İstanbul’a geldiklerinin üzerinden tam beş yıl geçmişti. Bu beş yıl, Baran ve Leyla için hem büyük bir kaçışın hem de sıfırdan kurulan yeni bir hayatın adı olmuştu. Mardin’in keskin ayazını, o tükenmek bilmeyen aile baskılarını ve kök salmış gelenekleri geride bırakıp Boğaz’ın nazlı maviliğine sığınmışlardı. Baran, arkasında bıraktığı devasa imparatorluğun ve o zehirli dünyanın heybetini bir çırpıda silip atmıştı. Ancak o arkasını döndüğü an, Mardin’deki tahtın da temelleri sarsılmaya başlamıştı. Baran’ın keskin zekası, stratejik hamleleri ve otoritesi olmadan köklü aile şirketi dikiş tutturamamıştı. Yanlış kararlar, açgözlü ortaklar ve basiretsiz yönetimler devasa holdingi kısa sürede içi boşalmış bir enkaz haline getirmiş, şirket kısa sürede büyük bir borç batağına saplanarak tamamen çökmüştü.
Bir zamanlar Mardin konağının en kudretli, en kibirli sultanı olan Zühre Hanım için de artık düşüş vakti gelmişti. O ihtişamlı günlerden geriye ne bir kuruş servet ne de esamesi okunan bir soyadı kalmıştı. Her şeyini, kalesini ve gücünü kaybeden Zühre Hanım, bir anda kendini İstanbul’un o insanı yutan, acımasız ve soğuk sokaklarında bulmuştu. Lüks kıyafetleri yerini yırtık paltolara, konaklar ise kaldırım taşlarına bırakmıştı. Fakat kadının içindeki o zehirli kin, sefaletle birlikte daha da büyülenmiş bir canavar gibi bilenmişti. Zühre Hanım’ı ayakta tutan tek şey, o sokaklarda büyüttüğü intikam ateşiydi. Her gün, her saniye o iki insanın canını yakacağı anın hayaliyle nefes alıp vermişti.
Oysa aynı yıllar, apartman dairelerinin arasındaki o küçük yuvada, sevgiyle ve umutla bambaşka bir dünya inşa etmişti. Baran ve Leyla’nın bu karanlık dünyadan süzülüp gelen en büyük hediyesi, dünyalar tatlısı kızları Ada’ydı. Minik Ada, sarı lüle saçları ve kahkaha atan gözleriyle o evin neşesi, yaşayan en saf kalbi olmuştu. Ve bugün, o mucizenin gerçekleştiği günün yıldönümüydü. Ada tam dördüne basıyordu.
Ev, rengarenk balonlar ve kağıt süslerle donatılmıştı. Salonun ortasındaki masada, üzerindeki mumları tütmeye hazir pembe pastası duruyordu. Leyla sabahın erken saatlerinden beri mutfakta koşturmuş, kızının yüzündeki o tek bir gülümseme için tüm hünerlerini ortaya koymuştu. Baran ise kızını omuzlarına almış, evde parmak uçlarında koştururken hayatında ilk defa bu kadar hafif, bu kadar özgür hissediyordu. Geçmişin hayaletleri sanki o gün bu neşeyle yok olup gitmişti. Her şey o kadar huzurlu, o kadar kusursuz görünüyordu ki, yaklaşan fırtınanın kimse farkında değildi.
Taktikleri, planları ve içindeki o zehirli sabrıyla Zühre Hanım nihayet doğru kapının önündeydi.
Salonun neşesi, tahtaya vurulan ağır ve sabırsız bir zille kesildi. Kapının çalmasıyla birlikte içerideki gülüşmeler bir anlığına durdu. Leyla meraktan parlayan gözleriyle "Ben bakarım" diyerek mutfaktan çıktı, hemen ardında kızıyla birlikte yürüyen Baran vardı. Leyla kapıyı açtığında, gördüğü manzara karşısında kanı dondu. Karşısında günlerdir sokaklarda sefil bir hayalet gibi dolaşan, ama gözlerinde cehennem ateşini taşıyan Zühre Hanım duruyordu. Kadının yüzündeki o çarpık, şeytani gülümseme koridorun karanlığıyla bütünleşmişti.
Zühre Hanım, donakalan Leyla’yı es geçerek paltosunun içinden çıkardığı siyah namluyu bir saniye bile tereddüt etmeden kaldırdı. O an zaman, salonun duvarındaki saat gibi durdu.
Baran, tehlikeyi sezinlediği o saliselik sürede, "Leyla!" diye haykırarak kendini eşikteki sevgilisinin önüne siper etti.
Silahın o sağır edici patlaması küçük evin içinde yankılandığında, peş peşe ardı arkasına sıkan kurşunlar karanlığı deldi. Baran’ın göğsünden fışkıran sıcak kan, beyaz duvarlara sıçradı. Genç adam, arkasındaki kadını korumanın verdiği son güçle öne doğru yığılırken nefesi boğazında düğümlendi ve oracıkta, can parelerinin yanında yere devrildi.
"Baran!" diye feryat eden Leyla, kocasının cansız bedeninin üzerine kapanmak için yere çöktüğü anda, Zühre Hanım acımasızca tetiği bir kez daha çekti. Leyla, sevdiği adamın kanına bulanmış göğsünün üzerine yığılırken, gözlerindeki o son ışık da sönüp gitti. İkisi de oracıkta, yan yana, birbirlerinin ellerine uzanarak son nefeslerini verdiler.
Salonun ortasında, süslenmiş masanın başında duran minik Ada, annesinin ve babasının cansız bedenine bakarak sessizce ağlamaya başladı. Dördüncü yaş gününün pastası, sönmeye yüz tutmuş mumlarıyla birlikte, o evin içinde sonsuz bir karanlığa gömüldü..
SON🥺