Yine yeniden selamlarrrr kan güzelleri!!
Çok heyecanlıyım çünkü bu son sakin bölümlerimizden sayılır. Tırmanışa, yükselişe sonra da... eh bir şeylere geçeceğiz :))))
Anna'nın sırrının parçalarını toparlarken, Rhyvar'ınkini açık etmeye adım adım yaklaşıyoruz. Enhrecha bizi korusun, ortalık fena yanacak.
Keyifli okumalarrr
Altıncı Bölüm
"Dost mu Yoksa Düşman mı?"
(Geçmiş)
Rehber'in önüme yemek diye koyduğu çorbaya kaşığımı daldırıp çıkardım. Kaşığı her çekişimde, çorbanın damlayışını izledim. Bu çorba değil düpedüz balçıktı. Ve leş gibi kokuyordu. Gücümü toplamama yardımcı olacağını söylemişti Rehber. Olsa olsa, midemi delmeye yardımcı olurdu. Kaşığı tekrar daldırıp çıkardım ve kâsenin içinde Brendon'ın yüzünü hayal ettim. Kaşığı kâsenin dibine, parmak boğumlarım beyazlaşana kadar bastırdım.
Brendon, pek çok şey olabilirdi. Mamba'nın aracı olmasıyla güç için kullandığım sinsi bir Zehirci, yatağımı ısıtan yalandan bir sevgili, herkesin arkasından iş çeviren bir düzenbaz... Ama sırf vâris olmak için beni o ormanda terk edeceği aklımın ucundan bile geçmezdi. Bu kadar hırslı olabileceğini bilemezdim. Bunağa can borcumu ödeyip Kardeşlik'e döndüğümde, Brendon'ı sonsuz bir işkence döngüsüne sokacaktım.
Kardeşlik'e kim bilir neler anlatmıştı. Şu anda beni arıyorlar mıydı? Mamba'nın tepkisi ne olmuştu? Brendon'ın sözlerine inanmış mıydı? Mamba'nın ne amaçla olduğunu söylemese de safiryıldız haritasını ne kadar istediğini biliyordum. Haritaya kavuşması, onun gözünde yokluğumun tesellisi olabilirdi. Bir arama ekibi oluşturur, vârisine kavuşamayınca da kendini, safiryıldızın varlığıyla avuturdu. Umduğum gibi, haritanın açılması oldukça zor bir kilidin içinde çıkması planlarını sekteye uğratacaktı.
Kardeşimi çok özlemiştim ve kimsenin ona benim gibi bakmayacağını biliyordum. Brendon bensiz döndüğünde mahvoluş anını gözümde canlandırabiliyordum. Onu, her an kriz geçirebilme ihtimali olduğu için yapayalnız bırakmışlarsa şaşırmazdım.
Kafamdan akıp giden düşüncelerle çorbayı her yere sıçrattığımı fark ettim ve kâseyi tek bir yudum almadan bıraktım. Döndüğümde o piç kurusuna asla merhamet etmeyecektim.
Rehber, biraz dinlenmek için beni bu kütüphanede bıraktığından beri yaklaşık bir saat geçmişti. Dokunuşu ve sözleri aklımdan çıkmıyordu. Önce onu küçük kızı kurtarırsam ölümümle tehdit etmiş sonra da bu sözleri hiç sarf etmemiş gibi merhamet gösterdiğim için beni affetmişti.
Garip bir pislikti. Ve bu garipliğin yalnızca yaşlı bir adamın dengesizliğinden kaynaklanmadığını biliyordum. Borcumu ödeyecek ve bunağı bir daha görmemek üzere buradan gidecek olsam da kimle nasıl bir işe giriştiğimi bilmek istiyordum.
Rehber'in yadigâr olduğunu söylediği bu ev, evden başka her şeye benziyordu. Bir kale, bir tapınak ya da ölüm sessizliğine bürünmüş bir çukur.
Oturduğum mürdüm kanepeden kalkıp, cehennem sıcaklığı yayan şöminenin önüne gittim. Alevlerin dalgalanmasını izledim ve yanan odunun çıtırtısını dinledim. Yapacak olduğum şey, sahiden ölümüme yol açabilirdi. Rehber, buradan ayrılmamamı tembihlemişti ve ne özelliği olduğunu hâlâ bilmediğim kılıcı da yanında götürmüştü.
Savunmasız ve silahsızdım. Bu yüzden, gözlerimi açtığım bölmeyi ve hançerlerimi bulacaktım. Sonra da Callidus'ı arayacaktım. Yoldaşım benden daha gelişmiş hayatta kalma içgüdülerine sahipti, onun yanımda olmayışı-muhtemelen kilitli bir halde- bana kendimi aciz hissettiriyordu ve her ne kadar Rehber yaşadığını söylese de adama güvenmiyordum.
Callidus'ı bulduğumda kaçmayı planlamıyordum, Rehber'in yokluğumu fark ettiği an ikinci defa merhamet göstermeyeceğine emindim. Gücünün sınırları hakkında en ufak bir fikrim yoktu ve canımla kumar oynamayacaktım. Yalnızca, Callidus'ın iyi durumda olup olmadığını bilmek ve içimdeki tedirginliği bastırmak için hançerlerime dokunmak istiyordum.
Kütüphaneye arkamı döndüm. Başımı dışarıya uzatıp sakin nefeslerle etrafımı kontrol ettim. Daracık, labirentten bozma lanet tünellerin nereye çıktığını bilmiyordum. Yürürken yalnızca meşalelerin verdiği azıcık ışığa sığınarak yolumu bulmaya çalışıyordum.
Ve bu sırada adımlarımı sayıyordum, böylece kütüphaneye dönüş yolunu daha rahat bulabilirdim.
Otuz beş, otuz altı, otuz yedi...
Sayamadığım kadar çok ölüm görmüştüm. Bazı ruhları çıplak ellerime, bazılarını silahlarıma kazımıştım. Kendim de birçok kez o karanlıkla burun buruna gelmiştim. Buna rağmen tanımadığım bir çocuk için, içimde derin bir burukluk vardı. Neden bu kadar üzüldüğümü anlamıyordum. Küçük kız için yapabilecek hiçbir şeyim olmadığını biliyordum. Lanet olasın denemiştim. Onu kurtarmak için çabalamıştım. Ama aklımdan atamıyordum.
Kırk yedi, kırk sekiz, kırk dokuz...
Attığım her adım tüylerimi ürpertiyordu. Rehber ile karşılaşacak olursam ne söyleyeceğimi planlamıştım ama yine de... karşılaşmamak için tanrıçamın adını mırıldanıyordum.
"Mamba'dan bile bu kadar korkmadım pislik herif."
Duvarların arasında ilerledikçe karşıma birçok kapı çıktı ama tahmin ettiğim gibi hiçbiri açılmıyordu. Uyandığım bölmenin bir kapısı olmadığı hatırımdaydı yani kapısı olan hiçbir oda beni silahlarıma ulaştırmayacaktı. Ancak Callidus burada bir yerlerde olabilirdi. Bir kapının kulpunu zorladım sonra bir diğerinin sonra da çaprazındakinin. Kapılar, bu ev gibi eskiydi. Dokundukça gıcırdıyordu. Sert bir tekmeyle elbette açılabilirlerdi ama Rehber'in keskin yaşlı kulaklarının gürültüye uyanmasını istemiyordum.
Tahta, metal oymalı bir kapıyı daha zorladıktan sonra ilerlemeye devam ettim. Hâlâ adımlarımı sayıyordum. Güneşi ya da ayı görmek için sol serçe parmağımı verebilirdim. Kasvet, kemiklerimi sızlatıyordu.
Diğer kapılardan farklı bir tanesinin önünde durdum. Bu kapı da tahtaydı ama diğerlerinden daha büyüktü ve oymaları altın kaplama gibi duruyordu. Üzerinde anlam veremediğim semboller vardı. Umutsuzlukla kapının kulpunu çevirdim.
Ve kapı açıldı.
"Evet!" Dudaklarımdan küçük bir zafer nidası taştı.
İçeri girip sessizce kapıyı ardımdan kapattım. Sonra da odaya döndüm ve afallayıp sırtımı kapıya dayadım.
"Enhrecha'nın kanı aşkına..."
Burada lanet bir orduya yetecek kadar silah vardı. Oda dikdörtgen şeklinde kısa bir koridor gibi uzayıp gidiyordu. Odanın iki yanındaki cam fanusların içinde hayallerimden kopup gelmiş gibi muhteşem silahlar dizilmişti.
Avuçlarım kaşındı. İç çamaşırımın nemlendiğini söylesem bu yalan olmazdı.
"Demek adi bunak bir koleksiyoncuymuş," diye mırıldandım önümdeki manzaraya doğru hürmetle yürürken.
Cam fanusları bir bir inceledim. Silahların hiçbirini alamazdım. Önceliğim kendi silahlarım ve Callidus'ı bulmaktı. Ama büyülenmiştim. Bunlarda mı aile yadigârıydı yoksa bunak sahiden de bir koleksiyoncu muydu?
Hayranlıkla, cama dokunmaya çekinerek önümde duran kılıcı inceledim. Kabzası siyah obsidyendendi üzerinde kırmızı oymalar vardı ve bu oymalar kılıcın ucuna doğru sarmaşıklar gibi yol alıyordu. Kırmızı oyma parıl parıl, yakut gibi parlıyordu. Fanusun alt kısmında ise cama işlenmiş bir yazı vardı.
Son Şarkı. Melinda Blouraz...
Kaşlarım çatıldı. Son Şarkı kılıcın ismi olmalıydı. Melinda Blouraz adı bana çok tanıdık geliyordu.
Bir yanındaki fanusa geçtim. İkiz uzun hançerlerin kabzaları küçük yakutlarla süslenmişti. Hançerler çift uçluydu ve nefes kesiciydi.
İkiz Kan. Ruth Quorin.
Bir İkiz Kan'a bir de Son Şarkı'ya baktım. Sahiplerinin isimleri zihnimde yankılanıyordu bir yerlerden tanıdığımı anımsıyordum ama çözemiyordum.
Kaşlarımı çatıp bir adım geri gittim. İkisinde de yakut işlemeler vardı. Farklı silahlar olsa da metallerinin bezemesi, hatları ve tarzları çok benziyordu.
Olabilir mi?
Sırasıyla diğer silahları hızla inceledim.
Yakut uçlu bir ok. Kalp Deşen. Makaen Lonader.
Gözleri yakut taşından, kılıcı sarmalamış bir yılan kabzası. Keskin Isırık. Slevarin Karzarov.
