İçeriğe geç

Kanın Şarkısı

Bölüm 8 · 14 dk okuma

Kanın Şarkısı

Bölüm 8

YEDİNCi BÖLÜM: KARARLAR

Selamm kan güzelleriiii! Nabersiniz nasıl gidiyor? Bölüm hazırdı ama yoğunluktan bir türlü bölümü bile paylaşamadım. Rhyvar'ın şaha kalktığı bir bölüm olucak bilgisini vereyim. Yavaş yavaş aksiyona başlıyoruz ehehheh Sekizinci bölümü de hemen paylaşacağım direkt geçebilirsinizzz Keyifli okumalarrrr Yedinci Bölüm "Kararlar" "Seni onlarla yalnız bırakmayacağım." Rhyvar, karanlık tarafından yutulan basamakları indiğimiz sırada durup bana döndü. Callidus birkaç basamak önümüzdeydi. Meşalelerin hissizce salınan alevleri yüzünde ışık ve gölge oyunları oynuyor; yüzünün yanındaki yara izinin hatlarını belirginleştiriyordu. "Onlara neler yaptığımı gördün. Bana güvenmemek için bir sebebin yok." Anahtarlar parmağının ucunda şıngırdarken bedenini tamamen bana döndü. İki basamak üstteydim ancak hâlâ benden birkaç santim uzundu. "Sorun sana güvenmemem değil..." Yüzüme düşen bir saça üfledim. "Bir keresinde sadece küçük bir bıçakla altı infazcıyı Sonsuz Tanrı'larıyla buluşturdum. Becerilerime hakaret etme." Bir basamak tırmanıp benimle karşı karşıya geldi. "Bir keresinde benden daha iri bir adamın, küçük zehirli bir iğneyle can çekişerek öldüğünü gördüm. Deneyimlerimi küçümseme." Boynumu büktüm. "Sahiden kaç yaşındaydın sen?" Bir basamak daha çıktı. Aramızda yalnızca kıyafetlerimizin sağladığı bir boşluk vardı. "Deneyimlerimizi kıyas edemeyecek kadar senden büyüğüm Kan Avcısı." Gözlerimi kıstım. "Elli?" Dişlerini sıktığında içimden güldüm. Bir daha denedim. "Altmış?" "Otuz beş." Mirasçı hane fertleri için küçük bir yaştı, bizler yüzyıllarca yaşayabiliyorduk ama benden on beş yaş büyüktü. Bu bilgiyi kullanmazsam nasıl bir Kan Avcısı olurdum? "Ah... orta yaş sorunları. Tehlikeli olabiliyor. Eklemlerde ağrı, kontrolünü kaybeden büyü, refleks yavaşlamaları ve..." Serçe parmağımı kaldırıp yavaşça büktüm. "İktidarsızlık belirtileri-" Sırtım duvara çarptığında sözlerim yarıda kesildi. Rhyvar bileğimi başımın üstüne sabitlerken diğerini tutuşundan kaçırdım ve yakut kabzalı hançerimi çekip gırtlağına yasladım. "Aptallık," diye tamamladım kelimelerimi. Karnımın altında hissettiğim baskıyla aşağıya baktım. Kapkara bir bıçaktı. Giysimi dürtüyordu. Göz ucuyla Callidus'u süzdüm. Meraklı bir yavru tilki gibi bizi izliyordu. Bu adam resmen üstüme atılmıştı ama sadece izliyor muydu? Hain. "Gördüğün gibi Annarithel, bedenimde hantallaşan tek bir kas bile yok." Bakışlarımı kasıklarından inatla kaçırmaya çalışarak, tuniğini zorlayan kaslı göğsünü geçtim, hançerimin ince bir çizik attığı boynuna sonra da yüzüne baktım. İmasını sezmiştim ve yakınlığı yüzünden, öfkelenmekten çok ensemin yandığını hissediyordum. Piç kurusu. Güzel bir adamdı. Canavarımsı bir çekiciliği vardı. Kokusunu içime çekmemek için direndim. Neden en nefret ettiklerimiz hep en güzelleri olurdu? "Kendini böyle mi ikna ediyorsun?" diye mırıldandım. Lanet olsun sesime. Titremişti, nefesimin arasından zar zor çıkmıştı. O bana öyle bakarken, zümrüt yeşili gözleri iblisinin hırçınlığıyla kararırken karnımın altında filizlenen şehvete engel olmak çok zordu. Bu duygu beni