“İnsanı, bedenen ameliyat etmek için uyutmak, ruhen ameliyat etmek için uyandırmak gerekir…”
-Tolsoy
Gözlerimi araladığımda bana bakan meraklı gözlere denk geldim. Poyraz gözlerinde sorusuna cevap bekler bir haldeydi fakat benim sorusuna dair en ufak fikrim yoktu. Zihnimin karanlık odaları sessizleşmişti. Beni bu andan kurtarmasını ne kadar istesem de ona bir cevap verememiş olmanın eziyetine maruz kalıyordum.
“Helen…” Zihnime dolan sesini işittim. Ayağa kalktığımda bilincim bulanıklaşmaya başladı. Beni kurtarmasını isterken, kast ettiğim kesinlikle bu değildi.
Gözlerimi araladığımda koluma bağlı serumu ve başımda bekleyen Poyraz’ı gördüm. Beni görünce gülümsedi.
“Hastalıkta ve sağlıkta derken bu olayın bu kadar hızlı gerçekleşeceğini düşünmemiştim,” dediğinde gülümsemeye çalıştım. Burnuma gelen çiçek kokusuna baktım. Odanın içerisi yasemin kokusuyla doluydu. Komodinin üzerinden burnuma yayılıyordu.
“Serum bitince gidebileceğiz,”
“Ailem nerede?” diye sorduğumda soruma biraz alınmış görünüyordu. Bakışlarını üzerimden kaçırdı. “Onlar eve döndü,” dediğinde çok şaşkındım. Beni onunla hastane odasında baş başa bırakmışlardı.
“Bu konuda baskı hissetmeni istemem ama ailem yurt dışında olacağı için nişanı öne almak istiyor. Nişan yüzüklerimiz hazır. Bu hafta sonu nişanımız var.”
“Beni bekleyeceğini söylemiştin,”
“Buna ailelerimiz karar verdi. Sen bayılmadan önce aramızda konuşulan buydu. Başını salladığın için onay verdiğini düşündüm. Annem çılgınlar gibi tören hazırlığı yapıyor.”
“Sence de biraz abartı değil mi?”
“Akrabalarımız yurt dışından gelmeye başladılar bile. Onu durdurmama imkân yok.”
“Hafta sonuna 3 gün olduğunu biliyorsun değil mi?”
Başını sallarken serum çoktan bitmişti. Kalkmaya hazırlandığım sırada beni durdurdu. Eliyle yüzüme gelen saçlarımı düzeltirken parmakları saçlarımda uzunca oyalandı. Derinliğine karıştığım yeşil gözlerini, gözlerime mühürledi. Dudaklarımın kuruduğunu hissettiğimde dilimle ıslattım. Onun bana yakınlaşma isteği, yutkunma isteğimi perçinliyordu.
Yataktan onun desteğiyle kalktım. Başım dönmeye devam ediyordu. Sol yüzük parmağımda hareketlenme hissettim. Nabız gibi atıyordu. Gözleri parmağımda oyalandığında, parmaklarımı diğer elimle sakladım. Elini omzuma koyarak hafifçe ittirdiğinde yürümeye başladım. Onun yön vermesiyle ilerlemeye devam ettim.
Zihnime dolan sesi dinledim. “Beni davet et,” diyordu. Neyi davet edeceğim konusunda bir fikrim yoktu. Bedenimde bir gümbürtü hissettim. Ayaklarım isyan edercesine gücünü kaybettiğinde yeniden dengemi kaybettim. Beni yakalayan kollara şaşkınlıkla baktım. Poyraz değildi.
Bana şaşkınlıkla bakan gri gri gözleri gördüğümde zaman ve mekân silindi. Dizlerimin üzerine yavaşça bıraktığında etrafımda kiraz çiçeklerinin kokusunu aldım. Biraz ileride birbirine çarpan metal sesleri geliyordu. Beyaz gövdesi olan yaprakları tüyden ağacın yanındaydım. Gövdesine dokundum. Bu durumdan rahatsız olsa da ona dokunabilen tek canlı bendim. Tüyden yapraklarını sevdim.