Bir o fanusa bir bu fanusa hızla bakmaya devam ettim. Hepsinin bir yerinde mutlaka yakut taşı vardı ve isimleri o kadar tanıdıktı ki. Bu kadar yakut işlemeli silahın aynı odada olması tek bir anlama geliyordu.
Bunlar Kan Avcısı silahlarıydı.
Son fanusa geldiğimde, nefesim kesildi. Kendi hançerlerimin aynısı karşımda duruyordu. Yalnızca daha büyük ve eskilerdi. Tamamen yakuttan yapılmış, elin kaymaması için ince bir deriyle sarmalanmış sade bir kabza. Üzerinde sonradan kazındığı belli olan el yazıları vardı ama çizikler yüzünden okunmuyordu. Bakışlarımı yavaşça, fanusun altındaki yazıya indirdim.
Kanlı Ay. D. Pietro Orvira.
Ciğerlerime baskı yapan nefesi yavaşça saldım. D.Pietro Orvira...
Bu adam, bu hançerlerin sahibi benim bir akrabama ya da atalarıma mı aitti? Bu nasıl boktan bir tesadüftü? Hiçbir akrabamla tanışmamış, ailemizin geçmişindeki hikâyeleri dinlememiştim.
İsim zihnimin köşelerinde yankılanıyordu. Odadaki her bir silahın sahibi Kan Avcısı Hanesi'ndendi. Hepsini bir yerlerden duymuştum ama ben Kardeşlik'te büyümüştüm ve hanemden çok az kişi tanımıştım. Tekrar Kanlı Ay hançerlerine baktım, bu muhtemelen benim atalarımdan birinin hançerleriydi.
Annem, Cassia; beni Mamba'ya emanet ederken ata hançerlerimden birini de bana ulaştırması için vermişti. Hançerleri ondan aldığım günü hatırlıyordum. Benim için diyardaki tüm mücevherlerden kıymetliydi. O an boğazım düğümlenmiş ağlamamak için avuç içlerimi tırnaklamıştım. Demek hançerlerimin ismi Kanlı Ay'dı. Hanemden o kadar uzaktım ki ne isimleri biliyor ne de silahları tanıyordum.
Kapıldığım duygu karmaşasından kendimi çekip çıkardım ve etrafıma bir kez daha baktım.
Peki, bir Şifacı'da bu kadar Kan Avcısı silahının ne işi vardı?
Bir koleksiyoncu olma ihtimalini kabullenebilirdim ama bu silahların yeri burası değildi. Kan Avcısı Hanesi'ne aitlerdi ve bir Şifacı melezin ellerinde işleri yoktu. Hem, hepsini bir araya nasıl getirmişti? Bunca değerli silahı nereden bulmuştu?
Saçlarımı parmaklarıma dolayıp dolayıp bırakarak kuşkuya teslim olmuşken; zihnim bunağın ne haltlar çevirdiğini çözmeye uğraşırken gözüm sağ tarafımdaki bir şeye takıldı.
Etrafı mumlarla çevrili bir kaide vardı. Kaidenin üstünde de sayfaları açık kalmış kalın bir kitap. Tereddütle kaideye çıkan basamakları tırmandım. İçimde kabaran yakıcı bir huzursuzluk vardı.
Nasıl bir manyağa borçlandığımı bilmiyordum ama buradan siktir olup gitmek istiyordum.
Başımı kitaba doğru eğdim. Sayfalarını karıştırdım. Hiçbir şey yoktu. Tek bir yazı, tek bir harf, tek bir sembol hiçbir şey... Yüzümü buruşturdum.
Burada ne haltlar dönüyordu?
Başımı kaldırıp dikdörtgen odaya tekrar baktım. Neden onlarca Kan Avcısı silahı olan bir odada, sayfaları boş bir kitap vardı? Üstelik kitap, bir ayinden kopup gelmiş gibi etrafı mumlarla çevrilip kaidenin üstüne yerleştirilmişti.
Rehber'in çok araştıran, okuyan ve gezen bir tip olduğunu anlamıştım. Tanrılara ve hanelere meraklı olduğunu kendi ağzıyla söylemişti ama bu oda karşısında ürkmemek mümkün değildi. Zehirli teoriler zihnimde kol geziyordu.
Rehber, yalnızca Kan Avcılarını anlaşmaya zorlayan sonra da onları her halükârda öldürüp en değerli silahlarıyla koleksiyon yapan bir manyak olabilirdi; Thallieos kafayı sıyırmış melezlerle doluydu.
Ya da yalnızca rahatsızlık derecesinde meraklı bir koleksiyoncuydu. Enhrecha'nın kanlarına meraklı bir koleksiyoncu... Beni huzursuz ediyordu. Gitmek istesem de yapamayacağımı biliyordum. Eğer, bu fanuslardan birinin içine yerleşmek istemiyorsam, silahlarımı ve Callidus'ı bulup kütüphaneye dönmeliydim.
Odaya son bir kez göz gezdirip sessizce kapıyı kapattım. Adımlarımı kaldığım yerden saymaya devam ederek kapıları açmayı denedim. Hâlâ hiçbiri açılmıyordu.
Sonra, duvarda kapısız bir boşluk gördüm ve hızla oraya atıldım.
"Sonunda lanet olsun..."
Bölmeyi bulmuştum. Hızlı adımlarla ilerlerken içeriye göz attım. Platformun arkasına, önüne, her yerine baktım ama silahlarıma ait tek bir iz bile bulamadığımda iç çektim.
Rehber, kurnaz bir adamdı. Silahlarımı başka bir yere saklamış olmalıydı. Zamanımı burada boşa harcamak istemediğim için tekrar tünele çıktım.
Ve attığım ilk adımla, karşımda beyaz saçlar, gri bir sakal ve soğuk gri gözler belirdi.
Siktir.
"Bir yere mi gidiyorsun ukala?"
Fazla oyalanmıştım. Bunağın her an her yerde belirebileceğini tahmin etmeliydim. Lanet yer, onun eviydi.
"Olur da, zebaniler tekrar ortaya çıkarsa diye silahlarımı bulmak istemiştim. Kendimi savunabilmek için yani." Parmağımla etrafı işaret ettim. "Bu yere güvenmediğim için beni suçlayamazsın."
Bana inanmadığı her halinden belliydi. Zebanilerden değil de onun varlığından huzursuz olduğumu biliyordu.
"Korkma ukala. Zebaniler bu eve giremez. Eve girenler de ben istemeden çıkamaz," dedi ve uzun boynunu bana doğru eğdi. "Yani, silahlarına ihtiyacın olmayacak."
Yapmacık bir gülümsemeyle ona karşılık verdim. Silahlarla dolu odayı soramamak içimi yiyip bitiriyordu. Dilimin ucuna kadar geliyor, sonra da kelimelerimi yutuyordum. Dilimi kaybetmek istemiyordum.
Yalnız yaşayan, huysuz bir Şifacı'dan çekindiğim için utanıyordum. Ara sıra zehirli sözlerimle bile düşmanlarımı alaşağı edebiliyorken bu adam karşısında dilim tutuluyordu. Gri gözleri ne kadar donuk ve hissiz olsa da ötesinde bambaşka, gizli bir okyanus vardı. Önceliğim, Edarnol denen bu lanetli yerden borcumu ödeyip kurtulmak, Ellyro'ya, intikamıma kavuşmak ve tamamlayamadığım görevimi yerine getirmek olsa da merakım sinsi bir yaratık gibi zihnimde dolaşıyordu. Rehber'in hayatını ve sırlarını öğrenmek istiyordum.
O bana dik dik bakmaya devam edince sözlü bir onay beklediğini fark ettim. "Evet, evet haklısın bu durumda hançerlerime gerek kalmaz tabii."
Homurdandı. "Gel benimle."
Beton duvarların arasında yalnızca birkaç saniye daha ilerledikten sonra dik merdivenlerden indik ve karşımıza evin holü çıktı. Evin her yeri gibi burasıda yalnızca betondu.
Holün ortasından dört merdiven koridorlara uzanıyordu. Her merdivenin başına iki tane solmuş çiçek taşıyan vazolar yerleştirilmişti. Yüzümü buruşturdum. Sahiden, zevksiz bir mimarın elinden çıkmıştı. Sanki tapınak inşa etmek için yola çıkmış ama yarı yolda bu isteğinden caymış ve labirent biçimli bir ev inşa etmişti.
Rehber, indiğimiz merdivenin sağında kalan çift kanatlı kapıyı açtı. Temiz hava ciğerlerime doldu, güneş ışığı karşısında elimi gözlerime siper ettim. Özgürlüğüne kavuşan bir mahkûmdan farkım yoktu. Bu his ruhumu öyle bir açlıkla çekiştirdi ki, birkaç saat içinde Morlaniar'a doğru, yanımda Callidus ve damarlarımda kaynayan öfkemle yola çıkmanın hayalini kurmaya başladım.
Ancak özgürlük fantezilerim kısa sürdü, manzara karşısında kaşlarımı çattım. Güneş ışıkları, uzun ağaç dallarının arasından içeriye sızıyordu ama gökyüzünü zar zor görebiliyordum. Ev, ıssız bir ormanın ortasına inşa edilmişti.
Rehber, Edarnol'un bir köy olduğunu söylemişti ancak köylerde evler genellikle ortak bir meydanın etrafına, dip dibe inşa edilirdi. Halk bahçelerini çitlerle ayırırdı.
"Ailen köyün zenginlerinden miydi?" diye sordum.
Bana yan gözle, huysuz bir bakış attığında gözlerimi devirdim.
Muhtemelen öylelerdi. Ev köyün merkezine oldukça uzağa inşa edilmişti. Zebanilerin ortaya çıkışıyla ölümün kapılarına dayandığını ve herkesin Edarnol'u terk ettiğini söylemişti ama böyle bir manzara beklemiyordum.
Tek bir kuş bile ötmüyor, rüzgâr uzun ağaçların arasında dolaşmıyordu. Öyle ki, sessizlikte ikimizin de nefeslerini duyabiliyordum. Ürperdim. Zebaniler, köylüler kadar köyünde ruhunu emmiş gibiydi.
Ellerini arkasında birleştirmiş adama döndüm. "Plan nedir?"
"Bekleyeceğiz."
Kaşlarımı çattım. "Bekleyecek miyiz?"
"Ne o ukala, sabırsızlanıyor musun?"
"Hayır. Yalnızca, ava giderken avlanmak istemiyorum."
