Hellooo kan güzelleriiii!
Nabersiniz nasıl gidiyor?
Dördüncü bölüm geldi... Bu ne demek biliyoruz çünkü bu bölümde erkek karakterimizle resmen tanışıyoruz.
Bölümler artık genel olarak geçmiş-günümüz olarak ilerleyecek. Geçmiş bölümleri çok önemli ayrıca Rhyvar'ın ağzından dökülen her cümle içinde şimdiden uyarı veriyorum eheheh :)))
O zamaaan sizi bölüme alıyorum.
Keyifli okumalar!
Dördüncü Bölüm
"Diğerleri"
(Geçmiş)
Yirmi yıllık hayatım boyunca ilk defa soğuğu hissettim. Ciğerlerime kan dolmadan temiz bir nefes alamadığım o anlardan sonra derin ve uzun bir nefes çekerek gözlerimi açtım. Ardı arkası kesilmeyen öksürükler boğazımı yaktı. Elimi göğsüme götürdüm ve tamamen içgüdüsel olarak inledim.
Zihnimin parçaları yavaş yavaş yerine otururken hiç gözlerimi açmamış olmayı diledim. Bir buz kütlesinin içinde kalmışım gibi vücudum kaskatı kesildi, midem kaynamaya ve başım dönmeye başladı. Gözlerim sanki yuvalarında turlar atıyordu.
Buz kütlesi yavaşça eridi ve sonra titremeye başladım. Bedenimin iflas ettiğini düşündüğüm an başımı yana çevirip yattığım beton platformun üzerine kustum.
Ağzımı koluna silerken, tüm kemiklerim sızlıyordu ama aynı zamanda bir tüy kadar hafif hissediyordum. Görüşümü netleştirmeye uğraşıp etrafıma bakındım.
Neredeyim ben?
Eni küçük, tavanı oldukça yüksek bir odanın içindeydim. Krem rengi beton duvarlar ve üzerinde durduğum platformdan başka hiçbir şey yoktu. Odadaki tek ışık kaynağı duvarlara asılmış mumlardı, çok fazla mum vardı. Bir tapınak bölmesinde miydim?
Tekrar, kısa bir süre önce okların delip geçtiği göğsüme baktığımda şaşkınlıktan dilimi yutacaktım. Tuniğimin beyazı kurumuş kanla kaplıydı ama yaramın etrafı temizdi. Ne bir iltihap ne de kan vardı. Yalnızca serçe parmağım genişliğinde üç ok izi. Kaşlarım şüpheyle çatıldı. Mucizeler bana dost değildi ama bunun başka bir açıklaması olamazdı.
"Şaşırmış olmalısın."
Tam karşımdaki karanlık geçitten çıkagelen bir sesle birlikte yerimden sıçradım ve hançerlerime davranarak platformdan atladım.
Siktir.
Ne hançerlerim yerindeydi ne de dengem. Yalpalayıp platforma tutundum.
"Sen de kimsin?" diye sordum çatallı sesimle.
"Çok fazla kan kaybettin Kan Avcısı. Yerinde olsam bir süre daha platformda kalırdım."
Sesin sahibinin yaklaştığını görebiliyordum ama yalnızca bulanık bir gölgeden ibaretti. Titrek bacaklarımı sabit tutmaya çalışarak dik durmaya uğraştım. "Kimsin, dedim."
Gölge bir göz kırpışı anda burnumun dibinde bitti. Uzundu. En az iki metre. Geriledim ve sırtım platforma çarptı.
"Bana Rehber diyebilirsin."
Zihnim aldığım her nefeste biraz daha toparlanıyordu. Önümdeki bir adamdı. Uzun beyaz saçları, karnına kadar inen gri sakalları olan yaşlı bir adam. Kırışık göz kapaklarının ardındaki gözleri soğuktu. Yaşlı adamın yaydığı enerji çok... garipti. Gözlerimi ayıramadığım bir güzelliği vardı adamın ve bu güzellik içimi ürpertmişti, korkutucuydu.
"Sana nasıl hitap edeceğimi sormadım bunak. Kimsin ve bu lanet yer neresi?"
Vücuduma, ancak defalarca saplanan bir hançerin yol açabileceği acı yayıldığında yere düştüm.
Siktir, ne...
"Bir daha bana saygısızlık edecek olursan verdiğim şeyi geri alırım."
Yaşlı adamın sesi öfkeyle parlasa da yüzünde tek bir mimik oynamamıştı. Arkasında duran ellerini öne getirdi ve kapalı yumruğunu yavaşça açtı. Adam yumruğunu gevşetirken acım da aynı anda kayboldu. Dehşetle adama baktım. Büyü yapmış olmasına mı yanayım, büyüyü benim üstümde kullanmış olmasına mı yanayım bilmiyordum.
"Pekâlâ... Sana Rehber diyeceğim. Asıl sorum kimsin olmamalıymış," dedim platformdan destek alarak ayağa kalkarken. "Nesin sen?"
Rehber ellerini önünde kenetledi. "Ben bir Şifacı'yım ukala. Senin değersiz hayatını kurtarma lütfunu gösteren Şifacı."
Soluğum kesildi. Ormanda karanlığa kapılıp gitmeden saniyeler önce gördüğüm gölge bu adam olmalıydı. Ve eğer bir Şifacı melezse...
"Birlik'ten misin?"
"Hayır," dedi Rehber. "Birlik'in sınırları içindeydin, onlar gelmeden dakikalar önce buldum seni."
Yalan olabilirdi pekâlâ ama Zanosrit olduğumu beni iyileştirirken, göğsümdeki mühürden anlamış olmalıydı ve Birlik'ten olsaydı eğer beni kurtardığı an uyandırır ve sorguya çekmek için Birlik'in karşısına dikerdi.
"Callidus... tilkim nerede?" diye sordum çaresizlikle. Son hatırladığım, yanı başımda hırlayışıydı.
Adam, bir kuğu zarafetiyle arkasını döndü ve karanlık geçide yürüdü. "Güvende. Şimdi soruların bittiyse... beni takip et."
Ağır ağır yürüyen adamın peşinde ilerliyordum. Burası minyatür bir labirent gibiydi. Koridorlar uzun ama çok dardı. İyi ki kapalı alan fobim yoktu, yoksa bu daracık yerde krizler geçiriyor olurdum. Meşalelerin aydınlattığı duvarlar çatlaktı ve içerisi eski kitap gibi kokuyordu.
"Tapınakların hepsi yıkıldı sanıyordum," dedim bulunduğum yerin bir tapınak olduğunu varsayarak.
"Yıkıldı."
"Neredeyiz o halde?"
Rehber soruyu cevapsız bırakıp yürümeye devam etti. Arkasından homurdandım. Bu adamdan hiç mi hiç hoşlanmamıştım.
Nihayet bunaltıcı koridorlar bittiğinde, duvarları kitaplıklarla dolu dikdörtgen bir mahzene ulaştık. Mahzenin ortasında iki tane yaylı sandalye vardı. Bulunduğum yerle ilgili söyleyebileceği tek şey: Eskiydi. Rehber sandalyelerden birine yerleşti. Ben ayakta kaldım. Adamın rahatlığı sinirlerimi bozuyordu. Cevaplar istiyordum.
"Tilkim nerede? Güvende olduğunu söylemiştin ama onu hiçbir yerde göremiyorum."
"Beyaz tilki güvende, ukala. Borcunu ödedikten sonra onu yeniden görebilirsin."
Kaşlarım çatıldı ve ona öfkeyle hırladım. "Borcum mu? Sen kim olduğunu sanıyorsun da bana istekte bulunabiliyorsun?"
"Hayatını kurtaran adamla daha sakin konuşmalısın."
Tek parmağımı adama doğru salladım. "Hayatımı kurtarmanı ben istemedim."
Sinir bozucu bir şekilde güldü. Dudaklarında tek bir kıvrım olmadan nasıl gülebildiğini merak ediyordum.
"Ah öyle mi? Enhrecha'ya yakarırken kurtarılmak istiyor gibi duruyordun."
Lafı ağzımda geveledim, verebilecek bir cevap aradım. Doğru ya, adam o anlara da şahit olmuştu. Tanrıçama güç için dua ederken, birinin duyması beni utandırmıştı. Pek sesli bir şekilde dua eden biri değildim, bu konuda çekincelerim vardı.
"Bana duama yanıt veren bir tanrıça gibi görünmedin."
"Hayır. Ben sadece oradan geçen yaşlı bir Şifacı'ydım. Şanslı günündeymişsin."
Ne şans ama.
"Bana yardım ettiğin için minnettarım Şifacı," dedim elimi belime koyarken. "Ama o borcu kıçına sokmalısın çünkü bu lanet yerden gidiyorum."
Rehber her ne kadar canımı kurtarmış olsa da minnet duygusu gelişmiş bir kadın değildim. Ve bu yaşlı serseri, resmen isteklerini yaptırabilmek için beni Callidus ile tehdit ediyordu.
"Kulaklarını aç ve beni iyi dinle ukala. Tek bir adımını dahi atacak olursan, yaptığım büyüyü büyük bir memnuniyetle geri alırım senden. İşte o zaman, tilkini bir daha asla göremeyecek kadar ölü olursun."
Yumruklarımı sıktım. Bir şekilde Rehber'in blöf yapmadığını biliyordum. Bir ayağım çukurda gibiydi ve düşüncesi bile midemi bulandırsa da en azından adamı dinleyebilirdim.
"Pekâlâ... Sanırım kötü bir başlangıç yaptık," dedim adamın yanındaki sandalyeye otururken. Elini ona doğru uzattım. "Annarithel Orvira."
Rehber, uzattığım barış simgesine baktı ve bıkkınlıkla hıhlayarak başını sandalyeye yasladı. Havada asılı kalan elimi mırıldanarak geri çektim. Anlaşılan, sabrım bir hayli sınanacaktı.
"Canım karşılığında borç..." Dudaklarımı büzdüm. "Bana gayet adil göründü."
Rehber, bana bakmadı bile yalnızca gıcırdayan sandalyesinde sallanıyor ve sakallarını okşuyordu.
Tırnaklarımı sandalyenin kolçağına geçirdim.
Sakin ol. Sakin ol. Sakın yaşlı adamın canını yakayım deme.
"Bak. Zor bir gün geçirdim, büyük bir ihanete uğradım. Yerine getirmiş olmam gereken bir görevim ve beni bekleyen bir kardeşim var. İsteğin her neyse söyle ve buradan gideyim."
