İstanbul’un boğazına nazir, sakin ve şehirden izole edilmiş o şık ev, Mardin’in o boğucu ve kan kokan taş duvarlarından sonra Leyla için adeta nefes alonan bir sığınak olmuştu. Genç kız, geniş oturma odasının cam kenarına yerleştirilen rahat koltuğunda otururken, dışarıdaki Boğaz’ın dalgalı sularını izliyordu. Omzundaki taze kurşun yarası yavaş yavaş kapanıyordu; ancak ruhundaki o derin kesikler, İstanbul’un bu huzurlu atmosferinde bile tamamen iyileşmiş değildi.
Baran Asaf, Mardin’deki konağı, Zühre Hanım’ın öfkesini ve o kanlı düzeni geride bırakarak bütün gününü İstanbul’da Leyla ile geçiriyordu. Artık o korkutucu, sert aşiret liderinden eser kalmamıştı; Leyla’nın her bir mimiğini, her bir sessiz bakışını yakalamaya çalışan, onun yaralarını sarmak için çırpınan bir adam vardı karşısında.
O akşam, dışarıda hafif bir yağmur İstanbul’un camlarına vururken, Baran elindeki sıcak bitki çayı bardağıyla Leyla’nın yanına yaklaştı. Sessizce bardağı önündeki sehpaya bıraktı ve Leyla’nın karşısındaki tekli koltuğa oturdu. Gözlerinde, günlerdir içini kemiren o suçluluk duygusu ve derin bir şefkat vardı.
"İyi misin?" diye sordu Baran, sesi her zamankinden daha yumuşak ve kısıktı. "İstanbul… Burası sana iyi geldi mi, Leyla?"
Leyla, günlerdir kelimeleri unuttuğunu sandığı sesini sonunda yeniden buldu. Gözlerini dışarıdaki karanlık Boğaz manzarasından ayırıp Baran’ın yüzüne çevirdi. Yüzünde ne bir öfke ne de bir nefret vardı; sadece uzun süren bir fırtınanın ardından kalmış o yorgun ama duru sakinlik duruyordu.
"Burası Mardin değil," dedi Leyla, sesi fısıltı gibi çıksa da odada net bir şekilde yankılandı. "Oradaki o taş duvarlar, o kurallar, o nefret… İnsanı diri diri gömüyordu. Burada en azından gökyüzünü görebiliyorum."
Baran, Leyla’nın yeniden konuşmaya başlamasıyla derin bir nefes aldı; sanki göğsüne saplanan o ağır yük bir an için hafiflemişti. Uzanıp masanın üzerindeki çizim defterini ve renkli kalemleri Leyla’nın kucağına bıraktı.
"Odaya kapandığın, kimseyle konuşmadığın o günlerde..." dedi Baran, gözlerini Leyla’dan ayırmadan, "Seni izledim. Sen mimarsın, Leyla. Senin ellerin yıkmak için değil, inşa etmek için yaratılmış. O Madrid’de bıraktığın hayallerini, yarım kalan projelerini bu odada yeniden kurmanı istiyorum. Seni o zindana hapsettiğim için bin pişmanım; ama şimdi, bu masada ne istersen onu çizebilirsin. Seni tutan hiçbir şey yok."
Leyla, kucağına bırakılan deftere baktı. Uzun süredir ellerine almadığı kalemler, ona eski hayatını, o özgür günlerini hatırlattı. İçindeki o yaratıcı ateş, o mimar ruhu, yavaş yavaş küllerinden yeniden doğmaya başlıyordu. Başını kaldırdı ve ilk defa Baran Asaf’a karşı zoraki değil, çok hafif ama içten bir gülümseme bahşetti.
"Bunu yapacağım," dedi Leyla, kararlı bir ses tonuyla. "Ama bu sefer sadece bir mimar olarak değil... Kendi hayatımı yeniden inşa eden biri olarak."
Kanlı sözleşme artık Mardin’in tozlu yollarında geride kalmıştı; İstanbul’un bu sessiz limanında, iki yaralı ruh kendi elleriyle yepyeni bir hikaye yazmaya başlarken, dışarıdaki dünya ne kadar tehlikeli olursa olsun, bu evde fırtına yerini huzura bırakıyordu.