İçeriğe geç

KAOS

Bölüm 1 · 17 dk okuma

KAOS

Bölüm 1

GİRİŞ

Normal, sadece bir illüzyondur. Örümcek için normal olan sinek için kaostur.

-Charles Addams

Penceremden sızan ışığa baktım. Kutsal kristalin ışığı şehri aydınlatırken, bu gece göz kamaştırıcıydı. Işığın etkisi ne zaman bu şekilde kuvvetlense kâbusum tetiklenirdi. Uzun zamandır rahat bir uyku çekemeyişimin en büyük nedeniydi.

Başını yastığa koyduğu gibi uykuya dalabilen kişilere her zaman hayranlık duydum. Aynı odayı paylaştığım arkadaşım onlardan biriydi. Kafasını yastığa daha koymadan uyuyabilme yeteneğine sahipti. Duvara dayalı kocaman yatağında hafifçe döndü. Gözlerinin hızlı hareketinden rem uykusuna geçtiğini fark ettim. Gözlerini kapayalı sadece iki dakika olmuştu!

Elimde tuttuğum gençlik meyvesine baktım. Koyu kırmızı, dışı sert bir meyve olsa da elinize aldığınızda parmaklarınızı kendi rengine boyuyordu. Isırdığınızda ise suyu dudaklarınızın kenarında ince kırmızı bir sıvının akmasına neden oluyordu. Bu durum vampirmişim gibi hissettiriyordu. Tadı da kan gibi metalikti. Neden bu ismi verdiklerini bilmiyorum. Sarhoş etmesi dışında bir faydasını görmedim. Behir, sadece bir tane bile tüketse kör kütük sarhoş oluyordu. Bu yüzden onu meyveden uzak tutuyordum. Bazılarının sarhoşluğu felaket oluyordu. Ben ise, beş tane tüketsem dahi onun kafasına erişemiyordum. Kendini kolayca bırakan biri olmadığımdan olsa gerek, hayatımı hep diken üzerinde geçirmek zorunda kalmıştım.

Sırtımı pencere pervazına yasladım. Zihnimdeki karanlık düşünceleri sağaltmayı ne kadar denesem de bir türlü başaramadım. Koyun saymayı bile denedim. Koyunların yavaşça çitin üzerinden atladığını düşünerek, düşüncelerimi yavaşlatmaya çalışsam da bir süre sonra koyunlar, onun yüzüne bürünüp karabasan gibi üzerime çöküyordu. Bildiğim hiçbir yöntem işe yaramıyordu.

Havaya fırlattığım meyve yere düştüğünde ahşap zeminde çıkardığı ses, odanın içinde yayıldı. Oda arkadaşım gözlerini aralayıp etrafına bakındıktan sonra tekrar uykuya daldı. Umursamazlık seviyem bu kadar olsa yeter.

Meyveyi yerden alarak ceviz rengi ahşap masanın üzerine bıraktım. Bej renkli işlemeli kapıyı aralayıp dışarıya çıktım. Beni karşılayan karanlık koridorda sol elimi gökyüzüne doğru kaldırıp ışığı çağırdım. Avucumun arasında oluşan minik ışık topu etrafımı görebileceğim kadar aydınlık sağlıyordu. Gece yarısı koridorlar değiştiği için yön bulmak zordu. Bazen kendimi gitmek istediğim yerden çok farklı bir yerde buluyordum. Bu yerler çoğu zaman başıma bela oluyordu. Mesela, müdürün odası gibi…

Gece yarısı odasından hiçbir öğrenci ayrılmasın diye yapılan güvenlik önlemlerinden yalnızca biriydi. Erkek öğrencilerin, kız öğrencilerin odasına girmesine engel olmak için de yapmış olabilirlerdi. Hormonları akıllarının önüne geçen çok fazla genç öğrenci vardı ve burası yatılı bir okuldu. Küçük yaştan itibaren ailelerinden koparılıp okula eğitim almaya gönderiliyorlardı. Sadece seçkin öğrenciler mezun oluyordu. Mezun olan öğrencilerde statü sahibi oluyordu. Bu sayede aileleri mevki atlayabiliyordu.