Rehber bu sefer bana bakma zahmetini gösterdi. Soğuk gri gözleriyle süzdü. Bakışları yeniden tüylerimi diken diken etti. Şifacıların her zaman mutlu, yardım sever ve sevecen tipler olduğunu düşünüyordum ama belli ki Rehber bir istisnaydı. Hem de büyük bir istisna. Canımı ellerinde tutan bir istisna...
Ayağa kalktı, kitaplıktan kalın kırmızı ciltli bir kitap alarak geri döndü. "İnançlı mısın?" diye sordu kitabı ellerime bırakırken.
"Kimin sorduğuna göre değişir."
Gıcırdayan sandalyesinde sallanmaya devam etti. "Bu bir cevap değil."
"Evet öyle. Bir meleze, yani sana göre inançlıyım ama bir rahibe göre eh pek de inançlı sayılmam," dedim, kitabın cildini okşarken.
"Hakkımda bir şey bildiğini sanman hoş, ukala."
Homurdandım. Melezlerin soyları mirasçı hanelere dayansa da tanrıların hanelerine bahşettiği güçlerden çok farklı yeteneklere sahip olarak doğarlardı ve birçoğu nesillerce kendilerini ayrı tuttukları-tutuldukları- için inançsız olarak görülürlerdi. Hiçbir tanrının soyundan gelmeyen, mirasçıları olmayan, inançlarını ve güçlerini taşımayan farklı bir ırktı. Onlar düzenin tam tersiydi. İnsanlar, melezlere kâfir derdi. Gerçi insanlara kalırsa, Sonsuz Tanrı'ya inanmayan herkes kâfirdi.
Rehber, elimdeki kitaba uzanıp eski dilde yazılmış bir sayfayı açtı. "Enhrecha'ya ettiğin dua... son zamanlarda tanrılarını akıllarına getirebilen çok fazla kişi yok. Neredeyse ölmek üzereyken bile."
Adamın nereye varmaya çalıştığını bilmiyordum ama iğneleyici sohbetinde hoşuma giden bir şeyler vardı. Sayfaya çizilmiş resimleri ve küçük el yazılarını inceledim. Tanrıları anlatan bir kitap olmalıydı, bu sayfada da Enhrecha anlatılıyordu. Tanrıça o kadar güzeldi ki büyülenmemek elde değildi. Yerleri süpüren, içinde daha açık yansımalar olan kan kırmızı saçları, ellerinde yakut hançerleri, göğüslerini yalnızca ince şeritlerle örten sade elbisesi. Kardeşlik'teki heykeli bu çizim ile yarışamazdı bile.
Parmaklarım yazıların üstüne kaydı.
Enhrecha, Sonsuz Tanrı'nın en sevdiği evladı. Kanın bahtsız tanrıçası...
"İnsanlar..." diye fısıldadım. "Bizlere onları unutturarak Sonsuz Tanrı inançlarını yayabileceklerini sanıyorlar. Birçok hane üzerinde bu baskıyı kurabildiler de. Tapınakları yıktılar, kutsal alanları yok ettiler, kitapları yaktılar ve ayinleri lekelediler. Ama... o farklı, yani Enhrecha. Topraktan bizi o doğuruyor, her zaman kanımızda gürlüyor ve sanki güçsüz olduğumuz anlarda bize fısıldıyor..."
Bunları neden dile getirdiğimi bilmiyordum, yalnızca tanrıçamı görünce çözülüvermiştim. Kitabı hışımla kapattım ve düşüncelerimden sıyrılabilecekmiş gibi başımı salladım.
"Neden benim inancıma bu kadar ilgilisin? Bunların siz melezler için kıçtan uydurulmuş hikâyeler olduğunu sanıyordum."
Rehber, sakalını sıvazladı. "Çok boş zamanım var ukala. Burada kitaplarımla yaşıyorum. Enhrecha'nın kanına, Dayenx'in zehrine, Claviera'nın elementlerine ve diğer tanrıların doğalarına oldukça ilgiliyim... Şimdi, sana son bir soru soracağım."
Yüzündeki ciddi ifadeye baktım.
"Neden yaşıyorsun ukala?"
"Ne?" Soru karşısında yüzümü buruşturdum.
"Ukala olduğun kadar akılsızsın da. Hecelememi ister misin?"
"Bu soruya nasıl cevap vermem gerekiyor ki? Neden yaşadığımı nereden bileyim ben," dedim gözlerimi devirirken, sonra hınzırca gülümsedim. "Ah tamam. Sen hayatımı kurtardığın için yaşıyorum Rehber."
"Hayır, ukala," dedi Rehber kelimelerinin üstüne basarak. "Aldığın nefesler ne için? Aile, huzur belki aşk?"
Ofladım. Tanımadığım bir bunakla böyle derin sohbetlere girmeye hiç niyetim yoktu. Rehber o kadar münzevi bir hayat sürüyor gibi görünüyordu ki, kendine sohbet arkadaşı bulabilmek için sürekli yaralıları kurtarıyor olmalıydı.
Beni de sıkıcı sorularıyla öldürmek istiyor.
Soruyu cevapsız bırakınca, Rehber açık bir tehdit olarak elinin tersini dizinin üstüne koydu.
Ah... Bu mekân konuşturamadığı cesetlerle doluysa şaşırmam.
"Aşk masallar içindir. Huzur ise Thallieos yükselmeden önce tükendi," dedim ve yaşlı adamın gözlerinin içine baktım. "Ben, asla elde edemeyeceğim basit duygular için yaşamam. Benden alınanların intikamı için yaşarım."
Rehber gözlerini benden ayırmadan sakalını sıvazlamaya devam etti. "Yanılıyorsun. İntikam için yaşanmaz. Yaşamak için intikam alırız, kendimizi nefret etmeye şartlarız," dedi ve sandalyesinde doğrulup benimle burun buruna geldi. "Söylesene çocuk, ormanda ölümün senin için geldiğini hissettiğinde ne düşündün?"
Yutkundum.
"Eminim ki aklından geçen şey intikam değildi. Sona geldiğimizde, ardımızda bıraktığımız ceset yığınlarını görmek istemeyiz. O an görmek istediğimiz şey her neyse, yaşam sebebimizdir. Eğer intikam için yaşıyor olsaydın ukala, karşımda dilini kaybetmiş biri gibi duruyor olmazdın."
"Nezaketimin bir sınırı var Rehber, beni zorlama," dedim yerimden fırlarken. Kısık sesle konuşmaya devam ettim. "Ne için yaşarım biliyor musun? Ardımda bıraktığım cesetlerin, Sonsuz Tanrılarına son dualarının sebebi olmak için."
"Unutma, ukala. Her can kıymetlidir, her yaşayan ruh evrenin sonsuz döngüsünde gerçekleşmesi gereken bir kadere karşılık gelir ve silahlarını etten geçirmeden önce düşün, karşındakinin kaderindeki ölüm gerçekten senin ellerinden mi olmalı."
Şakaklarımı ovdum. "Tanrıçam... Borcum neyse söyle de ödeyip gideyim artık."
Rehber ayağa kalktı ve şişkin egosuyla yanımdan süzülüp geçti.
Arkasından bakakaldığım bunağın, tüm bildiklerimi unutturup hayatımı kökünden değiştireceğinden habersizdim ve bir de borç meselesi vardı tabii.
🩸
(Günümüz)
Morlaniar Harabe Tepeleriden, Xathmoran Harabe Tepelerine ulaşmak için yola çıktığımdan beri kürek çekmekten uyuşmuş kollarımı dinlendirmek için kürekleri bıraktım. Callidus küçük sandalın öteki ucunda oturuyor, başını suya daldırıp balıkları yakalamaya çalışıyordu. Şeffaf bariyerin dışındaki akşam güneşine sonra da denizdeki kızıl yansımama baktım. Yeniden aynı hisse kapıldım. Bir kar küresinin içinde hapsolduğumuz hissine.
Deniz olması gerektiği gibi uçsuz bucaksız ve doğal değildi, büyü ile yaratılmıştı. Bariyerden sonrası Kızıl Topraklar'a dökülüyor ve sınıra ulaşıldığında bariyer geçilemiyordu. Boynumu ve sırtımı kütletip yeniden küreklere asıldım. Her ne kadar Harabe Tepeler sık denetlenen bir bölge olmasa da deniz yolculuğu Thallieos'ta yasaktı ve uyanık bir gözcü bu suları denetlemeyi akıl ederse yol aldığımız sandal mezarımız olurdu. Oyalanmamalıydım.
Kaşlarımı çatıp kürekleri tekrar bıraktım. Callidus "hadi ama" dercesine homurdandı.
"Şşş."
Sandalı oynatmamaya gayret ederek yüzümü suya yaklaştırdım. Denizin üstündeki sandal kendiliğinden hareket etti. Suda dalgalar oluşturdu.
Lanet olsun.
Dikkat edilmedikçe hissedilmeyecek bir akıntı vardı. Ve bu hiç de iyiye işaret değildi. Thallieos'un denizlerinde çok küçük de olsa bir akıntı oluşması, Thallieos'un güç kaynağı Elysthramlarda bir sorun olduğu anlamına gelirdi.
Diyardaki her şey Elysthramlar ile kontrol altında tutuluyordu. Ve eğer gücü tamamen tükenirse, Thallieos işte o zaman gerçekten camı kırılmış bir kar küresine dönerdi.
Kızıl Topraklar görevi bunun için vardı. Büyünün bir sonu olduğu gerçeği biliniyordu. Belki bin yıl sonra bile olsa, Elysthramların gücü tükenecek ve Thallieos'un camı kırılacaktı. Bu yüzden İnsan Krallar hazin sonu engellemek için, Kızıl Topraklar'da-eski Thallieos topraklarında- Rubueres felaketine bir çözüm arıyorlardı. Bu Thallieos'ta yaşayan her canlının hayatını kurtarmak için yapılan bir görev gibi görünse de İnsan Krallar'ın görevi bir ceza sistemine dayanırdı. Hane fertleri ve melezler için bir ceza sistemi. İnsanlara nazaran Rubueres felaketine karşı daha dayanıklı yapıya sahiptik ama hiç kimse Rubueres ile direkt temasından sağ kurtulamazdı.
Gerçi son zamanlarda kafayı iyice sıyıran krallar insanları da Kızıl Topraklar görevine, ölümlerine yollar olmuşlardı. Çözüm mü? Rubueres'in kaynağını bile henüz bulabilmiş değillerdi.
Thallieos'un ikinci kıyameti ile ilgili endişelerimi bir kenara bırakıp kürekleri suya indirdim. Şu an için tek endişem, kendi yalanlarım yüzünden başını belaya sokan kardeşimdi. Yokluğumuz er ya da geç fark edilecekti ve kardeşimi alıp döndüğümde yanıtlamam gereken sorular olacaktı.
