İçeriğe geç

Kanla yazılan aşk…

Bölüm 5 · 20 dk okuma

Kanla yazılan aşk…

Bölüm 5

Birlikte Kurtulacağız

Korkuyla sıçrayarak uyandığımda ter içinde kalmıştım. Sanırım bir kabus görmüştüm ama hatırlamıyordum. Hava daha aydınlanmamıştı ama uyuyabileceğimi sanmıyordum. Bu yüzden çadırın kapısının fermuarını çektim ve ayakkabılarımı giyip çıktım. Hava biraz soğuduğu için çantamdan bir ceket almıştım. Üzerimde dünden kalan eşofman takımım vardı. Hava hafif aydınlıktı. Baharda olduğumuz için çabuk sabah oluyordu. Saat beş civarlarında olduğumuzu tahmin ettim. Kamp alanımızdan fazla uzaklaşmadan ağaçların arasında yürümeye başladım. Temiz havayı içime çektim. Bir şarkı mırıldanarak etrafımda dönerken bir çınar ağacının yanından geçiyordumki biri beni çınar ağacıyla kendi arasına sıkıştırdı. Kafamı kaldırdığımda bunun Ateş olduğunu gördüm. Sinirle yüzüne baktım. O ise gülümseyerek bakıyordu.

“Sana bu kadar iyi dövüşmeyi kim öğretti?” Dedi bir anda. İmayla baktım ona. “Öldürdüğün babam öğretti.” Dedim. Keyfinden hiç ödün vermedi. Bu sırada çok yakındık. “Mehir… Yaptığın şeyin ne olduğunu bildiğim için zaten bedelini ödemeye hazırım. Beni şimdi bile öldürebilirsin. Ben senin elinden gelecek hiç bir şeye itiraz etmeyeceğim.” Dedi. Bir kolunu yanıma koymuştu ve ben ağaca yaslıydım. Onu ittim ama pek fayda etmedi. “Öncelikle benden uzaklaş! Sonra ise, tabiki sana çektireceğim zamanı geldiğinde…” dedim. Tekrar gülümsedi. Bir kez daha bakıp uzaklaştı. Kamp alanına dönmeye başladık. “Kamp alanına varınca uyu. Zorlu bir gün geçireceğiz.” Dedi. Derin bir nefes aldım. “Kabuslar görüyorum… Uyuyamıyorum.” Dedim. Bir şey söylemedi. Kamp alanına geldiğimizde ben çadırıma girdim. Ama çadırımın önünde oturan bir gölge gördüm. Büyük ihtimalle bu Ateş’ti. Bir kez daha yatıp uyumayı denedim.

Bir süre uyumaya çalıştım ve tam uyuyacakken çadırımın kapısı açıldı. İçeriye giren kişi yanıma gelip kapıyı geri örttü. Saçlarımı eliyle okşamaya başladı. Bende uyuma taklidi yapıyordum ama çok gerilmiştim. Sonra konuşmaya başladı. “Mehir… Ay parçam…” dedi Ateş. Bu onun sesiydi. Ay parçam mı? Mehir isminin ay parçası anlamına geldiğini nereden biliyor? Ayrıca sondaki “m” amacı ne? Ama saçlarımı okşadığı için ister istemez uykum gelmeye başlamıştı. “Özür dilerim… Sana bunları yaşatıp o kabusları gördürdüğüm için özür dilerim. Üzgünüm ay parçam… Üzgünüm…” dedi. Ay aman üzgün ol! En azından yaptığı şeylerin farkında. Uyku beni iyice ele geçiyordu. En sonunda bilincim kapandı.

• • •

Gözlerimi gördüğüm kabusun nedeniyle ter içinde ve korkarak açtığımda yanımda Ateş vardı. Uyukluyordu ama tamamen uyumamıştı. Ter içinde kalktım ve bir anda ağlamaya başladım. Ne kadar uyudum bilmiyorum ama yeter! Kabus görmekten bıkmıştım. Ateş ağladığımı görüp doğruldu ve başımı göğsüne yaslayıp kollarıyla beni sardı. Ben kabusun etkisinde olduğum için tepki veremiyordum. Eliyle gözlerimden akan yaşları sildi.

“Geçti Mehir… Geçti ay parçam.” Dedi. Hayır, geçmeyecekti… Yüzümü eliyle okşarken onun göğsünde uyuyakaldım…

MEHİR’İN UYUYAKALDIĞINDA NET HATIRLAMADIĞI ŞEYLER

“Geçti geçecek… Mehir…” dediğini duydum Ateş’in. Kafamı yastığa koydu. Sonra saçlarımı geriye doğru attı.

“Beni öldürünce hepsi geçecek güzelim… Uyu şimdi.” Dedi ve çıktı. Ben ise uykuma ve kabuslarıma devam ettim.

