İçeriğe geç

Kanlı Yemin

Bölüm 8 · 8 dk okuma

Kanlı Yemin

Bölüm 8

Bölüm 8 - Tehlike

Katedralin dev kapıları ağır bir gürültüyle açıldı.

Gece…

Şehrin üzerine çökmüştü.

Yağmur ince ince yağıyor, siyah taş merdivenler suyla parlıyordu. Gökyüzü kurşuni bulutlarla kaplıydı. Uzaktan siren sesleri duyuluyordu.

Konsey üyeleri sessizce dağılıyordu.

Hiçbiri birbirinin yüzüne bakmıyordu.

Yedi yüz yıllık düzen…

Bir gecede çatlamıştı.

Raven merdivenlerde durdu.

Arkasını dönüp son kez katedrale baktı.

Saatler önce bu binaya sıradan bir kadın olarak girmişti.

Şimdi ise…

Ölü sandığı babası yaşıyordu.

Annesi yıllarca ona yalan söylemişti.

Lucien annesini kendi elleriyle öldürmüştü.

İlk Vampir uyanmıştı.

Ve herkes onun peşindeydi.

Göğsü sıkıştı.

“Yeter…”

Kendi kendine fısıldadı.

“Yeter artık.”

Arkasından Dorian’ın sesi geldi.

“Raven.”

Dönmedi.

“Benimle gel.”

Sessiz kaldı.

“Korunaklı bir yer hazırladım.”

Raven acı acı güldü.

“Sen de beni yirmi üç yıl yalnız bıraktın.”

Dorian’ın yüzü gerildi.

“Bunun bir açıklaması var.”

“Bugün herkesin bir açıklaması var.”

Omzunun üzerinden baktı.

“Bir tek benim yok.”

Dorian yaklaşacak gibi oldu.

Sonra vazgeçti.

Çünkü kızının gözlerinde gördüğü öfke…

Kılıçtan daha keskindi.

Lucien ise birkaç metre geride duruyordu.

Hiç konuşmuyordu.

Raven ona döndü.

“Sen?”

Lucien’in yüzünde yine o okunması zor ifade vardı.

“Hiçbir şey söylemeyecek misin?”

Uzun bir sessizlik oldu.

“Hayır.”

Raven kaşlarını çattı.

“Neden?”

“Çünkü…”

Lucien gözlerini onunkilerden ayırmadı.

“…şu an söyleyeceğim hiçbir şeye inanmayacaksın.”

Bu cümle Raven’ın canını nedense bağırmaktan daha çok acıttı.

Başını iki yana salladı.

“Doğru.”

“Daha da kötüsü…”

Sesi titredi.

“…inanmak da istemiyorum.”

Lucien sadece başını eğdi.

“Anlıyorum.”

Raven merdivenlerden indi.

Hiçbirine bakmadan yürümeye başladı.

Yağmur saçlarını tamamen ıslatmıştı.

Telefonunu cebinden çıkardı.

Ekran paramparçaydı.

Evini aramak istedi.

Sonra durdu.

Evi…

Oraya gitmek istiyor muydu?

Artık hiçbir yer ev gibi hissettirmiyordu.

Arkadan motor sesleri yükseldi.

Siyah araçlar birer birer hareket etti.

Konsey…

Nox…

Hepsi uzaklaşıyordu.

Sadece Lucien’in siyah aracı yerinden kıpırdamadı.

Raven dönüp bakmadı bile.

“Yalnız kalmak istiyorum.”

diye mırıldandı.

Ve New York’un yağmurlu sokaklarına doğru yürümeye devam etti.

Yaklaşık on dakika geçmişti.

Şehir garip şekilde sessizdi.

Gece olmasına rağmen caddeler boştu.

Raven bunun nedenini anlamıyordu.

Bir vitrinin önünden geçerken…

Camda arkasını gördü.

Siyah kapüşonlu biri…

Onu takip ediyordu.

Bir an durdu.

Arkaya baktı.

Kimse yoktu.

“Kuruntu…”

diye düşündü.

Yürümeye devam etti.

Ama birkaç saniye sonra…

Aynı hissi tekrar yaşadı.

Bu kez sağ taraftaki binanın çatısından…

Bir gölge diğerine atladı.

Kalbi hızlandı.

“Kim var orada?”

Cevap gelmedi.

Sadece…

Sessizlik.

Yağmurun sesi.

Ve…

Çıt.

Sanki biri silahın emniyetini açmıştı.

Raven’ın bütün vücudu buz kesti.