Yarım saat içinde koridorlar değişeceğinden acele etmeliyim. Henüz gece yarısı olmadığından, kimseye yakalanmamak için temkinli olmak zorundayım. Duvarda asılı çay içen kadın portresine baktım. İnce parmakları arasında beyaz renkli fincanını tutuyordu. Bakır rengi saçları beline kadar uzanırken, oldukça zarif görünüyordu. Bakışları bardağındaydı. Sağ elimi tabloya değdirip, “imperium” diye seslendim. Kadın hareket ederek çayı dudaklarının arasına götürdü. Bakışları benimle buluştuğunda, gülümsedi.

“Ne güzel bir akşam değil mi?” dediğinde bende ona gülümsedim. Yeşil gözleri parıldadı. “Öyle,” dedim. Yalan söylemiştim. O gittiğinden beri hiçbir akşamım güzel değildi. Parmaklarımın arasında oluşturduğum mavi renkli gülü ona uzattım.

“Bana rehberlik eder misiniz, matmazel?” Başını hafifçe salladı. “Bahçeye çıkmak istiyorum. Gecenin bekçi ruhlarına görünmemem gerek.”

Güle uzanıp hafifçe kıkırdadı. Bembeyaz cildi vardı. Çiçek, mavi renkli kabarık elbisesiyle uyum sağlıyordu. Hareket etmesiyle kabarık elbisesi hışırdadı. Bana göz kırptıktan sonra, avuçlarımın arasındaki ışık hareket ederek onun kontrolüne geçti.

“Güvenle git, yakışıklı prensim,” diyerek parmakları arasından öpücük gönderdi. Ardından tekrar cansız konumunu aldı. Kadınlarla flört etmeyi iyi bilirdim. Benim için tablo olmaları fark etmezdi. Her dişi varlığın huyuna gidebilirdim. Tek kadın haricinde! Karmen. Ah o baş belası!

Işığın rehberliğinde karanlık koridorları aşıp kendimi bahçede buldum. Hava soğuktu. Çimenlerin üzerinde çiğ taneleri vardı. Çıplak ayaklarım ıslanmış çimenlerin soğukluğuyla buluştu. Kafamı yukarı kaldırdığımda gökyüzünü kaplayan minik ışıkları gördüm. Birleşip girdap şeklini oluşturuyorlardı. Başım dönse de büyüleyici görünüyorlardı. Elimi uzattığımda ışıklar hareket ederek parmaklarımın yakınlarında durdu. Ne tür bir varlık olduğumu tespit etmeye çalışıyorlardı. Sesleri arıya benziyordu. Çok güçlü elektrik akımına sahiplerdi. Her hareketlerinde çok güçlü titreşim yayıyorlardı. Ne kadar dokunmak istesem de beni öldürebilirlerdi.

Tehdit olmadığımı fark ettiklerinde, yeniden gökyüzündeki konumunu aldılar. Binlercesinin arasında yalnızca bir gruptular. Farklı şekillere bürünüp gece boyunca şehri korurlardı. Akademide bu kadar çok olmasının nedeni ise negatif varlıkları uzak tutmak içindi. Lumos Akademi enerji bakımından oldukça fazla bedene ev sahipliği yapıyordu. Bu da kötücül varlıklar için leziz yemek anlamına geliyordu.

Yürümeye devam edip, soluğu yalnız başına duran akademinin tam ortasındaki bahçede yer alan, ağacın yanında aldım. Önüne bağdaş kurup oturduğumda, beni gördüğüne memnun olmayarak huysuzca kıpırdandı. Ardından zihnime dolan cinsiyetsiz sesini duydum. “İnsann” diye fısıldadı. “Bana yaklaşmaya nasıl cüret edersin?” diye sordu. Tozpembe-beyaz karışımı tüyden yaprakları vardı. Gövdesinin rengi bembeyazdı. Pembe renkli ince damarları dallarına kadar uzanıyordu. Tıpkı ona benziyordu. Güzeldi. Küstahtı. Büyüleyiciydi. Yeniden huzursuzca kıpırdandı. Bu hareketiyle dalından düşen tüyü havada savruldu. Parmağımı uzattığımda, tenime değmesiyle havada alev alarak minik kıvılcımlara dönüştü.

“Görüyorsun ya, seninle benziyoruz. Ben de kimseyi sevmiyorum.” Homurdandı. “Yine uyuyamadın mı?” diye sordu. Başımı sallamakla yetindim.