• • •

Bu sefer gözlerimi korkuyla veya ter içinde açmadım. Güneş ışığıyla gözlerimi araladım. Sabaha yakın bir şeyler yaşandığını hatırlıyordum ama kafamda canlanmıyordu. Saçımın topuzunun dağıldığını hissettim ve saçımı açıp elimle düzelttim. Getirdiğim yedek kıyafetlerden üzerime beyaz fermuarlı kısa ve dar bir badi giydim altıma ise siyah bol bir kot pantolon geçirdim ve çadırdan çıktım. Ayaz, Atalay ve Aksu odun toplamış ateşi yakmıştı bile. Gelirken aldığımız tavuk etlerini pişiriyorlardı. Gülümseyerek yanlarına gittim.

Atalay tavukları çevirirken Ayaz ve Aksu yere oturmuştu. Yanlarına oturdum. “Bir şey sorucam.” Dedim. İkiside bana döndü. Ne soracaksın der gibi bakıyorlardı. “Biz hangi şehirde yada hangi ülkede yada işte neredeyiz biz?” Diye sordum. Ayaz gözlerini kısarak önüne döndü ve kaşlarını kaldırıp konuşmaya başladı. “Pek emin değilim ama sanırım İstanbul sınırlarında bir ormandayız.” Dedi. Buradan şehire geçmeyi başarırsak benim evime geçebilirdik. Gerçi onu nasıl yapacaksak… Ne yapacağımızı bende dahil kimse bilmiyordu. Ormanda durup yardım bekleyemezdik. Bir şekilde buradan çıkmamız gerekiyordu. Biz otururken Ateş’de çadırından çıkıp yanımıza geldi. Pek uyumuşa benzemiyordu.

“Sanırım benim bu civarlarda bir çiftlik evim vardı. Kimse bilmiyor o evi. Zaten küçük bir yer gözükmezde. Ama bütün ormanda evide arayamayız.” Dedi Ateş. Ona döndüm. “Evin bu civarlarda olduğunu biliyorsan bu civarlara bakarız.” Dedim. “Ama onu tahminen söyledim. Yinede bu civarlara bakalım.” Dedi. Sonra Atalay tavukların piştiğini söyledi. Yanına gittiğimizde çadırda yatan kişilerde uyanmış gelmişti. Her birimize bir dilim verdikten sonra o da yemeye başladı. Tavuğu kemirirken Ateş’e tekrar döndüm. “Benim, bir abim olduğunu söylemiştin… O kim?” Dedim. Ateş yutkundu. Önce bana uzun uzun baktı. Sonra kafasıyla karşımda oturan Atalay’ı gösterdi. Şaşkınlıkla yutkundum. Tahmin edebiliyordum ama yinede şaşırmıştım. Kafamı Atalay’a çevirdiğimde gülümseyerek bana bakıyordu.

“Seni uzun yıllardır bekliyorum. Kardeşim…” dedi. Gülümsedim ve tavuğun son dilimini ağzıma atıp ayağa kalktım. Yanına gidip oturdum ve kolumu onun beline geçirdim. O da elini omzuma koydu. Beni göğsüne çekti. Demek bu yüzdendi ona sarılıp ağlamak istemem. Demek bu yüzdendi onu gördüğümde içimin ısınması… Çünkü o benim abimdi. Dertlerime ortak olcak abim… “Seni ilk gördüğümde hissetmiştim biliyor musun? Abi…” dedim. Saçlarımdan öptü. “Ben seni yıllardır bekliyorum. Bana abi diyecek bir afacanı yıllardır umutla bekliyorum. Şimdi ise kollarımın arasında bana abi diyor. Tatlı tatlı…” dedi ve tekrar öptü. Öptü, öptü, ve tekrar saçlarımın üzerine bir öpücük kondurduktan sonra kokumu içine çekti. Kafamı kaldırıp yüzüne baktım. Gülümseyerek bana bakıyordu. Bende onun yanağına bir öpücük kondurdum. Afet bu duruma çok sevinecekti. Yakışıklı, tatlı, nazik, centilmen bir abim vardı. Afet’lede yakışırlardı aslında. Bir ara konuşturayım onları. Hiç derdim yokmuş gibi düşündüğüm şeylere bak ya!

Biraz daha sarıldıktan sonra hepimiz kalktık. Ateşi söndürdük sırt çantalarımızı ve çadırlarımızı toplayıp yola çıktık. Aksu üzerini değiştirmişti. Nasıl değiştirmişti ya? “Aksu sen giyecek kıyafeti nereden buldun?” Dedim. Çıkarken çanta almamıştı. “Ayaz siz beni götürmeseniz bile beni yanına alacakmış. Benim içinde bir kaç parça almış.” Sabah Ayaz’la aralarını anlatmıştı biraz. Yakınlardı ve çok yakışıyorlardı. “Ala ala elbise mi aldın Ayaz?” Dedim. İnsan alacaksa bir rahat şeyler alır değil mi? “Elime geçen her şeyi attım işte Mehir.” Dedi. Aksu’nun üzerinde beyaz dar ama dizinin biraz üstüne kadar yırtmacı olan kısa kollu uzun bir elbise ve beyaz spor ayakkabılar vardı. Kız üşüyecek ya, bari ceketini verseydi domuz herif! Aksu’ya döndüm. “Aksu sen üşümüyor musun? Üşüyorsan söyle benim çantamda ceket var. Bu domuz vermez kendi ceketini falan.” Dedim. Son cümleyi Ayaz’ı göstererek söylemiştim.