İçgüdüsel olarak arkasını döndü.

Tam o anda…

Pat!

Bir silah sesi geceyi yardı.

Raven ne olduğunu anlayamadı.

Bir çift güçlü kol belini kavradı.

Bütün dünya dönmeye başladı.

Sırtı sert bir duvara çarptı.

Kurşun…

Az önce bulunduğu yerden geçerek arkasındaki trafik levhasını deldi.

Raven nefes nefese gözlerini açtı.

Lucien…

Tam karşısındaydı.

Bir eli hâlâ Raven’ın belindeydi.

Diğer eli duvara dayanmıştı.

İkisi de nefes nefeseydi.

Aralarında sadece birkaç santimetre vardı.

Yağmur damlaları Lucien’in siyah saçlarından süzülüyor, çenesinden yere düşüyordu.

Raven ilk kez…

Onun gözlerine bu kadar yakından bakıyordu.

O buz mavisi gözlerde…

Korku vardı.

Kendisi için.

Lucien alçak sesle konuştu.

“İyi misin?”

Raven cevap veremedi.

Kalbi öylesine hızlı atıyordu ki…

Kendi sesini bile duyamıyordu.

Lucien kaşlarını çattı.

“Raven.”

“Ben…”

Sesi çatladı.

“…evet.”

Lucien derin bir nefes verdi.

Gözlerini kapattı.

Sanki omuzlarından tonlarca yük kalkmış gibiydi.

Bu tepki Raven’ın dikkatinden kaçmadı.

“Sen…”

Lucien hemen geri çekildi.

Elini belinden çekti.

Sanki dokunmaya hakkı yokmuş gibi.

Tam o sırada…

Çatıdan üç kişi aşağı atladı.

Yüzleri maskeliydi.

Elleri susturuculu silahlarla doluydu.

İçlerinden biri bağırdı.

“Blackwood’u canlı alın!”

Lucien’in yüzündeki bütün ifade kayboldu.

Yerine…

Buz gibi bir sessizlik geldi.

Raven onun değiştiğini hissetti.

Az önce onu kurtaran adam gitmişti.

Yerine…

Herkesin korktuğu Lucien gelmişti.

İlk saldırgan ateş etti.

Lucien yana bile bakmadı.

Kurşun havadayken elini kaldırdı.

Metalik bir ses duyuldu.

Kurşun…

Avucunun birkaç santimetre önünde durmuştu.

Raven’ın gözleri büyüdü.

“Bu nasıl…”

Lucien parmaklarını kapattı.

Kurşun ezilerek yere düştü.

İkinci saldırgan bıçakla üzerine atıldı.

Lucien tek hamlede bileğini yakaladı.

Çat!

Adamın kolu omzundan çıktı.

Çığlığı yağmuru bastırdı.

Üçüncü saldırgan kaçmaya çalıştı.

Lucien sadece başını kaldırıp baktı.

Adam olduğu yerde dondu.

Sanki görünmez bir el boğazını sıkıyordu.

Dizlerinin üzerine çöktü.

Raven dehşetle izliyordu.

“Lucien…”

Lucien yavaş adımlarla saldırganın yanına gitti.

“Kim gönderdi?”

Adam sustu.

Lucien’in sesi hâlâ sakindi.

“Sana ikinci kez sormam.”

Adam gülmeye başladı.

“Çok geçti…”

Lucien’in kaşları çatıldı.

“Ne?”

Adam başını Raven’a çevirdi.

“Dikkat…”

Lucien’in gözbebekleri küçüldü.

“Raven!”

Raven arkasını döndü.

Çatının kenarında…

Karanlığın içinde…

Kırmızı lazer noktası göğsüne sabitlenmişti.

Keskin nişancı.

İkinci kurşun ateşlendi.

Lucien hiç düşünmedi.

Kendini Raven’ın önüne attı.

Kurşun…

Bu kez Lucien’in omzunu sıyırıp geçti.

Kan…

Siyah gömleğini ıslatmaya başladı.

Raven’ın yüzü bembeyaz oldu.

“Lucien!”

Lucien acıyı umursamadan Raven’ın omuzlarını tuttu.

“Arabaya.”

“Sen yaralandın!”

“Arabaya, Raven!”

İlk kez ona bağırmıştı.

Raven irkildi.

O sırada çatılardan yeni gölgeler inmeye başladı.

Bir kişi değil…

On kişi.

Belki daha fazlası.

Lucien gökyüzüne baktı.

Sadece tek kelime söyledi.

“Lanet.”