Rehber beni şöyle bir süzdü. Sakalını sıvazladı. Güneş ışığının altında daha yaşlı ve yorgun görünüyordu. Ellerindeki yeşil damarlar, yüzündeki derin kırışıklıklar ve solgun teni ortaya çıkmıştı. Ancak yaşına rağmen hâlâ dimdik duruyordu. Ona neredeyse acıyacaktım ki gri gözlerin ardını yeniden gördüm. Adamın ürkütücü bir güzelliği vardı. Yaşını kendine maske olarak çeken bir cadı gibiydi, tehlikeli ve kurnazdı. Sırları ve kurtardıklarını kendine tutsak eden güçleri vardı.
Yanımdan zarafetle süzülüp geçti. "Zebaniler ruhun kokusunu alabilirler. Bizi bulmaları uzun sürmez ve emin ol onlardan saklanamazsın."
İç çektim. "Tanrıça aşkına. Rubueres'den bile beterler desene."
"Rubueres, çocuğum... doğanın, belki de tanrılar aracılığıyla bizlerden aldığı bir intikam. Çoğu kişi bu intikamın kollarında can vermiş olsa da kaçmayı başaranların sayısını azımsayamazsın. Çünkü o bir canlı; akıllı, nefes alıyor, bekliyor ve saldırıyor. Bazen yanlış anda ortaya çıkarak hata yapabiliyor ve kabuğuna çekiliyor. O bir cevap. Hatalarımızın ne sonuçlar doğurabileceğinin cevabı. Ama zebaniler... onlarla hiçbir tanrının ve doğanın işi yok. Yalnızca kendi açlıklarına hizmet ediyorlar."
Gözlerimi kırpıştırdım. "Rubueres'i ilk defa bu şekilde tanımlayan biriyle karşılaşıyorum. Yani onu bir canlı olarak gören biriyle," diye fısıldadım.
Rehber, gözlerini kısıp bana baktı.
Dudaklarından dökülen kelimelerle, zihninden geçirdikleri uyuşmuyordu. Bunu görüyor ve seziyordum. Başka sözcükler de dışarı çıkmak için fırsat kolluyordu. "Çünkü sözlerim bir itiraf Kan Avcısı. Rubueres'in bir canlı olduğunu itiraf etmekten korkuyorlar. Ne idiği belirsiz bir canlıyla savaşamadan yenik düşmektense, onu gizemli bir varlık ve lanet olarak anıp zaten savaşamayacaklarını kabullenmek daha kolay."
Başımı onaylarcasına salladım. Mantıklıydı, çok mantıklı hem de.
Onu tekrar, tıpkı bana yaptığı gibi baştan aşağıya inceledim. "Ne için yaşıyorsun Rehber?"
Sorum karşısında kaşlarını kaldırdı. Onu kendi silahıyla vurmuştum. O karmaşık sorularıyla.
"Aldığın nefesler ne için? Aile, huzur belki aşk?"
Cevap bekleyen bakışlarıma karşı homurdandı. Sakalını sıvazladı. Hiç düşünmeden yanıtladı. Oysa ben, aynı soru karşısında afallamıştım.
"Aşkı tattım, doruklarına kadar yaşadım, onun aleviyle kavruldum ve her ne kadar zor olsa da yaşadığım yüzlerce yıl sonra huzura ermeye çok yakınım... Ben kaderimi tamamlamak için yaşıyorum ukala."
"Tanrıçam. Ne kadar da destansı..." diye dudak büktüm.
Alayıma aldırış etmedi. Yalnızca, çenesini dikleştirip daha fazla konuşmamam için beni susturmakla yetindi.
"Pekâlâ..." Issız ormanın ötesine gözlerimi diktim. "Zebanilerimiz geldiğinde, ne yapmamı istiyorsun?"
Özel kılıcı tuniğinin katları arasından çıkardı. "Zebaniler çok hızlı yırtıcılardır, baş etmesi oldukça zordur. Ama zayıf bir noktaları var." Kılıcı göğsüme doğru kaldırdı. "Ellerin ya da başka bir silah onlara zarar veremez hatta dokunamazsın bile. Bu kılıç onları yok edebilen tek şey. Göğüslerinde yaşam kaynakları bulunuyor, kristal ve çirkin bir kalp gibi. Gördüğünde anlayacaksın."
Bunağın ellerinden kılıcı alırken, bir yaprak hışırtısı işittim ve tenim karıncalandı. Hızla sesin geldiği yöne döndüm.
"Vakit geldi Kan Avcısı," dedi. "Sakın korkma. Korkmuş bir ruh onları yalnızca daha çok heveslendirir."
Dudaklarımı dişledim, boştaki yumruğumı sıktım ve kılıcın kabzasını bir daha bırakmayacakmış gibi kavradım.
"Bunu neden yapıyordum bir daha söylesene."
"Borcunu ödemeye bir adım daha yaklaşmak için."
Şaşkınlık ve öfkeyle ona döndüm. "Ne? Ne demek borcunu ödemeye bir adım daha yaklaşmak için. Ama demiştin ki..."
Bana tüylerimi diken diken eden ve başımdan kaynar sular dökülmesine sebep olan bir bakış attı.
"İyi şanslar ukala. İhtiyacın olacak."
🩸
(Günümüz)
Thallieos'ta tüm halkın, insanların bile, fikir birliğine sahip olduğu bir inanış vardır: "Düşmanımın düşmanı asla dostum olamaz."
Ben de bunu her zaman yadsınmaz bir kural olarak kabul etmiştim. Zanosrit Kardeşliği kurulduğunda, mirasçı haneler ve melezler tek bir düşman karşısında tek çatı altında birleşmişlerdi. Ultio Birliği ihanetleriyle yollarını ayırdığında dost bilinenlerin aslında bir diğer düşman olduğu ortaya çıkmıştı.
Şimdi ise Rhyvar ve Mireva, bana müttefik olma teklifini sunuyordu.
Yapmam gereken tek şey onların teklifini geri çevirmeden önce canını yakacaklarımın hesabını yapmak ya da cömert bir gündeymiş gibi herhangi bir zarar yol açmadan siktir olup gitmelerini söylemekti.
Bir saniye bile düşünmemem gerekirdi.
Ama hayatım ne eskisi gibiydi ne de inancım önceden olduğu kadar katıydı.
Kurallarımı yok saymıyordum. Ben topraktan doğmuştum ve karakterim de aynı doğduğum toprak gibi sıkı ve sertti ancak kuralları gevşetebilirdim, değerlendirebilirdim.
"Bence Annarithel, sana sunacağım teklifi duyduğunda kendini ve yeteneklerini hiç düşünmeden benim elime bırakacaksın."
Rhyvar'ın, o pislik Kara Savaşçı'nın kibirli, özgüvenli ve emrivaki kelimeleri zihnime kazındı. Kendini ve yeteneklerini benim elime bırakacaksın...
"Benden Zanosrit'e, Mamba'ya ihanet etmemi mi istiyorsunuz?"
Tabii ki bunu istiyorlardı. Mamba'ya ulaşmaları mümkün değildi ama vârisi ellerine geçirmişlerdi ve bu fırsatı sonuna kadar kullanacaklardı.
Rhyvar kollarını göğsünde kavuşturup sıkılmış gibi dudaklarını büzdü. "Sanırım onu çoktan yaptın. İzlerini ormanda bıraktın, kuma yayılan yeşil bir kan gölüydü."
Masadan uzaklaşarak ayağa kalktım ve yüzüne yaklaşıp gözlerimi kıstım. "Onun Zanosrit ile bir ilgisi yoktu. Aslına bakarsan oldukça kişiseldi."
Rhyvar bir süre yüzümü inceledi. Düşündüğünü, soru sorup kendini açık etmeden neler koparabileceğini tarttığını görebiliyordum. Maalesef ki bu pislik hanesinin pek çok üyesi gibi saldırgan bir barbar değildi. Kurnazdı.
Yüzümde ve kelimelerimde her ne yakaladıysa gözlerindeki keskinliğe şahit oldum. Zümrüt yeşilleri bir parça iblis karanlığıyla karardı. "Zanosrit'te Zehirciler ve Kan Avcılarının eşleştirildiğini biliyorum. Mamba tabii ki, vârisine kendi elleriyle bir eş seçmiş olmalı." Kalçasını masadan ayırıp bana doğru bir adım attı. Tehdit altında hissettim. Ruh hali değişmişti. Bu yüzden elim uyluklarıma gitti. "Aşığın mıydı Kan Avcısı? Neden onu öldürmeye karar verdin?"
Burnumdan güldüm. "Bedenim o pislik için bir ayrıcalıktı ve bu ayrıcalığı oldukça kanlı bir yolla kaybetti." Burun delikleri genişlerken bahsettiğim bedeni gözünü bile kırpmadan süzdü ben de omuz silktim. "Ayrıcalığını ve tabii ki canını."
Kael araya girerek sandalyesinde geriye doğru yaslandı ve dudaklarını bir çocuk gibi alay ederek büzdü. "Üzgünüm canım. Gerçekten kalbin kırılmış olmalı."
Yüzümü buruşturduğumda Rhyvar aramızdaki yakınlığı umursamadan beni izlemeye devam ediyordu. "Bundan oldukça şüpheliyim."
Gözlerimi devirip parmağımı göğsüne bastırdım. "Her neyse Kara Savaşçı... Ben Mamba vârisiyim. Beni kullanmak için, bilgimden faydalanmak için her yalanı söyleyebilirsiniz."
Mireva'ya döndüm. "Söylesene Mireva, beni kendi tarafınıza çekmek için anlattığın hikâyeden daha ikna edici bir yalan olabilir mi?"
"Kanıtlayabiliriz Annarithel," dedi kadın, yanıma doğru ağır ağır yürürken. "İstediğim şey bilgi değil, her yerde gözüm kulağım var ve inan bana vâris ol ya da olma Zanosrit ile ilgili senden çok daha fazla bilgiye sahibim. İstediğim şey, benim bilgimi kullanabilecek bir müttefik."
Bir Mireva'ya bir de Rhyvar'a baktım. Callidus, bacaklarıma yaslanmış gözlerini kısmıştı. "Hayır."
Ellyro isyan ederek ayağa kalktı. "Anna! Lütfen. Seni asıl kullanan onlar. Gücünü, intikam arzunu kullanıyorlar herkese yaptıkları gibi. Göremiyor musun sahiden? Safiryıldızı neden istediğini bile sana söylemedi. Vârisine-""
Hışımla kardeşime döndüm. "Tek kelime daha etme Ellyro."
Ama Ellyro, elbette beni dinlemedi.
"Mamba asla aileni sana vermeyecek. Onun amaçları senden daha önemli ve aileni bulursa seni kaybedeceğini biliyor."
Yumruğumu sertçe masaya indirdim. "Yeter!"