“Yok, yok alışığım ben. Siz beni merak etmeyin. Ayrıca o domuz değil!” Dedi. Ayaz sinirle “Domuzmuş! Sen kendine bak.” Dedi. Alayla ona baktığım sırada araya Ateş girdi. “Ayaz! Kelimelerine dikkat et.” Dedi. Hıh! Sanki ona beni koru dedik. Niye hemen atlıyorsa? “Benim yerime cevap vermene gerek yoktu. Benimde iki gözüm iki dudağım var ya hani!” Dedim. Gülümseyerek bana döndü. Onunda üzerinde siyah bir eşofman takımı vardı. “Sen kendini koruyamazsın diye söylemedim. Kavga çıkmasın diye söyledim Mehir.” Dedi. Sonra Atalay yani abim yanıma gelip kolunu omzuma attı. Omzumadaki elini tuttum ve kafamı göğsüne yaslayarak yürümeye devam ettim.

Bir süre böyle yürüdükten sonra doğruldum ve yola kendim devam ettim. Bir süre ormanı turladık. Hava kararmaya başlamıştı. Biz hala ne kulübe bulabilmiştik nede başka bir şey. “Bu gün bulamayacağız. Çadırları kuracak bir yer arayalım.” Dedi. Bizde bunun üzerine çadır kuracak yer aramaya başladık. Bir yer bulduktan sonra çadırları kurduk. Bu sürede hava iyice kararmıştı. Karnımda oldukça acıkmıştı. Ama bu gün çantamızdaki sandviçleri yeme kararı aldık. Çadırıma geçtim ve sandviçimi yemeye başladım. Bu sırada üşümeye başlamıştım. Battaniyemi çıkarıp ona sarıldım. Sonra kaç gündür tuttuğunu bilmediğim göz yaşlarım akmaya başladı. Ağlamak istemiyordum… Artık gözlerimdeki yaşları silmek istemiyordum. Gözyaşlarımı hemen sildim ama fayda etmedi. Akmaya devam etti. Belki işe yarar diye gözlerimi havaya diktim ama işe yaramıyordu. Ağlıyordum… Ağlıyordum işte. Mavi gözlerimi kırpıştırarak ağlamaya devam ettim.

Başımı ellerimin arasına aldım. Başımı elimin avuçiçine vurdum. Vurdum, vurdum…. “Yeter! Yeter artık… Bıktım, bıktım niye böyle? Niye böyle olmak zorunda? Niye diğer genç insanlar gibi normal bir şekilde okuluma gelip gidemiyorum? Niye bana harçlık verip koruyan saçlarımı okşayan bir babam yok? Niye ben eve geldiğimde burnuma akşam yemeği kokusu gelmesini sağlayan bana sımsıkı sarılan bir annem yok? Neden normal bir hayatım yokki? Neden ya neden?!” Dedim ve sesim kısılana kadar bağırmak istedim. Gözlerim kıpkırmızı olana kadar ağlamak istedim. Sonra bir anda gözlerim yaşlı yaşlı ayakkabılarımı giydim ceketimi aldım ve birde bir bıçak aldım ve ormanın içine yürümeye başladım. Biraz yürüdükten sonra karanlığın ortasında ağaçların arasında durdum. Çığlık attım, bağıra çağıra ağladım, söylemek istediklerimi söyledim. Dizlerimin üzerine çökmüş bir şekilde hem saçlarımı ellerime yoluyordum hemde hala bağırarak ağlıyordum.

“Bıktım bu hayattan… Baba… Yanına gelmek istiyorum baba!” Dedim sesim kısılmış bir şekilde. Sonra kafamı arkamda ağaca yaslayarak ağlamaya devam ettim. Bir süre sonra bilincim kapanmaya başladı. Bilincimi ve gözlerimi açık tutmaya çalıştım ama işe yaramıyordu. Bir süre sonra orada bayıldım mı uyudum mu bilmiyorum ama ben orada kayboldum. Ruhumu, amacımı, hayat, umutumu kaybettim ben tamda orada. Ve kendimide…

• • •

Gözlerimi açmadan önce konuşulanları dinlemeye ve ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. İki tane adam başımda bir şeyler konuşuyorlardı. “Uyanmıyor kız işte. Üç saat oldu abi! Gidelim bir su falan dökelim. Yoksa bu kız akşama kadar baygın kalır!” Dedi kalın bir ses. Sanırım kız diye bahsettikleri bendim. “Suat, oğlum çok konuşma işine bak! Kız yorgunmuş demekki. Sus artık bak sabahtan beri bir çenen durmadı yav! Otur şurayada bekle. Ben sobayı yakacağım.” Dedi bir diğer ses ve yürüme seslerinden anladığım kadarıyla uzaklaştı. Bir süre daha bekledim ve sonra gözlerimi araladım.

