İçeriğe geç

Kanlı Saray

Bölüm 2 · 6 dk okuma

Kanlı Saray

Bölüm 2

İLK NOT

2. Bölüm     Bu sabah isteksizce uyandım. Bunun sebebi dün yaşadığım yorgunluk yüzünden daha çok uyumak istemem mi, yoksa bugün yaşayacaklarımdan korkmam mı bilmiyorum. Ama bu sabah olacak kahvaltıda her zamankinden daha güzel görünmem gerektiğini biliyordum.     Koskoca vadideki bütün krallıkların varisleri sarayımızda toplanmıştı. Çünkü önümüzdeki hafta sarayımız, şu ana kadar yapılan en büyük baloya ev sahipliği yapacaktı. Bu yüzden dün sabahtan akşama kadar birçok varis sarayımıza gelmişti. Dün yetişemeyenler ise bu sabah, balodan sonraki gün gitmek üzere giriş yapmışlardı. Açıkçası tanımadığım varislerle tanışma fikri beni heyecanlandırsa da bir o kadar da geriyordu.     Bugün takacağım mücevherleri seçerken hâlimi fark eden hizmetçi gülümseyerek sordu: “Valeria Hanım, sizi biraz endişeli görüyorum. İsterseniz çay hazırlayabilirim; hem boğazınıza iyi gelir hem de sakinleştirir.”     Gerginliğimi hizmetçiler bile fark ettiyse, bir fincan çay rahatlamama yardımcı olabilirdi. Hizmetçiye gülümseyerek cevap verdim: “Bir fincan alabilirim.”     Mücevherleri bırakıp bana reverans yaparak odadan çıktı. Hazırlanmam için iki saatten fazla zaman vardı ve saçlarım dışındaki her şeyim hazırdı. 15 dakika sonra     Hazırlanmam bitmişti. Zevkle çayımı yudumlarken camdan bahçeyi izliyordum. Gerçekten harika görünüyordu. Normalde de güzeldi ama dün varisler için özel olarak süslenmişti. Bahçenin göz kamaştıran güzelliğine dalmışken kapının çalınmasıyla irkildim.     Neredeyse çayı üstüme dökecektim ama kendimi hızla toparlayıp “Gel.” demeyi başardım. Hizmetçinin gelmesini beklerken kapıdan o girdi. Ryan. Onu gördüğümde gözlerim hemen açıldı. Yalan söylemeyeceğim, normalde de yakışıklılığı ve zarafetiyle bütün prensesler ona hayrandı. Hatta bazı krallar, kızları için özel olarak onunla ilgilenirdi. Ama Ryan, sebepsiz soğuk tavrını her zaman sürdürüyordu. Fakat şu an kahvaltı için özellikle hazırlanmıştı ve gerçekten çok muhteşem görünüyordu. Onu kaç defa süzdüm hatırlamıyorum ama ömrümün sonuna kadar izleyebileceğim bir manzara gibi karşımda duruyordu.     Tepkime karşılık gururlu bir şekilde gülümsedi ve hızla reverans yaptı. Yanıma gelip oturduğum koltuğun başında dikildi. Sırıtarak sordu: “Otur demeyecek misin?”     Göz devirmemek için kendimi zor tutarak, “Otur.” dedim.     Dün geceki sinirli ve garip hâlinden eser yoktu. Aksine olduğundan neredeyse üç kat daha neşeli görünüyordu. Gülümsemesini tutamıyor gibiydi ve gülümseyerek konuştu: “Günaydın prenses, bugün yorgun gibisin.”     Sözlerini duyunca derin bir nefes aldım. “Günaydın Ryan. Yorgunluğum o kadar belli oluyor mu?”     Sözlerimi biraz düşündü, beni süzdü ve gülümseyerek konuştu: “Elbiseler, mücevherler, boyalar… Seni tanıyan birinden yorgunluğunu gizleyemez. Ama yine de harika görünüyorsun.”     Sonra göz kırptı. Bu süslü övgü cümlelerine ondan duymaya alışmıştım. Bir süre sonra öylesine övüyor gibi hissetsem de bugün gerçekten güzel göründüğümü biliyordum; yardımcılarımla en ufak detaya kadar hazırlanmıştık.     Ben yine düşüncelere dalmışken uyarı amacıyla öksürdü ve konuştu: “Neyse…”     Ayağa kalktı ve kendi etrafında bir tur döndü. Sırıtarak konuştu: “Ben nasıl olmuşum?”     