“Belki de kendini suçlamayı bırakmalısın,” dediğinde diğer ağaçları gösterdim. “Söyleyene bak!” diyerek dudak büktüm. Sanki üşümesi mümkünmüş gibi kıvrılarak dallarını aşağıya indirdi. Etrafımı sararak soğuk havayla aramda bariyer oluşturdu. Yaprakları kalp atışı gibi parlayıp azalıyordu. Ne kadar dokunmak istesem de onunla temas etmem canını yakardı. Beni sevmiyordu ama katlanıyordu. Çoğu geceyi bu şekilde geçirirdim. Onunla iletişim kurabilen tek canlı bendim.

“Senin suçun değildi,” dedi. “Bu onun seçimiydi,” diye devam etti.

“Sözleri yanlış söyledim. Benim yüzümden hiç bilmediği bir evrene hapsoldu. Geçmişini hatırlamıyor. Beni… Bizi…”

“Seni unutması mı canını yakıyor Adin?”

🌀

“Lanet olsun!” diye bağırdım. Oda içerisinde attığım voltanın sonunda öfkeli bir nefes bıraktım. Odanın ısısının aniden düşmesi nedeniyle nefesim dumana dönüşüyordu. Bahar ayında camları kaplayan buza baktım. Arkadaşlarım telaşlı gözlerle beni izlerken tek kelime dahi edemediler. Kolyemden gelen ışıltılara baktım. Bir tarafı mavi diğer tarafı ise kırmızı renkte parıldıyordu. Ateş ve buz…

Birbirimizi yakacaktık. Hiç şüphesiz ki birbirimize zarar verecektik. Olan olmuştu! Geçen yüz yıllar boyunca hiçbir kuşakta belirti vermeyen kolye, nişanıma günler kala Aperus düğümüyle ruhumu bir başkasına mühürlemişti. Bunu ona nasıl söyleyeceğim konusunda fikrim yoktu. İki saat sonra onunla buluşup aile yemeğine katılmam gerekiyordu. Düğün tarihimiz belirlenecekti. Çıldırmak üzereyim.

“Mührü kırmanın bir yolu olmalı,” dedi Ecmel. Söylediğime kendi bile inanmıyordu. Ona gözlerimi devirerek baktım.

“Yüzünü görebildin mi?” diye sordu Ahsen. Bunun neyi değiştireceği konusunda bir fikrim yoktu. “Belli belirsiz. Tenimde bir ürperti hissettim,”

“İşte bu,” dedi Ahsen. “Ruhun önceki yaşamlardan tanıyor olabilir.”

“Ben reankarne olmadım ki. Geçmiş yaşam belirtisi üzerimde yok.”

Elini koyu renk saçlarının arasına geçirdi. Dağılan saçları umurumda değildi. Koyu kırmızı dudakları hafifçe aralandı. “Bir şekilde ruhun onu tanıyor,” diye yanıtladı. Kolye ile bir bağlantısı olabilirdi. Sonuçta nesiller boyu aktarım oluyordu. Kolye ve içinde barındırdığı güç anneden kızına geçerdi. Annem kolyeyi 22 yaşıma ayak bastığımda verdi. Artık onların gözünde bir yetişkindim ve güçlerime tam erişim sağlayabiliyordum. Bir hafta önce doğum günümde elime geçmişti. Antik bir kolye olduğu için çok hoşuma gitse de artık onu sevmiyordum. Boynumdan çıkarmayı denediğimde küçülerek boynuma baskı uyguladı ve ardından tenimi yaktı. Zincirin değdiği yerde parlak kırmızı renkli iz oluştu.

“Bir bu eksikti!” diye öfkeyle burnumdan soludum.

Ahsen kendi odasına dönerek beni yalnız bırakırken Ecmel yatağına girdi. Saat gece yarısıydı ve değişen koridorların sesi odanın içine doluyordu. Bu saatte odadan çıkarsak kaybolabilirdik. Akademi de herkesin kendine göre farklı güçleri vardı. Benim güçlerim ortamdan hızla kaçmama yönelik geliştiği için çokça faydasını gördüm. Bir melez olarak dünyaya gelmiştim. Eskiden çokça katı kurallara sahip yönetilirdik. Asil soydan gelenler yalnızca asil kana sahip kişilerle evlenebilirdi. Şu an ki sistem bir nebze de olsa yumuşamıştı. Asil soy olmasa da önde gelen aileler arasında güç savaşları mevcuttu. Neyse ki söz sahibi ve torununu seven bir babaanneye sahiptim. Bu şekilde ailem Pars ile olmama izin vermişti.