ürpertti. Düşmancıl ve saldırgan bir pozisyon nasıl hoşuma gidebilirdi? Ağzıma yaklaştığında nefesi dudaklarımı karıncalandırdı. Bedeni her zerremi kaplıyordu. "Seni ikna etmemi mi isterdin?" Hançerimi biraz döndürüp soluk borusuna kadar getirdiğimde açtığım çizikten kaçmamıştı bile. "Almayayım. Benim için fazla yaşlısın Rhyvar. Canını yakmak istemem." Gözlerime baktı. Uzun... çok uzun bir süre. Bir şey aradığına ve derinlere indikçe kendi düşünceleriyle boğuştuğunu anlamama yetecek kadar. "Öyle miyim?" diye fısıldadı. "Ne?" Kaşlarını çattı ve hırlayarak... ah evet, hırlayarak beni bıraktı. Yaşadığım karmaşadan kurtulurken soluklanmak istedim. Ne halt ediyordum ben? "Bunu bir daha sakın yapma," diyerek dişlerimi sıktım. "Bana ilk dokunuşun hataydı, ikinciyi de öyle kabul edebilirim ama üçüncü... üçüncünün olmayacağına emin ol." Anahtarı göğsüme çarptı ve kenara çekildi. "Seni burada bekliyorum." Hışımla yanından geçtim. Merdiveni dönerken omzumun üstünden baktım. Beni değil, duvarı izliyordu. Ve... siktir. Parmaklarını boynundaki kan damlasına götürüp, dudaklarına sürdü. Yumruklarını sıkıp öfkeyle burnundan solurken ondan uzaklaştım. Malikânenin derinliklerinde, uzun kasvetli bir merdivenin sonunda bulunan zindana geldiğimde Rhyvar'ı arkamda bıraktım ve Callidus'a bir bakış attım. "Seninle sonra konuşacağız. Orada göstermediğin tepki kabul edilemez." Eğer göz devirebilseydi... başını çevirişinden tam olarak bunu yaptığını söylerdim. Zindana girdiğimizde, az önce yaşananları ve gördüğüm o manzarayı kafamdan atmaya çalıştım. Karşılıklı duran iki hücre bizi karşıladı. Malikânelerde genellikle iç karartıcı zindanlar olmazdı ayrıca eski sahibinin neden bir zindanı olduğunu tahmin bile edemiyordum. Birlik belli ki bugüne kadar zindanı pek kullanmamıştı. Karşı duvardaki nişte yan yana iki tane meşale asılıydı ama yalnızca bir tanesi yanıyordu. O tek meşale dışında da ışık kaynağı yoktu. Her zamanki kibirli Mamba vârisi tavrımı takınarak dolu hücrenin önünde durdum. Callidus da arkamda, tetikte bekliyordu. Demir parmaklıkların ardında Lisa, Zachary, Cory ve Nicholas ellerinde ve yüzlerinde kurumuş kanlarla taş zeminde oturuyorlardı. Lisa'nın sarı kısa saçları kanla ıslanmıştı. Zachary'nin sivri tırnakları kırılmıştı. Gelişimi ilk fark eden Zachary oldu. Diğerleri fark etmişse bile bitkinlikten kımıldayamıyorlardı. Onlara bir gram bile acımıyordum. Bana kalsa burada çürüyebilirlerdi. Zachary başını kaldırdığında patlamış dudağı tiksintiyle kıvrıldı. "Her zaman kendini beğenmiş bir kaltak olduğunu düşünmüştüm," dedi ve ayaklarıma doğru tükürdü. "Meğer aynı zaman da hainmişsin de." Yalnızca boynumu büküp adamı süzdüm. Lisa ve Nicholas aynı anda parmaklıklara yapıştı. "Brendon nerede!" diye bağırdı Nicholas. Omuz silktiğimde cevap, yerinden kıpırdamayan, esmer teni solmuş Cory'den geldi. "Onu öldürdü." Lisa'nın kahverengi gözleri büyüdü var gücüyle parmaklıkların arasından bana ulaşmaya çalışıp haykırdı. Tırnakları bir karış uzağında kalan tenimi yırtmak istiyordu ancak ne geri çekildim ne de gözlerimi ekipten ayırdım. "Mamba ihanetini öğrendiğinde derini yüzüp seni o kutsal kanında boğacak," diye hırladı Nicholas parmaklıkları