Yağmur hâlâ durmamıştı. İstanbul’un gri sabahı, sanki geceyi hiç bitirmek istemiyormuş gibi ağır ve yapış yapıştı. Koşuyordum. Saatlerdir koşuyordum. Ayaklarım hissizleşmişti, ciğerlerim kan tadı veriyordu ama duramıyordum. Çünkü durursam düşecektim. Düşersem de o altın gözler yine beni bulacaktı.Kaan.Adı dilime yapışmıştı. Söylemesem bile içimde yankılanıyordu. Kaan… Kaan… Kaan…En sonunda kendimi bizim apartmanın merdivenlerine attım. Anahtar elimde titriyor, kapıyı bir türlü açamıyordum. En sonunda tekmeleyip içeri daldım. “Ece?!” Annemin sesi koridordan geldi. Çay bardağı elinde, yüzü bembeyazdı. Gözleri bir saniyede her şeyi anladı. Kokumu aldı. “Hayır…” diye fısıldadı ve bardağı yere düşürdü. Cam kırıkları etrafa saçılırken bana sarıldı. Titriyordu. Ben de titriyordum. “Kim yaptı?” diye sordu, sesi kısık ama öfkeden çatır çatır. “Kaan,” dedim. Adını söylerken bile boğazım yandı. Annem dondu. Bir adım geri çekildi, gözlerime baktı. “Demir’in kardeşi mi?” “Evet.” “Allah kahretsin.” Beni salona götürdü, kanepeye oturttu. Ellerini saçlarımda gezdirdi, boğazımdaki ısırık izini gördü. Parmakları titredi. “Dayanacaksın,” dedi. “Dayanmak zorundasın. Çünkü artık sıradan bir kız değilsin.”O gece annem bana her şeyi anlattı. Gerçek her şeyi.Babam, Cihan “Gümüş Pençe” Arslan, İstanbul’un en güçlü alfa kurtlarından biriydi. Aynı zamanda yeraltı dünyasının en büyük silah ve uyuşturucu rotalarını kontrol eden mafya reisiydi. 12 yıl önce, ben daha 7 yaşındayken, Demir adlı bir hainle güç savaşı çıkmıştı. Demir, Kaan’ın abisiydi. Babamı tuzağa düşürmüş, gümüş mermiyle vurmuş ve cesedini Boğaz’a attırmıştı. Annem o gün sürüyü terk etmiş, beni de alıp sıradan bir hayat sürmeye çalışmıştı. Ama artık sıradanlık bitmişti.“İçindeki kurt çok güçlü,” dedi annem. “Babanın kanı var damarlarında. İlk dönüşümünde… kontrol edemezsen şehri kana bularsın.” “Ne yapacağım?” diye sordum. Sesim titriyordu. Annem gözlerini kaçırdı. “Ya Kaan’ın yanında eğitim alacaksın… ya da öleceksin.”O cümle içime bir hançer gibi saplandı. Kaan’ın yanında mı? Asla.Ama o gece yatağımda yatarken hissettim. Vücudum yanıyordu. Tırnaklarım uzuyordu. Dişlerim sızlıyordu. İçimde bir şey uluyordu, özgür olmak istiyordu. Gözlerimi kapattığımda Kaan’ın yüzünü gördüm. Altın gözleri, alaycı gülümsemesi, “Bir hafta süren var” deyişi…Sabah olduğunda kararımı vermiştim. Kendi başıma öğrenecektim. Kaan’a asla boyun eğmeyecektim. Beşinci gün. Boğazımdaki iz hâlâ yanıyordu. Aynaya baktığımda gözlerimin rengi değişmeye başlamıştı; normal kahverengi yerine ara sıra altın parıltıları çakıyordu. Annem işten geldiğinde yüzü mosmordu. “Demir’in adamları etrafta,” dedi. “Seni arıyorlar. Kaan’ın seni işaretlediğini duymuşlar. Artık herkes seni istiyor.” “Ne demek herkes?” “Çünkü sen Gümüş Pençe’nin kızı olarak doğdun. Babanın kanı, gücü… Seni ele geçiren, İstanbul’u ele geçirir.”O akşam evde yalnız kaldım. Pencereden dışarı baktım. Karşı apartmanın çatısında bir gölge gördüm. Gözleri kırmızı parladı. Kalp atışım hızlandı. Kapı çalındı.Üç kez. Yavaş, kendinden emin.Gittim, kapıyı araladım. Kaan.Siyah kapüşonlu sweatshirt, ıslak saçlar, kollarında yeni yaralar. Elinde bir poşet. “Merhaba, küçük av.” “Buraya nasıl cesaret ettin?” diye tısladım. “Çünkü dolunay yarın akşam,” dedi sakince. “Ve sen hâlâ kontrolü öğrenmedin.” Poşeti uzattı. İçinde kan kokuyordu. Taze et. “Mide bulandırıcı,” dedim ama midem kasıldı. Açtım. Çok açtım. “İçindeki kurdu beslemezsen, o seni yer,” dedi. “Son şansın, Ece. Yarın gece ya benimle gelirsin ya da sokaklarda çıldırırsın.” “Seninle mi? Babamı öldürenin kardeşiyle mi?” Kaan’ın çenesi kasıldı. Gözleri karardı. “Demir benim de düşmanım,” dedi yavaşça. “Onu ben öldüreceğim. Ama önce seni hayatta tutmam lazım. Çünkü sen… sen tek umudumsun.”Donup kaldım. Ne demek istiyordu?