“Daha iyiye gidiyorsun,” dediğimde dallarını neşeyle savurdu.
“O da daha iyiye gidiyor,” dediğinde gülümsemeye çalıştım.
“Sonunda derslerine çalıştığını görmek umut verici,”
“Onu hayata döndürdün,” dediğinde gülümsedim. “Aperus Düğümünün berbat olduğunu düşünürdüm,” dedim ağacın dalına uzanarak. “Ruhumu onun ruhunda hissetmek başka bir deneyim,”
“Bu düğüm var olduğu sürece, başka bir evrene dahi gitsen, gelip seni bulabilir.”
İçimi kaplayan korkudan dolayı parmaklarım titredi. Bir kılıç darbesi onun tenini bulduğunda dudakları arasında kopan iniltiyi duydum. “Adin!” diye bağırdım. Yine dikkati dağılmıştı. Yanına koşup açık renk tenini kaplayan koyu renkli sıvıya baktım. Yarasına dokunup onu iyileştirecekken beni durdurdu.
“Her seferinde yaramı sen sararsan bunu alışkanlık haline getiririm. İyileşmeyi öğrenmem gerek,” diyerek yüzüme dokundu. Yarası kapandığında ona şaşkınlıkla baktım. “Öğrenmişsin,” diyerek boynuna sarıldığımda dengesini kaybetti ve birlikte çimenlere yuvarlandık. Ağacımdan gülme sesi geldi. Yaşam ağaçları gülebilirler miydi?
Kendime geldiğimde hastane koridorunda bir başıma bir masaya yaşlanmışmış vaziyette bekliyordum. Gördüğüm anlar o kadar gerçekti ki…
Poyraz yanıma gelip iyi olup olmadığımı sorduğunda, tenim buza değmişçesine yandı. Geri çekildiğimi gördüğünde kaşları çatıldı. Onunla bu hayata hazır mıydım hiç bilmiyorum. Bir bilinmezliğin kıyılarında savrulan minik bir sandaldım sadece, hoyrat dalgalarla başa çıkamazdım.
Beni eve bıraktığında da sessizliğimi korudum. Rüyalarımda gördüğüm bir evrene ait hissediyordum kendimi. Birçoğu için deli saçması gelebilirdi. Bu evrene ait değildim. Ben bu evrende sıkışmıştım.
Elimi saçlarımın arasına geçirdim. Balkona çıkıp dışarıya baktığımda Poyraz’ı bana el sallarken gördüm. Gülümsemeye çalıştım. Ona gülümsemenin benim için bu denli zor olacağını tahmin edemezdim.
Telefonum titrediğinde ondan gelen mesaja baktım.
“Akşam İsis’de sahne alıyoruz. Gelmeni çok isterim.”
Annem kapının eşiğine yaslanır vaziyette bana bakarken, onu yok saydım. Anne-kız ilişkimiz muhteşemken aldıkları bu kararı geri almaları için defalarca kez yalvarmıştım. Bana kaderimin onunla bir olduğu gibi saçma sapan şeyler söylemişlerdi. İnsan kaderini kendi yazmaz mıydı?
Kader dediğimiz döngünün içinde sıkışmıştım. Aldığım nefesin ciğerlerime battı, kendi hayatım hakkında bile söz sahibi olmadığım bir döngüydü bu. Korku filmindeki beyaz gecelikli kurban kadındım ve geceliğim çok çirkindi.
Mesajına dakikalarca bakıp ne cevap vereceğimi düşündüm. Pencereden göz göze geldik. Bana gülümseyip elini sallarken, elim pencerede asılı kaldı. Bir kukla oynatıcısının kontrolündeydim sanki, elimi fütursuzca salladım. Dudaklarıma yalandan bir gülümseme yerleştirdim.
Annem içeriye nişanda giyeceğim elbiseyle girdiğinde sakin kalmaya çalıştım.