sıkıca kavrayıp. Cık cık edip ellerimi kemerime geçirdim. Anahtar belimde sallanıyordu ve bu Nicholas'ın gözünden kaçmamıştı. "Sonunuzun Brendon ile aynı olmasını istemiyorsanız sözlerinizi dikkatli seçmenizi tavsiye ederim." Küçük bir adım atarak parmaklıklara yaklaştım. "Ayaklarıma tükürmeniz ve bana hakaret etmeniz kötü bir başlangıç oldu ancak görmezden gelmeye çalışacağım." Lisa, küfürler savurarak parmaklıklara vurdu. "Sizi de kolayca öldürebilirdim ancak gördüğünüz gibi hâlâ nefes alıyorsunuz." "Neden?" diye sordu Nicholas sakince. Parmaklıklardaki eli yavaşça gevşiyordu. İri yeşil gözleri sinsi bir ifadeyle parlamıştı. "Brendon bana ihanet etti, üstüne bir de beni öldürmeye kalkıştı. Bunu hak etmişti. Ama sizin emir kulu olduğunuzu biliyorum, ölmenizi istemiyorum ve anlaşmaya varırsak sizi buradan çıkarabilirim." Zachary kötücül bir kahkaha patlattı. Adamın bu bağışlanmayı kendisine bir hakaret olarak algılayacağını biliyordum. "Kansız," dedi tiksintiyle, "Sen kansız bir Kan Avcısı'sın." Dişlerimi sıkıp, öne doğru atıldım. "Yaşamak istiyor musun istemiyor musun Zachary?" Zachary bir kere daha yere tükürdüğünde bir süre adama baktım. Sonra da, "Öyle olsun. Bakalım yemek ve su olmadan, kendi bokunuzun içinde ne kadar süre yaşayabileceksiniz," dedim ve omuz silktim. "Merak etmeyin çürüyüşünüzü izlemek için her sabah sizi ziyaret edeceğim." Gitmeye yeltendiğimde Nicholas beni durdurdu. "Bekle." Zachary, Nicholas'ı uyardığında çok yavaş... aralarında sessiz bir anlaşma sağlamalarına izin verecek kadar yavaş bir hareketle onlara döndüm. "Evet?" Nicholas dudaklarını kemirip yüzünü parmaklıkların arasına doğru uzattı sonra da fısıldadı. "Bizi buradan nasıl çıkarmayı planlıyorsun? Karşılığında ne istiyorsun?" Merdivene doğru bir bakış attım, Rhyvar'ın zindana atılmamak için kıvrandığına yemin edebilirdim. Nicholas'a yaklaşıp fısıldadım. "Bir ay önce Mamba'nın isimsiz aracılarından biri ortadan kaybolmuştu, kimse bu riski göze alamadığı için aracının deposuna da erişim sağlanmadı. Mamba, Mamba Meclisi'nden birkaç kişi ve Brendon dışında kimse aracının ismini ve hangi depo olduğunu bilmiyordu." Göz kırptım. "Tabii benim, aracıya ne olduğu ve nasıl ortadan kaybolduğu ile ilgili bir teorim var." Mamba'nın Thallieos'un her yerinde zehir satışı sağladığı müşterileri vardı. Müşteriler Mamba'nın kim olduğunu bilmiyordu, aracılar sayesinde zehirleri elde ediyorlardı. Mamba da mallarını, Zanosrit'in yerinin açığa çıkmasını engellemek için bu aracıların zehirle dolu depolarına yolluyordu. Bazı Zanosritlerin ve ayrıca benim de aracılık görevini üstlendiğimiz oluyordu ancak yüzlerimizin hatırda kalmaması için bu göreve çok sık gitmiyorduk. Aracıların çoğunun isimlerini ve depoların yerlerini Mamba, birkaç Mamba Meclisi üyesi ve Brendon dışında kimse bilmiyordu. Bir ay önce aracılardan biri ortadan kaybolduğunda Zanosrit'te kaos baş göstermiş ve Mamba çileden çıkmıştı. Bu işin içinde Brendon ve ekibinin parmağı olduğunu biliyordum. Brendon Mamba'yı memnun etmek için bir aydır gizli gizli o depoya erişmeye, zehirleri toplamaya ve Zanosrit'i ifşa edebilecek herhangi bir bilgiyi ortadan kaldırmaya uğraşıyordu. "Bence