“Bazen hissedersin, bu bilmekten öte bir şeydir.”
-Küçük Prens
Koyu yeşil ağaçların etrafı sardığı soğuk bir akşamdı. Aniden düşen sıcaklık nedeniyle bastıran sis etrafı görmeyi zorlaştırıyordu. Esen rüzgâr saçlarımı dalgalandırırken derinlerden gelen bir ses çalındı kulaklarıma ürperdim. Daha önce duymadığım bir lisanda fısıltılar vardı. Üzerimdeki kahverengi kabanıma daha sıkı sarıldım. Beni soğuktan koruyacak yeterli güce sahip değildi. Ayağımdaki topuklu botlara baktım. Ormanın toprak yolunda bata çıka yürürken dengemi sağlamak benim için kolay değildi. Önümü göremiyor olmak da bana hiç yardımcı olmuyordu. İlerlemeye devam ettim. Bir yön bulma ümidiyle etrafıma bakınmayı sürdürdüm. Gövdesi yosunla kaplanmış ağacın yanında durduğumda ensemde ürperti hissettim. Saçlarımı dalgalandıran bir nefese hafif hırıltılı bir ses eşlik etti. Kıpırdayamadım. Arkamı dönecek gücüm yoktu. Hareketsiz durup kaskatı halde bekledim. Yakınımda varlığını hissettim. İğrenç kokusu burnuma doldu. Beyaz saçları tel tel kalmıştı. Uzun bir burna ve çirkin bir yüze sahipti. Elinde uzunca bir sopası vardı. Benimle aynı boya sahip daha önce görmediğim türdü. Gözlerimin içine baktı. Gözlerinin olduğu yer siyah küre şeklindeydi. Hırıltı dolu sesi tekrar işittim. Gözlerine bakmamaya çalıştım ama içimde karşı koyamadığım bir istek vardı. Sesi gülme ile hırlama arasında gidip gelirken sopasını salladı. Oluşan akım beni bir başka ağaca savururken havada asılı kaldım. Çığlığım dudaklarımda dondu. Yere yavaşça düşerken birinin daha varlığını hissettim. Baştan aşağıya siyah giymişti. Parmaklarında geometrik desenli yüzükler vardı. Ellerini oynattığında onu takip eden mavi-beyaz ateş parmaklarında şekillendi. Kısacık bir an onunla göz göze geldim. Parmaklarının arasındaki ateş ok şekline büründü. Gözümün göremediği hızla rüzgârı yararak ilerledi. Yaratığın ağaca saplanan bedenine acı dolu bir çığlık eşlik etti. Gece mavisi rengindeki sıvı ağacı sararken ok yanmaya başladı. Yaratık okla birlikte yok olurken sırtımı yaslayacak yer aradım.
Nihayetinde dizlerimin bağı çözüldü. Yere çöktüğümde etrafımı saran beyaz renkli dumana baktım. Başımda korkunç ağrı hissettim.
Tüm bedenim külçe gibi halıyla buluştuğunda yorganla birlikte yere düştüm. Saçlarım dağınık halde tek gözüm açık kapıda beliren annemin onaylamaz bakışlarıyla karşılaştım.
“Poyraz’ın sana hayatı boyunca bakıcılık yapacak olması beni derinden etkiliyor,” dedi kahvesinden bir yudum aldı. Zor bir gün geçiriyor olmalıydı. Sabahları zift gibi kahve içtiğine çok tanık olmuyordum.
“Onun bana dadılık yapacağını sanmıyorum.”
“Geçen gece sarhoş olduğunda, sana bakıcılık yaptığını biliyorum,” dediğinde ona şaşkınlıkla baktım. “Anneler hisseder. Ayrıca durumu gayet iyi idare etti. Baban asla şüphelenmedi fakat ben, hislerimde yanılmam,” dediğinde yerden kalkmaya çalışıyordum.
“Genç torun sahibi anneanne olarak kendini hayal ettiğini biliyorum fakat Poyraz ile evlenmeyeceğim,” dediğimde alt dudağını büzdü.
“Muhteşem bir damat adayı,” dediğinde kahkaha attım.
“O yakın arkadaşım ve bu durumu değiştirmeyeceğim.”
“Sen doğana kadar babanla ben de yakın arkadaştık,” dediğinde öğürme benzeri ses çıkardım. “Anne bu iğrenç,” dediğimde kıkırdadı.
“Bu dediğimi bir düşün. Baban ne kadar şu an işkolik, ruh hastası olsa da bir zamanlar eğlenmeyi bilen biriydi.”
Sabit gözlerle yere baktığından o zamanları özlediğini tahmin ettim. “Poyraz’ın bir sonraki sahnesine seni de götüreceğim,” dediğimde ellerini çırptı. “Şu haline bak,” dediğimde omuz silkti.
“Geç kalacaksın. Hazırlan bakalım.”
Kulağıma taktığım pembe renkli kulaklığımla son ses müzik açıp yürümeye başladım. İstasyon boyunca etrafımda gülüşen çiftleri ve insan kalabalığını umursamamaya çalıştım. Kulağımda duyduğum ritim yavaşlamaya başladığında adımlarımda duraklama hissettim. Kulağımda yine çınlama sesi duyarken gözümün önüne gelen parlak sarı çizgilere baktım. Çok belirginlerdi. İleriye doğru adım atmaya devam ettiğim sırada kolumdan biri yakalayıp kendine doğru çekti. Başım tanımadığım birinin sert göğsüne çarparken hızla ilerleyen metronun rüzgârı saçlarımı savuracak kadar kuvvetliydi.