Eski bir koltuğun üzerinde yatıyordum. Kafamı çevirdiğimde baş ucumdaki tekli koltukta oturan esmer otuzlu yaşlarda kat kat giyinmiş bir adam vardı. Kaşlarımı çatıp doğruldum. “Abi! Kız uyandı, uyandı!” Diyerek arkasındaki pencereden bağırmaya başladı adının Suat olduğunu tahmin ettiğim adam. Sonra az önce onunla konuşan adam içeriye girdi. O ise kırklı yaşlarda esmer biriydi. Yaşlanıyor olacak ki simsiyah saçlarında beyaz teller vardı. Suat’ın yanına kaşları çatık bir şekilde geldi. “Suat! Ne bağırıyorsun deli görmüş gibi? Geldik işte!” Dedi sinirle. Sonra Suat ela gözlerini bana dikti. Ardından yanındaki adam. Onlar bana soran gözlerle bakarken ben de onlara aynı şekilde bakıyordum.

“Si-siz kimsiniz?” Dedim çekingen bir şekilde. “Asıl sen kimsin?” Dedi Suat ve kaşlarını çattı. Diğer adam ona ‘ne yapıyorsun?’ Der gibi bir bakış attı ve beni korkutmaktan kaçınırcasına gülümsedi ve yanıma oturdu. “Bizden korkmana gerek yok kızım. Ben Kenan, bu da Suat. Biz seni ormanda baygın halde bulduk. Biz bu ormanda yaşıyoruz. Avlanmaya çıktığımızda seni gördük. Tek bırakamadık buraya getirdik. Peki ya sen kimsin kızım?” Dedi. Derin bir nefes aldım. Önce Suat’a sonra Kenan amcaya baktım. Niyetleri kötüye benzemiyordu. “Ben… Şey… Biz arkadaşlarımla kampa çıkmıştıkta. Sonra gece beni uyku tutmadı. Biraz dolaşayım derken kayboldum. Başım döndü falan… Sonra bayılmışım. Teşekkür ederim beni buraya getirdiğiniz için ama ben artık gideyim. Arkadaşlarım beni merak etmiştir.” Dedim. Gerçek hikayemi elbette anlatamazdım ama şimdi bana ‘hadi git’ derse ben bu ormanda ne yapacaktım tek başıma. Nerde olduğumuzu, kamp alanımız nerede bunların hiç birini bilmiyordum.

“Seni anladım kızım ama sana hadi git diyemem. Kamp alanını bulamazsın. Biraz burada dur, sonra birlikte ararız arkadaşlarını.” Dedi. Ne diyeceğimi bilemedim. Önce Kenan amcaya sonra Suat’a baktım. Kabul etmek zorundaydım. “P-peki ama ben size rahatsızlık vermeyeyim.” Dedim. Suat hala bana dik dik bakıyordu. “Olur mu öyle şey kızım? Rahatsızlık falan vermiyorsun. Ben soba için odun toplayıp geleceğim sen de Suat abinle tanışa dur.” Dedi ve kapıdan çıktı Kenan amca. Şimdide düştüğüm duruma ağlamak istiyordum. Bağırıp çağırmak kendimi yolmak istiyordum. Niye gitmiştim ki oraya? Çadırımda sessizce ağlayamaz mıydım? Neyime güvenerek gitmiştim ben oraya? Kaybolursam beni kimin bulacağını düşünerek gitmiştim? Bu yaşıma kadar tek başıma mücadele ettim, ama belki bundan sonra tek olmam diye düşünmüştüm… Şunu anlamalıydık, evet tüm insanlar olarak anlamalıydık; hayatta hiç bir zaman senin kendini düşündüğünden daha çok düşünen olmaz. Bu kişi anneniz, babanız, abiniz, ablanız, kardeşiniz, sevgiliniz veya sevdiğiniz biri bile olsa sizi siz kadar düşünmez. Kimseye güvenerek çıkmayın bu yola. Ben kimseye güvenmedim güvenmeyeceğim. Düşüncelerimden sıyrılıp Suat abiye döndüm. Sanki varlığımdan rahatsızdı. Bana öyle bakıyordu. Çık git buradan der gibi bakıyordu bana. Ona gülümsedim. O ise gergin bir şekilde yanıma oturdu.