aracı Mamba'nın gözdelerinden biriydi ve Mamba'nın gözdelerinden birini Brendon'ın tanımama olasılığı yok," dedim. Ekibin tepkilerini ölçmek için bakışlarımı yüzlerinde dolaştırdım. "Aranızdan biri aracı ile anlaşmazlık yaşadı ya da Mamba'nın hafife almayacağı bir hata yaptı ve aracıyı ortadan kaldırdınız. Depodaki zehirleri şatoya taşımak Mamba'nın sizden şüphelenmesine yol açacaktı bu yüzden tek kelime etmeden Mamba'nın aracının ortadan kaybolduğunu anlamasını beklediniz. Mamba aracının insanlara yakalanmış olabileceğini düşünmüştü bu yüzden depoya erişimi yasakladı." Lisa tükürükler saçarak kollarını göğsünde kenetledi. "Ee, dâhi, diyelim ki öyle oldu. Bizden ne istiyorsun?" Omuz silktim. "Yalnızca deponun yerini ve aracının ismini." "Ah, Mamba vârisi küçük aklını çok zorlamışsın ancak teorin oldukça zayıf. Hiçbir şey bilmiyoruz ve bilsek de sana söyleyeceğimizi sanmıyorum," dedi Cory. Beni dikkatle izleyen Nicholas'a baktım. Kafasının içinde bin bir tilkinin dolaştığına emindim. "İsim ve deponun yeri. Karşılığında özgürlüğünüz." Zachary tısladı. "Siktir git." "Paerrlat," dedi Nicholas. "Depo Eradaie'de. Aracının ismi de Jackson." Cory, Lisa ve Zachary ağızlarını açtılar ancak tepkisiz kalmayı tercih edip sessizliğe büründüler. Yarım ağızla Nicholas'a gülümsedim ve anahtarı elime aldım. Nicholas'ın gözleri şaşkınlıkla açılırken hücre duvarına sinmiş Cory bile ayaklandı. Gözlerimi Lisa, Cory ve Zachary'den ayırmadan demir kapıyı açıp Nicholas'ın geçmesi için kenara çekildim. Adam hayretle bana baktı, dakikalar önce boğazımı kesmek istiyorsa da buradan çıkana kadar bana tapınacakmış gibi görünüyordu. Nicholas tereddütle hücreden çıktığında diğerleri de ona katılmak için kapıya yöneldiler. Bana hâlâ ölümcül bakışlar atan Lisa'ya gülümsedim ve kız eşikten geçmek için adımını attığında, önüne geçtim. "Aslında, bana istediğim bilgiyi veren Nicholas'tı. Bu yüzden..." dedim ve Lisa üzerime doğru atılamadan kızın karnına tekme atıp demir kapıyı suratına çarptım. Kapıyı yeniden kilitlediğimde anahtarı havaya atıp tuttum. Bu sırada hücredekiler köpürüyordu. "Adi sürtük!" diye haykırdı Lisa. Ona elimi salladım ve Nicholas'a dönüp merdivenleri gösterdim. "Hadi Nic. Seni buradan çıkaralım." Nicholas bir ekibine bir de merdivene baktı... Tabii ki kazanan, onu daha çok cezbeden seçenek özgürlük oldu. Tam da tahmin ettiğim gibi. "Yalan söyledi!" diye bağırdı Zachary. İkimiz de aynı anda durduk. Tabii ki bunu da tahmin etmiştim. Nicholas, beni yere sermek için hamle ettiğinde Callidus adamın üstüne atladı. Nicholas yoldaşımdan kaçamadan, dişlerini omzuna geçirdi ve adamı taş zemine mıhladı. Nicholas Callidus'ı üstünden atmaya çalışıyor tilki ise tüm ağrılığını üstüne vermiş onu eziyordu. "Pekâlâ," dedim, "Doğruyu söyleyip buradan çıkmayı kim istiyor?" Lisa Callidus'ın altında tepinen Nicholas'a ölümcül bir bakış attı ve hücrenin köşesine çöktü. "Güzel oyundu kan sürtüğü." Ukala bir tavırla gülümsedim ve Nicholas'ın saçlarını kavrayıp boynunu geriye doğru büktüm. Callidus hâlâ üstündeydi ve hırlayarak dişlerini yüzüne doğru yaklaştırıyordu. En başından beri bunu planlamıştım. Zanosrit'in en sefil üyesinden bile işkenceyle