Tedirginlikle iç çektim ve Ellyro'nun Birlik'e ulaşmış olması için dua ettim. Birlik'in sahiden orada olması için...
Sandalı Xathmoran Harabe Tepelerinin eteklerindeki sivri kayalıklardan birine bağladım. Ayağım kaydığı an sonum olabilecek kaya parçalarından seke seke kumsala ulaştım.
Harabe Tepeler yıkık dökük ve kesinlikle sağlam olmayan yapısıyla arkamda kalmıştı. Kızıl güneş, Enhrecha'nın beden bulmuş hali gibi beni izliyordu. Hafif esen rüzgâr ve çileyen kar taneleri, metanetli olmam için kulağıma şarkılar söylüyordu. Kukuletamı başıma geçirdim ve kumsalın ardındaki Fırtına Ormanı'na doğru bir adım attım. Gideceğim yer ile ilgili kanlı anılarımı zihnimden kovaladım.
Beni gözet Enhrecha.
Fırtına Ormanı'nda tuzağa düştüğüm açıklığa ulaştık. Ben meşe ağacının gövdesine gizlenirken, Callidus da çalıların arasına saklandı.
Birlik'in sığınağının nerede olduğunu bilmiyordum ama yakınlarda olmalıydı. Bölgenin her yerini arayarak vakit kaybedemezdim ve arandıklarını anlarlarsa hiç ortaya çıkmayabilirlerdi. Ormanın her açısından gelecek saldırılara açıktık. Bu yüzden gizlenip, avını bekleyen hayvanlar gibi beklememizin bir anlamı yoktu. Callidus'a saklanmasını işaret ettim.
Boğazımı temizledim ve yoldaşım gözden kaybolurken, yalvarırcasına boşluğa seslendim. Elbet birilerinin yanıt vereceğini umuyordum. Bu taktik çoğu zaman işe yarıyordu.
"Ultio Birliği'ne sığınmak istiyorum. Peşimde askerler olabilir. Lütfen!"
Arı kovanına çomak sokmak gibi bir şeydi haykırışım. Kovandan Birlik'te çıkabilirdi, beni sokmak için saldırıya geçebilecek Xathmoran askerleri de.
Yanıt gelmeyince, daha inandırıcı bir role büründüm. Dizlerimin üstüne çökerken homurdanmamaya çalıştım. "Sesimi duyan yok mu? Lütfen... yardım edin."
Rolümden çıkmadan bir süre etrafı izleyerek bekledim ve sonunda karşımdaki uzun ağaçlarda bir hareketlilik oldu. Bir adam, neredeyse kendi boyundaki baltasıyla ağaç dalından aşağıya atladı.
İkinci adam dalın üstüne kuş gibi tünemiş, okunu bana doğrultmuştu.
"Ne istiyorsun?" dedi baltalı.
Adamın Kara Savaşçı Hanesi'nden olduğuna adım gibi emindim. O baltayı ve bronz teni nerede görsem tanırdım. Bir de benim neredeyse iki katım, iri vücudu vardı tabii.
Derileri, tanrıları Zatafne'nin eşsiz bir hediyesiydi. Çelik gibiydi ve hasar vermek oldukça zordu. Onlara İblis Soyu da denirdi. Sonsuz Tanrı, Zatafne'yi yaratırken cehennemden kaçmış sinsi bir iblis prensin, Zatafne'ye saldırdığı ve Sonsuz Tanrı'dan intikam almak için çocuğun içine girdiği söylenirdi. Ancak Zatafne'nin çok güçlü olduğu, iblis prensle günlerce savaştığı da anlatılırdı. Sonunda iblis prensi yenmiş, onun güçlerini almış ve kendi bedenine iblisi hapsetmişti. Sonsuz Tanrı böyle bir çocuğu kabul etmek istememiş onu lekelenmiş olarak görmüş ve diyarından kovmuştu. Zatafne tek başına ve sadece kendi kudretiyle yalnız bir yaşam sürmüştü. Işığı temsil eden babasından uzakta gecenin soğuğuna sığınmıştı.
Okunu suratıma nişan almış adamsa bir Şekil Değiştiren olmalıydı. Taavirnor'ın Suretlerinden biri. Hayvansı yüz hatları, hanesini ortaya çıkarıyordu. Sarı, yele gibi saçları ve kedileri andıran keskin gözleri vardı.
Gözcü olarak ormana yerleştirilmeleri akıllıcaydı. Birinin etkileyici refleksleri vardı diğerininse... eh, yalnızca orada durması bile yeterince açık bir tehditti.
Ama ben dersine iyi çalışmış bir hedeftim.
Masumluğumu koruyarak ağzımı açacaktım ki, baltalı herif beni durdurdu.
"Beni aptal mı sandın Kan Avcısı? Taşıdığın zehrin kokusunu buradan alabiliyorum."
"Hım..." diye mırıldandım.
"Masumu oynama ve ne istiyorsan söyle. Bir daha sormayacağım."
Eh, karşıma mükemmel koku alan bir Kara Savaşçı çıkacağını bilemezdim öyle değil mi?
Doğrulurken pelerinimin gizlediği hançerlere uzandım.
"Sakın deneme," dedi ağaçtaki Şekil Değiştiren, okunu botlarımın dibine saplarken.
Callidus, saklandığı yerden fırlayıp saldırı pozisyonunu aldı ve hırladı. Ellerimi hızla havaya kaldırdım. "Hey, tamam... sakin ol okçu çocuk. Yalnızca liderinizle görüşmek istiyorum."
Adamlar birbirlerine bakıp gülüştüler ve "Evet, ben de Xathmoran sarayına yakın bir ev istiyorum," dedi boktan bir espri yeteneğine sahip Şekil Değiştiren.
"Pekâlâ sizinle yetineceğim," diye mırıldandım. "Ellyro Kovhed. Bu ismi duydunuz mu?"
Kara Savaşçı gözünü bile kırpmadı ama Şekil Değiştiren'in çenesinde bir kas seğirdi.
Demek, Ellyro Birlik'e ulaşmış. Siktir.
"Kardeşimi görmek istiyorum," diye hırladım.
Kara Savaşçı baltasını bana doğru kaldırdı. "Lağım çukuruna geri dön Kan Avcısı. Rica etmiyorum."
Pekâlâ, öyle olsun.
Yenilgiyi kabullenmiş gibi geri adım attım. Ardından bir adım daha. Ellerimi yavaşça aşağıya indiriyordum. Kara Savaşçı baltasındaki elini gevşettiğinde, sırtımdaki kırbacı hızla savurup baltayı yakaladım. Callidus, Kara Savaşçı'ya doğru hücum ettiğinde iki kere ıslık çaldım. Bu saldırmaması gerektiği anlamına geliyordu. Yalnızca onları yakalayacaktım.
Yoldaşım etraflarında daireler çizerken, kırbacımı sardığım baltayı kendime doğru çektim. Kara Savaşçı bir an afallasa da baltayı ellerinden bırakmıyordu. Kırbacın sapını sıkıp bir daha çektim ve gerilimden faydalanıp ok gibi adama doğru fırladım. Kırbacın zehri Kara Savaşçı'nın yalnızca başını döndürürdü ve zırh gibi derisi hasar almazdı. Üstelik tek bir isabetli hamlesi beni yere sererdi böylece Şekil Değiştiren mükemmel bir atış şansı yakalayabilirdi.
Koşarken hedefimi değiştirdim. Kara Savaşçı ona doğru koştuğumu sanıp, darbeyi beklerken, kırbacı baltadan kurtardım adamın yanından kaydım. Kırbacı, doğru düzgün hedef alamayan Şekil Değiştiren'in okuna doladım ve sertçe asıldım. Adam ağaç dalından aşağıya düşerken, Callidus Kara Savaşçı'nın önünü kesmişti.
Yere çakılan Şekil Değiştiren'in boynuna hançerimi dayayıp, saçlarından tuttum başını geriye doğru çektim. "Bir adım daha at, ben de dostunun boğazını deşeyim."
Kara Savaşçı, burnundan soludu. İçindeki iblisi salıverme isteğiyle boğuşuyordu.
"Baltanı bırak," dedim. Alnımın ortasına bir balta saplansın istemiyordum.
Adam kızgın bir ayı gibi homurdanarak baltasını yere bıraktığında, Callidus baltayı dişleriyle kapıp ayak ucuma fırlattı. Şekil Değiştiren'in dizinin arkasına vurup diz çöktürttüm ve Callidus'a başımla işaret verdim. Adam kurtulmak için debelenirken, yoldaşım hırlayarak burnunu adamın yüzüne yaklaştırdı.
"Ellyro Kovhed'i görmek istiyorum. Hemen! Yanlış bir hareketinizde dostunuz ölür." Öfkeli bağırışım ormanda yankılandı. "Bana liderini getir."
Sebepsiz yere can alacak kadar soğuk kanlı bir katil değildim ama aç bir yılanın ne kadar merhameti varsa benim de o kadar merhametim vardı.
Kara Savaşçı burnundan soluyarak başını salladı ve hızla ormanın derinliklerine dalıp gözden kayboldu.
Şekil Değiştiren için korku, benim için sıkıntı dolu bir bekleyişin ardından açıklıkta, Kara Savaşçı'nın yanında getirdiği kadın ve erkek simaları belirdi.
Bir, üç, beş kişi.
Ağaçların arasından açıklığa en son çıkan adamı gözlerimi kısıp izledim.
O da bir Kara Savaşçı'ydı. Yanık bir ten, omuzlarına değen açık kestane rengi dağınık saçlar, hafif kemerli bir burun, özenle çizilmiş gibi duran biçimli dudaklar. Yüzünün sağ tarafında çıkık elmacık kemiklerinden sivri çenesine kadar uzanan solmuş bir yara. Büyük bir adamdı. Devasaydı. İki metrenin çok üstündeydi ve varlığı, benim ölüm sanatımı konuşturmamdan çok daha farklı bir ezgiyle ölüm saçıyordu.
Bakışlarım adamın zümrüt yeşili sürmeli gözleriyle buluştuğunda sırtımdan bir ürperti geçti. Gözlerimi ondan alamıyordum. Sorun yakışıklılığı değildi. Kahrolası gerçekten yakışıklı bir adamdı. Ama o adamda bir şey vardı. Bana bakışında, beni izleyişinde, boynunu hafifçe yana yatırışında ve aramızdaki mesafeye rağmen başını kaldırıp vahşi bir yırtıcı gibi kokumu alma çabasında...
"Bakın kapıma kim dayanmış," dediğinde boğuk ve sert sesinin arasına gizlenmiş iblisin karanlığı tenimi ürpertti. "Adamımı bırakman için canını yakmak zorunda kalacak mıyım?"