Safiryıldız haritasının bir kilit içinde gelebileceği olasılığını Mamba'ya söylememiş olmamın sebebi buydu. Safiryıldızı tozlu rafların arasında, sayfaları sararmaya yüz tutmuş bir kitaptan bulmuştum ve ejderha yumurtasından da haberim vardı. Haritanın harikalar yaratabileceğini biliyordum ve onu Mamba'ya teslim etmeden önce Zalaxvir hapishanesine kimselere görünmeden girmenin bir yolunu bulmak için kullanmaya niyetlenmiştim. Aileme ulaşabilmek için...
Ailem benim kırmızı çizgimdi. Ve Birlik'in zaaflarımı duymasını istemiyordum.
Ellyro kafayı mı yemişti? Onun burada yaşamak istemesini bir yere kadar anlayabilirdim. Ama bu kadar gizli bilgiyi ve benim özelimi onların gözleri önünde dile getirmesi? Buna anlayış gösteremezdim.
Kardeşimi kızgın bakışlarımla sustururken, Mireva Ellyro'nun yanındaki adama seslendi. "Vaoryn. Göster ona."
Vaoryn, bana yaklaşırken adımları çekimserdi. Tüm kasları gerilmişti ama karşıma dikildiğinde bedenini dikleştirdi derin bir nefes aldı ve tüm gerginliğini vücudundan attı.
Ellerini havaya kaldırıp, samimiyetle parlayan ela gözlerini yüzüme dikti. Kulaklarının arkasına attığı, omuzlarına dökülen sarı saçları darmadağınıktı. Yanakları utanmış gibi kızarıktı. Ne halt döndüğünü, bu adamda ne olduğunu bilmiyordum ama ince dudaklarının tebessümü beni sakinleştirmişti.
Vaoryn, Mireva'nın eline uzandı ve diğer elini omzuma bir karış kala durdurdu. "İzin verir misin?"
Kendimi geri çektim. "Ne yapıyorsun?"
Gülümsedi. "Ben bir Empatım. Güçlerimi bu şekilde... daha iyi kullanabiliyorum."
Gözlerim büyüdü. Hangi melezlerin ya da hane fertlerinin birleşiminden doğduklarını bilmesem de Empat melezleri duymuştum ama ilk defa kanlı canlı bir tanesiyle karşılaşıyordum. Empatlar duygu aktarımı yapabilir, duyguları okuyabilir ve onları manipüle edebilirdi.
Omzumun üstünde izin bekleyen eli ittim. "Peki güçlerini üzerimde kullanmana neden izin verecekmişim?"
Vaoryn dudaklarını dişledi. "Mireva'nın sana yalnızca doğruları söylediğine inanman için. Yemin ederim onları yönlendirmeyeceğim yalnızca aktaracağım. İzin verirsen, sen de göreceksin."
Bekledim. Manipülasyon yaparsa bunu her halükârda anlayabilirdim. İçimde çırpınan anlamsız bir umut vardı. Gerçeklere karşı kör kalmamak için Mireva'nın anlattıklarına inanmak istiyordum. Başımı sallayarak ona izin verdim. "Benim duygularımdan uzak dur Empat."
Vaoryn, elini omzuma koyduğu an, bedenim titredi. Saçlarımdan ayak parmaklarıma kadar uyuştuğumu hissettim. Göz bebeklerim irileştiğini sanki vücudumu uzaktan izliyormuş ay da bir aynaya bakıyormuş gibi hissedebiliyordum. Transa girmiş gibiydim. Engel olmak için bir çaba göstermek istemiyordum. Vaoryn ve Mireva'nın vücutlarının ısısını hissedebiliyor hatta görebiliyordum. Renkler saçıyorlardı.
Gözlerimi kırpıştırdım. Üçümüzün arasında bir akım dolaşıyor ve tüylerimi diken diken ediyordu.
Dördüncü bir akım araya karıştığında, aramızdaki renklerin gölgelerle dalgalandığını tenimin üstünde ve ruhumun içinde hissettim.
"Rhyvar..." dedi Vaoryn kaşlarını çatıp Kara Savaşçı'ya odaklanmaya çalışarak. "Kes şunu."
Gölgeler ondan geliyordu. İblisinden. Bunu sezebiliyordum. Bu onun büyüsü değildi, varlığının parçasıydı. Diğerlerinin renk alanlarını kaplayıp bana ulaştıklarında, parmak uçlarımın etrafında ve bedenimin hatlarında dans ettiklerinde tehdit altında hissetmiyordum. Sadece büyülenmiş bir şekilde ona bakıyordum.
"Bir şey yapmıyorum..." dedi dişlerini sıkıp bir adım geriye giderek.
Vaoryn başını iki yana salladı. "Evet yapıyorsun. Ben... sadece ondan uzaklaş ve başka bir şey düşün tamam mı?"
Boğazını temizleyerek uzaklaştığında o hayalet gölgeler parmak uçlarıma tutundu. Tenim merak ve endişeyle buz kesti. Diğerlerinin hiçbir şey göremediğini biliyordum buna Kara Savaşçı da dahildi. Ancak... bakışları öfkeyle parmak uçlarımı kaydı ve geriye attığı diğer adımın gerçekten fiziksel olarak onu zorladığına şahit oldum. Yüzünü buruşturup arkasını dönerken göğsünü ovalıyordu.
Bakışlarımı Mireva'nın vücudundan yayılan rengarenk ısı alanına çevirdim. Kontrol elimdeydi ama aynı zamanda değildi de. Mireva'nın etrafında güneş ışıkları gibi parlayan ısı alanı beyaz renge döndü. Kaşlarımı çattım. Kulaklarımda fısıltılar duydum, beyaz ısı alanı dalgalandı.
Dudaklarım şaşkınla aralandı. Nasıl olduğunu bilmiyordum ama kadının doğruyu söylediğini, samimiyetini ve iyi niyetini görebiliyordum.
Tanrıça aşkına.
Bu kadına inanıyordum. Ve bu kesinlikle manipüle edilmiş bir inanç değildi. Kemiklerime kadar hissedebiliyordum.
Vaoryn, Mireva'nın elini bıraktığında kadının etrafında dalgalanan ışık yok oldu. Tek kelime edemiyordum, transtan çıkamamıştım.
"Ne hissediyor?" diye sordu Mireva, Vaoryn'e.
Adam bir an afalladı, başını eğip bana baktı. Birkaç saniye önceki tehdit aklına gelmiş olmalıydı. Büyünün etkisinde olsam da zihnim açıktı, her şeyi duyuyor ve anlayabiliyordum. İstesem bağı şu anda koparabilirdim ama yapmadım. Vaoryn'in omzumdaki eli sıkılaştı, vücudum yeniden titredi sonra kaşlarını çatarak benden uzağa çekildi.
"Ben, duygularını okuyamıyorum," dedi şaşkınlıkla.
Bağın kopmasıyla başım döndü ve sandalyeye tutundum.
Mireva kaşlarını çattı. "Duygularını okuyamıyor musun?"
Adam elini ensesinde gezdirdi. "Yorgun olmalıyım bunu daha önce yaşamamıştım."
"Vaoryn... sana yalan söylemeye çalışanlara çok acıyorum," diye mırıldandım şakaklarımı ovuşturarak.
Vaoryn'in zaten al al olan yanakları iyice kızardı ve gülümsedi. "Rıza olmadan gücümü kullanmayı sevmem."
Islık çalıp başımı iki yana salladım. "Ah, kesinlikle kullanmalısın."
"Carazael, Calardi, Lexzandra. Onlar bizim ortak düşmanlarımız Annarithel. İş birliği yapmak varken neden birbirimize köstek olalım ki? Mamba bunu anlayamayacak kadar kör ama sen değilsin," dedi Mireva, yumuşacık bir ses tonuyla. Vaoryn'in büyüsünden en az benim kadar etkilenmiş görünüyordu.
Sandalyeyi iyice kavradım, başımı omuzlarımın arasına aldım ve gözlerimi kapattım. Doğruydu İnsan Krallar ortak düşmanımızdı, en nefret ettiklerimizdi, en çok öldürmek istediklerimizdi.
Thallieos yükseldikten, Rubueres'ten kaçmayı başardıktan tam bir sene sonra dört insan kardeşin Roadalos'u devirmesiyle buradaki tüm hayatlar yerle bir olmuştu. Kardeşlerin babası son Hükümdarlık Turnuvası'nda dördüncü aşamaya kalan bir insan savaşçıydı. Melezlerin saldırısıyla ortaya çıkan savaşta ölmüştü ve dört kardeş o gün bir yemin etmişlerdi. Lanetli saydıkları büyüyü ortadan kaldırmak, mirasçı hanelere ve melezlere diz çöktürmek ve Sonsuz Tanrı inancını Thallieos'taki tüm kafirlerin kalplerine kazımak için Roadalos'u tahtından indireceklerdi. Ve öyle de yapmışlardı.
Dört kardeş, hükümdarın insan gardiyanları olmuşlardı. Roadalos'u koruyup, aynı zaman da hem meclise hem de soylulara layığıyla hizmet etmişlerdi. Hatta öyle ki, Lexzandra Roadalos'un kalbini çalmayı bile başarmıştı. Bir gece yatağına süzülüp, Roadalos'un boğazını kesip Elysthram'ı ele geçirmişti. İnsanların ayaklanmasıyla, diğer üç taşı da almayı başarmışlardı. Sözde şanlı zaferlerini de bu şekilde kazanmışlardı.
İnsan Krallar'dan öyle nefret ediyordum ki, bu nefret kalbimi yakıyordu.
Mireva'nın Molzeun ile ilgili anlattıkları gerçekti artık o yanan kalbimle buna inanıyordum. İçten içe Vaoryn'in dokunuşu olmadan bile anlattıklarına inanmakta güçlük çekmezdim.
Zihnim âdeta kaynıyordu, bir tiranın mirasını yaşatmak istemiyor Zanosrit'e güvenmek gibi bir hata yapmak istemiyordum. Hiçbir zaman güvenmemiştim.
Birlik'in de Kardeşlik'in de İnsan Krallar ile ilgili planları vardı. Ben de bu uğurda savaşmaya hazırdım.
Ama... intikamımdan önce kurtarılmayı bekleyen bir ailem vardı. İşte Zanosrit'in bana karşı en büyük kozu buydu. Mamba'nın bana vaadi, beni ona bağlayan zaaftı.
Birlik ise bana yalnızca gerçekleri ve daha şanlı bir zaferin yolunu sunuyordu. Gerçekleştirmem gereken kader hangisiydi? Hangisi önceliğim olmalıydı?
Tanrıçama seslenerek iç geçirdim.
Beni gözet Enhrecha, yolumu aydınlat.