Onun bu özgüvenli hâlini baltalamak istedim. Uzun uzun süzdükten sonra yüzümü buruşturup, “Her zamankinden bir eksik yok.” dedim.     Aslında dediklerim iltifat sayılabilirdi ama yüzüm, beğenmeme rolünü iyi oynuyordu.     Yüzü yavaşça düştü fakat belli etmemeye çalışarak yerine oturdu. “Demek her zamankinden farkı yok kıyafetimin… Peki, saçlarım nasıl olmuş?”     O diyene kadar saçlarını fark etmemiştim. Bu yüzden saçlarını inceledim. Normalde elmacık kemiklerinin biraz aşağısında biten siyah saçlarını, göz hizasında kestirmişti. Yüz ve çene hatları daha belirgin hale gelmişti. Garip bir şekilde yüzü aydınlanmıştı. Doğruyu söylemek gerekirse yakışmıştı. Hatta eski hâlinden daha iyi bile olmuştu. Fakat bunu söylersem hem şımarır hem de fırsat buldukça dalga geçerdi. Bu yüzden umursamaz bir tavırla, “Değişik olmuş.” dedim.     Benden böyle bir cevap bekliyormuş gibi güldü. “Değişik mi? Tamam, anladım. Bugün senden tam bir övgü alamayacağım ama sen söylemesen de beğendiğini anlayabiliyorum.” dedi.     Normalde çok güzel laf yetiştirirdim ama şu an halim olmadığı için, “Peki.” demekle yetindim.     Yorgun olduğumu bildiği için sohbeti uzatmadı. Ayağa kalktı. “Neyse, ben gideyim. Sen de dinlen. Daha kahvaltıya zaman var, kimse hasta bir prensesi sevmez.” dedi.     Saygı amacıyla elimi öptü, göz kırpıp odadan çıktı.     Nefesimi tutuyormuşum gibi rahatladım ama uyuyamazdım çünkü saçım bozulurdu. Sinirden ağlayacak gibiydim ama hemen sakinleşip bahçeye çıkmaya karar verdim. Sarayın içinde en az iki varisle karşılaşacağımı düşünüyordum fakat birkaç hizmetli ve asker dışında kimseyi görmemek beni şaşırttı.     Misafirlerimiz şu an ya dinleniyordu ya da hazırlanıyordu. Ben de kahvaltıya kadar bahçede yürüyüş yapmanın iyi geleceğini düşündüm. Sarayın etrafında en az yarım saatte bir tur atabildim. Belki daha hızlı olabilirdim ama sürekli muhafız ve görevlilerle karşılaştığım için sık sık durmak zorunda kaldım.     Bir tur daha atmaya gücüm var mı diye düşünürken sarayın girişinde bir ıslık sesi duydum. Kafamı çevirdiğimde Ryan’ı gördüm; gülerek bana doğru geliyordu. Reverans yaptıktan sonra kolunu uzattı. Koluna girdim ve kahvaltıya kadar yürürken sohbet ettik.     Kahvaltı vaktinin geldiğini bildiren görevlinin peşinden davet salonuna girdik. Girmeden nefesimi kontrol etmeye çalıştım. Odaya girdiğimde herkesin beni izlemesi gerginliğimi daha çok artırdı. Ryan’ın kolundan çıkıp devasa masanın en başındaki yerime doğru yürüdüm. Diğer varisler ayağa kalktı, karşılık olarak reverans yaptım. Onlar da reveranslarını tamamladığında herkes yerine oturdu.     Hizmetçiler tarafından servis yapılırken herkese selam verdim. Hoş geldiniz kısmıyla başlayarak sırayla burada olma amacımızı, bu sarayda yapabilecekleri aktiviteleri, bu saraya geldikleri için duyduğum onuru, iyi dileklerimi ve son olarak da yemeklerden memnun kalmalarını dilediğim gibi konulardan bahsedip konuşmamı bitirdim. Dediklerimin çoğuna katılmıyordum ama annem ve babam için bu konuşmayı ezberleyip defalarca tekrar etmiştim.     