Camı aralayıp serin rüzgârı içime çektim. Deli gibi yağmur yağsa da buradan çıkmama engel olmayacaktı. Onu görmek zorundayım. Konuşup anlatmalı ve buna bir çözüm bulmalıydık. Her şey için geç olmadan önce…

Derin bir nefes alıp karşıda bulunan ağacın dallarına seslendim. Sadece toprak elementini vücudunda taşıyan cadıların yapabildiği botanik büyüsüydü. Yarı asil yarı cadı soyundan geliyorum. Annem kraliyet cadısıydı. Kraliçenin koruyuculuğunda üstlenirken babamla tanışıyorlar ve aralarında çok güçlü bir aşk başlıyor. Çıkan birçok sorunu, birbirlerine olan sevgileri sayesinde aşmayı başarsalar da aile içi çatırdamazlardı iliklerime kadar hissettim.

Zihnime gelen düşünceleri savurmaya çalışıp ağacın dalına odaklandım. Kahverengi dallarını saran yosunları hissetmeye çalıştım. Ağacın dalının büyüdüğünü ve genişlediğini imajine ettim. Bana doğru yaklaşan dallara odaklandım. Yakınımda olan ağacın dalına tutunup dikkatlice ilerledim. Biraz ileride pembe tüylü yaprakları olan ağacın titrediğimi gördüm. Ağacın korkusunu hissettim. Daha önce hiç bu denli bir çekim duygusu yaşamamıştım. Şimşek çaktığında korkudan dengemi kaybedip metrelerce yükseklikten yere düştüm. Görüşüm bulanırken beni içine çeken karanlığa teslim oldum. Kutsal serinlik tenimle buluştu. Körlüğün kıyılarındaki soğuğa teslim oldum. Ardından siyahlık yerini ışığa bıraktı. Karanlığı yararak kuvvetle ilerleyen beyaz ışık tenimden yayılıp beni ele geçirdi. Beyaz tenimin mavi parıltılar yaymasına neden oldu.

“Bakın burada kim varmış, beni çok korkuttun.”

Yerimde doğrulmaya çalıştım fakat yaptığı hamleyle beni durdurdu. Gözlerimin içine baktığında, içim anlamlandıramadığım garip bir hisle doldu. Ruhumun derinliğinde kaynağını bilmediğim duygularım uyandı. İçinden çıkamadığım, beni sonsuz karanlığına hapseden gözlerine takılı kaldım. Kalbimin atışı yavaşlayarak onunla aynı ritmi buldu. Dokunuşuyla güçlenen düğüm bizi birbirimize bağlarken, damarlarımda ona karşı koyacak gücü bulamadım. Onu nefesimde hissettim. Çok güçlü bir etkisi vardı. Suyla bütünleşmiş ateştim şimdi...

Aperus düğümü damarlarımda gezinirken, kalbimde oluşan sızıyla ona baktım. Ben karşı koydukça acı güçleniyor, ruhumu mengene gibi sıkıyordu. Öfkeli bakışlarımı üzerine diktiğimde ellerini teslim olurcasına havaya kaldırdı.

“Bu prensin prensesi kurtardığı saçma bir hikâyeye dönmeyecek! Beni kurtarmana ihtiyacım yoktu.”

“Akademiden kaçıp düştüğünü gördüğüm için buradayım. Eminim bensiz de gayet iyi idare ederdin. Kırık 3 kaburga, yamulan muhteşem burnun ve ters dönen bacakların…” Sırtını ağaca yasladı. “Ah bana ne! Senin gibi bir kadına laf anlatmakla uğraşmayacağım,” diyerek küstahça eğilip reverans yaptıktan sonra bahçenin çitleri arasında gözden kayboldu.

Söylediklerinde haklı olabilirdi ama kesinlikle kabul etmeyecektim. İleriye doğru adımımı attığımda tozpembe tüylerden yaprakları olan ağacın dallarının yere serildiğini gördüm. Yayılan ışığı cılız bir kalp atışını andırıyordu. Vakit kaybetmeden hızla yanına ulaştığımda titredi. “Dokunursan alev alırım,” dediğinde ağacın benimle konuşmasına şaşırdım. “Dokunmazsam ölürsün,” dediğimde renginin giderek solmaya başladığını gördüm. Beyaz dalları sararmıştı. Dokunup acısını alırken binlerce yıl süren yaşamına tanık oldum.