Bahsi geçen adamın kulağına yaklaşıp, gözlerimi tehditten ayırmadan mırıldandım. "Deneyebilirsin."
Sesimi, direkt ona hitap edişimi duyduğunda Kara Savaşçı'nın zümrüt yeşili gözlerinde karanlık sisler dolaştı. İfadesi karardı. "Vahşi." Ve tek söylediği bu oldu.
"Anna!"
Kardeşim adamın yanında belirdiğinde neredeyse hançerimi düşürecektim. Ona koşup sarılmamak için direndim. "Ellyro! Sen iyi misin?"
Bana doğru koştu. "Ah, Anna."
"İyi misin Ellyro, bu barbarlar seni incittiler mi?" diye tısladım dişlerimin arasından, gözlerimi ekipten ayırmıyordum.
"Hayır, hayır. Kimsenin beni incittiği yok," dedi Ellyro gülerek. "Geleceğini biliyordum."
Callidus ve benim elimizdeki, halinden pek de memnun olmayan Şekil Değiştiren'e baktı. "Buna gerek yok Anna. Bırak onu."
"Evet bırakayım da ikimizi de gebertsinler."
"Saçmalama. Kimse bize zarar vermeyecek."
Tüm yüzleri tek tek inceledim. Beni diğerlerinden daha büyük bir merak ve ilgiyle izleyen Kara Savaşçı'ya uzun süre bakmamaya çalıştım. Ellerinde silah bile yoktu. Birlik, Zanosrit değildi. Bunu kendime hatırlattım. Barış yanlısı, mücadeleden kaçınan bir avuç korkaktan ibaretlerdi.
Şekil Değiştiren'i serbest bıraktım ve kardeşimi kucakladım. "Beni çok korkuttun El. Aklından ne geçiyordu?"
"Özür dilerim Anna. Böyle olmasını istemezdim ama benim için geleceğinden adım gibi emindim."
Kollarımdan ayrılıp hevesle cıvıldadı. Hiç olmadığı kadar... canlı görünüyordu. Onunla konuşurken bir yandan da kafamın içinde hesaplar yapıyordum. Hiçbir şey olmamış gibi karşılarına çıkmıştım ama hiçbir şey olmamış gibi kardeşimi de alıp elimi kolumu sallaya sallaya buradan ayrılamayacaktım. Saldırgan durmuyorlarsa bile buna izin vereceklerini sanmıyordum.
Özellikle o Kara Savaşçı'nın... Sessizliği tehditkardı. Buradakiler sert bir müdahalede bulunmayı planlamıyorsa bile o adamın canımı yakabileceğini biliyordum.
Bakışları buz gibiydi. Ondan alabileceğim darbelerin de bir o kadar yakacağından emindim.
"Size bahsettiğim kadın o. Benim ablam, Annarithel."
Ellyro dışında herkes, her an çıkabilecek bir kargaşa beklentisiyle gergindi. Ellyro dışında hepimiz, düşman olduğumuzu biliyorduk.
"Şey..." dedi Ellyro dudaklarını büzerek. "Etkileyici girişler yapmayı sever."
Ellerinden tuttum. "Onlara benden mi bahsettin El?"
Eğer Ellyro, hayatımı kurtaranın Birlik'ten bir Şifacı olduğunu söylediyse işler fena halde sarpa sarardı. Dahası Ellyro'nun gözünde yalancı, Birlik'in gözünde de komik duruma düşerdim. Nasıl bu kadar rahat davranabiliyordu?
"Evet. Ne kadar güçlü bir savaşçı olduğundan bahsettim. Aralarına katılırsan... faydalarını görürlerse ikimizi de burada tutma ihtimalleri artar. Gerçi..." Ellyro bir sırrı paylaşıyormuş gibi fısıldadı. "Sanırım, kapılarına dayanmamdan daha çok sen ilgilerini çektin."
Soluğum kesildi. "Aralarına katılmak mı? Sen ne saçmalıyorsun Ellyro?" Kardeşimin koluna yapıştım. "Buraya seni geri götürmeye geldim. Yediğin haltı daha sonra konuşacağız. Aklımı kaybediyordum..."
Ellyro'nun yüzündeki gülümseme silindi. Callidus, kanımın öfkeyle kaynadığını hissetmişti bu yüzden vücudunu bana yasladı ve bekledi. Herhangi bir şey için, bir kargaşa ya da buradan toz olmak.
"Zanosrit olduğumu bildikleri halde beni kabul ettiler Anna. Mamba'nın neler yapabileceğini onlara anlattım, vârisi olman için üzerinde nasıl bir baskı kurduğunu ve senin de yakın zamanda buraya sığınabileceğini söyledim." Gözlerini kırpıştırdı. "Kapılarına dayandığım an Şifacılar benim için gelmişti bile."
Sesimdeki hiddeti önlemeye çalışarak fısıldadım, Ellyro'yu korkutmak istemiyordum. Çünkü belli ki, çocuksu bir fantezinin sularında yüzüyordu.
"El... Onlara başka ne anlattın?"
"Ben..." diye kekeledi Ellyro ve aniden kollarıma yapıştı. "Düşündüğün gibi değil. Benden bilgi almaya çalışmadılar. Biliyorum, şüphelerin var ama benimle gelirsen sana yemin ederim ki anlayacaksın."
Çenemi sıktım. Üzerimde dikkatle dolaşan bakışları süzdüm. İri yeşil gözlü Kara Savaşçı, adım adım bize doğru yaklaşıyordu.
Uyanık pislikler.
"Ellyro, Callidus'ın yanına geç, buradan gidiyoruz."
Onu yanıma çekemeden gözleri büyüdü ve ilk defa, benden kaçtı. Onlara doğru, düşmanlarıma doğru. "Hayır! Hiçbir yere gitmiyorum. O iğrenç yere dönmeyeceğim. Beni buna zorlayamazsın!"
Hâlâ bana garip bakışlar atan Kara Savaşçı'nın yanına geçtiğinde öfkeden başım döndü.
"Ellyro canım..."
Çıt...
Arkamda bir dal kırıldı.
Birlik küfürler eşliğinde geri adımlarla ağaçlara çekilirken, düştüğüm durumu anladm.
"Anna!" diye haykırdı Ellyro. Ben ona atılamadan, Kara Savaşçı Ellyro'yu tutup dostlarına teslim etti ve kaslı kollarını çevik bir hareketle sırtına götürüp baltalarını çekti.
O an, kaderimin ikinci kez yön değiştirdiği andı.
Omzuma bir el uzandı ve Callidus hızla eli ısırıp, beni itti.
Sendeleyerek doğruldum. Karşımdaki adam bir Zanosrit'ti.
Cory.
Ve Cory, elbette yalnız değildi. Takip edilmiştim. Ellyro'nun her sözü duyulmuştu. Biri boğazıma elleriyle yapışmış gibi nefessiz kalmıştım. Çaresizdim. Şu an Kardeşlik'in önünde bir haindim. Birlik ile iş birliği yapan bir hain.
Düşünceler, zihnimden ışık hızıyla akıp gitti. Kafamı toparlayamıyordum. Callidus beni savunurken bir aptal gibi olduğum yerde dikiliyordum.
Siktir. Siktir. Siktir.
Mamba herhangi bir şey öğrenecek olursa. Ah tanrıça, bunu düşünmek bile istemiyordum. Kendim için değil Ellyro için korkuyordum.
"Öylece bakmaya devam edecek misin yoksa kararını verecek misin?" Kara Savaşçı'nın çok yakınımdan homurdandığını duyunca irkildim. Hançerimi göğsüme doğru çekip ona dik dik baktım. Merhametsiz zümrüt yeşili gözleri beni süzerken elindeki baltaların tekini bir tur avuçlarında çevirdi. "Onları öldürmek istersen sana eşlik ederim. Bize tehdit oluşturursan eh... sanırım o zaman ne yapacağımı biliyorsun."
Kararımı çoktan vermiştim. Hançerlerimi uyluklarıma geri koyup yüzümü adama doğru kaldırdım. Lanet olsun. Kendimi daha önce hiçbir adamın önünde bu kadar küçük hissetmemiştim.
"Bu işe karışma İblis Soyu. Bu benim meselem."
Dudaklarını birbirine bastırdı. Yutkunarak, deri giysilerimi, hançerlerimi süzdü. Sonra da gözlerime baktı. Elini Zanosritlere doğru uzatarak bana yolu açtı. "Nasıl hareket ettiğini görelim o zaman. Kendini öldürtme olur mu? Daha yeni tanıştık."
"Siktir git," diye hırladım ve Callidus'a iki kısa ıslık çaldım. "Onları öldürme!"
Yalnızca yumruklarım ve tekmelerimle saldırırken, Ellyro arkamdan çığlıklar atıyordu. Birlik barış yanlısı korkaklardan ibaretti ve bana saldıranlar da buna güveniyordu. Birlik'in kıllarına bile dokunmayacağını biliyorlardı. Değersiz bir hayat için adamlarını harcamayacaklardı.
Her ne kadar Kara Savaşçı'nın kenarda, bana katılmak için beklediğini biliyor olsam da... Eğer yaralanırsam harekete geçeceğine emindim ve tek bir çizik bile almayacaktım, kendimi utandırmayacaktım.
Cory, kanlar akan eliyle yerde tepinirken Callidus adamı giysisinden yakalayıp ağaca savurdu. Cory'nin arkasındaki tıslayarak koşan Lisa'ya doğru atıldım. Element Ustası kız, bağırarak hançerini savurduğunda yana kaçtım.
"Hain," diye dişlerinin arasından hırladı Lisa.
Bir an tereddüt etsem de yumruklarımı sakınmadım. Karnına sert bir diz ardında da yüzüne yumruğumu indirdim. Sırtıma yediğim tekmeyle öne doğru savrulduğumda ivmemi kullanıp, Callidus ile boğuşan Zachary'in üstüne atladım. Zachary, kan revan içinde Callidus'ın pençelerinden kurtulup kafama dirseğini geçirdi.
Hepsinin ağzından ihanetime dair homurtular ve soysuzluğum ile ilgili küfürler yükseliyordu. Zachary yüzünden damlayan yeşil kanı silip bir kere daha bana atıldığında, aldatıcı bir hamle yaptım ve boynunu kollarımın arasında sıkıştırıp başına defalarca kez dirseğimi indirdim. Bayılan adamı kenara ittim ve yerden aldığım taşı bana doğru kılıcıyla koşan Nicholas'ın suratına çarptım.