Çan sesi Birlik'in malikânesinde yankılandığında, başımı kaldırdım.
Kael'in sesin duyulmasıyla kapıya koşması bir oldu. "Açlıktan ölüyorum!"
Mireva, bana kapıyı gösterdi. "Ziyafet başlıyor. Katılmak ister misin?"
İtiraf etmeliydim, mide gurultumu bastırmak için saatlerdir kıvranıyordum ve yoldaşımın masum bakışlarına bakılırsa o da öyleydi. Ellyro elime yapıştı ve beni kapıya doğru çekiştirdi. "Kesinlikle katılacak," diye cıvıldadı.
Homurdansam da kardeşime direnmedim. Tok karnına daha iyi bir karar verebilirdim...
Odadan çıkarken izbandut gibi kapıda dikilen Rhyvar'ı süzdüm, omzum adamın göğsünü sıyırıp geçti. Onda tuhaf bir şeyler vardı. Öfke, nefret ya da arzu. Sonuncusu olmadığına kalıbımı basardım ama yine de... ormanda karşılaştığımız andan beri beni diğerlerinden farklı bir şekilde izliyordu, bakışları beni tartıp biçerken, bunu Birlik'in çıkarları için yapmıyordu.
Çünkü hissediyordum. Ben de onu aynı şekilde takip ediyordum. Uzun zamandır bir erkekle, bir düşmanla tartıştığımda ellerim hançerlerime gitmeden bu kadar dayanmamıştım. Daha önce hiç, nefretim tenimi ısıtmamış ve karnımda düğümlere sebep olmamıştı.
Başımı iki yana salladım. Saçmalıyordum.
Diğerleriyle birlikte ziyafet salonuna indiğimde yemek çoktan başlamıştı. Birlik üyeleri salona yan yana dizilmiş uzun masalardaki yerlerini kapmışlar ve leziz görünen yemeklerin tadını çıkarıyorlardı.
Her masanın tam üzerine denk gelen iri mumlu avizeler, yüzleri aydınlatıyordu. Salonun en ucunda, masaların sonunda terasa açılan geniş cam kapılar vardı. Salona çıkarken, gerginlikten kaskatı kesilmiştim ama yalnızca birkaç adam ve kadın dışında bana aldırış eden olmamıştı.
Rhyvar birkaç adım ötemden yürüyor ve tüm üyelerin saygıyla başlarını eğdiklerini, onu selamladıklarını ya da gözlerini kaçırdıklarını görebiliyordum. Sanki attığı her adımda iblisi öne çıkıyor ve yere bir yumruk indiriyordu.
Kadınların çoğu ona bakarken gülüşüp, kızarıyordu. O ise omzunun üstünden bana bakarken hiçbirine aldırış etmiyordu. Gözlerimi devirdim.
Kardeşim gülücükler saçarak birkaç yaşıtına el salladı, Ellyro'nun varlığını kabullenmiş olmalılardı. Onu seviyorlardı. Gerçi Ellyro'yu sevmeyecek hiç kimsenin olduğu sanmıyordum. O benim tam tersimdi, güler yüzlü, sevecen ve samimiydi.
Mireva, Rhyvar ve diğerleriyle masalardan birinin başına oturdum. Bu harekete şaşırmadan edemedim. Mamba her zaman ziyafetlerde meclisi ile ayrı bir köşeye otururdu, herkesi izlerdi ve sohbetlere katılmazdı.
Zanosrit'te herkes kendi yemeğine yumulur şaraplarını kafalarına diker ve ancak yeterince sarhoş olduklarında sohbete dalarlardı. Birlik'te ise rengarenk peleriniyle bir ozan masadan masaya savrularak şarkılarını söylüyor, çocuklar oturdukları yerden ozana eşlik ediyor ve muhabbetlerinin arasında yemeklerini yiyorlardı.
Kararımı birazcık sevgi gösterisi etkileyecek değildi. Sevginin, yanıltıcı olduğunu ve mantığı yerle bir ettiğini biliyordum. Sevgi bana ailemi ve intikamımı veremezdi. Yalnızca, sağ tarafımda oturan kardeşime ve sol tarafımda üzerinden dumanlar tüten ete yumulan yoldaşıma sevgi besliyordum.
Aklıma Brendon düştüğünde yüzümü buruşturdum. Ziyafetlerde nasıl yanıma kıvrıldığını, güç için nasıl oyunlar oynadığını, nasıl sırılsıklam âşık numarası yaptığını hatırladım ve son anlarında yeşil kanının nasıl toprağı boyadığını. Tek hissettiğim, tatmindi. Diyardan bir hain daha eksilmişti. Ciğerimi yakan intikam ateşinin küçük bir kısmı sönmüştü.
Midem açlıktan garip sesler çıkarsa da önümde yığın olan püreden, meyve salatasından ya da etten bir çatal bile alamıyordum, koku nefisti ona şüphe yoktu ama midemi bulandırıyordu. Mamba'nın ametist gözleri zihnimde belirdiğinde iştahım tamamen kapanmıştı. Bu masada oturduğumu bilse, Brendon'ın ölümünü ve esir alınan Zanosritleri duysa, Ellyro'nun artık bir Ultio olduğunu anlasa...
Ah tanrıça, hiddetini düşünmek bile tüylerimi diken diken ediyordu. Mamba, benim manevi annemdi, beni büyütmüş ve vârisi olmamı istemişti hem de tüm Zanosrit'in önünde. İşte tam da bu yüzden, öfkesi yıkıcı olacaktı. Tabii, olanları öğrenirse...
Şarap testileri masaya konduğunda, Kael masanın karşısından önümdeki kadehi kaptı. Testideki kırmızı şarabı kadehe boşalttı ve meyve yığınından aldığı bir tane çileği kadehin içine attı.
"En son çileği ye," dedi kadehi bana uzatırken.
Rhyvar ikimiz arasında geçenleri dikkatle izliyordu. Çatalı havada asılı kalmış, metalin üstündeki parmakları bembeyaz kesilmişti.
Kael'in genç kızların gönlünü ışık hızıyla çalabilen bir çapkın olduğu aşikârdı, kaşlarını kaldırışı ve yüzündeki muzır gülümseme bunu anlatmaya yetiyordu. Ama ben, bu numaralara kanacak bir kadın değildim. Bugüne kadar gönlümü tek bir erkeğe bile kaptırmamıştım... Sadece kısa süreliğine kapıldığım bir kişi vardı bunu da çocukluğumdaki büyük bir hata olarak görüyor hiç yaşanmamış olduğunu varsayıyordum.
Başımı eğip ona gülümsedim. Kadehe uzanır gibi yaptım ve Kael'in önündeki boş kadehi alıp başka bir testiden kendime şarap doldurdum.
Vaoryn ağzını kapatarak gülüşünü gizlemeye çalıştı ama kahkahası bulaşıcıydı. Masadaki herkes yenik düşen Kael'e gülüyordu. Kael ise muzırca sırıttı, omuzlarını silkti ve şarabı kafasına dikip ağzını koluna sildi.
"Bakıyorum da kaynaşmışsınız," dedi Rigel Kael'in yanına otururken.
Kaşlarımı kaldırıp Rigel'ı süzerken, herkesin gülücükleri silindi. Kare çenesi, bronz Kara Savaşçı teni ve kaşlarına dökülen altın sarısı saçlarıyla yakışıklı sayılabilirdi ancak tiksintiden, başka bir şey göremiyordum.
"Nihayet aramıza katıldın Rigel," dedi Mireva.
"Dikkat et Mireva. Her birimizin yemeğine zehir atmakta bir an tereddüt etmeyecek Mamba vârisiyle aynı masada oturuyorsun."
Mireva, bir çocuğu azarlar gibi kaşlarını çatıp Rigel'a baktı.
"Yemeğe zehir atmak tarzım değildir Rigel," dedim. "Zehrin direkt ete ve kana bulaşmasını sağlayan bıçaklarım var."
Şarap kadehimi kapıp alıp ayağa kalktım. Callidus'a Ellyro'nun yanında kalmasını işaret ettim ve ardıma bakmadan terasa doğru ilerledim. Sırtımda dolaşan bakışları hissedebiliyordum ama umursamadım. Nefes almaya ve düşünmeye ihtiyacım vardı.
Terasın beyaz taş korkuluklarına dirseklerimi dayadım ve derin bir nefes aldım. Gecenin, nefes kesici sessizliğini dinledim. Ay gökyüzünde tahtına kurulmuş bir kraliçe gibi ışıldıyor, Thallieos'un büyü bariyerinin ardındaki yıldızlar yanıp sönüyordu. Yemeğini bitiren çocuklar aşağıdaki avluda oyunlar oynuyordu. Malikanenin ötesindeki mehtaplı düzlüğü izledim. Yağan kar tutmuyordu yalnızca kırların üstüne beyaz öpücükler konduruyordu.
Bense kendimi bir bataklıkta hissediyordum, çırpındıkça bataklık beni yutmak için daha derinlere çekiyordu.
Keşke bir Kan Avcısı değil de Kâhin olsaydım ve ah... bir de bunağın aklına sahip olsaydım. Böylece, kaderin karşıma çıkardıklarını önceden sezebilir adımlarımı bilinçli bir şekilde atabilirdim. Rehber, böyle bir yol ayrımında ne yapılacağını bilirdi. Gerçi, kadere olan inancı yüzünden müdahale etmezdi ya orası ayrıydı.
Hayal bile edemeyeceğim gerçeklerle yüzleşmiştim. Ama ipin ucunun çoktan kaçtığını biliyordum. Gerçekler, bana musallat olmuştu ve hayat bir seçim yapmam için beni zorluyordu.
Bunu biliyordun Orvira, borçların bedeli vardır.
Sırlar... sırlar beni bu çıkmaza sürüklemişti.
Zanosrit'e olan bağlılığımı, kırılması imkânsız çelikten bir ip olarak görürdüm hep. Zanosrit için can almış, Zanosrit için savaşmış, Zanosrit için gölgelerin arasında yürümüştüm. Ama şimdi buradaydım. Birlik'in malikânesinin terasında, seçimlerle savaşıyordum.
Anlıyordum. Molzeun'un mirasının izindeyken bile her adımımı kendim için atıyordum. Ailem için ve yalnızca kendi intikamım için. Ellyro'ya daha iyi bir hayat sunmak için, Callidus'ı herkesten korumak için.
Kardeşim kendi hayatını ellerine almış, Kardeşlik'ten kaçmıştı. Callidus sorgusuz ben neredeysem ordaydı. Peki ben ne yapacaktım?