Bölüm 1

“Gizlenmek zevklidir, bulunmamak felaket.”

-Donald Woods Winnicott

“Helen.”

Kapının eşiğinde durup dikkatli gözlerle bana bakan kadına döndüm. Sağ eli kapının eşiğinde duruyordu. Yüzüne yayılan gülümsemesiyle bana döndü. “Yine dalmışsın,” dediğinde sarsılarak kendime gelmeye çalıştım. İçimdeki derin hislerden kurtulamıyorum. Bazı zamanlar bana ağır gelen düşünceler, buraya ait olmadığım hissiyatını çarpıyor suratıma. Buraya ait değilsem nereye aittim? İçimdeki duyguların saçmalığına hayret ediyorum. Sanki başka bir gezegen vardı da...

Ailemle birlikte kahvaltı ederken telefonuma gelen mesaj sesi kulağımda çınlama yapıyor. Gözlerimi kapatıp birkaç saniye kendime gelmeyi bekliyorum. Babam tabletinden kafasını kaldırıp gözlerimin içine bakıyor. Her daim borsayı takip ettiği için tableti ayrılmaz bir parçasıyken bana dikkat kesildiği için boğazımı temizlemek zorunda kalıyorum.

“Zor bir hafta. Sınavlar yüzünden uykusuz kalıyorum,” diyerek açıklama yaptım. Aileme sabaha kadar mesajlaşıp, dedikodu yaptım diyemeyeceğim için sınav haftam mantıklı bir gerekçeydi.

“Seni okula ben bırakayım,” dediğinde itiraz etme şansım yoktu.

Babam saçları kırlaşmış oldukça karizmatik adamdı. Kırklı yaşlarının ortasındaydı. Annem ise ondan on yaş küçüktü. Yüzünde tek bir kırışığı bile olmadığı için yan yana kız kardeş gibi duruyorduk.

“Beni de işe bırakır mısın?” diye sordu annem. Babam başıyla onayladığında çantasını almak için içeriye geçti. Bende odama geçerek önce açık kumral saçlarımı topladım. Sonrasında fermuarı açık koyu renkli çantamın içine kitaplarımı yerleştirip fermuarını kapatırken dudaklarıma nemlendirici sürdüm. Ailemi daha fazla bekletmeden odamdan çıkarak kapıya doğru ilerledim. Hava sisli görünüyordu. Mevsimlik desenli siyah montumu alarak kapıyı kilitledim. Füme renkli Clio araç binanın önünde motoru çalışır vaziyette beni bekliyordu. Arka kapısını açıp koltuğuna yerleştiğimde annem heyecanla babama bir şeyler anlatıyor ama babam onu hiç dinlemiyordu. Camdan dışarı bakarken Ecrin’e mesaj attım. Bana hoşlandığı çocukla ilgili sayısız mesaj atmıştı. En yakın arkadaşım hakkında bu kadar fazla şey duymak tuhaf hissetmeme neden oluyordu. Aynı arkadaş grubunun üyesiydik. Yarım saat süren yolculuğun sonunda kampüse varabilmiştik. Aileme öpücük gönderip arabadan indim. Yine başımda aynı korkunç ağrı oluştu. Telefonu elime alıp Poyraz’ı arayacağım sırada biriyle çarpıştım.

“Önüne baksana yahu,” dediğimde telefonumu parmaklarımın arasından kaymaktan son anda kurtarabilmiştim. Bana şaşkınlıkla bakan adama gözlerimi devirerek baktım. Baştan aşağıya siyah giyinmişti. Boynunda ışıkları parıldayan kolye takıyordu. Kim noel ışığı gibi görünen kolye takardı ki?

“Buradayım,” diyen arkadaşımın sesini duyup ona doğru döndüm. Biraz evvel çarpıştığım adamı unutarak ona doğru koşturdum.

“Neler olduğuna inanamayacaksın,” dediğinde kendimi hazırladım.

“Bu akşam İstiklal’de sahne alıyor ve bizi de davet etti.”

“Bu akşam da bana rahat uyku yok değil mi? Kaçta sahne alıyor?”

“Saat 22.00’de,” dediğinde elimi saçlarımın arasına geçirdim. Kesinlikle evden kaçmam gerekecekti.

