İçeriğe geç

Kanın Şarkısı

Bölüm 4 · 30 dk okuma

Kanın Şarkısı

Bölüm 4

Üçüncü Bölüm: İhanet

Yinee yeniden helloooo kan güzelleriiiii! Bu bölümü şahsen çok seviyorum hem Rhyvar'la resmi olarak tanışmamızın bir öncesi hem de serinin gidişatını değiştiren ÇOK ÖNEMLİ bir bölüm nedeni şimdilik gönlümde saklı ;))) hddjfjf Destekleriniz için teşekkür ediyorrrr ve sizi bölüme alıyorummn Keyifli okumalarrr! Üçüncü Bölüm "İhanet" (Geçmiş) Fırtına Ormanı'nın gür meşe ağaçlarının arasında saklanabilme umuduyla durmaksızın koştuk. İzimizi kaybettirmek için patikaların arasından zikzaklar çizerek ilerledik. Güneybatıda kalan Gverthas Vadisi'ne sapmak kendimizi gümüş tepside İnfazcılara sunmak olurdu; bu yüzden Harabe Tepeler'e ulaşmamız gerekiyordu. Harabe Tepeler, Molzeun isyanından öncesine kadar Xathmoran ve Morlaniar sınırlarını kapsayan bir düzlüktü. Sırlarla örtülü isyanda her ne yaşandıysa Elysthram taşlarından biri hasar almıştı ve Thallieos gücünü o taşlardan aldığı için iki sınırda da Harabe Tepeler adı verilen uçurumlar oluşmuştu. Soluklanmak için bir ağacın gövdesine sığındım. Atlarına binmek gibi bir seçeneğimiz olmamıştı ama olmasını dilerdim. Ellerimi dizlerime yaslayıp derin nefesler çektim. Callidus çalıların arasına gizlenirken, Brendon da bir elini ağaca yaslayıp dinlendi. Sırtımı ağaçtan ayırmadan geldiğimiz yöne baktım. "Sanırım onları atlattık." Callidus homurdandı. Bu bir uyarıydı. "Evet, evet. İçgüdülerine saygım sonsuz dostum ama ben kimseyi göremiyorum." "Devam etmeliyiz. Harabe Tepeler'e yaklaştık," dedi Brendon tekrar patikaya çıkarken. "Bekle. Gizlenmiş olabilir..." Islığı andıran bir sesin ardından, Brendon'ın kükremesi duyuldu. Bacağına bir ok saplandığı an yeşil kan pantolonunda büyüdü ve acıyla dizinin üstüne çöktü. "Siktir! Sana beklemeni söyledim," diye bağırdım ona koşarak. Tek kolundan tutup onu kenara çekmek için destek oldum. Brendon'ın inlemeleriyle birlikte yeniden koşmaya yeltenecektim ki nereden geldiği anlayamadığım ıslıklar göğü yardı ve bir ok yağmuruna daha tutulduk. Aptal Zehirci'yi çalılıkların arasına itip, ağaç gövdesine doğru yuvarlandım. Bırakılan oklar toprağa ve ağaçlara saplanıyordu. Bunlar uyarı atışlarıydı... İnfazcıları görebilmek için hafifçe arkama baktığımda, yüzümü santimle sıyıran bir okla gerisin geri başımı ağaca yasladım. Küfrü bastığım sırada Brendon ağaçtan destek alarak bacağına saplanan okun uçlarını kırdı, bastırdığı çığlığı benim homurtularımı yuttu. "Burada kalamayız, yürüyebilecek misin?" diye bağırdım Dişlerini sıkıp başıyla onaylarken, diğer bir ok ayağının yanına saplandı. "Başaramayız," dedi yüzüne çöken karanlıkla. "Fırtına Ormanı'ndan canlı çıksak bile Harabe Tepeler'den Morlaniar'a ulaşamayız. Tek bir şansımız var." "Brendon... Sakın düşündüğüm şeyi yapma." "Yapabiliriz Kızıl. Diğerleri gelene kadar çoktan tüymüş oluruz," dedi bacağının acısından tıslayarak. Ağaçtan ağaca bağırıyorduk ve şu anda onu bir şaşırtmaca olarak önlerine sermeyi gerçekten değerlendiriyordum. "Sakın aptalca bir hareket yapma. Üçümüzü de öldürteceksin!" Brendon fevriydi ve öfkesini asla ama asla kontrol edemiyordu. Bekledi... Bekledi... Uzun süren bir sessizliğin ardından toprağı ezen bot sesleri duyulduğunda, ağaç gövdesinden ayrıldı. "Hayır!" diye bağırsam da, artık çok geçti. Brendon yaylarını germiş İnfazcıların karşısına dikildi. Avuçlarından fırlayan büyü, zehirli kristal okların şeklini aldı ve saniyeler içinde okların düşüşünden daha kuvvetli bir hızda hedeflerine ulaştı. Gerçek bir ok kadar keskin değildi ama değdiği yeri bir asit gibi eritiyordu. İnfazcıların bir kısmı inlerken büyüsünü doldurmak için tekrar ağaca yaslandı. Bu kez saldırdığında hedefini görmesine gerek yoktu. Ellerini yumruk yaptı, dirseklerine kadar yayılan enerji alanı durmadan dönen parlak çemberlerin şeklini aldı ve bir savaş çığlığıyla çemberleri serbest bıraktı. Zehirciler en ölümcül güçlere sahip hanelerden biriydi. Her türlü zehri manipüle edebilir yoktan yaratabilir ve düşmanlarını iç organlarına kadar zehir