“Her insanın kendisi için kaygılanarak değil, sevgiyle yaşadığını öğrendim.”
-İnsan Neyle Yaşar
Hayatın kendisi bir yalandan ibaretse, içinde sıkıştığımız gerçekliği aramanın faydası neydi? Eğer bir illüzyonu yaşıyorsa kalbim, gerçeklik iç acıtmaz mıydı? Gerçekliğin soğuk karmaşasında kaybolan ruhuma ne iyi gelecekti? Ruhum bölünmüş ruhum darmadağındı. Ruhum katran karası…
Kırmızı renkli saten elbisemin fermuarını annem kapatırken saçlarımı geriye doğru aldım. Aynada bana bakan kadına baktım. Kızarmış gözleriyle dağılmış görünüyordu. İnsan kendine yabancı gelir miydi? Aynada bana bakan kadın oldukça alımlı gözüküyordu.
Hafif makyajıma eşlik eden kırmızı ruj dudaklarımı olduğundan daha büyük gösteriyordu. “Üzüntünün tersine eşlik eden duygu gülümsemektir. Bol bol gülümse ki sonunda gerçekten gülümseyebilirsin.”
Bunu istemiyordum. Rol yapmak istemiyordum. Mutlu değildim. Poyraz benim yakın arkadaşımdı. Ötesinde bir duygu hissetmiyordum. Neden benimle evlenmeye bu kadar hevesliydi, bir türlü anlayamadım. En yakın arkadaşla evliliğin sonsuza dek süreceğine mi inanmıştı?
Gümüş renkli topuklu ayakkabımı giymek için puf sandalyeye oturdum. Bağcığımı bağlamak için eğildiğim sırada bir el titreyen parmaklarımı bağcıklardan kurtardı.
“Bırak bunu senin için yapayım.”
Ona hiç karşı koymadım. Nazikçe bağcıkları tokadan geçirip bileğime uygun sıkarken son derece rahat görünüyordu. Derin bir nefes alıp soluğu ciğerimde tuttum. “Bu kadar mı rahatsız edici?” diye sorduğunda nefesimi bıraktım. Alt dudağımı dişledim.
“Senin için keyifli mi?”
Gülümsedi. Dizlerinin üzerinden kalktı. Pufun üzerinden kalkmam için bana destek oldu. Topuklu ayakkabıyla dengemi bulmakta zorlandım. Ben dengemi bulana kadar sakince bekledi.
“Ben bu anı uzun zamandır bekliyordum,” dediğinde dengemi kaybettim. Beni tutan kollarının arasında burun buruna geldik. “Tahmin edemeyeceğin süre boyunca,” dediğinde ona anlamayarak baktım.
Onun koluna girip yürümeye çalıştım. Uzun zamandır topuklu ayakkabı giymediğim için üzerinde durmak benim için fazlasıyla zordu. Sabırla yürümemi bekledi.
Siyah takım elbise gözlerinin rengini ortaya çıkarmıştı. Ceketinin cebinde benim elbisemle aynı renkte kumaştan mendili ve yakasında papyonu vardı. Papyonun bir erkeğe bu denli yakışabileceğine inanmazdım.
Asansörle inip evin dışına çıktığımızda hemen önüne park ettiği aracın kumandasına basarak kilidini açtı. Sonrasında binmem için ön koltuğun kapısını açtı. Elbisemin ayak uçlarıma kadar gelen eteğini toplarken yırtmacı bacaklarımı göz önüne serdi.
Direksiyon başındaki hareketleri son derece rahattı. Kısa bir anlığına gözleri benimle buluştu. Gideceğimiz yere varana dek hiç konuşmadık. Gerginliğim yüzünden yüzümü ateş basıyor, camı açarak serinlemeye çalışıyordum. Rüzgârda dans eden saçlarım yüzüme gelirken, elimi havaya kaldırdım. Tenime değip esmeye devam ederken daha iyiydim.
Bakışlarını yola sabitlemişti. İleride oluşan ışığa baktım. Bir kadın şeklini aldığında gözlerimi kırpıştırdım. Uzun saçları beline kadar geliyordu. Simsiyah saçlarına tezat bembeyaz teni ve kan kırmızısı dudakları vardı. Poyraz arabayı sürmeye devam ederken o varlığı bir tek benim gördüğümü düşündüm. Yerimde huzursuzca kıpırdandığımda cam renginde bir ok arabanın tekerine saplandı. Poyraz arabanın dengesini kaybettiğinde araba bariyere çarparak durdu. Elini telefonuna götürdüğünde çekiciyi çağırmaya koyuldu. Kadın yaya yeniden ok taktığında kafamı eğdim. Ok ileride duran ağaca çarpınca Poyraz neden garip hareketler yaptığımı sordu.
“Kadını görmüyor musun?” diye bağırdım. Ağaca saplanan oku çekip aldığımda elimde tuttum. “Peki ya bunu?” diye sorduğumda bana anlamayan gözlerle baktı. “İyi misin Helen?” diye sordu. Cebinde çalan telefonu çıkardı. Biraz ilerimde telefonla görüştüğünde parmağımdaki ok hareket edip kadının sırtındaki sadakta yerini alırken şok içinde ona bakıyordum.