Mireva'nın anlattıklarından sonra şüphelerim gerçekliğe kavuşmuştu. Bile bile Zanosrit'te barınabilir miydim? Mamba'ya hizmet edebilir miydim? Kötülüğünün sınırları olmasa bile, manevi anneme sırtımı dönebilir miydim?
Birlik bu duvarların ardında ne haltlar çeviriyordu bilmiyordum ama bildiğim kesin bir şey vardı. İnsan Krallar ile anlaşmaları gereği gönüllü olarak Kızıl Topraklar görevine katılıyorlardı. Bunun ödenebilecek bir bedel olduğunu söylemişti Mireva. Bu bedeli yalnızca yaşamak için ödeselerdi eğer tek yapacağım suratlarına tükürmek olurdu ama bu yalnızca bir maskeydi.
Maskeleri bilirdim.
Birlik beni elinde tutmak için elbet bir şeyler sunacaktı, boş laflarla müttefik olmayacağımı biliyorlardı. Ve onları dinleyecektim.
Kadehimdeki şarabı tek bir nefeste bitirirken yanımda iri bir gölge belirdi. Korkuluklara dayanan kollarımın yanında bir sıcaklık hissettim. Hafif karanfil ve odunsu kokusu, rüzgâra kapılıp burun deliklerime doldu.
Başımı gölgeye doğru çevirdiğimde gözlerini ufka diken Rhyvar'ı gördüm. Tüylerim ürperdi çünkü onun varlığını gölgesinden bile önce hissetmiştim.
Ve bu yıllar içinde geliştirdiğim yeteneklerimden biri değildi.
Kirpiklerinin gürlüğü benim kızıl kirpiklerimle yarışabilirdi. Keskin yüz hatlarını gölgeleyen kahve kızıl sakallarını uzun süredir kesmeyi ihmal ettiği belliydi. Bitkin duruyordu. Ve rahatsızlık derecesinde çekici.
"Ne düşünüyorsun?" diye sordu.
Adamı süzen bakışlarımı çevirdim ve sırf konuşmak istemeyen ağzımı oyalamak için boş kadehteki şarap damlacıklarını yokladım. Kadehi beyaz taş korkuluğun üzerine bıraktığımda, Rhyvar kadehi kaptı. Kendi devasa kadehindeki kırmızı şarabın bir kısmını benimkine boşalttı.
Hünerli parmaklarını, elinin üstündeki yaraları ve damarları incelemekten kendimi alamadım. Elleri büyüktü. Belimi, göğüslerimi ya da... boğazımı bir tanesiyle kaplayacak kadar büyük.
Yanaklarımın içini dişledim. Elbette kadehi ve adamı burada bırakıp tek kelime etmeden gidebilirdim ama yapmadım.
Birlik'ten hiç kimseye güvenmiyordum, dostane hareketlerinin altında yatan amacı biliyordum. Onlardan hiç mi hiç hoşlanmıyordum. Yine de düşünmeden edemiyordum. Rhyvar'ın keskin yüz hatlarına baktım. Kendimi birilerine güvenmemek, kimseden hoşlanmamak için zorluyor muydum yoksa gerçekten ruhumu tüm duygulara kapatmış mıydım?
Şaraptan bir yudum aldığımda Rhyvar, yutkunuşumu seyretti.
"Rica ederim."
Dudaklarımı yalayıp homurdandığımda bakışları dilimi takip ederken ağzının kenarı seğirdi. "Şarap tanrısı falan mısın? Büyülü bağlarından bana bu kutsal içkiyi sunduğun için tapınmamı da bekliyor musun?"
Gözlerinde bir ışıltı dolaştı. Gördüğüm keyif miydi? "Sence bir şarap tanrısı olsaydım, senin gibi bir kadının yarım kadeh şarapla diz çökmesini bekleyecek kadar ahmak olur muydum?"
Yerimde kıpırdandım ve tek kaşımı kaldırdım. "Benim gibi bir kadın?"
Dirseğini korkuluğa dayayıp boynunu büktü. Bu alelade harekete bile kendine has bir yırtıcılık katmıştı. "Senin gibi bir kadın için... okyanusları şarapla doldururdum Kan Avcısı." Gözlerimi şüpheyle, ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalışırken kısılırken alaycı bir homurtu çıkardı. "Diz çöktüğünü görmek için. Güven bana çok tatmin edici olurdu."
Karnımdan yüksek ısıyla yükselen hisler öfkemle birlikte buza dönüştü. "Böyle giderse hayatlarındaki son saniyelerde, diz çöktüğümü gören pek çok erkekten biri olacaksın Rhyvar. Kalplerindeki hançerlerimi geri almak için bazen eğilmem gerekiyor."
Başını aşağı yukarı salladı. "Ne beklenmedik bir hırçınlık."
"Ne boş konuşan bir Kara Savaşçı."
Bağından kopan birkaç saç telini geriye taradı ve iç geçirdi. "Mamba olmayı sahiden istiyor musun?"
Konu değişimine şaşırsam da ayak uydurdum. Dudaklarım bu soruya gerçek bir cevap vermek için yanıp tutuşuyordu. Neden olduğunu bilmiyordum, konuşmak istiyordum. Ama karşımdakinin kim olduğunu kendime hatırlattım ve durdum. "Haddin olmayan işlere burnunu sokma."
Arkamı dönmeye yeltendiğimde Rhyvar kolumu tuttu. "Annarithel," diye fısıldadı. Onu itmeli, tenimi karıncalandıran sıcaklığı reddetmeli, dokunuşundan kaçmalıydım ama ikimiz de dirseğimi kaplayan eline bakıyorduk. Birkaç saniye sonra bir uykudan uyanır gibi boğazını temizledi. "Kimi müttefik olarak gördüğümüzü bilmek istiyorum."
Hiddetle kolumu tutuşundan kurtardım. "Bir daha bana dokunursan..."
"Kendi baltalarımla parmaklarımı mı kesersin?" Sahte bir inleme koyuverdi. "Ne tatlı bir acı olurdu."
Gözlerimi kıstım. Pislik.
"Hah! Bir Kara Savaşçı ve Kan Avcısı didişiyor. Nesillerdir hiç anlaşamamıştık zaten," dedi neşeli, yaşlı bir ses.
Ellyro, koluna girip destek verdiği bastonlu yaşlı bir kadınla terasa girdi. Kadın iki büklümdü ve zar zor yürüyordu. En az iki yüz yaşında olmalıydı. Beline kadar gelen seyrek kan kırmızı saçlara aklar düşmüştü. Yaşına rağmen buruşuk teni hâlâ benimki gibi beyaz ve damarlarında akan kanı sayesinde capcanlıydı. Bedeninde dolaşan kanın gücü derisini yırtıp dışarı akacak gibiydi. Yeşil gözleri, kocaman gülümsemesiyle kısılmıştı.
"Cise," dedi Rhyvar kadının diğer koluna girerek.
Demek bahsettikleri Kan Avcısı kadın buydu. Cise Lyla.
Kadın, kollarında destekçileriyle karşıma geçti. Beni, gizlemeye gerek duymadan baştan aşağıya süzdü ve süzdükçe gülümsemesi daha da genişledi.
Kendi hanemden birini gördüğüm için bir parça gevşemiştim. Kanlarımız birbirlerine tepki veriyordu. Bizi birbirimize çekiyordu.
"Tatlı kardeşin aramıza katıldığından beri dilinden düşmedin ama..." dedi kadın ve başını iki yana salladı. "Kim bilebilirdi?"
Derimin altında âdeta kanım kaynıyordu.
Kan Avcıları Hanesi, normal şartlarda birbirlerine çok bağlıydı. Sayımız diğer hanelere göre azdı ve bağlılıklarımız da bu nedenle çok güçlüydü. Her türden ve ırktan kanı manipüle edebileceğimiz gibi kendi kanlarımız da birbirlerine tepki verirdi.
"Ben Cise Lyla ve kanım adına gerçekten gururluyum... Kan kardeşim."
Dudaklarıma istemsiz bir tebessüm yerleşti. Bu sözler... Zanosrit'te de Kan Avcıları vardı ama bu eski dili hiçbiri kullanmazdı. "Gurur mu?"
Kadın, çeneme hafifçe dokundu ve başını onaylarcasına salladı. Aramızda oluşan kan sarhoşluğundan kurtulmak için kendimi geri çektim. Kendi hanemden birinin muhakeme yeteneğimi sınamasına izin vermeyecektim. Kadını bilerek karşıma çıkarmış olmalılardı. Mehtaplı bir gece, biraz şarap, kafa karıştırıcı pislik bir lider ve yemek... bir de başka bir Kan Avcısı eklenince istedikleri yumuşak atmosfer yaratılmış oluyordu.
Bakışlarım kadının arkasındaki ziyafete takıldı. Gözlerimi kıstım. Kael bir parşömen rulosunu Mireva'ya gösterdi ve parşömeni gerisin geri iç cebine soktu. Mireva başıyla onayladı ve ekip hızlı adımlarla salonu terk etti.
Ne haltlar dönüyor?
Ellyro, görüş alanımda belirdi ve dudaklarını dişledi. "Mireva sana bir anlaşma sunacaktı ama bence... bu konuyu Cise ile konuşman daha iyi olur." Elimi tuttu. "İnan bana, anlaşma herkes için çok iyi olacak Anna."
Önce beni Ellyro ile tehdit etmişlerdi, kardeşimin iyiliği için sesimi çıkarmamıştım. Sonra bana inanmakta zorluk çekmediğim bir hikâye anlatmışlar ve müttefik olmamı istemişlerdi. Bir anlaşma sunacaklarını biliyordum, başka türlü vârisi ellerinde tutamazlardı.
Mireva, benden çok daha fazla bilgiye sahip olduğunu söylemişti, bilgi istemiyordu bilgisini paylaşabileceği ve bunu güce çevirebileceği bir müttefik istiyordu.
"Dinliyorum," dedim, Rhyvar ve Cise'ye bakarak.
Cise, titrek elleriyle bastonunu kavrayarak korkuluğa ilerlerdi. Rhyvar kadının koluna yapışmış bırakmıyordu, gözünün içine bakıyordu. Aralarında özel bir bağ olduğu aşikârdı.
"Molzeun neye inanıyordu biliyor musun?" dedi Cise yıldızları seyre dalarken. "İnsan Krallar devrilip yerlerine asıl taht sahipleri geçtiğinde, Kızıl Topraklar görevinin sonlandırılmaması gerektiğine... Bizlerin önderliğinde, insan ırkının göreve gönderilmesi gerektiğine."
"Fena fikir değil," dedim.
