaa insan,” diye saçma sapan bir tepki verdi. Sarhoştu fakat karşısındaki kadın bunu anlamayacak kadar korkmuştu. Uzun saçları dağılmış, ela gözlerine anlayamadığım bir çok duygu yerleşmişti. Saçları darmadağındı. Yıpranmıştı.
“Biz Karmen’i arıyoruz,” dediğinde onu pataklama isteğimle yüzleşmek zorunda kaldım.
“Sana başka Karmen bulabiliriz bence Adin,” dediğinde kontrolü kaybettim. Şimşek çaktığında onu çarpmamak için kendimi zor tuttum. Sarhoştu, saçmalıyordu ve sabrım tükeniyordu. Kızın zihnini temizleyip onu eve gönderdiğimde başka bir doğaüstünün varlığını hissettim. Etrafıma bakındığımda kimse yoktu. Ben ve Behir dışında ve bir de kanatsız atlarımız dışında. Müdiremizin kesinlikle bambaşka bir seviyede espri anlayışı vardı.
“Bak!” dedi Behir boynumdan çıkarmadığım kolyeyi göstererek.
“Parlıyor.”