“Ne saçmalıyorsun sen?” Kaan bir adım içeri girdi. Kapıyı arkasından kapattı. Artık aramızda sadece birkaç santim vardı. “Babana ihanet eden sadece Demir değildi,” dedi. “Sürünün yarısı da onunla birlikteydi. Beni de öldürmek istediler. Ama ben hayatta kaldım. Ve sen… sen babamın intikamını alacak tek kişi olabilirsin. Çünkü sen safkan’sın. Gümüş Pençe’nin gerçek varisi.” Gözlerime baktı. Bu kez alay yoktu. Sadece karanlık bir kararlılık. “Benimle gel, Ece. Sana kontrolü öğreteyim. Sonra birlikte Demir’i yok ederiz. Söz veriyorum.”Elim kapı koluna gitti. Açabilirdim. Kaçabilirdim. Ama içimdeki kurt uluyordu. Ve o uluma, Kaan’ın kokusu karışmıştı.“Bir gün,” dedim sonunda. “Sadece bir gün. Bana kontrolü öğreteceksin. Sonra yollarımız ayrılacak.” Kaan gülümsedi. Köpek dişleri göründü. “Anlaştık.”O gece onunla gittim. Siyah jeepine bindik. Şehir geride kalırken pencereden dışarı baktım. İstanbul’un ışıkları yavaş yavaş kayboluyordu. Ve ben, ilk kez gerçekten korkuyordum. Çünkü içimdeki canavar artık sadece aç değildi. Aynı zamanda Kaan’ı istiyordu.Arabada sessizlik hakimdi. Kaan direksiyonda, çenesi kasıldı, gözleri yolda. Ben camdan dışarı bakıyordum ama onun kokusunu içime çekiyordum. Orman, kan, biraz da barut. “Ne düşünüyorsun?” diye sordu sonunda. “Senin öleceğin günü,” dedim soğuk bir sesle. Güldü. Kısa, derin bir kahkaha. “Belki de ben senin öleceğin günü düşünüyorum,” dedi. “Deneyelim bakalım,” dedim ve gözlerimi ona diktim. Arabadaki hava bir anda elektrik yüklendi. İkimiz de aynı anda dişlerimizi gösterdik.Malikânesine vardığımızda gece yarısını geçmişti. Boğaz’ın tepesinde, etrafı yüksek duvarlarla çevrili, gotik bir konak. Kapıda iki kurt adam bekliyordu. Beni görünce başlarını eğdiler. “Alfa,” dediler saygıyla. Kaan onlara tek bir bakış attı. “Kimse içeri girmeyecek. Kimse dışarı çıkmayacak. Anlaşıldı mı?” “Evet efendim.”İçeri girdik. Her yer siyah mermer, yüksek tavanlar, avizeler… Ama duvarlarda kurt başları, eski silahlar ve kan kokusu vardı. Beni bodruma indirdi. Devasa bir salon. Zemini tamamen beton, duvarlarda zincirler, ortada eğitim alanı. “Burası neresi?” “Eğitim odası,” dedi. “Ve aynı zamanda hapishane. İlk dönüşümünde çıldırırsan diye.” Gözlerim zincirlere takıldı. “Endişelenme,” dedi gülerek. “Bu sefer zincire vurulmayacaksın. Bu sefer… birlikte dönüşeceğiz.”O an anladım. Bu gece sadece eğitim değildi. Bu gece bir sınavdı.Kaan ceketini çıkardı. Üstünde sadece siyah bir atlet vardı. Kasları, dövmeleri, yaraları… Her şey gözümün önündeydi. “Şimdi soyun,” dedi. “Ne?!” “Dönüşümde kıyafetler yırtılır. İstemiyorsan çıplak kalırsın sonra.” Yüzüm kızardı ama dişlerimi sıktım. Tişörtümü çıkardım, sadece spor sütyenim kaldı. Pantolonumu da çıkardım. Kaan gözlerini benden ayırmadan izledi. Ama bakışlarında şehvet değil, saygı vardı. “Güzel,” dedi. “Şimdi başlıyoruz.”Bana ilk dersi verdi: Nefes. İçindeki kurdu hisset, ama ona hükmet. Saatler geçti. Ter içinde kaldım. En sonunda dolunay doğdu. Pencereden içeri beyaz ışık doldu. Vücudum titremeye başladı. Kaan yanımda diz çöktü, elini omzuma koydu. “Ben buradayım,” dedi. “Bana bak. Sadece bana bak.” Gözlerimi onun altın gözlerine kilitledim. Kemiklerim kırılırken, derim yırtılırken, tüyler çıkarken… Acı dayanılmazdı...
Bölüm 2
Altın Gözler ve Karanlık Teklif