“Ee şey… Acaba bir şey mi oldu? Neden bana öyle bakıyorsunuz?” Dedim. Bana döndü. “Kimsin? Kimlerdensin anlat bakalım.” Dedi. Yutkundum. Şimdi ne diyecektim. Ben Mehir Alaz babam mafya çetesindendi annemde öyle ama öldüler benide o mafya çetesinin şuanki patronu kaçırdı onun kardeşiyle ormana kaçtık sonra bende bağırıp çağırıp ağlayayım diye ormanın içine girip kayboldum beni siz buldunuz mu diyecektim. “Şey biz buralı değiliz. Tanımazsınız büyük ihtimalle. Biz arkadaşlarımla kampçıyız. Bu orman çıktı kamp yapmamız için. Bizde buraya geldik. Akşamda biraz canım sıkkındı dolaşayım dedim ama kayboldu. Bir şeyde yememiştim açtım. Yolumu bulayım derken strese de girdim. Başım dönmeye başladı. Sonrada bayılmışım. İsmim Mehir.” Dedim. “Nerelisiniz peki?” Dedi bu seferde. Ama biraz olsun rahatlamış görünüyordu. “Şey ben… Babam doğulu ama annem Almanyalı. Bende Almanya’da doğmuşum.” Dedim. Mükemmel yalanlar atıyordum. Ben burada doğmuştum burada büyümüştüm. Almanya falan bilmezdim. Ama şu an böyle bir yalan atmam gerekmişti.

“Yaa… Nasıl bir yer Almanya? Hep gitmek istemişimdir, küçüklüğümden beri…” dedi ve bir iç çekti. Sanırım onunda hikayesi uzundu. Almanya’ya hiç gitmemiştim ama eşit ağırlık okuduğum için coğrafi bilgim vardı baya. Almanya’yı da iyi biliyordum. “Yani aslında ben de fazla orada kalmadım. Bir on beş sene falan oradaydım ama pek dışarıya çıkıp gezen bir insan değildim. Her yer bina hiç yeşillik yok. Toplumu iyi kalpli tatlı insanlar ama Türkleri pek hoş görmüyorlar sanırım.” Dedim. Ben ne kadar güzel yalan atıyormuşum ya! Kullanayım bu özelliğimi bir ara. Sanki oraya gerçekten gitmişim gibi anlattım valla! Neyse ben onun hikayesini öğreneyim. “Şey peki siz neden bu ormandasınız? Nerelisiniz siz?” Dedim. Bir iç çekip anlatmaya başladı.

“Ben küçükken biz fakir bir aileydik. Yani ben öyle sanıyordum. Küçük bir mahallede yaşıyorduk. Benden yedi yaş falan küçük bir kardeşim vardı. Kızdı… Ben on dört on beş yaşlarındayım o da yedi sekiz. O yaşta bile çok güzel tatlı bir kızdı. Çalışkandıda… Ama ben ne yakışıklıydım nede çalışkan. Annem babam eve haftada bir gelirlerdi. Bir komşumuz vardı o bakardı bize. Yani ben öyle sanıyordum. Bizi o giydirir o yedirir içirirdi. Annemle babam her geldiğinde kardeşime bir şeyler getirirlerdi. Bana ise hiç bir şey… Çalışıp ailemizin geçimini sağlıyorlar sanıyordum. Sonra reşit olmama yakın bir yaşta geldiklerinde onlara ne iş yaptıklarını sordum. Onlar sessiz kaldılar. Ama ben sonradan öğrendim. Babam bir mafya çetesiyle çalışıyormuş annemde yanında… Her hafta sonu ise farklı ülkeleri geziyorlarmış.” Dedi. Ben ise şoka girmiştim. Mafya çetesi mi? Hangi mafya çetesi? Beni kaçıran mafya çetesi mi? Lütfen o olmasın. Ben şoktayken o anlatmaya devam ediyordu.

“Ben nasıl böyle bir şey yapabildiklerini sorguladım. Onlara kızdım bağırdım. Onlar ise hem saygısız hem işe yaramaz olduğumu söyleyip beni kapının önüne koydular. Bir ayda bir iş buldum ve onunla geçinmeye başladım. Sonra yolum ormana düştü. Kenan amcayla burada yaşamaya başladık.” Dedi. Onunda yaşadıkları kolay değildi. Hangimizin kolaydıki? Ama bu mafya çetesinin o mafya çetesi olduğuna emindim. Ona gülümsedim ve elinin üzerine elimi koydum.