laf almak zordu onların zihinlerine işlemek, içsel çatışmalara sokmak gerekirdi. Birinin özgürlük vaadi karşısında çözüleceğini tahmin etmiştim ve tabii ki yalan söyleyebilecekleri ihtimalini de. Nicholas, aptal Nicholas, özgürlüğüne kavuşabileceğini yalan söyleyip yine de buradan kurtulabileceğini ummuştu. Ekibin kalanının Nicholas'ın ihanetinden ve resmen onları kandırdığımı anladıktan sonra konuşmayacaklarını biliyordum. Ancak onlar kurtulamıyorsa, Nicholas da kurtulamazdı. Bu yüzden Zachary Nicholas'ın yalanını ortaya çıkarmıştı. Geriye sadece Nicholas'ın direncini kırmak kalmıştı. Ki bu da çok zor olmayacaktı. "Merdivenlere bak Nic," dedim, "Eğer konuşursan Birlik yoluna çıkmayacak ama yalan söylersen seni az önce ihanet ettiğin dostlarının yanına atacağım." Nicholas güçlükle yutkundu. Omzundan oluk oluk kan akıyordu ve canının ne kadar yandığını tahmin etmek güç değildi. Dişlerini sıkarak dudaklarını mühürlediğinde bakışlarını benden kaçırdı. "Konuş Nic. Sana işkence etmeyeceğimi ya da kolay bir ölüm bahşetmeyeceğimi biliyorsun. Konuşursan yoluna gitmene izin veririm." Adam, gözlerini üzerime diktiğinde Callidus uyarı mahiyetinde dişlerini yanağına sürtüp hırladı. "Morlaniar," dedi. "Depo Aliadran'da terk edilmiş maden ocağının yakınlarında kapısı yeşile boyanmış bir kulübede." "Ve?" "Adamın ismi de Samuel." Nicholas'ın saçını bırakıp kıkırdadım. "Tanrıçam. Bu ismi biliyorum. Şu Şekil Değiştiren... Tahmin etmem gerekirdi. Ne oldu da Zachary kırıştırmaktan keyif aldığı bu aracının canına son verdi? Ah evet, bunu da Mamba'nın öğrenmesini istememiştin değil mi?" Zachary hırlayınca iyice keyiflendim. "Her neyse... Teşekkür ederim Nicholas. Artık seni rahat bırakayım da dostlarınla olan problemlerinizi aranızda halledin." Bağırışlar ve kansızlığım hakkındaki küfürler eşliğinde zindanı terk ettiğimde İblis Soyu'nu bıraktığım yerde buldum. Tek omzunu duvara yaslamış kollarını göğsünde kavuşturmuştu. Erkeklerle ilgili fazla hayal kurmazdım ona baktığımda kendimi iki hayal arasında sıkışmış buluyordum. Ya o kaslı kollarda tırnaklarımı dolaştırmanın nasıl olacağını düşünüyordum ya da boynundaki çiziğin koca bir yarık halini aldığında nasıl görüneceğini merak ediyordum. Bana bakış şekline anlam vermek zordu. "Ne?" dedim yanından geçip basamakları çıkarken. "Molzeun Kardeşlik'i kurduğu sırada kendine birbirinden güçlü müritler buldu. O gaddar olduğu kadar kurnaz bir adamdı ama yanında mücadele edenler, Zanosrit'in en görkemli zamanlarını yaşamasının sebebiydi." Arkama bakmadan merdivenleri tırmanırken bana yetişmekte zorlanmıyordu. "Ancak onlar bile isyanın başarısızlığını engelleyemediler..." Omzumun üstünden baktım. "Çünkü ihanete uğradı Kara Savaşçı, bizzat bu malikânede yaşayanlar tarafından." Beni dinlemeden devam etti. "Mamba'nın seni neden vârisi yaptığını daha net görmeye başladım. Eğer Molzeun'un zamanında yaşıyor olsaydın..." Sadece iki adımda önüme geçti. "Eğer isyanda ona eşlik ediyor olsaydın, sonuç çok farklı olurdu." "Bu bir iltifat mıydı?" "Hayır, değildi." Aramızdaki mesafeyi açtığı sırada hafifçe yan dönüp beni baştan aşağıya inceledi. "Ona zafer getirirdin. Bayrağını taşırdın. Onu durdurulamaz