“İyi misin?” diye soran adama baktım. Kulaklıktan müzik sesi gelmeye devam ediyordu. Kısa bir anlığına nefes almayı unuttum. Kolları omzumdaydı. Yüzüme öyle dikkatli bakıyordu ki, benim için endişelenmesine şaşırdım. Kimdi ki bu adam?
Sonunda kulaklığı çıkardım. “İyiyim,” diyebildim zorlukla. Beni oturma alanına oturtup gözlerimin içine baktı. “İyisin,” diyerek gülümsedi. Ardından kayıplara karıştı. Bir anda gözlerimin önünde hiç var olmamış gibi kayıplara karıştı.
Yüzünün görüntüsü ve varlığı zihnimden tamamen silinirken neden burada oturduğuma şaşkınlıkla baktım. Az önce olanlara dair zihnimde en ufak bir anı dahi yoktu.
Gelen metroya binip okulun yolunu tuttum. Yüksek sesli yabancı şarkılar dinlerken, yerimde hafifçe sallanıyordum. Kampüsün olduğu durakta indim. Havanın serinliği yüzüme vururken ellerim cebimde yürümeye devam ettim.
Dersin olduğu sınıfa doğru giderken Ecrinden ses çıkmaması tuhafıma gitti. Sınıfa ulaştığımda Poyraz’ı bunalmış vaziyette camdan dışarıyı izlerken gördüm. Ecrin yanında ona hayran hayran bakıyordu. Bu görüntüye gülmemek için kendimi zor tutarken öndeki sıralardan birine oturdum.
Ders başladığında odağımı toplamakta zorlandım. Öğretmenin enerjisi çok düşüktü. Lila rengi saten gömleğinin etrafında dolanan siyah dumanlara baktım.
“Tek parça gelmene şaşırdım,” dedi bir ses. Yerimden sıçradığımda kalem elimden düştü. Yanıma baktığımda bugün ki metroda gördüğüm adam olduğunu fark ettim. Kulağındaki küpesinde minik ışıklar yıldız gibi yanıp sönüyordu. Gülümsemesi yüzüne yayıldı. Öğretmene baktığımda onu umursuyor gibi görünmüyordu.
“Ah beni sadece sen görebilirsin,” dediğinde ona şaşkınlıkla baktım. “Ne demek istiyorsun?” diye sorduğumda kalem yeniden düştü. Kafamı sıraya çarptığımda elimle kafamı ovuştururken tüm gözleri üzerimde hissettim.
“Ara verelim. Kırk geçe herkes sınıfta olsun,” diyerek sınıftan çıkan öğretmenin arkasından baktım. Etrafını saran siyah dumanlardan iz yoktu. Neler olduğuna dair hiçbir fikrim yoktu.
“Akşama sahne alacak mısın?” diye sordu Ecrin. Poyraz yanıma gelip beni kontrol etmeye başladı. Elini kafama götürüp çarptığım yeri okşadı. “Şişmeyecek gibi duruyor. Uykusuz musun? Tüm ders uyudun,” dediğinde kulağımda yine çınlama sesi duydum.
“O kadar sıkıcı anlatıyor ki, insan uyumadan edemiyor,” dediğimde gülümsedi. Ecrin’in surat astığını gördüm. Onun bu haline üzülsem de elimden bir şey gelmiyordu. Sonunda cevap vermediğini hatırladığında Ecrin’e yapmacık bir gülümseme sundu. Onu fazlaca iyi tanıdığım için, hareketlerini ezberlemiştim fakat Ecrin onu tanımıyordu ve ona yapay bir gülümseme sunduğundan habersizdi.
“İki gün sonra sahne alacağım. Defne Abla’da geleceği için aşırı heyecanlıyım,” derken bana göz kırptı.
Ders yeniden başladığında bu sefer herhangi bir olay olmadan dersi dinlerken başımı çarpmanın acısını tamamen unutmuştum. Ders sona erdiğinde metroya doğru ilerlediğimde çantamın askısından tuttu.
“Bugün iyi görünmüyorsun. Seni eve ben bırakacağım. Görüşürüz Ecrin,” dediğinde suratı asılan arkadaşıma baktım. Hızlıca beni çekiştirdiği için bir şey söyleme fırsatı tanımadı. Arabayı park ettiği sokağa ulaştığımızda siyah renkli Volvo marka aracına ulaştık. Kapımı açtığında deri koltuğa oturdum. Kemere uzandığım sırada parmaklarım arasından kemerin kayışını alıp kilidine takarken parmakları fazlaca oyalandı. Ellerinin minicik titrediğine tanık oldum.
“Başka evrenlere inanıyor musun?” diye sorduğunda ona şaşkınlıkla baktım. “Bazen perde o kadar incelirmiş ki iki evren iç içe geçermiş.”
Gülümsemeye çalıştım. “Bu çok fantastik. Başka bir evrende kendini ne olarak hayal ediyorsun?” diye sorduğumda gülümsemesi yüzüne yayıldı. Gamze çukuruna baktım. Kısa bir anlığına dünya değişti. Çiçekli bir bahçe gördüm. “Senin nişanlın.”