“İnan bende iyi bir çocukluk geçirmedim. Ama senin yaşadıkların kolay değil. Artık üzme kendini.” Dedim. Ben hiç iyi bir çocukluk geçirmemiştim. Hikayemi öğrense beni teselli bile edemezdi. Elimi çektim ve öksürmeye başladım. Suat abi bana bir bardak su getirdi. Teşekkür edip içtikten sonra Kenan amca girdi içeriye. Elindeki odunları karşımdaki sobanın içine atmaya başladı. “Şey… Benim yapabileceğim bir şey varsa yapmak isterim.” Dedim Kenan amcaya. Kenan amca odunları atıp sobayı yaktıktan sonra gülümsedi. “Düşünmen yeterli kızım. Ama eğer çok istiyorsan… Yemek yapmayı bilir misin?” Tabiki biliyordum. Benim gibi sokaklara düşen bir kız bilmeyecektide kim bilecekti? “Evet, evet! Biliyorum.” Dedim. Kenan amca yanıma geldi ve eliyle salon kapısını gösterdi. “Kapıdan çıkınca mutfağı görürsün zaten küçük bir yer. Elinden ne geliyorsa yaparsan sevinirim kızım. Bu yaşta her işe koşturunca yoruluyor insan. Suat sende yardım et Mehir’e. Mehir’di değil mi?” Dedi. Mutfağa gitmek için ayaklandım ve son sorusuna ‘evet’ anlamında başımı salladım. Suat abiyle beraber evin küçük mutfağına girdik. Burası o kadar küçük bir mutfaktıki iki kişi anca sığabilmiştik.

“Gel bakalım küçük hanım… Bak şurada yazdan kalma bezelye var. Onları ayıklayalım sonrada pişiririz. Tamam mı? Gel otur şu masanın yanına.” Dedi. Masanın yanındaki sandalyeye oturduğumda o da karşıma oturdu. Poşetteki bezelyeleri kabuklarından ayıklamaya başladık. Ne yalan söyleyeyim, böyle yemekler yemeyi özlemiştim… Sohbet ederek ayıkladıktan sonra ocağın başına geçtik. Suat abi çay için su kaynatırken ben de patateslerin kesiyordum. Bir tencerenin içine salçayı koyduktan sonra önce bezelyeleri son patatesleri attık. Birazda kıyma koyduk. Ben karıştırırken Suat abi beni izliyordu. “Sen de boş değilmişsin ha bücürük.” Dedi Suat abi. Kıkırdadım sonra gülümsedim. “Tabii boş değilim.” Dedim. Karıştırmaya devam ettim. O ise tezgaha yaslanmış bana bakıyordu. “Mehir, kardeşin veya abin, ablan var mı?” Dedi bir anda. Derin bir iç çektim. “Bir tane abim var.” Dedim. Yıllar sonra bulduğum bir tane abim… “İsmi neydi? O da mı kampçı?” Bu konu hakkında yalan söylemek istemedim. Doğruları söyledim.

“İsmi Atalay… Ve evet o da kampçı. Şey yemeği yedikten sonra arkadaşlarımı aramaya çıksak olur mu?” Dedim. Burada daha fazla kalamazdım. Tencerenin ağzını kapatıp ona döndüm. O da yaslandığı yerden doğruldu. “Tabiki, çıkarız. Önce bir yemek yiyelimde. Senin güzel ellerinden harika bir yemek.” Dedi. Gülümsedim. Sonra bir anda ona sarıldım. “Teşekkür ederim… Her şey için” dediğimde o da kollarını belime sardı. “Ne demek abiciğim…” dedi o da. Sonra ikimizde birbirimizden ayrıldık. Bir kaç dakika bekledikten sonra yemek pişmişti. Suat abi üç tane tabak çıkartırken ben de tencerenin kapağını açtım. Sonra tabaklara birer birer yemek doldurdum. Bu sırada Suat abi içeriye sofra bezi örtüsü seriyordu. İki elime iki tabak alıp içeriye götürdüm. Örtünün üstüne koyup geri mutfağa gittim ve ekmek poşetiyle diğer kalan tabağıda götürdüm. Kenan amca Suat abi ve ben örtünün başına toplandık ve yemeği yemeye başladık.

“Hayatımda hiç bu kadar güzel bir bezelye yememiştim, öyle değil mi abi?” Dedi Suat abi. “Öyle, öyle…” dedi Kenan amca. İkisinede kocaman gülümseyip yemeğimi yemeye başladım. Biraz daha yedikten sonra kapı çalmaya başladı. Yutkundum. “Kim ki bunlar? Bizim pek misafirimiz olmazda.” Dedi ve ayağa kalktı Kenan amca. Kapıyı açmadan önce pencerenin yanına gidip perdeyi araladı ve dışarıya baktı. Kaşlarını çattı, şaşkınlıkla gözleri açıldı. Sonra kapının yanına gidip açtı. O sırada Suat abiyle ikimiz ayağa kalktık. Suat abi elimden tutup beni arkasına doğru çekti ve önümde durdu. Eğer hala kardeşi ile yaşasaydı ona mükemmel bir abilik yapardı Suat abi…