Bu ideali zaten biliyordum. Mirastan, fikirlerden haberdardım yalnızca Mamba'nın siyah kafasının içinde dönen planlardan haberim yoktu. Zanosrit Kardeşliği'nin gayeleri ve kurallar, üyelere daha ilk dahil oldukları günden öğretilirdi. Birçok kanlı adımı bildiğim halde umursamamıştım, Kardeşlik beni kılıç tutan güçlü bir el olarak kullanıyorsa ben de Kardeşlik'i kullanıyordum.
Cise ansızın bana döndü. "Bu soykırımdır Annarithel. Thallieos'un ömrünü belki bir asır daha uzatmak için kurban vermektir."
"İnsanlar şu an bize aynı şeyi yapıyorlar. Bana adil göründü."
"İnsanlar yapmıyor," diye araya girdi Rhyvar. "İnsan Krallar yapıyor."
Homurdandım. "Ve insan ırkı buna göz yumup, alkış tutuyor."
Cise ellerimi sımsıkı kavradı. "Mamba safiryıldız haritasını neden istediğini sana söyledi mi?"
Gözlerimde şimşekler çakarak Ellyro'ya döndüm. Sahiden anlatmış olamazdı.
Cise'nin titrek eli çeneme çıktı ve kendisine bakmaya zorladı. "Molzeun ne istiyorsa onu istiyor Annarithel. Yağmacı Prens'in başladığı işi bitirmek istiyor."
Kuşkuyla gözlerimi kıstım. "Evet, bu tüm Zanosrit'in tek arzusu ama sen başka bir şeyden bahsediyorsun."
"Katrileah'yı tanırım Annarithel. Şüphesiz, safiryıldız haritasıyla kayıp Elysthram'ı bulmayı amaçlıyor. Ve taşla yapmak istedikleri... Tanrıçam biliyor ya, o kadın deliliğin vücut bulmuş hali."
Gözlerim büyüdü. Biliyordum.
Molzeun isyanında, Elysthram'ı Carvees'in alnından söküp almayı başardıktan dakikalar sonra öldürülmüştü. İnsan Krallar bir kez daha taşı riske atmak istemedikleri için, Carvees ile Elysthram taşını kimselerin bilmediği bir yere gizlemişlerdi. O günden beri, taşın ve Carvees'in cesedinin yerini bulabilen yoktu.
"Bunu yapamaz. Tek bir taşla koca bir krallığa baş kaldıramaz. Mamba'yı ben de tanıyorum Cise ve o Molzeun'un aksine intihar olduğunu bile bile bu deliliği yapmaz."
Cise dudaklarını birbirine bastırarak başını iki yana salladı. Soru sorarcasına kaşlarımı çattığımda Rhyvar Cise'nin omzuna dokundu.
"Bizim yanımızda olacağını bilmeden daha fazlasını anlatamam Annarithel," dedi kadın gülümseyerek. "Kanının akışını sezebiliyorum. Öfkeni hissedebiliyorum. Güçlü ve akıllı bir kadınsın, kan kardeşim. Ve aynı zamanda, kanından olduğu kadar gözlerinden de inancının yakın zamanda sarsıldığını görebiliyorum, kaderinin yön değiştirdiğini ve yolunu sorguladığını... Herkes Kan Avcılarını, vahşi yırtıcılar olarak görür. İnsanların kanında banyo yaptığımız hurafelerini bile uydururlar. Ama biz kanı kutsal sayarız, düşmanlarımızın toprağa akan kanı Enhrecha'ya bir armağanken, masumlara atılan tek bir çizik bile kana saygısızlıktır." Cise, ellerimi daha da sıkı kavradı. "Aldığın canların ağırlığının üzerine çöktüğünü görebiliyorum. Sence de gözlerini açmanın vakti gelmedi mi?"
"Merhametli olduğum söylenemez ama tek bir masum kanı bile dökmedim ben," diye fısıldadım.
Kendi içimde kelimelerimi sorguladım. İddia ettiğim buyken, neden yüreğimde yakıcı bir suçluluk hissi vardı? Diğerlerine karşı kendimi savunabilir, hırçınlaşabilir, çirkinleşebilirdim ama hanemden yaşlı bir kadının; içtenliğini, hüznünü ve endişesini kanındaki uğultudan duyabildiğim bir kadının karşısında?
Cise, tüm içtenliğiyle tebessüm etti. "Ama kaderlerin döngüsüne müdahale ettin. İntikam için kan dökmeyi hakkın saydın... Zanosrit'te işlerin nasıl yürüdüğünü biliyorum."
Soluğum seğirdi, dudaklarımı araladım ve karşımdaki Kan Avcısı yaşlı kadına gözlerimi kısarak şüpheyle baktım. Aklımdakileri dile getirmedim ama o yavaşça başını salladı.
Ellyro, Rhyvar'ın dirseğine dokundu ve gülümsedi. Onay veriyordu. Ne için?
"Ellyro bize ailenden bahsetti Annarithel," dedi Rhyvar.
Kardeşimi omuzlarından tutup sarsmak ona tüm öfkemi yağdırmak istesem de artık buna gücüm kalmamıştı. İş işten geçmişti. Yalnızca gözlerimi kapatarak iç çektim.
"Mamba'nın seni elinden kaçırmamak adına aileni öne sürdüğünü tahmin etmek için bir dâhi olmaya gerek yok. Ama aileni sana veremez, vermeyecek."
Yumruklarımı sıktım. Cise'nin kanının akışını ve samimiyetini hissedebiliyordum, ortak kanlarımız bizi birbirimize bağlıyordu. Ama İblis Soyu ne zaman ağzını açsa, o güzel dudakları darmadağın etmek istiyordum.
"Zalaxvir'e ulaşmayı deniyor, bunun için yıllardır uğraşıyor. Orada sadece benim ailem yok birçok Zanosrit var Kara Savaşçı. Aptal değilsin ama dâhi olmadığın da kesin."
Gardım yerlerde sürünüyordu ve bunun farkında olsam da hiçbir şey yapamıyordum.
"Elysthram onun önceliği. Zanosrit olsun ya da olmasın Zalaxvir'deki tebaasını umursamıyor Annarithel," dedi Rhyvar ve alaycı bir şekilde gülümsedi. "Sana aileni verirse, ona ne kalır? Vârisini kaybetmeyi göze alamaz."
Başımı iki yana salladım. "Yanılıyorsun."
Bana uzanan elini takip ettim sonra da burnundan bir nefes verip geri indirdi. "Sana kim olduğunu anlatmayacağım Annarithel. Mamba için ne kadar değerli olduğunu, Zanosrit'in geleceği için nasıl bir güç sembolü haline geldiğini, senin..." Çenesini sıktı. "Senin ne kadar kıymetli bir varlık olduğunu dile getirmeyeceğim. Seni. Kaybetmeyi. Göze. Alamaz."
Bir an... sadece bir an ona baktım. Ne gördüğümü bilmiyordum ama göğsümün derinliklerinde, kaburgalarımın ardında, kalbime ve ruhuma çok yakın bir yerde beni ona çeken; sözlerinin dile döktüklerinden daha fazlasını sakladığına dikkat etmemi söyleyen bir gerilim vardı.
Yüzünü sıvazlayıp aniden parlayan bir hiddetle kenara çekildiğinde kelimeler ağzımın içinde dönüp durdu ama konuşamadım.
"Harita elinde ama kilidi açmayı başaramamış... Ne tesadüf, safiryıldız haritasını da bulan senmişsin," dedi Cise.
Dudaklarım gerildi. "Ne olmuş?"
Ellyro'nun kapı dinleme alışkanlığı beni delirtiyordu. Pek çok şey olmuştu tabii. Kendim fark etmesem de Mamba'ya hiçbir zaman güvenmediğim apaçık ortadaydı. Ailemi bulabilmek için bir şansı vardı ve bunu Mamba'nın bilmediğim planında heba etmek istememiştim.
Cise, yanaklarımı avuçlarının içine almaya yeltendiğinde başımı hızla geri çektim.
"Bu kadar yeter," diye hırladım. Cise'nin elleri havada asılı kaldı.
"Bize güvenmediğini biliyorum ama kanım şahidimdir ki ben Katrileah gibi boş vaatlerde seni kafeslemeye çalışmıyorum. Seni bir silah olarak görmüyorum... Sen bir anahtarsın Annarithel ve anlaşmaya uyduğun sürece dilediğin kapıyı açacaksın."
Yutkundum ve güçlükle fısıldadım. "Nasıl?"
Cise Rhyvar'a ve salona baktı. "Haritayı bize getirmeni istiyoruz. Söz veriyorum ona fısıldayan kişi sen olacaksın."
🩸
Birkaç saattir ziyafet salonunda yerde oturmuş sırtımı banka yaslıyor ve Kael'in aralıksız bir şekilde şarap kadehimi doldurmasına müsaade ediyordum. Bir Kan Avcısı olmanın en büyük avantajlarından biri daha: Kolay kolay sarhoş olmazdık.
Çoktan bir müttefik olma yoluna girmiştim yalnızca zihnime bunu kabullendirmeye çalışıyordum. Sonuçları tartıyordum. İki yüzlü bir hain konumunda olabilirdim ama o kadar basit değildi. Bu şansı kullanmazsam eğer ve Zanosrit'e hiçbir şey yaşanmamış gibi dönersem, pişman olmaktan korkuyordum. Eh, aynı zamanda, Birlik'in müttefiki olmaktan da çekiniyordum.
Elinde büyüdüğüm Mamba'ya güvenmiyorken daha yeni tanıdığım Birlik'e asla güvenemezdim bunu yalnızca ailem için Ellyro için ve Callidus için yapıyordum.
Fedakârlık.
En derin arzular, fedakârlık göstermeden; gururunuzdan ve ruhunuzdan bir parçayı vermeden gerçekleşmezdi. Bunu ilk elden deneyimlemiştim.
Xathmoran'de şafak söküyordu. Ziyafet salonunda, benden, Callidus'tan yanı başımdaki bankta oturan Ellyro'dan, masanın üstüne sırt üstü uzanmış Kael'den, düşüncelerimi görebilecekmiş gibi beni pür dikkat izleyen Mireva, Rhyvar ve Cise Lyla'dan başka kimse yoktu. Sessizlikleri ve bana tanıdıkları vakit sinirlerimi bozuyordu.
"Demek Mamba, safiryıldız haritasını kayıp Elysthram'ı ele geçirmek için istiyor," diye mırıldandım.
Mayhoş sesim, fısıltılı bile olsa salonda yankılanmıştı.
Ailemi ya da diğer Zanosritleri umursamıyor yalnızca zafere en kısa yoldan ulaşmak istiyor. Hem de ardında bıraktıklarının üstüne tırmanarak, bir kere bile dönüp arkasına bakmadan.