“Gerçekten çok zevkli bir kadın,” dediğinde kan kırmızısı kefenime bakıyordum. Kabul etmeliydim ki çok güzeldi fakat kefendi işte…
Yatağıma bırakılan elbiseye umursamazca baktım. Giymeye yeltenmedim bile. İçimden onu denemek gelmiyordu. Benim isteğim dışında verdikleri her karara isyan etmek istiyor fakat yeterli oranda destekçi bulamıyordum. Herkes kendini fazla kaptırmıştı.
İsis için zoraki hazırlanırken onun sinirlerini bozacak düzeyde mini kalem elbise giydim. Kırmızı kalem elbisenin incecik askıları vardı. Altıma giydiğim siyah topuklu ayakkabılarımla boyum neredeyse onun boyuna yakın duruyordu. Saçlarımı saldığımda uzun kumral saçlarım nazikçe belime dökülüyordu. Ela gözlerimi ortaya çıkaran makyajımı bakışlarımda sabitlemiştim.
Dışarıya çıktığımda arabasını yol kenarına park ediyordu. Beni gördüğünde gülümsemesi yüzüne yayıldı. Bakışlarıyla beni süzerken parmaklarının titrediğine şahit oldum.
Arabaya binmem için kapımı açarken sakinliğini koruma içinde aynı çabayı harcıyordu. Her ne kadar yüzünü kayıtsız tutmaya çalışsa da bu konuda başarılı olduğu söylenemezdi. Yüzüne yansıyan rahatsızlığını görebiliyordum. Bu rahatsızlığı benim için son derece keyifliydi. Bıyık altından gülümseyerek camdan dışarıyı izledim.
Gideceğimiz yere varmamız yaklaşık kırk dakika sürdü. Neresi olduğunu çözemediğim kalabalıkta oldukça şık dizayn edilmiş bir yerdi. Oldukça büyük sahnesi vardı. Kokteyl masalarının üzerinde leylak ve minik yapay mum ışıkları vardı.
Ekibin geri kalanıyla prova alırken bakışları üzerimdeydi. Ecrin, Umut, Esra ve Akın içeriye geldiğinde onlara gülümsemeye çalıştım. Yakın arkadaşım bana mesafe koysa da bakışlarını biran olsun Poyraz’dan ayırmıyordu.
Yavaş yavaş içerisi dolmaya başlarken Poyraz gitarın teline vurup gelen herkese teşekkür etti. Şarkı söylemeye başladığında ise içerideki kadınlardan alkış ve hayranlık dolu nidalar yükselmeye başladı.
“Bal Damlam’a” diyerek bana bakıp göz kırptı.
O an kalp ritmim değişmeye başladı. Kendi yazdığı şarkının sözleri kulaklarıma dolarken, bir anı denizinde kayboldum. Birkaç saniyeliğine nefes alamadım. Tüyden yaprakları olan ağaç gözümün önüne gelirken boğazımı sıkan hayalet eller tarafından boğazlandım. Müziğin sesinin kesildiğini duydum. Herkes dönüp ona bakarken kısa bir anlığına göz göze geldik. Arkadaşı ona devam etmesini söylerken gülümsemeye çalıştım. Cam yutmuş gibiydim. Dudaklarımı hareket ettirmek dahi benim için zordu.
“Ona zarar veriyorsun,” dedi Ecrin.
“Hava almam lazım,” diyerek uzaklaştım. Onun yanında olmaya çalışsam da bu duruma katlanamıyordum.
“Beni kurtar,” diye fısıldadım boşluğa doğru.
“Beni davet et,” dedi yine aynı ses.
Şeytanla anlaşma yapmaktan farksızdı. Ne olduğunu bilmediğim zihnimdeki sese fısıldadım. “Beni kurtar…”
Bu sefer sesim daha kuvvetsiz çıktı. Kendime olan güvenim sarsılırken yer ayaklarımın altında oynadı. Birkaç beceriksiz soluk aldım. Yine beni mahveden gri gözleri gördüm. Uzaklarda, derinliklerimde kalbimi paramparça ediyordu.