Yolda yürürken telefonum çaldığında aramayı güç bela cevapladım çünkü Ecrin çoktan kolumu çekiştirmeye başlamıştı.

“Bal damlam,” dedi hattın öbür ucundaki ses. Onun duymadığına emin olarak boğazımı temizledim. “Geliyorsun değil mi bu akşam?”

“Evet Ecrin bahsetti. Bizimkilerden izin zor çıkar ama,”

“Gelip konuşmamı ister misin? Beni severler biliyorsun.”

“Annem de gelmek ister,” Hattın öbür ucundan gülme sesini duydum. “Ee gelsin, Defne Abla eğlenmesini iyi biliyor.”

En son annemle dışarıya çıktığımızda sarhoş olmuş ve tüm sokak boyu şarkı söylemişti. Alkollü bir mekân olduğu için bağıra çağıra şarkı söyleme ihtimalini ve babam duymadan eve girme çabalarıyla çarptım. Sanki ben anneyim de o kızım gibi oluyordu. Erken yaşında babamla evlendiği ve kısa süre içinde anne olduğu için ona üzülüyorum. Gençliğini tam yaşayamadı fakat bir avuç üniversite öğrencisi hormonları ve bir o kadar genç annemle yan yana olmak tehlikeliydi. Bu yüzden ailemin haberi olmadan dışarıya çıkma fikri daha cazip göründü.

Üniversitenin büyük bahçesinde ilerlerken Ecrin heyecanla bir şeyler anlatmaya devam ediyor, ben ise onu dinlemeye çalışıyor, bir taraftan da anlattıklarını anlamaya çalışıyordum. Heyecanlandığında o kadar hızlı konuşuyordu ki anlamak mümkün değildi.

Sırama geçip oturduğumda geç kaldığımız için öğretmenle kısa bir bakışma yaşadık. Neyse ki gerginlik uzun sürmedi ve dersi kaldığı yerden anlatmaya döndü. Notlarımı alırken bir taraftan da dışarıya baktım. Kulağımdaki çınlama artarak devam ediyordu. Akşamı düşünmeden edemedim. Evden nasıl çıkacaktım? Apartmanın 2. katında oturuyorduk. Dolayısıyla camdan atlayabileceğim mesafede değildi. Kapıyı çekip çıkabileceğim saat de değildi.

Ders sona erdiğinde bir şeyler atıştırmak için kafeye gittik. Poyraz bugün derse gelmemişti. Ecrin’in gözü her yerde onu arasa da benim dikkatim başka bir yere kesilmişti. Karşı masamda oturup gözlerini üzerime diken adama baktım. İlk kez karşılaştığıma emin olsam da gözlerinde garip bir tanıdıklık hissiyatı ve içte içe kalbimden yayılan nefret duygusu hakimdi. Hiçbir insanda görmediğim türde parlak gri gözleri vardı. Sanki Ay rengini ona yansıtıyor gibiydi. Ecrin patates kızartmamdan alıp eliyle kendime gelmem için sağ sola çırparken bana gülümsedi.

“Nereye bakıyorsun öyle?”

“Şuradaki masa,” dedim gözümle işaret ederek.

“Orada kimse yok,” dediğinde patateslerime sabitlediğim gözlerimi kaldırıp masaya baktım. Daha az evvel gördüğüm adamdan eser yoktu.

“Şu izlediğin fantastik filmleri bırakmalısın, sana hayal gördürüyor,” dediğinde omuz silktim. Ecrin sarışın, çimen yeşili gözlere sahip alımlı bir kadındı. Her yeni reşit olmuş genç gibi ortalama düşüncelere sahiptik. O bana oranla daha dışa dönük bir karakterdi. Benim ise bir ortama önce ısınmam gerekiyordu. Bu yüzden zor arkadaş edinirdim. Edindiğim arkadaşlarım ise uzun süre boyunca hayatımda olurdu. Bu yüzden zor ama kalıcı olandan yanayım her zaman.

Yemeklerimizi bitirip akşam hazırlanmak üzere evlerimize dağıldık. Yaklaşık bir saat süren otobüs yolculuğun ardından Bakırköy’deki evimdeydim. Binanın önüne geldiğimde apartmanın kapısını açtım. İkinci kata çıkan merdivenlere çıktım. Kapıyı açtığımda burnuma kahve kokusu geldi. Poyraz bizimkilerle muhabbet ediyordu.