Raven onun ilk kez gerçekten endişelendiğini gördü.

Ve o an anladı.

Bu saldırı…

Tesadüf değildi.

Bir av başlamıştı.

Ve avlanan kişi…

Kendisiydi.

“Arabaya!”

Lucien’in sesi, yağmurun ve silah seslerinin arasından bıçak gibi sıyrıldı.

Raven olduğu yerde kalmıştı.

Lucien’in omzundan akan kan, yağmur suyuna karışarak asfaltın üzerinde ince kırmızı çizgiler oluşturuyordu.

“Sen…”

Lucien dişlerini sıktı.

“Raven!”

Bir kurşun daha.

Pat!

Arabanın ön camı tuzla buz oldu.

Lucien refleksle Raven’ı kendine çekti.

Kurşun ikisinin tam arasından geçerek arkadaki duvara saplandı.

Raven istemsizce Lucien’in göğsüne çarptı.

Kalbi…

Çılgın gibi atıyordu.

Tam o anda, Lucien’in yüzyıllardır neredeyse hiç hareket etmeyen kalbi göğsünde tek, sert bir vuruş yaptı.

Bir anlığına ikisinin de nefesi birbirine karıştı.

Raven başını kaldırdığında yüzleri birbirine o kadar yakındı ki Lucien’in kirpiklerinde asılı kalan yağmur damlalarını seçebiliyordu.

Lucien birkaç saniye öylece kaldı.

Sanki zamanı unutmuştu.

Bakışları Raven’ın gözlerinden dudaklarına kaydı.

Sonra aniden kendini toparladı.

Başını yana çevirdi.

“Sakın arkamdan ayrılma.”

Çatıların üzerinden beş kişi daha atladı.

Siyah kıyafetleri yağmurda neredeyse görünmüyordu.

Bu kez ellerinde silah yoktu.

Uzun, ince kılıçlar…

Vampir çeliği.

Lucien onları görür görmez yüzü değişti.

“Bunlar…”

Raven fısıldadı.

“Kim?”

Lucien gözlerini hepsinin üzerinde gezdirdi.

“Paralı avcılar.”

“Kim gönderdi?”

“Cevabını öğrenmek istemezsin.”

İçlerinden biri maskesini çıkardı.

Yüzünde boydan boya uzanan eski bir yara izi vardı.

“Lucien Devereaux…”

Adam alaycı bir şekilde eğildi.

“Uzun zaman oldu.”

Lucien’in bakışları sertleşti.

“Marcus.”

“Krallığın köpeği…”

Marcus sırıttı.

“…hâlâ yaşıyormuş.”

Raven şaşkınlıkla Lucien’e baktı.

“Tanıyor musun?”

“Ne yazık ki.”

Marcus kılıcını omzuna dayadı.

“Bize kız lazım.”

Lucien tek kelime söyledi.

“Hayır.”

Marcus omuz silkti.

“O zaman seni öldürmek zorundayız.”

Lucien hafifçe güldü.

İlk kez…

Gerçekten güldü.

Bu gülümsemede sıcaklık yoktu.

Sadece meydan okuma vardı.

“Deneyin.”

İlk saldıran Marcus oldu.

Kılıcı havayı yararak Lucien’in boynuna yöneldi.

Çın!

Lucien tek eliyle bıçağın sırtını yakaladı.

Metal avucunun içinde sıkışıp kaldı.

Marcus’ın gözleri büyüdü.

“İmkânsız…”

Lucien sessizce fısıldadı.

“On beş yıldır emekliydim.”

Bıçağı ikiye kırdı.

“Elim paslanmış sanıyordum.”

Sonra…

Yumruğunu Marcus’ın göğsüne indirdi.

Adam yaklaşık yirmi metre geriye savruldu.

Bir duvara çarptığında tuğlalar yerinden söküldü.

Raven nefesini tuttu.

Daha önce Lucien’in güçlü olduğunu görmüştü.

Ama bu…

Bambaşkaydı.

Diğer dört kişi aynı anda saldırdı.

Lucien dönüp Raven’a baktı.

“Koş.”

“Hayır.”

“Raven.”

“Hayır!”

Lucien’in kaşları çatıldı.

“Neden?”

Raven’ın sesi öfkeyle yükseldi.

“Çünkü sen tek başınasın!”

Lucien’in dudaklarının kenarında belli belirsiz bir tebessüm oluştu.

“Hayır.”

Bakışlarını saldırganlara çevirdi.

“Onlar bana karşı tek başlarına.”