kılardın. Sonunda onu öldüren de sen olurdun. Zanosrit'i de onun cesedinin üstüne yıkardın." Şaşkınlıkla duraksarken kaşlarımı çattım. "Hem gururum okşandı hem de aşağılanmış hissettim. Etkileyici... Ama bana kelime oyunu yapma ayrıca iş birliği yapıyoruz diye de beni tanımaya başladığın yanılgısına kapılma." "Seni tanımama gerek yok Annarithel. Tanrıçanın seni, bir tiranın gölgesinde yürürken masumların kanıyla yıkanman için yaratmadığını biliyorum sadece. Enhrecha o kanların hiçbirini adak olarak kabul etmezdi." Gözlerimi kaçırmamaya çalışarak geniş sırtına diktim. Kalbimdeki ağırlık ve karnımdaki sancıya karşı yumruklarımı sıktım. "Planın her neyse, seninle geliyorum." Gözlerimi kırpıştırdım. "Hayır gelmiyorsun." Merdivenlerin sonuna ulaştığımızda bana, muhtemelen kararlarını sorgulayanlara gösterdiği o bakışı attı. "Oraya yalnız gitmeyeceksin, hiçbir uzvunu kaybetmeden ve mümkünsü istediğimiz ödülle döndüğünden emin olacağım." Başımı geriye atarak bir kahkaha patlattım. "Tamam... sanırım burada bir yanlış anlaşılma oldu. Bana emir veremezsin. Hareketlerimi kontrol edemezsin. Ve planlarıma kendini dahil edemezsin. İyi bir Kara Savaşçı ol ve işime burnunu sokma." Kollarını göğsünde kavuşturarak merdivenlerin başında durdu ve yolumu kapattı. "Zindanlardan çok uzak değilsin Kan Avcısı. Sana ihtiyacımız var ama inatçılık yapmaya devam edersen başka yolları da değerlendirebilirim." "Çekil Rhyvar." Burnundan alaycı bir soluk verirken çenesini kaldırdı. Gülümsedim. Ve hançerimi çekip avcumda döndürdüm. "Çekil lütfen." "Seninle geliyorum." Tanrıçam... İnatçı iblis pisliği. "Morlaniar'a gideceğim ve orası Zanosrit'in bölgesi. Seninle görülürsem, ikimizin de kellesini surlarda sallandırırlar." Omuz silkti. "Morlaniar'ın her zaman kendine has bir çirkinliği olduğunu düşünmüşümdür. Güzel bir manzara olur." Gözlerimi yüzüne diktim. O da aynı şekilde ancak benim aksime gayet rahat tavırla karşılık verdi. Bakıştık. Bakıştık. Yüzünde mimik oynamadı ve geri çekilmedi. İç çekip hançerimi indirdim. "Geride duracaksın ve şatoya yaklaşmayacaksın. Hayatımı senin inatçılığın yüzünden riske atmayacağım." Başıyla onayladı ve kenara çekilip bana yol açtı. "Yolu göster Kan Avcısı." 🩸 Mamba kadife koltuğuna yayılmış, ayaklarını masaya uzatmıştı. Sigarasından uzun bir nefes çekti ve yavaşça dumanın dudaklarından süzülüşünü izledi. İnce sigarasına her zaman bir tutam ezilmiş baldıran otu koyardı, zehirli bitkilerin Zehircilerin üstünde herhangi bir etkisi olmazdı yalnızca tatlı bir baş dönmesi gösterir, sinirlerini yatıştırırdı. Kapısı iki kere tıklatıldı. "Gel." Luna dağınık gri saçları ve çatık kaşlarıyla basamakları indi. Sarı eteğinin pililerini kavrayan yumrukları sımsıkıydı. Boş bakan puslu göz bebeklerine rağmen herkesten daha iyi görüyordu. Sezgiler... Ah, o sezgiler Mamba'da olacaktı... Diğer Mirasçı Haneler tarafından tartışmalı bir konu olsa da Kader Hanesi'nin tanrıçası Laomri'nin Sonsuz Tanrı'nın bir evladı değil, eşi olduğuna inanırlardı çünkü Sonsuz Tanrı'nın güçlerinden en kudretlisine sahipti. Hanesine bahşettiği güç, onun gözleriyle görme ve kehanetlere tanıklık etme gücüydü. Hanedeki pek az kişi geleceği net