Elimi saçlarımın arasına geçirdim. İşte başlıyorduk. Odama giderek üzerimi değiştirip tekrar yanlarına döndüğümde annem bana da kahve yapmıştı. Kahvemi yudumladığımda annem “Demek bu akşam sahne alacaksın,” dediğinde neredeyse boğazımda kalıyordu. Ah be Poyraz. Bunu yapmak zorunda mıydın?

Babam televizyondan kafasını kaldırdı. “Seninle olacaksa izin veririm. Biliyorsun ortalık kötü.”

Başını olumlu anlamda salladı. “Akşam eve ben bırakacağım merak etmeyin,” kolunu cimcikledim. Suratını hafif ekşiterek bana baktı. Onunla komşu olduğumuz için birlikte büyümüştük. Aynı mahallede yaşadığımız için sık sık görüşüp birlikte vakit geçiriyorduk. Ecrin ise ona kampüste yanımıza geldiğinde çarpılmış ve yaklaşık yarım yıldır da onu etkilemenin peşindeydi. Poyraz’ın ona karşı bir hislerinin olmadığına emin olsam da yine de arkadaşım olduğu için kibarlık ediyordu. Odama geçtiğimizde dolabımdan akşam giyeceğim kıyafetleri seçmeye koyuldum.

“O çok açık,”

“Bu çok mini,” diyerek sürekli kıyafetlerimi elediği sırada dolabın önüne oturdum. “Benim kıyafetlerim, benim bedenim,” dedim elimle işaret ederek. “Benim sahnem ve sahnede birisi sana sarkıntılık ederse mikrofonun kablosuyla onu boğmak istemiyorum. O yüzden makul ölçüler, lütfen,” dediğinde ona gülümsedim. Poyraz’ın her kadının âşık olabileceği türden yakışıklılığı vardı. Yine de benimle neden arkadaşlık yaptığı konusunda bir fikrim yok. Kumral saçlarını hep aynı kısalıkta kestirirdi. Yakışıklı yüzünü ortaya çıkarak kesimi, Allah’ın bahşettiği yutkunurken çıkan âdem elması, güzel sesi, uzun boyu ve insanı esir eden mavi-yeşil gözleri vardı. 1.85 santim boyuyla yan yana oldukça komik duruyorduk. Sonunda ona beğendirdiğim ölçülerde uzun turuncu triko elbise de karar kıldık. Sahneyi hazırlaması için erken gidecekti bu yüzden beni de peşinden sürükledi. Annem gelmediği için rahattım. Ecrin ve grubumuzun diğer kalanları da yoldaydı. Mekân fazla dolmadan içeriye girip sipariş verme niyetindeydiler.

Arabayı park edip kapımı açtığında ona gülümsedim. Birlikte sahneye yürüdüğümüzde gitarın teline vurarak akordunu ayarlarken mikrofonun sesini kontrol etti. Bana gülümsediğinde koca salonda yalnızca ikimiz vardık. Sahneye en yakın masayı bizim için ayırdığından bar taburesinde oturup onu izlediğim sırada Ecrin kapıdan içeriye girip sanki sabah görüşmemişiz gibi coşkuyla bana sarıldı. Hemen yanında Umut, Esra ve Akın da yer alıyordu. Herkesi zorla buraya getirdiğine yemin edebilirim ama ispatlayamam.

İçeceğimi söyleyeceğim sırada Poyraz yanıma gelerek Barmene;

“Bu kıza sakın alkol vermiyorsun,” diyerek tembihte bulunurken kendimi küçük kız kardeş gibi hissettim. Arkadaşlarım bana gülerek bakarken ona alt dudağımı büzdüm. “Belki bir tane alkollü kokteyl ama başka yok,” dediğinde el çırptım. Gitarının askısını omzuna takıp sandalyesine oturdu. Salonun ışıkları üzerine vururken muhteşem görünüyordu. İçerisi hınca hınç dolmaya başlarken çok fazla hayranı olduğunu fark ettim. Hepsi bir ağızdan adını söylüyordu. Ecrin’in morali bozulurken gülümsemeye çalıştım.