“Oğlum, Ateş?!” Dedi Kenan amca. Ne Ateş mi? Hayır, hayır lütfen bir kerede tahmin ettiğim şey olmasın. Sanki gerçeklerden kaçmak istermiş gibi daha çok girdim Suat abinin arkasına. Suat abi elimi sıkı sıkı tutuyordu. Ateş ismini duyunca dahada sıkılaştırdı. “Oğlum ne bu haliniz? Onlar kim? Nereden geliyorsunuz?” Dedi Kenan amca. Hayır ama ya! Yine tahmin ettiğim şey çıktı. Olamaz, ne yapıcam ben şimdi!? “Kenan amca olanları anlatacam ama önce içeri girelim nolur? Bak burayı bulmak için ne kadar uğraştık bir bilsen!” Dedi o tanıdık olduğum kalın ama o güzel ses. Ateş Altuğ’nun sesi…

“Tabi geçin oğlum ama bir kız misafirimiz var. Ona göre.” Dedi Kenan amca. Heh sağol Kenan amca şimdi tam oldu! Ne yapacağımı bilemez halde Suat abiyi mutfağa çektim. “Abiciğim, noldu bir sorun mu var?” Dedi Suat abi. Şimdi ne diyecektim? Zaten beni illa göreceklerdi. Derin bir nefes aldım ve Suat abinin elini bırakıp salona girdim. Salondaki küçük ve eski koltuklara Ateş, abim Atalay, Aksu, Ayaz kurulmuştu. Hepsi oturmuş Kenan amcaya bakıyordu. Yıllar sonra bulduğum abim ve babamın katili oldukça bitkin görünüyordu… Benim girdiğimi hissedince bana döndüler. Sonra hepsininde gözleri şaşkınlıkla açıldı. Abim ayağa kalktı ve koşarcasına önüme geldi. Beni kollarıyla sardı. Benim ise gözlerimden yaşlar akmaya başlamıştı. Onunda gözünden yaş aktığını hissetim. “Kızım ne kadar korkuttun beni biliyor musun sen? Ne kadar üzüldüm kahroldum… Yıllar sonra bulduğum kardeşimi tekrar kaybettim sandım, kahroldum ben kahroldum.” dedi Atalay. Saçlarımın kokusunu içine çekti ve alnımdan öptü. “Asıl ben seni kaybettim diye korktum. Asıl ben kahroldum.” Dedim ve gözlerim Suat abiye kaydı. Şaşkınlık içinde bize bakıyordu. Elimin tersiyle gözyaşlarımı sildim.

“Bakın Kenan amca, Suat abi siz nereden tanışıyorsunuz bilmiyorum, gerçek hikayelerini biliyor musunuz onuda bilmiyorum ama eğer biliyorsanız size yalan söylemeye mecbur kaldım. Özür dilerim. Bu abim Atalay.” Dedim. Kenan amca oturmamızı söyledi. “Bak kızım, bu ikinci oğlum gibi sevdiğim Ateş. Yaptığı doğru olmayan şeyler olmuştur ama özünde iyi biridir. Suat’ın babası ile aynı mafya çetesindelerdi. Suat’ın kaçmasına yardım etti. Oraları sonra daha detaylı anlatırım. Sonra bizi bu kulübeye yerleştirdi. Bizde burada geçimimizi sürdürüyoruz. Peki ya sen?” Dedi. Bende anlatmaya başladım. “Bak Kenan amca, biraz karışık bir olay. Ama ben sana özet geçeyim. Benim annem ben doğduktan sonra babamı Ateş’in babasıyla aldatmış. Sonra babamdan boşanıp Ateş’in babasına gitmiş. Babam beni tek büyüttü. Babam Ateş’in babasının mafya çetesinde çalışıyormuş. Ateş’in babasıyla kardeş gibilermiş. Sonra babam annem ile aralarındaki ilişkiyi duyunca Ateş’in babasını öldürmüş. Bu olay olmadan önce Ateş’in babası annemi öldürmüş. Sonra ailenin en küçük çocuğu diye babamı öldürme görevini ona vermişler. O da mecburen öldürmüş. Bende daha on dört yaşında babamın intikamını alacağım diye söz verdim kendime. Buralara nasıl düştüğümüzü boşver. Ben size yalan söylemek zorunda kaldığım için üzgünüm.” Dedim.

Kenan amca kederle Ateş’e baktı. “Bu kız o kız mı?” Dediğinde Suat abide meraklı bakışlarını yöneltmişti. Ateş dağılmış haliyle kafa salladı. Suat abi bana döndü. Kolları arasına aldı beni. Ama bu sefer daha şefkatlı daha anlayışlı şekilde. Bu sırada Ateş’de başımıza gelenleri anlatıyordu. “Ne yaşadığını tahmin edebiliyorum… Artık sen de benim kardeşimsin, tamam mı?” Dedi bana. Gözlerim tekrar doldu. Bende sımsıkı sarıldım. “Sen de benim abimsin.” Dedim. Sonra ayrıldık. Kenan amca burada kalmamızı onayladı. Ama ev çok küçük olduğu için pek fazla kalamazdık. Evde iki oda bir salon ve mutfak vardı. Bizde beş kişi olarak salonda yatacaktık. Kenan amca kendi odasını vermeyi teklif etmişti ama hiç birimiz kabul etmedik. Üç kişi koltukta iki kişi yerde yatmalıydı. Yorganları ve yastıkları yerleştirdik.