Herkes tabaklarındaki yemeklerle ilgilenmeye başladıktan birkaç dakika sonra aradaki buzlar biraz olsun erimiş, hatta gülüşmeler başlamıştı. Her şey çok güzel devam ediyordu ki bir erkek sesi yükseldi: “Balo hakkında daha çok bilgi verebilir misiniz, Prenses Valeria?”     Sesin sahibi, buz elementinin varisi Norvind Krallığı’nın baş varisi Kaelen Norvind’di. Buraya kız kardeşi Isolde Norvind ile beraber gelmişti. Gözlerim onunla buluştuğunda hafifçe tebessüm edip konuşmaya başladım: “Balonun hangi kısmıyla ilgili bilgi almak istediğinizi söylerseniz size daha iyi yardımcı olabilirim.”     Kibar olmaya zorlamıştım kendimi fakat sesim, ürünlerini satmak için kendini paralayan bir satıcı gibi çıkmıştı. Kaelen sesimi umursamadan konuştu: “İlginiz için minnettarım fakat sorularım bir–iki soruyla kısıtlı değil. Merak ettiğim birçok şey var. Kahvaltıdan sonra müsaitseniz çay eşliğinde bu konu hakkında konuşmak isterim.”     Suyumdan bir yudum aldıktan sonra konuştum: “Kahvaltıdan sonra bir saatlik boşluğum var. O zaman her sorunuzu memnuniyetle cevaplarım.”     Aslında söylediklerim yalandı. Bugün yalnızca yarım saat sürmeyecek bir işim vardı, yani neredeyse tüm günüm boştum. Ve sorularını hiç de memnuniyetle cevaplamayacaktım.     Sözlerime karşılık gülümseyen prense ben de gülümsedim ve tabağıma odaklandım. Daha sonraki dakikalardaki konuşmaları gülümsemelerle ve kafa sallamalarla geçiştirdim. Herkes sırayla reverans yaparak masadan kalkarken, ben masadaki bütün varisler gidene kadar bekledim.     Birkaç kişi kalmıştı. Ryan’a sıra gelince reverans yaptıktan sonra göz kırptı ve odadan yavaş adımlarla çıktı. Bir kişi daha odadan çıkmıştı ki buz prensi kolunu uzattı. Koluna girdim, odadan çıkıp salondaki koltuğa oturduk. Çay ve kurabiye eşliğinde konuşmaya başladık. 1 saat sonra     Prensle konuşmam bitmişti ve açıkça söylemek gerekirse beklediğimden çok daha iyi geçmişti. Balonun konseptini ve hangi saatler aralığında gerçekleşeceğini konuştuktan sonra saraydaki işler, herhangi bir durumda kendimizi savunmamız için prenseslere ve prenslere verilen eğitimler arasındaki farklar, hobilerimiz, krallıklarımız ve bunun gibi birçok farklı konudan bahsettik. Sohbetimiz keyifliydi.     Hatta o kadar eğlenmiştim ki keşke “yalnızca bir saat boşluğum var” diye yalan söylemeseydim, çünkü daha çok konuşmak isterdim.     Prensin yanından ayrıldıktan sonra odama giderken yolda Mabel ile karşılaştım. O da benim yanıma geliyormuş. Yaklaştı ve hemen boynuma atladı. Ona sarılırken sessiz ve hızlı bir şekilde konuştu: “Rex bu kâğıdı sana vermemi istedi. Odana geçince oku ve denileni yap, tatlım.”     Sarılmamız bitince ellerimi tuttu. Kâğıdı elime kimseye fark ettirmeden bıraktıktan sonra ellerini çekip, “Neyse Val, dinlenmem lazım. Yemekte görüşürüz.” deyip uzaklaştı.     Elimdeki kâğıdı sıkıca tuttum. Koşarak odama gitmek istesem de kimseye bir sorun olduğunu belli edemezdim. Odama vardığımda içeri girip kapıya yaslandım, hızlıca notu açıp okumaya başladım. Okuduklarım karşısında şoka uğramıştım.     Tam o sırada yaslandığım kapının açılmaya çalışıldığını hissettim. Hazırlıksız yakalandığım için korkuyla sıçradım ve elimdeki kâğıt yere düştü. Kâğıdı yerden almaya çalışırken, kapıyı zorlayan kişinin içeri girdiğini fark etmem uzun sürmedi.

Bölüm sonu

8 yorum