olarak görebilirdi ve bu güç üstünde yoğunlaşarak geliştirilemezdi; doğuştan gelen bir yetenekti ancak hepsinin içgüdüleri çok güçlüydü. Kader Hanesi'nden, Luna gibi doğuştan kör olarak dünyaya gelenler vardı bunların Laomri tarafından kutsandığına ve bizzat tanrıçanın gözlerini onlara bahşettiğine inanılırdı. Gelenekleri gereği gördükleri her şeyi doğru aktarmak zorundaydılar yalan söyleyemezlerdi. Ve bu da Mamba için Luna'yı tartışmasız en yakınlarından biri haline getirmişti. "Hiçbir iz yok Katrileah. Brendon ve ekibini, Annarithel ve Ellyro'yu kimse görmemiş." Mamba sigarasından bir nefes daha çekti. "Pis kokular alıyorum Katrileah. Kemiklerim sızlıyor, bu bir uyarı. Biliyorsun... asla yanılmam." "Ne hissediyorsun, başlarını bir belaya mı soktular?" dedi Mamba, fısıltıdan hallice sesiyle. "Öyle değil... Yalnızca bela hissediyorum ve başka şeyler." Mamba, başını kadife koltuktan kaldırmadan yan gözle Luna'ya baktı. "Ne gibi şeyler Luna? Bazen alengirli lafların beni hasta ediyor." Luna kaşlarını çattı. "Annarithel'ı severim bilirsin... Ama vârisin, çok kuşkulu hareketler sergiliyor. Göz ardı edilemez." "Sen içini rahat tut eski dostum. Zihninde dönen çarkları da durdur," dedi Mamba buyurgan bir sesle, masanın üst çekmecesini açarken. "Döneceklerdir, her zaman dönerler." Zanosrit'in Mamba'sı, çekmeceden aldığı beyaz saç telini jilet kadar keskin tırnaklarının arasına aldı. Dudaklarının kenarındaki sigarasına yaklaştırdı ve saç telinin büküle büküle yanışını izledi. Yüz hatlarına dipsiz bir karanlık çökerken derin, uzun bir nefes aldı. 🩸 Rhyvar malikaneden ayrılırken önünde yürüyen kadını izleyebilmek için aralarındaki mesafeyi bilinçli olarak açtı. Tilki bir önüne bir Annarithel'a bakıyor, yoldaşını hayranlıkla seyrediyor ve adımlarını kadına uyduruyordu. O bir hayvandı ancak yanındaki kadın ondan daha tehlikeli bir yırtıcıydı. Pelerini vücudunu gizlese de birbiri önüne attığı adımları bir kaplanın zarafetine benzetiyordu. Kıvrımlarının ölümcül çağrısı canını yakıyordu. Saçlarının görkemli şarkısından bahsetmek bile istemiyordu. Annarithel hiçbir çabaya gerek duymadan, vahşi doğasını çevresine yayıyordu. Ağaçların onun geçişini seyrettiğine yemin edebilirdi. Onunla gidiyor olmasının sebebi yalnızca plandan caymasını ya da ikili oynamaya karar verip onları bir tuzağa çekme ihtimali değildi. Annarithel'ı gözünün önünden ayırmak istemiyordu. Bunu bir daha asla yapabileceğini sanmıyordu. Annarithel kukuletasına yarıya kadar indirip omzunun üstünden ona baktı. "Biraz hızlanmaya ne dersin?" Sesi... Rhyvar iblisinin göğsünde gürleyişini bastırdı. Derindi. Coşkuyla akan bir kan nehrinin içinden yayılan bir boğuk bir fısıltıydı. Kadın tekrar arkasını döndüğünde parmaklarını boynuna götürdü. Açtığı o küçük kesiğe. Dokunuşun altında coşkuyla akan kanı hissetti. Tanrısına bir kez daha lanet etti. 🩸 Veee bölüm sonu canavarııı! Nasıldı bölüm yorumlarınızı alayımmmm. Biraz kısaydı bu yüzden sekizi de direkt paylaşıyorum o biiirazcıkkk uzun. Rhyvar dışında Mamba'dan bir bölüm de gördük. Ne düşünüyorsunuz :))))) Sizi çok seviyorummm Kendinize bebek gibi bakın Kaçtım

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.