Beni hızlı bir ölümle buluşturma istekleri gözümden kaçmamıştı. Onların gözünde bir haindim ve Kardeşlik'e ihanet edenlerin Mamba'nın önüne çıkarılması gerekirdi. Canlı olarak.
Sizi Mamba yollamadı...
Dövüştüğüm ekibe bir daha baktım. Cory, Lisa, Zachary, Nicholas... Bunlar Brendon'ın ekibiydi.
Tabii ya, seni alçak.
Brendon, beni takip etmiş olmalıydı ve eline ikinci defa beni öldürme şansı geçmişti. Kendi pisliğini temizlemek için, Mamba'ya ihaneti bildirmek için değil.
Gözlerim Brendon'ı ararken yerden kalkan Nicholas çeneme bir yumruk indirdi. Acıyla geriye doğru savrulurken, Kara Savaşçı'nın baltasını kaldırdığını ve beni uyardığını duydum. Siktirip gidebilirdi. Ona ihtiyacım yoktu. Neredeyse karnıma saplanacak bıçağa tuttum.
"Bu hamleyi sana ben öğrettim," diye hırladım. "Üzerimde denemen çok acıklı." Nicholas'ın elini büküp, saçlarından yakaladım ve başını yanımdaki ağaca mıhladım.
Terden ıslanan saçlarımı geriye attım, yarı baygın Nicholas'ın sırtındaki arbaleti kaptım. Birlik hâlâ geride duruyor Ellyro bana koşmak için tepiniyordu. Kara Savaşçı kollarını göğsünde kavuşturmuş, bir yer altı dövüşü izliyormuş ve bahsini kazanmayı bekliyormuş gibi hareketlerimi takip ediyordu.
Şu an için asıl tehdit başka biriydi. Birlik değildi. Arbaleti omzuma yerleştirdim ve gözümü kırpmadan dört bir yanıma bakındım. Eğer Zachary'nin bir dev beyaz tilkisi olsaydı işim bu kadar kolay olmazdı. Zachary, henüz bir Zehirci tilkisiyle baş edebilecek ya da bağ kurabilecek kadar güçlü değildi. Eh Brendon'ın tilkisi Pacvor da bir yıl önce ölmüştü.
Çık ortaya Zehirci pislik.
Callidus'ın beyaz kulakları dikleşti ve duyduğu sese doğru atıldı. Arbaleti omzumdan indirmeden peşine takıldım.
Brendon ardına bakmadan patikadan aşağıya, kumsala doğru koşuyordu. Korkak, sahiden kurtulabileceğini sanıyordu. Daha iyi nişan alabilmek için tek dizimin üstüne çöktüm. Callidus, Brendon ile arasındaki mesafeyi kapatırken ıslık çaldım ve yoldaşım durdu.
Zihnimin derinliklerinde bunağın sesi yankılandı.
Her can kıymetlidir, her yasayan ruh evrenin sonsuz döngüsünde gerçekleşmesi gereken bir kadere karşılık gelir ve silahlarını etten geçirmeden önce düşün, karşındakinin kaderindeki ölüm gerçekten senin ellerinden mi olmalı.
Nefesimi tuttum. Brendon ölüm fermanını kendi elleriyle imzalamıştı; infazcısı ise benden başkası olamazdı.
Arbaletin tetiğine bastım. Ok, Callidus'ın kulaklarının arasından geçip Zehirci'nin ensesine saplandı.
Bu senin kaderindeki ölümün yanından bile geçemez Brendon. Hızlı olduğu için Dayenx'e şükranlarını sun.
Brendon'ın bedeni mide bulandıran bir sesle toprağa serilirken doğruldum. Bedeni seğiriyor, nefes almak için ağzını açıp kapatıyordu. Ne bir pişmanlık ne de acıma duygusu hissediyordum. Ekibin kalanını öldürmem için bir sebep yoktu, nasıl olacağını bilmiyordum ama işime yarayabilirlerdi.
Yalanlardan oluşmuş bir bok çukurunun içinde yüzüyordum ve çırpındıkça daha derinlere çekiliyordum. Arbaleti yere fırlatıp saçlarımı geriye tarayıp şakaklarımı ovdum.
Ne halt edeceğim ben?
Ellyro yanımda bitti, yüzünü buruşturup Brendon'ın cansız bedeninden yayılan yeşil kana bir bakış attı. "Ne yaptın Anna?"
"Güzel kıçını kurtardım kardeşim. Ne o yoksa kellelerimize ödül mü konmasını isterdin?"
"Onu öldürdün." Gözlerini dehşetle kırpıştırdı. Huşu da olabilirdi. "Brendon'ı öldürdün."
"Evet öyle görünüyor El."
Ellyro'nun kaşları çatıldı. "Diğerlerini neden sağ bıraktın o halde? Onları da öldürmeliydin."
"Dedi şiddetten nefret eden kız."
Şaşırmıştım, Ellyro bir karıncayı bile incitemezdi. Kardeşlik'ten nefret ettiğini biliyordum ama bu kadar iğrendiğini bilmiyordum. Sözleriyle resmen Birlik'in tarafına geçtiğini ilan etmişti.
"Kardeşlik'e dönmeden önce bu işi nasıl örtbas edebileceğimizi bulmalıyız Ellyro. Mamba bir halt döndüğünü anlayacaktır." Burnumun kemerini sıktım ve inledim. "Tanrıçam... boku yedik."
Ellyro bakışlarını kaçırdı yüzü kızarmıştı. "Bunun için üzgünüm abla, bana başka bir çare bırakmadın."
"Ne..."
Kafamın arkasından gelen darbenin etkisiyle sersemledim, gözlerimde şimşekler çaktı. Yere yığılırken Ellyro'nun Callidus'ı sakinleştirmeye çalıştığını ve Kara Savaşçı'yla konuştuğunu görebiliyordum.
Yarı baygın bir şekilde taşındığımı hayal meyal hissediyordum. Karanlık zihnime tamamen çökmeden, suratımda sıcak bir nefes ve onu takip eden fısıltıyı duydum.
"Tanrılar oyun oynamayı bu kadar seviyorken... tabii ki seni bulacaktım değil mi?"
🩸
Önce yoğun rutubet kokusu geldi, başlarda kulak çınlaması sandığım ses birçok kişinin aynı anda çıkardığı fısıltılara döndü. Boğazımdaki acı verici kuruluğu gidermek için yutkundum. Kirpiklerimi araladım ama tek görebildiğim siyahlıktı. Başıma bir çuval geçirilmişti.
Yüzüm ve kafamın arkası zonkluyordu; çoktan morardığını tahmin ettiğim şişlikleri hissedebiliyordum. Ellerim de oturduğum sandalyenin arkasında bağlanmıştı.
Lanet olası Birlik beni resmen esir almıştı ve sorumlusu bir kaçık gibi davranan kardeşimdi. Ayıldığımı belli etmemek için hareket etmedim ve yanı başımda konuşulanlara kulak kabarttım. Ellyro'nun sızlanan sesini duyabiliyordum.
"Daha nazik davranabilirdiniz."
"Adamlarımın sağ kalmasını istedim. Ablam dediğin o kadın bir dev beyaz tilkiden bile daha vahşi." Kara Savaşçı'nın tanımaya başladığım boğuk sesi yakınımdaydı.
"Bu berbat bir fikirdi," diye homurdandı başka bir ses. "Onunla ne yapmayı planlıyorsun Rhyvar?"
Ellyro sızlanmaya devam etti. "Anna'yı Birlik'e katılmaya ikna edecektiniz böyle anlaşmıştık. Onu bir domuz gibi bağladıktan sonra nasıl ikna edebileceğinizi merak ediyorum doğrusu."
Dişlerimi gıcırdattım. Ne halt ediyordu bu?
"Anlaşmaya yanaşmayacak."
"Evet, yanaşacak," dedi Ellyro. "Onun hayatını kurtardınız... En azından sizi dinleyecektir."
"Sana söyledim sarışın. Ona yardım etmedik. Bize minnet borcu yok."
"Eh, en azından bir Şifacı'nız yardım etmiş ve Anna bunu biliyor."
Dilimi tekrar ve tekrar yılanlar soksaydı...
Düştüğüm boktan çukur için Ellyro'yu suçlayamazdım. Buna çoğunlukla ben sebep olmuştum. Yalan üstüne yalan örmüştüm. Bana Birlik'in yardım etmiş olmasının Ellyro'da böyle bir etki bırakabileceğini bilemezdim. Bu çuval kafamdan çıkarıldığında nasıl olacağını bilmesem de başka bir yalan daha uydurmalıydım. O kadar berbat haldeydim ki kendi ağzımdan çıkanları bile unutuyordum.
Ben profesyonel bir yalancı, usta bir dolandırıcıydım. Ancak söz konusu, şu diyarda en çok değer verdiğim kişi olduğunda her zamanki gibi kıvıramamıştım.
Dudaklarımı birbirine bastırdım. Gerekirse onlarca maske daha çekecektim yüzüme, bunu kendim kabul etmiştim. Her şey borcum içindi. Bir bedeldi.
"O lanet olası Mamba vârisi. Küçük bir kızın sözleriyle bizim tarafımıza geçeceğine gerçekten inanıyor olamazsınız."
Bağıran adamın çatallı sesinden bile uyuz bir tip olduğunu anlamıştım.
"Bilgi mi istiyorsunuz? O halde odayı terk edin ve işi bana bırakın."
Ayak sesleri duydum. Küçük kardeşimin adamın karşısına dikilmiş tüm cesaretiyle meydan okuduğunu kafamda canlandırabiliyordum. Ancak konuşan Ellyro olmadı. Kara Savaşçı'ydı.
"Ona dokunmayacaksın." Ah... bu adam kesinlikle hırlamayı biliyordu. "Vârisi işkenceyle öttürebileceğine inanıyorsan da Rigel, çaylakların arasına dönebilirsin."
Olan biteni göremiyor, onları tanımıyordum ama Kara Savaşçı'nın liderleri olduğuna tek hançerim üzerine bahse girerdim. Gerçek bir liderin fısıltısı bile otoriteyi kurmak için yeterliydi. Ve bu adamın ses tonundaki sert tını herkesi etkisi altına almıştı. Her ne kadar iblisleri Kara Savaşçılarla aynı ruhta yaşayıp ayrı bir varlık olarak kabul görseler de, iblislerini yalnızca kendi istekleri doğrultusunda bir uzuv gibi kullanıyor olsalar da adamın sesindeki o tınıdan bile iblisin gücünü sezebiliyordum.
Bu ilgimi çekmişti.