“Ben bu kadar hayranla başa çıkamam,” dedi üzülerek. Bu kadar çabuk pes etmesine şaşırdım. Onun ilk sahnesine gidişim değildi. Kalabalıkta onu izlemeye alışkındım. Masaya gelen kırmızı renkli kokteyle baktım. Bir yudum aldığımda içinde alkol olduğunu fark ettim. Barmenle göz göze geldiğimizde bana göz kırptı. Bünyem alkole alışkın olmadığı için gece boyu yetmesi açısından yavaş yudumlar alırken Poyraz şarkı söylemeye başladı. Işıkta teninden yansıyan mavi renkli parıltılar dikkatimi çekti. Kulağımda bir uğuldama duydum. Kaşlarım çatılınca onunla göz göze geldik. Şarkıya devam etmesi gereken yerde durduğunda dudaklarımla ona iyi olduğumu fısıldadım. Tekrar şarkıya döndüğünde Ecrin gözleriyle beni süzdü. Kokteylimden büyük bir yudum aldım. Birdenbire oldukça sıcak olmuştu. Başım hafiften dönmeye başlayınca hava almak için dışarıya çıktım. Koridor boyunca Poyraz’ın sesi yayılıyordu. İnsanı içine çeken büyüleyici bir sesi vardı.

Hava almaya çıktığımda yine o garip uğultuyu duydum. Elektrik direğinin üzerindeki lambanın ışığı yanıp sönmeye başladığında kalbimin mengeneyle sıkıldığını hissettim. Işık tamamen söndüğünde gri bir dumanın yavaş bir şekilde süzüldüğünü gördüm. İlerlerken aniden durdu ve duman bana doğru döndü. O kokteyl de ne vardı hiçbir fikrim yok ama daha şimdiden sarhoş olmuştum. Dumanda beliren iki siyah deliğe baktım. Ardından üçüncü bir delik daha belirdi ve ruhumun ona doğru aktığını hissettim. Çığlık atmak istiyor fakat sesimi duyuramıyordum. Nefesim kesilmişti. Sonra birden her şey yok oldu. Duman yok olurken kendime gelmeye çalıştım. Nefes almaya gayret gösterdim. Tenimde garip parıltılar vardı. İçeriye dönmeye karar verdim. Poyraz şarkı söylemeye devam ediyordu. Hiçbir şey olmamış gibi içeriye dönüp içkimi yudumlamaya devam ettim. Gece sonuna dek aynı kokteylden yaklaşık dört adet içtim. Çakırkeyifliğin etrafında dolanıyordum. Belki biraz sarhoş olabilirdim. Yanıma gelip kulağıma bir şeyler fısıldadığında sadece kahkaha attım. Ne dediğini anlamıyor, sadece gülmek istiyorum. Çatlayana kadar gülmek...

Beni kolları arasına alıp arabaya taşıdığında yarı baygın bir haldeydim. Teninden yayılan denizin huzurlu kokusunu içime çektim. Kullandığı parfüm insanı büyülüyordu. Onunla ilk kez bu kadar yakındım. Gözlerimi kapattığımda her şey silikleşti.

Sabah gözlerimi araladığımda yüzümde bir el hissettim. Dokunuşu tuhaf hissettiriyordu. Baş ağrısıyla uyanıp yüzümü ekşittiğimde benimle birlikte gözlerini açtı. Başımda uyuya kalmış olmasına inanamadım.

“Neredeyim?” diye sordum. Burası bildiğim hiçbir yere benzemiyordu.

“Yatak odamdasın,” dedi yumuşak sesiyle ardından gülümsedi. Ona şaşkınlıkla baktığımda kapı tıklatılarak açıldı ve içeriye Ecrin girdi.

“Haydi kalkın, kahvaltı hazır.”

Benimle kafa buluyor olması tuhafıma gitti. Geceye dair hiçbir şey hatırlamıyor olmam da kötüydü. “Bir rezillik çıkarmadım değil mi?” diye sordum mahcup sesimle. Gülümsedi.

“İçip sızanlardan olduğun için şanslıyım, Defne ablaya Ecrin’de kalacağını söyledik. Alkollü halde evde gitmen uygun olmazdı ve ayrıca sana alkol almamanı söylemiştim. Onlardan kaç tane içtin?” Baş parmağımı katlayıp diğer parmaklarımı açık bırakarak dört tane içtiğimi anlatmaya çalıştım. Gözlerini fal taşı gibi açıp aniden durdu. Elini yüzümde gezdirip ateşime baktı. “İyisin,” dedi telkinde bulunarak daha doğrusu bunu kendisine söylüyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.