“Ben yerde yatmam!” Dedi Ayaz. Ona göz devirdim. “Hiç birinizle tartışacak değilim ben yatıyorum yere iyi geceler.” Dedim. Üç minderde yan yanaydı. Birine ilerlerken abim kolumdan tuttu. “Saçmalama Mehir. Senin yerine ben yatarım yerde.” Dedi. “Abi asıl sen saçmalama. Görmüyor musun kendi halini? Bitmişsin ben yokken resmen bitmişsin. Yat koltukta belin falan ağrımasın.” Dedim. Bu sefer Ateş tuttu. “Kadınlar olarak koltukta yatın. Birde Ayaz yatsın sizle çok istiyor ya! Biz yerde yatarız” dedi. Sesi bile o kadar bitkin çıkıyorduki. Sanki şu benim kaybolduğum bir günde farklı birine dönüşmüştü. Kolumu çektim. “Gerek yok. Ben yatıyorum tekrardan iyi geceler.” Dedim ve kimsenin bir şey söylemesine izin vermeden minderlerin birine girdim. Bu iki minderde birbirine o kadar yakındıki resmen bitişik gibiydi. Gerçi salonda pekde yer yoktu. Onlara arkamı döndüm ve gözlerimi kapattım.

Bir kaç saat kısa bir uykuya daldım. Sonra bir kabusla tekrar uyandığımda yine nefes nefeseydim. Diğer mindere arkam dönük olduğu için kimle yatıyorum göremiyordum ama arkamda birine değdiğimi hissediyordum. Büyük ihtimalle ya abimdi yada Aksu. Bir bardak su içmek için doğruldum. Etraf karanlıktı ve önümü çok zor görüyordum. Yinede mutfağa girmeyi başardım. Suyumu içip geri döndüm. Mindere uzanıp diğer mindere olan tarafa döndüm. Yüzünü tam seçemiyordum ama erkek yüzü olduğu kesindi. Kesin abimdi. Elini tuttum ve yüzüme koydum. Sonra gözlerimi kapattım. Arkamdan bir gürültü duyduğumda o tarafa döndüm. Bir saniye bir saniye! Bu, bu abim miydi? Evet bu abimdi! Koltuktaki abimse yanımdaki kimdi?! Elini hemen bırakarak geriye doğru çekildim. Kimseyi uyandırmak istemediğim için onu dürtmeye başladım. Ayaz falan mı acaba? “Hey, hey! Sen kimsin?” Diyordum bir yandanda. En son bir inlemeyle uyandığında sesini birine benzettim. Hayır artık ama ya! Ateş Altuğ?

“Efendim?” Dedi. Birde ‘efendim’ diyor ya çıldırıcam! Ben bununla yan yana mı yatmıştım? “Ne demek efendim ya?! Geri zekalı! Bak bağıramıyorumda diğerleri uyanmasın diye. Kalk yanımdan çabuk. Kalk!” Dedim. Doğruldu ve gözlerini ovuşturdu. “Nereye gideyim Cihan’ın kızı? Diğerlerini uyandırmak istemiyorsan mutfakta mı yatayım?” Dedi. “Nerede yatıyorsan yat, bana ne!? Ama yanımda yatma, git şimdi!” Dedim. Bunu söylerken ayıcıklı pijamamı düzeltiyordum. “Saçmalama Cihan’ın kızı! Biz sana koltukta yat dedik. Sen burada yatmayı tercih ettin.” Dedi. “Ayazla falan yatsayım bari.” Dedim. “Ayazla mı yatırsaydım seni?” Dedi. Ayazla yatmak istemezdim ama bundan ona neydi? “Sana ne ya? Kiminle yatarsam yatarım! Madem yapacak bir şey yok minderini kaydır biraz bari.” Dedim son çare olarak. “Yok gidecek yer. Küçücük salon zaten eşyalar var. Arkanı dön yat işte ben de diğer tarafa dönerim.” Dedi. Mecbur kabul ettim. Yatıp arkamı döndüm ve gidebildiğim kadar gittim.

“Biraz gitsene sıkıştım burada!” Dedim Ateş’e. “Nereye gideyim? Gidecek yer mi var?” Dedi Ateş. Sinirle o tarafa döndüğümde Ateş’inde bana dönük olduğunu fark ettim. Bir kaç dakika göz göze geldikten sonra “Dönsene arkanı!” Dedim ve arkamı döndüm. “Tamam, tamam. Döndük!” Dedi Ateş. Ama bir kıpırdanma hissetmedim. “Ateş Altuğ arkanı dönmezsen bu gün ağaçların arasında yatarsın!” Dediğimde oflayarak arkasını döndü. Bir süre sonra geri uykuma daldım…

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.