Tartışmalar devam ederken, tok bir kadın sesi tüm gürültüyü kesti. "Tek başına kapılarımıza dayanan bir kadını sandalyeye bağlayıp konuşturmaya çalışacak kadar aciz misiniz sahiden? Çözün onu hemen."
Çuvalın altından güldüm. "Kadın haklı."
"Ah, vârisimiz uyanıkmış meğer," dedi Rigel denen adam.
Başıma geçirilen çuval kalktı. Gözlerime dolan ışıktan korunmak için kirpiklerimi kırpıştırdım. Boş odanın içindeki yüzleri seçmeye çalıştım, avizedeki mumlar yalnızca beni ve bana yakın duranları aydınlatıyordu. Şüphesiz burası bir sorgu odasıydı.
Ellyro çekinerek bana el salladı.
"Selam Anna."
"Düzenbaz," diye mırıldandım
Ellyro'nun iki yanında korumaları gibi duran bir kadın bir de adam vardı. İkizlerdi. Turuncu saçları, gece kadar koyu tenleri, ela gözleri ve koyu tenlerinin üzerinde yıldız gibi parlayan çilleri vardı. Vücutları bir gladyatör gibi kaslıydı. Adamın turuncu saçları tıraşlı ve vücudu kadına nazaran daha iri olmasaydı ayırt edilemezlerdi.
Kara Savaşçı önüme geçtiğinde görüş alanımı tamamen kapladı. Onu daha iyi görebilmek için başımı geriye atmaktan nefret ettim. O yarayla oldukça vahşi bir yakışıklılığı olduğunu kabul edecektim. Düşmanlarımı çoğunlukla takdir etmezdim ama kör de değildim.
Dudağının kenarında, gülümseme sanıp kendimi kandırmayacağım bir kıvrım vardı. Memnuniyetsizlik, tiksinti... ve bir parça merak. Bana yukarıdan bakmak hoşuna gidiyormuş gibi çenesini kaldırdı.
Elindeki matarayı önümde salladı. "Susadın mı?"
Gözlerimi zümrüt yeşillerinden ayırmadan başımı salladım. Matarayı ağzıma dayamadan önce çenemi sıkıca tuttu. Kasıtlı bir şekilde burada kimin üstün olduğunu kanıtlamak için parmaklarını tenime sapladı. Temasıyla ürperti omurgam boyunca yayılmış, parmak uçlarından bana akan sıcaklığa karışmıştı.
Sadece ağzımı açtım. Suyu dudaklarımın arasından boşaltırken beni seyrediyordu. Göz bebekleri büyümüştü, neredeyse iblisinin o siyahlığı yumrukladığını görebiliyordum. Beni öldürmek mi istiyordu? O iblisi ete kemiğe büründürüp sonra da ait olduğu yere yollamam saniyelerimi almazdı.
Suyu ağzıma dökerken bir avcının avına yaklaştığında olduğu gibi temkinli, gözlemci ve bir o kadarda pasif agresif davranıyordu.
Eh, bu hikâyedeki av ben değildim.
Yanaklarıma doldurduğum suyu suratına tükürdüm.
Arkasındakiler iç çekti ve ölüm sessizliğine büründü. Ellyro homurdanmıştı.
Gözünü bile kırpmadan iri eliyle yüzünü sildi. Sinirlenmesini bekledim ancak istediğimi alamadım.
"Yumruk yok mu? Hanenin zayıf öfke kontrolüne ilk elden şahit olmak isterdim," dedim alay edercesine.
Gözlerini kıstı. "Hanem yırtıcı hayvanları şiddetle ehlileştirmez Kan Avcısı. Gerçi çoğu onlara verilen bir matara suyu geri çevirecek kadar da aptal olmaz."
Bana yırtıcı hayvan mı demişti o?
"Başımın arkasındaki şişlik tam tersini söylüyor."
Matarayı kapatırken yüzünü buruşturdu. "O, bir çözümdü. Seni sırtıma atıp hançerlenmek günümü geçirmek için güzel bir yol değil."
Bakışlarımla ona siktirip gitmesini söyledim.
"Çözün onu artık," dedi hâlâ göremediğim kadın.
Ansızın ipten kurtulan bileklerimi ovarken, omzumun üstünden arkamda duran kadına baktım. Siyah saçlarını sıkı örgülerle toplamıştı, ufak tefek ve zararsız dursa da badem gözlerindeki zekâ parıltısı görebiliyordum.
Etrafımda daireler çizen adam şüphesiz benim için işkence planları yapan Rigel'dı. Ölümcül bakışları tenimde bir sivri sinekle aynı etkiyi yaratıyordu.
"Dostlarım adına özürlerimi sunarım," dedi tok sesli kadın bana yaklaşırken. "Misafirperverliğin ne olduğunu unutabiliyorlar."
Tek kelime etmeden onu baştan aşağıya süzdüm. Özensiz bir biçimde örülmüş açık kumral uzun saçlar, kahverengi gözlerinin ve samimi gülümsemesinin kenarlarında yaşını ortaya çıkaran çukurlar. Teninin tek bir kısmını bile göstermeyen beyaz elbisesi ve kulaklarındaki inci küpelerle, kadın hakkında üstünkörü bir yorum yapabilirdim. Arabulucu ve içtenliği şüphe götürmeyen bir diplomat.
"Ben Mireva, Birlik'in kurucusu ve bir Kâhinim." Elini zarifçe bana uzattı. "Ya sen?"
Eline kısa bir bakış attım. "Kim olduğumu gayet iyi biliyorsunuz bence."
Mireva mahcup olmuş gibi başını öne eğdi. "Ah, Ellyro hakkında övgüyle bahsetti elbette ama nezaketten geri kalamayız, senin kendini tanıtman iyi bir başlangıç olacak."
"Annarithel Orvira," dedim ayağa kalkarken. "Bu nezaket zırvalarını kıçına sokabilirsin."
Buradan çıktığımda-çıkabilirsem- Ellyro'yu lime lime edecektim. Mireva'nın da bana nazik davranmasının tek sebebi eline geçen bu müthiş fırsatı tepmek istememesiydi. Zanosrit hakkında bilgi almak istiyordu. Eğer sahiden söylediği gibi Birlik'in kurucusuysa, Zanosrit'i yıllar önce İnsan Krallar'a ele veren de oydu. Hem kurnaz bir diplomat hem de bir haindi.
Mireva, gülümsedi. Suratına küfürler bile yağdırsam karşılığında sinir bozucu bir gülümseme daha alacaktım. "Birlik'e hoş geldin Annarithel. Seninle tanışmak büyük bir onur."
Kadının burnunun dibinde bittim. "Hiçbir boka hoş gelmedim."
Rigel, beni omuzlarımdan yakalayıp itti. "Diline hâkim ol topraktan doğan Molzeun sevici."
Boynumu büküp Rigel'ın bronz yüzüne dökülen birbirine geçmiş altın sarısı saçlarına baktım sonra da öfke saçan kahverengi gözlerine. "Sence de klişe olmadı mı?" dedim omuzlarımdaki elleri silkerken.
"Ne o kendinizi başka şekilde mi tanımlıyorsunuz yoksa, Molzeun'un sürtükleri?"
Kıkırdadım. "Ah, küfredebiliyormuş."
Rigel, öfke ile köpürürken iki katım duran adama sırıttım.
"Mireva dışındaki herkes odadan çıksın. Şimdi," diye gürledi yeşil gözlü Kara Savaşçı. "Sen kal Vaoryn."
Buna karşılık kardeşim ona haykırdı. "Hiçbir yere gitmiyorum."
"Bize biraz müsaade et Ellyro, ablanla konuşmamız gerekenler var," dedi Mireva.
Ellyro gözlerini devirdi ama diretmedi.
Arkasından bakarken telaşlandım. Gözümün önünden ayrılmasını istemiyordum. Geçmeye çalıştığımda Kara Savaşçı yolumu kesti. "Çekil."
"Ona zarar vermeyeceğiz Kan Avcısı."
Parmağımı siyah tuniğinin açıkta bıraktığı kaslı göğsüne bastırdım. "Zaten cesaret edemezsiniz."
Ekibin kalanı ve Ellyro odayı terk ederken, Vaoryn denilen delikanlı odada kalsa da kollarını birbirine dolayıp kenarda durmayı tercih etti. Rigel tükürükler saçarak homurdanıyordu.
Mireva her ne kadar Birlik'in kurucusu olsa da sessizliğini korudu. Burada Kara Savaşçı'nın borusu ötüyor olmalıydı.
"Otur," diye buyurdu Kara Savaşçı.
"Böyle iyiyim."
Fırtına Ormanı'nda adamı bu kadar yakından inceleyememiştim ama şimdi, gözlerindeki amansız alevleri daha net görebiliyordum. Rigel da bir Kara Savaşçı olmalıydı, onu rahatlıkla hafife alabilirdim ama gözlerimin önündeki bu kas yığınını hafife almayacak kadar akıllıydım.
"Rica etmiyorum. Otur."
Bakışlarım Kara Savaşçı'yla buluştu. Yara izini inceledim.
Bakışlarımın adamın üstünde fazla oyalandığını fark ederek sandalyeme gerisin geri oturdum. Kafa tutmamın bir anlamı yoktu. Onlar konuşurken, Birlik'ten nasıl kurtulacağımın planını yapmalıydım. Maalesef ki önce harekete geçip sonra düşünen tiplerdendim. Olasılıkları değil, sonuçları değerlendirirdim. Eh, bu sefer fevriliğimin kötü sonuçları olmuştu.
Kollarımı göğsümde kenetledim ve iyice sandalyeye yayıldım. Rahat görünmek istiyordum ama oldukça gergindim. "Buraya kardeşimi almaya geldim. Bizi bırakın ve herhangi bir sorun çıkmadan yolumuza gidelim."
"Ellyro seçimini yaptı Annarithel. Sen ne yaparsan yap kararı değişmeyecek. Hakkında onun anlattıkları dışında bir bilgiye sahip değilim ama kardeşine canından çok değer verdiğini görebiliyorum. Ellyro'nun iyiliğini istiyorsan burada kalmasına müsaade edersin," dedi Mireva yumuşak bir ses tonuyla.
"O ne yaptığını bilmiyor. Yuvası sizin bir avuç korkakla dolu Birlik'iniz değil. Onun yuvası benim olduğum yer."
Mireva sırtını dikleştirdi. "O halde, sen de kal."
"Mireva..." diye mırıldandı Kara Savaşçı kadına kısa bir bakış atarken.
"Annarithel kapılarımızı açtığımız herhangi biri değil Rhyvar. Akıllı bir kadın ve iş birliği işimize yarayabilir."
Rhyvar... İsmini kafamın içinde döndürdüm, tarttım, aklıma kazıdım.