Bir sonraki saniye…

Lucien ortadan kayboldu.

Raven gözlerini kırptı.

Görememişti.

Sadece…

Çarpışma sesleri duyuluyordu.

Çelik.

Kemik.

Taş.

Ve çığlıklar…

Yağmurun içinde siyah bir gölge gibi hareket ediyordu.

İlk adam yere düştü.

İkinci…

Üçüncü…

Dördüncü…

Hepsi birkaç saniye içinde etkisiz hâle gelmişti.

Sadece Marcus ayakta kalmıştı.

Kanlar içindeydi.

Ama gülümsüyordu.

“İşte…”

“…eski Lucien.”

Lucien ağır ağır ona yürüdü.

“Kim gönderdi seni?”

Marcus güldü.

“Biz para için çalışırız.”

“Kimin parası?”

“Bugün…”

Marcus kan tükürdü.

“…çok kişinin.”

Bir anda uzaklardan siren sesleri duyuldu.

Polis.

Marcus küfretti.

“Geri çekilin!”

Yerde yatan adamlar ayağa kalkmaya çalıştı.

Bir duman bombası patladı.

Sokak gri sisle kaplandı.

Sis dağıldığında…

Hepsi gitmişti.

Lucien çevresine baktı.

Sonra omzunu tuttu.

Yarası bu kez daha fazla kanıyordu.

Raven hızla yanına geldi.

“Dur.”

Lucien geri çekildi.

“İyiyim.”

“Yalan söyleme.”

“Gerçekten…”

Raven hiç düşünmeden gömleğinin yırtılan kısmını tuttu.

Tek hamlede kumaşı kopardı.

Lucien şaşkınlıkla ona baktı.

“Ne yapıyorsun?”

“Sus.”

Raven diz çöktü.

Yağmur altında, kopardığı kumaşı dikkatlice Lucien’in omzuna sardı.

Parmakları istemeden Lucien’in tenine değdi.

Lucien’in nefesi bir anlığına durdu.

Raven da bunu hissetti.

Başını kaldırdı.

Göz göze geldiler.

Ne yağmur vardı artık.

Ne sirenler.

Ne de şehir.

Sadece ikisi…

Ve aralarındaki birkaç santimetrelik mesafe.

Raven yavaşça fısıldadı.

“…Canın acıyor mu?”

Lucien gözlerini ondan ayırmadan cevap verdi.

“Şu an mı?”

Kısa bir sessizlik oldu.

“Hayır.”

Raven neden olduğunu anlamadığı bir şekilde utandı.

Başını eğmek istedi.

Tam o sırada Lucien iki parmağıyla çenesine hafifçe dokundu.

Çok nazik…

Neredeyse çekinerek.

“Yukarı bak.”

Raven istemsizce başını kaldırdı.

Lucien, ıslanan saçlarından bir tutamı kulağının arkasına bıraktı.

Elini hemen geri çekti.

Sanki bir saniye daha dokunsa kendini affetmeyecekti.

“Kanın…”

Raven şaşkınlıkla yüzüne dokundu.

Alnındaki küçük kesikten süzülen kan yağmurla karışmıştı.

Lucien sessizce devam etti.

“İlk Vampir haklıydı.”

“Neyde?”

“Seni yalnız bırakamam.”

Raven’ın gözleri yumuşadı.

“Çünkü Elena’ya söz verdin?”

Lucien birkaç saniye sustu.

Sonra ilk kez farklı bir cevap verdi.

“…Evet.”

Bir duraksama.

“Ama artık sadece o yüzden değil.”

Raven’ın kalbi hızlandı.

Lucien daha fazlasını söyleyecek gibiydi.

Söylemedi.

Arkasını döndü.

Siyah aracın kapısını açtı.

“Gel.”

Raven bu kez itiraz etmedi.

Arabaya binmeden hemen önce Lucien durdu.

Sesi çok sakindi.

“Annenin odasını hiç gördün mü?”

Raven dondu.

“…Ne?”

“Öldüğü gün bıraktığı gibi duruyor.”

Yağmur şiddetini artırdı.

Lucien devam etti.

“Kitapları.”

“Notları.”

“Parfümü.”

“Ve…”

Raven’ın nefesi kesildi.

“…sana yazıp gönderemediği mektuplar.”

Bu kez Raven’ın ayakları kendiliğinden hareket etti.

Sessizce arabanın kapısını açtı.

Ve ilk kez…

Kendi isteğiyle Lucien Devereaux’nun dünyasına adım attı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.