"Şüphesiz," dedi Mireva.
Cise, haritaya fısıldayanın ben olacağım sözünü vermişti. Safiryıldız haritası, yalnızca kanını üzerine akıtan ve dileğini fısıldayan kişiye sadık kalırdı, başkaları dilekte bulunamazdı. Bunun için yalnızca anlaşmaya sadık kalmam gerekiyordu.
Ancak, söylediklerine göre safiryıldız haritası tek başına bir hiçti, Elysthram taşını bulamazdı. Haritanın bir eşi olan Safiryıldız pusulası ile birleştirilmesi gerekiyordu. Mamba ikisine de sahip olmadan Elysthram'ın üzerindeki gizlilik efsununu kıramazdı. İşin can alıcı noktası, anlaşmanın bana kalan kısmıydı.
Harita Mamba'nın elinde güvende değildi. Peki ya Birlik? Onların elinde güvende olacak mıydı? Sözlerini tutacaklar mıydı?
Mireva'ya döndüm. Yüzümde herhangi bir mimikten eser yoktu. "Diyelim ki haritayı çaldım... Size nasıl güveneceğim?"
"Büyük bir risk alıyoruz Annarithel," dedi Rhyvar, gür ama su gibi berrak sesiyle. "Varlığımızı ve planlarımızı Mamba'ya ifşa edebilirsin ama biz sana güvenmeyi seçiyoruz."
Ama ben size hiç mi hiç güvenmiyorum, İblis Soyu.
Cise, bankta kayarak arkama, Ellyro'nun yanına geçti. "Safiryıldızların hikâyesini bilir misin?"
Dudak düktüm, tam olarak bildiğim söylenemezdi.
"Yüzyıllar önce, Hükümdarlık Turnuvası'nın üçüncü aşamasına kalan iki genç varmış. Eflatun Cadının Çayırları'nda, antik arenaya ulaşmak için mücadele veriyorlarmış. Bilirsin, ruhlar, periler vahşi yaratıklar." Titrek parmaklarıyla kafasını işaret etti. "Hepsi burada oluyormuş tabii. Gençler, tam deliliğin sınırlarında gezerken kafa kafaya vermişler ve Eflatun Cadı'ya yardım için yalvarmışlar, anlatılanlara göre Eflatun Cadı onlara görünmüş. Çayırlardan kurtulabilmeleri için birine safiryıldız pusulasını diğerine de haritayı vermiş. Kanlarınızı akıtın ve dileğinizi fısıldayın gitmeniz gereken yeri size gösterecekler, demiş cadı. Ama unutmayın, birlikte çalışmalısınız, diye eklemiş. Kimileri cadının aslında onlarla yalnızca oyun oynadığını söyler çünkü detayları verme gereği duymamış. Safiryıldızların eş olduğunu, yalnızca birinin kanı ile efsunun tetikleneceğini ve birlikte kullanılmadıkça işe yaramayacağını söylememiş."
"Gözünü hırs bürümüş gençler, birlikte çalışmaya yanaşmamış ve yollarını ayırmış. Eh, ikisi de arenaya ulaşamamış. Akıbetlerini bilen yokmuş. Rivayete göre dördüncü aşamaya kalanlardan biri bu hikâyeye bizzat şahit olmuş. Kim bilir belki de gerçekten öyledir."
O pislik korsan muhtemelen bu hikâyeyi, haritanın bir eşi olduğunu biliyordu.
Dilimi dişlerimin üstünde dolaştırırken Mireva'ya baktım. "Harita pusula olmadan çalışmıyorsa benim de işime yaramaz, dileğimi gerçekleştiremez. Yani, onu size getirirsem yalnızca ihanetimle yetineceğim..." Ayağa kalkarken gözlerimi kıstım. Ses tonum sakindi ama hançerlerime uzanmak için kaşınan parmaklarım için aynı şeyi söyleyemezdim. "Nasıl bir oyun oynuyorsunuz benimle?"
Mireva, uzun süre Cise'nin gözlerine baktı ve başını salladı. "Harita başka kayıpların yerini gösteremez ama... eşinin yerini gösterebileceğini inanıyoruz," dedi Cise ve daha gür bir sesle ekledi. "Senin kanın ve sözlerinle elbette."
Dalga geçercesine güldüm. "İnanıyorsunuz?"
"Şimdilik önemli olan haritayı Mamba'nın elinden almak Annarithel. Er ya da geç pusulanın da peşine düşecektir. Buna izin verilemez. Zihinlerinin ne kadar kirli olduğu hakkında en ufak bir fikrin bile yok. Seni yetiştirmiş evet ama gerçek yüzünü asla göstermemiş."
Ekibe arkamı döndüm ve kollarımı göğsümde kavuşturdum. Asıl amaçlarını söylemiyorlar yalnızca benim dikkatimi çekebilecek noktaların üstüne basıyor, etrafından dolaşıyorlardı.
"Pusula ve harita... ya sonra ne olacak? Ailemi bulmaya yardım etmek isteyen hayırseverler olmadığınız açık."
Onun varlığını sırtımda hissetmemle omurgamdan bir ürperti yükseldi. Yüzümü dönerek Rhyvar'la yüzleştim. Kaşları çatılmıştı, elleri koluma değecek gibi oldu ama çabucak vazgeçti. Meydan okuyan bakışlarımı zümrüt yeşili gözlere diktim.
"Bana sinsice yaklaştığın için seni öldürsem, anlaşmanın ne kadarlık bir kısmını ihlal etmiş olurum?"
Hıhladı. Yüzünde aşağılama ve hayranlığın karıştığı bir ifade vardı. "Zanosrit'in gözdesi olabilirsin ama sen bile bir Kara Savaşçı'yı ölümle tehdit etmemen gerektiğini biliyor olmalısın."
Korkudan titriyormuş gibi yaptım. Biliyordum, Kara Savaşçıların dövüş ve öldürme yeteneklerini tüm Thallieos biliyordu. "İblisini üstüme mi salarsın?"
Omuz silkti. "Onun gibi bir şey."
Gözlerimi devirdim. "Gerçek amacınız ne?"
Burun kemerini sıkarak iç geçirdi. "İnsan Krallar ile olan anlaşmamız... işler istediğimiz gibi yürümüyor. Neredeyse iki yıldır, gönüllü göreve gidenler geri dönmüyor. Elimizi kolumuzu sallayarak onları geri alamayız. Birlik'teki tek bir kişiyi bile riske atamayız," dedi ve dudaklarını yaladı. "Kızıl Topraklar görevine gönderilen mahkûmları gizli bir tünelden geçirdiklerini duyduk, yerini bilmiyoruz ve sıkı önlemlerle korunduğuna eminiz. Bugüne kadar bize dönen üyelerimizin hiçbiri tünelleri görmemiş, tüm duyularının baskılandığını söylediler. Birbirleri ile de iletişim kurmaları engelleniyormuş."
Kaşlarım hayretle kalktı. "Zalaxvir mahkûmlarını kurtarmak istiyorsunuz."
Rhyvar başıyla onayladı.
Rhyvar hariç hiçbirinin gözünde intikam arzusunun o sivri parıltısını göremiyordum. Böyle bir gücü yalnızca mahkûmları kurtarmak için istiyorlardı. Sonrası yoktu. Savaşmak yoktu, bir daha kimse Kızıl Topraklar görevine gitmesin diye haklarını alabilsinler, eski hayatlarına geri kavuşabilsinler diye baş kaldırmak yoktu. Zanosrit, tam olarak bunu istiyordu ama benim ailemi kurtarmak yakın planları arasında yoktu. Varsa bile, beni, Birlik'i reddetmeye itecek bir teşvikleri olmamıştı.
Zamanla yarıştığımı biliyordum. Zaman en büyük düşmanımdı. Ailemin kesin olarak yaşadığından bile emin değildim ama öyle olduğunu umut etmekten başka şansım yoktu. Eğer yaşıyorlarsa, daha alacak kaç nefesleri kaldığını bilmiyordum.
Ellyro yanıma gelip belime sarıldı. "Başarabiliriz Anna. Birlikte her şeyin üstesinden gelebiliriz. Herkesi yenebiliriz. Sana ihtiyacım var... İnan bana, Birlik'teki herkesin sana ihtiyacı var."
İç çektim. "Ben bir kurtarıcı değilim Ellyro," diye fısıldadım kardeşimin bile zor duyacağı bir sesle.
Ah tanrıça, bu çok zordu. Böyle bir ayrıma geleceğimi hayal bile edemezdim. Enhrecha şahitti ya, yaşadıklarımdan sonra Zanosrit'in beni yönetmesine izin veremezdim. Birlik'i bir engelden çok fırsat olarak görmeliyim. Değişimi kabullenmem gerekiyordu. Savaşmayı bırakmayacaktım, kan akıtmam gerekiyorsa eğer akıtacaktım, arzularımın üstünü örtmeyecektim. Çıkarlarımla örtüşen bir amaca hizmet edebilirdim ama kim olduğumu değiştiremezdim. Bunu istemiyordum da.
Borçların bedeli vardı. Ve hatalarımı tekrarlamak için bu bedeli ödememiştim.
Rhyvar, yavaşça elini uzattı. "Thallieos'a yıkım getirecek silahlardan biri mi olacaksın Annarithel Orvira yoksa kurumuş kalplere umut mu?"
Balta savurmaktan nasır tutmuş iri ele baktım. Soğukkanlı bir beklentiyle yüzümü incelerken dudaklarıma kurnaz bir gülümseme yerleştirdim." İlla bir isim koymak istiyorsan İblis Soyu... bana Mamba vârisi diyebilirsin," dedim ve Rhyvar'ın gözleri kuşkuyla kısılırken, elini tuttum. "Bu oyunu benim kurallarımla oynayacağız."
*🩸
"Senin ne kadar kıymetli bir varlık olduğunu dile getirmeyeceğim. Seni. Kaybetmeyi. Göze. Alamaz."
Kelimeler lanet olası dilinden döküldüğü gibi iblisinin içinde bir yerlerde gürlediğini hissetti. Başını göğe dikmiş ve nihayet, demişti. Nihayet, nihayet, nihayet. Bir parça gerçek, bir parça sır.
Evet, Mamba onu kaybetmeyi göze alamazdı. Ancak Rhyvar da bunu yapamazdı.
Sadece bir saniye... birinin ölümünü izlemek için bir saniye yeterdi.
Sadece bir saniye... birinin avuçlarınızdan kayıp gitmesinden korkabilecek kadar üstünüzde güç sahibi olduğunu anlamak için bir saniye yeterdi.
🩸