“O beni göremez,” diye fısıldadı zihnime doğru. “Kokun nefes kesici,” dediğinde yeniden bir ok fırlattı. Bu seferki oktan kaçamadım ve kolumu sıyırarak ileriye saplandı. Kolumdan kan aktığında sivri dişleri ortaya çıktı. Bana saldırmak için yeniden hamle yaptığında bedenine saplanan kristal kılıçla yanan küllere döndü.
“İyi misin?”
Kulağımda duyduğum çınlama sesiyle dikkatimi toplamaya çalıştım. Koluma dokunduğunda tanıdık hisle doldum. Ardından tüyler düşmeye başladı. Pembe renkli tüyler zihnimde belirip düşerken ağacın hareketlendiğini gördüm. “Sonunda…” diye bir ses geldi. Birkaç kişinin konuşmasına benzer bir sesti. Sabırla sorusunu yeniledi.
“Dilini mi yuttun?” Neredeyse sabırla(!) Onun sesi yutkunma isteğimi perçinlerken derin bir nefes aldım. “İyiyim. O neydi öyle? Ne oldu?”
Elinde bir taş tutup gözlerimin içine baktı. “Şimdi insan, tam olarak buraya bakmanı istiyorum,” dediğinde elindeki taşa bir de sabırsız yüzüne baktım. İnsan kelimesini tükürür gibi söylemişti. Kendisi insan değil miydi? Kayıtsız yüz ifadesine bakılırsa değildi. Kim bu denli soğuk kanlı olurdu ki? Kolumdaki kan sızan yaraya dokunmak için hamle yaptığında bir adım geri çekildim.
“Sana yardımcı olmaya çalışıyorum ama sabrımın son kırıntısındayım.”
Elindeki kılıcı sırtındaki kınına soktuğunda gökkuşağında daha önce görmediğim yansımalara sahipti. Sedefli gibi duruyordu fakat aynı zamanda yıldızlardan inmiş gibiydi.
Gözleri grinin en soğuk tonundaydı. Hiçlik rengiydi. Saçları geceye küsmüş şafak gibiydi. Kendi siyahlığını oluşturmuş tanımlayabileceğim hiçbir siyaha benzemiyordu. Teni bembeyaz ve pürüzsüzdü. Hatları oldukça keskin ve ürkütücü bir güzelliğe sahipti. Güzel ve yakışıklı terimi onun için doğru kelimeler miydi bilmiyorum. Yüzünde kimsede göremeyeceğim türden canlı bir ışıltı vardı. En pahalı kremlerin veremeyeceği türden, bu dünyaya ait olmayacak bir ışıltıya sahipti.
“Çok yakındı he,” dedi bir ses. Nereden belirdiğini anlayamadığım bir sesti. Poyraz ileride telefonla konuşmaya devam ediyordu. Onları da göremiyordu. “Onlardan avlamayalı uzun zaman olmuştu!”
Gri gözlü adam yanında aniden beliren arkadaşına sus işareti yapsa da anlamıyordu. “Her zaman ki boş boğazsın Behir!”
“Aaa insann,” dedi bana dikkatle bakarak. “Dilimizi biliyor musun?”
Gri gözlü adam elini alnına yapıştırdı. “Hep böyle huysuzsun Adin. Karmen sana bunca sene nasıl katlanmış anlamıyorum. Gerçi Karmen’den sonra böyle oldun… Hey insan…” dedi bana dönerek.
“Biz Karmen’i arıyoruz. O da senin gibi insan. Gördün mü?”
“Karmen adında zilyon tane kişi olabilir,”
“Zilyon?” dedi şaşkınlıkla. “Sana başka Karmen bulabiliriz bence Adin.”
“Behir!” diye gürlediğinde şimşek çaktı.
Behir, sevecen görünüyordu. Kahverengi dalgalı saçları vardı. Adının Adin olduğu öğrendiğim adama kıyasla onda ışıltı yoktu. Daha normal duruyordu. Daha az korkutucu hatta daha sevecendi. Dolgun dudakları, çıkık elmacık kemikleri ve buğday tenine rağmen kızaran yüze sahipti. “Taşa bak,” dedi emreder tondaki sesi. Ben taşa odaklandığım sırada onun da ışığının sedef gibi olduğunu gördüm.
“Burada bir şey görmedin. Sadece kabustu.”
Gözlerimi açtım. Elimde tuttuğum elbiseye baktım. O elbiseyi giyip bu evden çıktığıma son derece emindim.
“Hadi kızım, sen daha giyinmemişsin bile,” dediğinde anneme şaşkınlıkla baktım. Elbise parmaklarımın arasından düştü. Elbiseye hayalet görmüş gibi bakıyordum.
“Ben evlenmek istemiyorum. Poyraz benim en yakın arkadaşım ve öyle kalmasını istiyorum.”
“Sana söz veriyorum bu değişmeyecek,” diyen sesini duyduğumda elinden tuttum. “Lütfen durdur bu saçmalığı,”
“Peki madem,” dediğinde ona şaşkınlıkla baktım. “Sen ciddi misin?”
“Çok sarsılmış görünüyorsun. Benimle olmak seni bu denli sarsıyorsa evet Helen. Sen beni sevip isteyene kadar bekleyeceğim…”
Ona gözlerim dolu bir halde baktığımda kollarını açtı. Ona sarıldığımda ruhumu bedenimden söküyorlar gibi hissettim. Elim koluma doğru gittiğinde belli belirsiz bir gördüm. Rengi soluk mavi görünüyordu...