Mireva, sırlarla dolu bir kadın olmadığını açıkça belli etmeye çalışıyordu. Tipik bir diplomattı, hoş sözlerle duvarlarımı yıkmak istiyordu. Böylece asıl arzusuna ulaşabilecekti. Yumuşak yüzünün ardında derin bir tehlike yatıyordu.
"Evet herhangi biri değil. O Mamba'nın infazcısı," diye çıkıştı Rhyvar. "Onu burada barındırmak Birlik'imizin temellerini sarsar."
"Anlayacaklardır."
Burada yokmuşum gibi konuşuyorlardı. Ya gerçekten unutmuşlardı ya da hiç mi hiç umurlarında değildi. Kahkaham dikkatleri üzerimde topladı. "Ah, tanrıçam... Siz ciddi olamazsınız," dedim ve öne doğru eğildim. "Gerçekten sizinle iş birliği yapacağımı mı sanıyorsunuz? Ben korkak, cesaretsiz, sefil yaratıklarla asla ama asla iş birliği yapmam."
Eh, Rhyvar'ın da sabrının bir sınırı olduğunu o an anlamıştım. Zaten nesillerdir iblisleri Kara Savaşçıların sabırlarını törpülemelerinde en büyük engeldi. Diğer her duyguları gibi. Bir Kara Savaşçı'nın öfkesinden çok arzusundan korkulurdu. Bedenimi seviyordum, birine arzu duyarsam sertlikten hoşlanırdım ama bir hayvanın üstümde tepinmesini hoş karşılayacağımı sanmıyordum...
Rhyvar yakama yapıştığında düşüncelerim-olması gerektiği gibi- dağıldı ve beni sandalyeye mıhladı. Ayaklarım yerden kesilmişti. Rhyvar burnundan solurken, muzırca gülümsedim. Nefeslerini yüzümde hissedebiliyordum. Çenesini sıktı sonra da sertçe yutkundu. Yüzümü biraz daha yaklaştırarak adama meydan okudum. Burnum dudaklarına değecek kadar yakındım. Sınırlarım yoktu eğer tehdit ediliyorsam son derece çirkinleşebilir ve ahlak boyutlarını memnuniyetle aşabilirdim.
"Ee İblis Soyu. Beni bu şekilde mi ikna edeceksin?"
Rhyvar gözlerini kıstı. "Mireva haklısın, bence onun gibi biri Birlik'in ellerinde mükemmel bir silah olabilir. İşte bunu anlayacaklardır."
İtercesine beni bıraktığında gözlerim büyüdü. Çünkü bu lanet herifin zihninde dolaşan tilkileri görebiliyordum.
"Siktir git," diye tısladım.
"Beni dinle Annarithel. Sana iş birliğine yanaşman için tatlı sözler sarf eden yaşlı bir kadın gibi görünüyor olabilirim ama sözlerime kulak vermelisin. Seni zorlamak doğru olmaz ve burada işler Zanosrit'te olduğu gibi yürümez. Sana anlatılan yalanları duyduktan sonra eğer hâlâ onlara inanmayı seçersen gitmekte özgürsün."
"Taktiğiniz bu mu? Bana özgürlük vaat edip, süslü hikâyelerinizi önüme süreceksiniz ve sonra çözüleceğim. Bence Kâhin, şu duvarın köşesine geçip kendini becermelisin."
Mireva'nın yumuşak yüzü aniden silindi yerine tüyler ürperten bir durgunluk geçti ve sadece üçümüzün duyabileceği şekilde fısıldadı. "Kardeşinin kapıların ardında bizi dinlediğini biliyorum ve sana sormak isterim Annarithel Orvira... Seni kurtaran Şifacı'ya borcunu böyle mi ödeyeceksin?"
Dişlerimi sıktım. Bu anın er ya da geç geleceğini biliyordum.
"Evet," diye ekledi. "Ellyro'ya anlattığın hikâyeyi biliyorum. Garip... çünkü hiçbir Şifacı'm sana yardım etmedi."
Aptallığıma ve Ellyro'nun boşboğazlığına binlerce kere lanet ettim.
Rhyvar çift kanatlı kapıya baktı sonra bakışlarını bana çevirdi. "Ona ben yardım ettim Mireva, Şifacı benim emrimdeydi. Kadını, Fırtına Ormanı'nda etrafı cesetlerle çevrili bir halde can çekişirken bulduk," dedi bilinçli bir şekilde bağırarak.
Hışımla yakasına yapıştım. "Seni adi..."
Rhyvar, ellerimi tuttu, "Sırların sonuçları vardır Orvira," dedi fısıldayarak, gözleri yüzümde dolaştı. Kısacık bir an çenesinde bir kas seğirdi. "Hadi Ellyro'ya itiraf et, sana yardım edenin Birlik olmadığını söyle."
Yumruklarımı sıktım. Benimle oyun oynuyorlardı.
"Söylediğin yalan kardeşini kapılarımıza getirdi. Onu kurtarmak için bizimle yüzleştin, Zanosrit'e karşı büyük bir risk aldın ve Kardeşlik'ten birini öldürüp diğerlerini neredeyse sakat bıraktın. İtiraf edemeyeceğin kadar büyük bir sır sakladığını ikimiz de biliyoruz. İş birliği yaparsan sırrını saklarım eğer yapmazsan, Ellyro'ya bir açıklama yapmak zorunda kalır, Mamba'na Birlik'le ne işin olduğunu ve sözde kardeşlerini neden yaraladığını anlatman gerekir. İkimiz de o kadının, adımızı duyduktan sonra hiçbir bahaneni kabul etmeyeceğini biliyoruz."
"Bir şey bildiğini sanman hoş pislik. Ellyro'ya gerçeği söyleyeceğim. Hatta bu işime yarayabilir sonuçta gerçek, bir başka gerçeği ortaya çıkaracak. Beni Fırtına Ormanı'nda görüp yardım etmediğiniz gerçeğini. Bu Ellyro'nun size olan güvenini sarsacaktır ve bizi yalnızca kullanmak istediğinizi anlayacaktır." Dişlerimi gıcırdattım. "Üstelik kime inandığı önemli değil. O benim kardeşim ve ben ne dersem onu yapacak."
Sözlerime kendim bile inanmamıştım ama bu ikisinin karşısında savunmasız duruma düşmek istemiyordum. Ellyro'yu tanıyordum ve ona itirafta bulunmak her şeyi daha boktan bir hale sokacaktı. Kaldı ki, itirafta bulunmak gibi bir seçeneğim yoktu.
Mireva, biz birbirimizi boğazlamadan aramıza girdi. "Başka bir yalanla üstünü örteceksin. Gerçekten itiraf edebileceğin bir sır olsaydı, bunu en başından yapar bu kadar zahmete girmezdin." Zarif bir tavırla omuz silkti. "Daha fazla riski kaldıramayacağını biliyorum."
Kadına omuz attım ve Rhyvar'ın yanından sıyrılıp kapıya ilerledim. Mireva arkamdan fısıldadı. "Kardeşini manipüle ediyorsun Annarithel, tıpkı Katrileah'nın seni ettiği gibi. Ellyro tarafını seçti ve artık kendi savaşını veriyor, burada iyileşiyor, ne söylersen söyle bundan vazgeçmeyecek."
Bir an duraksadım. Katrileah... Mamba'nın gerçek adıydı. Ve bunu bilen çok az kişi vardı, nasıl oluyordu da bu kadın onun adını biliyordu? Molzeun'un sağ kollarından yalnızca Luna ve Mamba kalmıştı geriye. Şüphesiz bu kadın, Zanosrit tarihinin karanlığı altında kalan adından bile bahsedilmeyen biriydi.
"Beni kardeşime olan zaafımı kullanarak kafeslemeye çalışıyorsunuz. Bu sokak serserilerinin bile yıllar önce kullanmayı bıraktığı bir numara."
"Ellyro'yu Kardeşlik'e sürüklersen eğer Annarithel, er ya da geç onu kaybedeceksin. Benim zehrim değil, Şifacılarım ve onlarca yıllık bilgi birikimim var. Ellyro'yu iyileştirebilirim," dedi Mireva. "Katrileah'nın ise iyileştirmek bir yana dursun, Ellyro'yu barındırmak isteyeceğini bile sanmıyorum."
Mireva ve Rhyvar'a döndüm, saldırıya geçmekten bir nefes gerideydim. Tek itiş, tek kelime yetecekti. Burayı kanla yıkayacaktım. "Buna Ellyro'yu inandırmış olabilirsin tatlım ama tek amacın bana ulaşmak. Bir taşla iki Zanosrit."
Rhyvar, kollarını göğsünde kenetledi ve tekrar sesini yükselterek konuştu. "Ellyro'yu götürürsen bu dağınıklığın üstünü örtemezsin. Bir Zanosrit'i öldürdün. Sıra elbet kardeşine gelecek, Mamba'yı kandıramayacaksın."
Adi düzenbaz.
Ellyro kapıyı çarparak açtı ve içeri fırladı. Yüzünde katıksız bir korku vardı. "Anna, lütfen... Onları dinle. Sadece bir kere, bir kere olsun bana güven."
Kollarıma yapışmıştı. Hayatım boyunca hiçbir zaman kendimi bu kadar çaresiz hissetmemiştim. Kardeşime gerçeği asla söyleyemezdim, gerçi söylesem bile Ellyro Birlik'ten vazgeçmeyecek gibi duruyordu. İyileşiyordu, lanet olsun, ona her ne yaptılarsa senelerdir olmadığı kadar canlı görünüyordu.
Şefkatle yüzünü okşadım ve korku dolu gözlerine baktım. Zanosrit'e geri dönme korkusu ruhuna işlemişti. Fırsatını elinden alabilir miydim? Bu beni nasıl bir abla yapardı? Düşmanlarıma boyun eğmek, kardeşimin sağlığına kavuşması için ödeyebileceğim bir bedel miydi?
Elbette öyleydi. Onun için her şeyi yapardım. Kendi ölümümü bile göze alırdım.
Yüreğime bir ağırlık çöktü. Ben Zanosrit'ten ayrılamazdım, gerçekleştirmem gereken bir kaderim vardı. Sorumluluklarım ağır, nefes aldığına pişman edeceklerimin sayısı ise fazlaydı ve Birlik'ten en basit haliyle nefret ediyordum. Kardeşlik'e, vârisleri olarak hizmet ediyordum. Mamba olduğumda, yoluma kimse çıkamayacaktı.
Karşılığında her ne istiyorlarsa, Ellyro için bedelimi kabul edebilirdim.
Kelimeler güçlükle döküldü dudaklarımdan. "Ne istiyorsunuz?"
Mireva ve Ellyro gülümsedi ama Rhyvar pek rahatlamışa benzemiyordu. Dudakları birbirine yapışmış gibi ifadesizdi.
"Yalnızca gerçekleri bilmeni," dedi Mireva, beni sorgu odasından çıkarırken.
Kapıdan çıktığımızda dik merdiveni tırmandık, rutubet kokuyordu ve havasızdı. Bir dehlizde olmalıydık, merdiven bittiğinde de aynı havasızlıktaki dehlizde ilerlemeye devam ettik. Yokuşlu dehliz çelik ve oldukça ağır görünen bir kapıyla son buluyordu, Rhyvar kapıyı açtı ve geniş kare şeklinde bir avluya ulaştık.
Burası büyük bir malikaneydi. Üstü açık avlu, malikanenin tam ortasında bulunuyordu. Avlunun zemini topraktı, kenarlarında ahşap korkulukları, korkulukların ardında da oturaklar ve oturakları gölgede bırakmak için eğimli sayvanlar vardı. Yapıyı çevreleyen yüksek çatıların altında diğer bölmeler olmalıydı. Burada kaç kişinin yaşadığını merak ettim, bir hayli fazla olduğu kesindi.
Meraklı bakışlarımı fark eden Mireva beni aydınlattı. Zaten konuşmaya yer arıyordu. "Burası terk edilmeden önce Kader Hanesi'nden bir soylunun eviydi."
Bunu balkonlardan sarkan bayraklardan anlamıştım zaten. Bu armaları görmeyeli uzun zaman olmuştu. Thallieos'un mirasçı hanelerinin armaları.
Altın işlemeli yıldızın içinde geçmişi, geleceği ve şimdiyi gören tanrıça Laomri'nin gözü işlenmişti, bu Kader Hanesi'nin armasıydı ve en büyükleriydi.
Element Ustaları Hanesi'nin armasında dört kollu tanrıça Claviera vardı; ellerinde ateş, su, toprak ve havayı taşıyordu.
Karşımdaki geniş balkonda iki hanenin daha arması dalgalanıyordu. Kara Savaşçı Hanesi'nin bayrağı siyahtı ve üzerinde yalnızca yarasa kanatları olan bir balta bulunuyordu. Yarım güneşi tamamlayan ay, Tutulma yani Işık ve Karanlık Hanesi'ni temsil ediyordu.
Şekil Değiştiren Hanesi'nin armasını tanımak zor değildi; kurt kulakları ve kuş kanatları olan bir aslan yüzü başka bir haneyi simgeleyemezdi.
Kendi hanemin armasını görünce bir an duraksadım ve dudaklarımda küçük bir tebessüm oluştu, gururlanmıştım. Kan kırmızı bayrağa işlenmiş birbirine geçmiş ikiz yakut hançerler. Rüzgârla birlikte asaletle süzülüyordu.
Zehirci Hanesi'nin kendi kuyruğunu ısıran yılan arması ortalıkta görünmüyordu. Bu beklediğim bir şeydi. Zehirciler yalnızca Molzeun'un mirası Zanosrit'e hizmet ederlerdi, Birlik'te yerleri yoktu.
Gözlerimi kıstım farklı farklı armalara sahip birçok bayrak vardı ama hiçbirini tanımıyordum. "Bu bayraklar nedir? Armalarını tanımıyorum."
Mireva, narin sesiyle yanıtladı. "Onlar melezlerin armaları. Her melezimiz kendi güçlerini tasvir eden sembolleri çiziyorlar. Gerçek bir haneyi temsil etmek için."
Buna şaşırdım. Kardeşlik'te melezler el üstünde tutulurdu, eskiden olduğu gibi dışlanmazlardı ama hiçbirinin arması yoktu. "Bu kadar büyük bir malikanede gizlenmeyi nasıl başarıyorsunuz? Xathmoran'e binlerce kez geldim ama burayı hiç görmedim."
Yanımda bir fedai gibi ilerleyen Rhyvar beni yanıtladı. Her an birinin boynunu kırıp kaçabileceğimden endişeleniyordu. Ve kesinlikle haklıydı.
"Malikane, Fırtına Ormanı ve Xathmoran Harabe Tepeler'inin arasında, eskiden Oyuk Kasaba adıyla bilinen bir yerde bulunuyor. Etrafımızda terk edilmiş meskenlerden başka bir şey yok yani gizlenmemize gerek kalmıyor."
Gözlerimi devirdim.
"Tabii ki gizlenmeye gerek duymazsınız. İnsan Krallar'la anlaşmanız var."
Rhyvar'ın yüzünden bir gölge geçti ancak başka bir tepki vermedi.
Avlunun çıkışına doğru ilerlerken etrafımdakilerle göz göze geldim. Çocuklar, kadınlar ve erkekler hatta talim yapanlar bile işlerini bırakmış beni izliyordu. Muhtemelen kim olduğumu biliyorlardı çünkü bakışları tiksinti doluydu.
Onlara kaşlarımı kaldırarak karşılık verdim.
Tam da Callidus'ın nerede olduğunu merak ederken yoldaşımı yerde debelenirken gördüm. Etrafında çocuklar koşturuyordu.
"Callidus'ıma ne yapıyor bu küçük veletler!" diye öne atıldım.
Ellyro sırıtarak kolumdan tuttu. "Yalnızca oyun oynuyorlar Anna."
Oyun mu oynuyorlardı?
Tanrıçam aşkına... bu nasıl bir saçmalıktı?
"Callidus oyun oynamaz ve çocukları sevmez."
"Çocukları sevmeyen sensin Anna."
Sevmiyor değildim, yalnızca çocukların mızmızlanmaları ve çok bilmişlikleriyle baş edemiyordum. Güçlü bir ıslıkla Callidus'ı yanıma çağırdım. Kıskanmamıştım, lanet olsun, o benimdi ama hayır, kıskanmamıştım.
Yoldaşım neredeyse iki katı olduğu çocukların yanından beyaz parlak tüyleriyle salına salına bana koştuğunda, veletler onun arkasından gitmesin diye yakardılar. Callidus, başını karnıma tosladı.
"Merhaba, oğlum," dedim ve çenesini tutup eğildim. "O küçük şeytanlar canını sıkmadılar ya?"
Callidus, yanaklarımı yalayarak cevap verdi. Neşeli görünüyordu. Ellyro da neşeliydi.
Tanrıçam... Burada olmak istemeyen tek mantıklı kişi ben miyim?
"Brendon'ın ekibi nerede, onları öldürmedin ya minik katil?" diye sordum Ellyro'ya.
Ellyro dil çıkardı. Sorumu Rhyvar yanıtladı. "Zindana atıldılar."
"Beni de oraya atamamak canını sıkıyor değil mi?" diyerek bileklerimi kelepçelenmiş gibi birbirine sürtüp ona göz kırptım.
Çenesini kaldırıp, bağından kurtulan kestane rengi tutamları geriye itti. "Sana yapmak istediklerim hakkında hiçbir fikrin yok."
Onunla alay ediyordum ancak ürperen tenimle, artık hiç eğlenmiyordum.
Callidus bakışlarını yanımda dikilen Rhyvar'a çevirdi. Hırlayacağını ya da pençesiyle üzerine atlayacağını düşünmüştüm ama yapmadı. Yalnızca adamı kokladı ve başını savurarak çevirdi.
"Dev beyaz tilkilerle daha önce de karşılaştım ama onun gibi asilini ilk defa görüyorum. Genelde karşılarına çıkan herkesi yemek istiyorlar," dedi Vaoryn.
Onun varlığını bile unutmuştum. Sessiz sakin ve çekingen bir tipti. Garip... sesi nedense beni rahatlatmıştı. Bana Ellyro'yu anımsatıyordu.
Cevabımı Kara Savaşçı'nın gözlerine bakarak verdim. "Evet öyle ve oldukça... sadıktır."
Rhyvar, beni süzdü. Adamı daha önce bir yerde gördüğümü anımsıyordum ama zihnim bir türlü parçaları yerine oturtamıyordu. Böyle bir yüzü hatırlamam gerekirdi ama hatırlayamıyordum.
Avlu kapıları kapanıp, malikaneye girdiğimizde Mireva bana döndü. "Birlik'imin yerini, isimlerimizi ve yüzlerimizi öğrendin karşılığında da beni gerçekten kulak kabartıp dinleyeceğinin sözünü istiyorum. İş birliğimizi sen gerçekleri öğrendikten sonra konuşacağız. Düşüncelerinin tamamen değişeceğine inancım sonsuz."
Vaoryn'le sohbete dalmış Ellyro'ya baktım ve dudaklarımı ısırarak iç geçirdim. "Pekâlâ."
🩸
Saçları tutkuyla akıtılmış bir kan gölünün rengine benziyordu. Soluk tenindeki gizemli canlılık kutsal kanının derisinin üstünde dans ediyormuş yanılgısı yaratıyordu.
Ukalalığından ve kibrinden nefret etti. Yeteneklerini sergileyişini izledikten sonra onu killi topraktan ve kandan doğuran tanrıçanın bu diyara neyi saldığının farkında olup olmadığını merak etti. Temsil ettiği karanlık yüzünden onu öldürmek istedi.
Sonra onunla göz göze geldi. Alev alev yanan kehribar gözlerinin ardındaki kırılmaz ruhu gördü. Onun yumuşak tenine dokundu. İblisi daha fazla dedi, daha fazla, daha fazla.
O kadının ne olduğunu biliyordu. Ancak onu mu bu diyardan korumalı yoksa bu diyarı mı onun yapabileceklerinden korumalıydı bilmiyordu.
🩸
Veee bölüm sonu canavarı!
Evettt yorumlarınızı merak ediyorum. İlk tanışmamız hakkında ne düşünüyorsunuz, geçmiş bölümleri hakkında, nasıl gideceğimiz nereye ilerlediğimiz ve Anna'nın sırrının ne olduğu hakkında. O Rhyvar'ı tehlikeli ama basit bir düşman olarak görüyor AMA BUNDAN ÇOK ÇOK FAZLASI.
Ellyro'ya sinirli olduğunuzu tahmin ediyorum ama olmayınnnn. Ellyro bu hikayede çok büyük bir değişimi sembolize ediyor.
Ayrıca bu kitabın karanlık olduğunu hatırlatmak istiyorum. İstediğimiz tutkuyu, aksiyonu, ters köşeleri ve görünenden çok daha büyük, tanrıların dahil olduğu bir kaderi alacağız ancak canımızın yanma ihtimalini şimdiden söylüyorum.
Kaççtımmmmm
Diğer bölümde görüşmek üzere
Sizi seviyorummm