ile boğabilirdi. Yeni nesil hane fertleri büyülerini hiç tatmamış olsa da Zehircilerin bakteri gibi yayılan büyüleri acemiliklerini örtüyordu. Gözlerimi kapatıp burnumdan derin bir nefes çektim. Lanet olası pislik. Gözlerimi açtığımda elimi sırtımdaki kılıfa uzattım ve abrus kırbacımın sapını sıktığım gibi İnfazcılara doğru savurup ağaç gövdesinden ayrıldım. İnfazcı tir tir titreyerek kılıcını kaldırdığında bacağına doladığım kırbaç onu yere çaldı. Kırbacın çelik dikenleri bacağını koparacak kadar zedelemişti. Acıyla bağırdığında, adamın yüzüne bir tekme savurup ayakta kalan son İnfazcının göğüs zırhı ve karnı arasındaki boşluğa hançerimi sapladım. Her şey saniyeler içinde gerçekleşmişti. Adrenalin dindiğinde yüreğimi bir korku kapladı. Büyü, kan kokusu alan köpekbalıkları gibi İnfazcıları buraya çekecekti. Yıllar önce Thallieos, Rubueres felaketiyle çalkalanırken Yüce Hükümdar Roadalos bariyerin etki etmemesiyle yeni bir çözüm yolu bulmuştu. Ve o çözüm yedi hanenin kanlarından yaratılan Elysthram taşlarıydı. Felaketten kaçabilmek için Thallieos köklerinden ayrılıp göklere yükselirken, yedi hanenin en güçlüleri bir araya gelmiş büyülerini son damlasına kadar kullanıp kanları ile Elysthramlara aktarmıştı. Taşlar dört büyük kente gönderilmiş ve yeni yaşamın kaynağı olmuştu. İnsan Krallar ise başa geçip büyüyü yasakladıklarında, gücünü kullanan her kim varsa yerini taşlar sayesinde saptamıştı. Elysthramları oluşturan kanlar yıllar öncesinde yaşamış atalarına ait bile olsa, yeni nesiller de büyü yaptıkları an tespit edilebiliyordu. Bunu her zaman ironik bulmuştum. Büyüden nefret eden insanlar yine büyüye muhtaç yaşıyorlardı. Üstelik İnsan Krallar halkları arasında falcılık veya şifacılık ile uğraşanları bile cezalandırabiliyorken, Elysthramlara tapıyorlardı. Soluk soluğa kalmış Brendon'a döndüm. Şu anda gözle görülmeyen bir enerji dalgası ve yoğun, büyülü bir koku yayıyordu. Az önce yaptığı şey yüzünden kan beynime sıçradı. Acısına aldırmadan yüzüne bir yumruk indirdim. "Seni beyinsiz!" Brendon, eliyle çenesini ovuşturarak yere kan tükürdü. "Öfkeni sonraya sakla Kızıl ve bana teşekkür et. Cesaret zor zamanların en büyük yardımcısıdır." "Ah, sakın bana nutuk atma. Bunu çok cesur olduğun için değil, lanet olası bir korkak olduğun için yaptın," diye kükredim. "Her neyse, koşmaya devam et ki cesaretim boşa gitmesin." Her ne kadar Brendon'ın derisini yüzmek istesem de haklıydı. Bir an önce Harabe Tepeler'e ulaşmamız gerekiyordu. Xathmoran'den kilometrelerce uzakta olsak bile İnfazcılar bize yetişmeyi başardıysa, gerisi gelecekti. Leş gibi zehir kokan cesetleri arkamızda bırakıp patika boyunca koşmaya başladık. İmkânsız olduğunu bilsem de izimizi takip edemeyeceklerini umdum. Denizi aşarken inecek ikinci bir ok yağmurundan kaçamazdık. Harabe Tepeler ufukta bir nokta kadar belirginleştiğinde, rahatlayarak iç çektim. Fırtına Ormanı'nın örtüsünü geride bırakıp, önümüzde uzanan açıklığı da aştığımızda kurtulabilecektik. Sandalımız Harabe Tepeler'in eteklerindeki kayalıklarda bizi bekliyordu. Çıkış yolunun umuduyla, adımlarımı hızlandırırken dikkatim dağıldı. Attığım son adımın büyük bir hata olduğunu, tabanıma değen sertlikten anlamıştım "Ne..." Ansızın ayaklarım yerden kesilip havaya yükseldiğimde ciğerlerimden dolu dolu bir nefes taştı. Sert halattan ağ gibi örülmüş bir tuzak saliseler içinde beni iki büklüm etmişti. Çuvala geçirilmiş kurban gibi yüksek bir ağaçtan salınıyordum. Callidus, bana yetişmek için zıplayıp hırlarken, Brendon çabucak tuzağın altına geçti. "Siktir. Tanrıça aşkına. Bir bu eksikti!" Hançerlerime ulaşmaya çalıştım ancak başaramadım. Ellerimi kıpırdatamıyordum. Yeterince alanım yoktu. Göğsümdeki hiddet şiddetle yükselirken bağırdım. "Çıkar beni buradan Brendon!" Brendon, kemerinden çektiği bıçağıyla tuzağa uzandı. Ormanın derinliklerinden at toynaklarının toprağı dövüşü ve bağırış sesleri duyuldu. Bıçağını bekletti ve gri gözlerini kocaman açarak etrafına bakındı... Sonra da yutkunarak bana döndü. Düşüncelerini tartıyordu. Neden bekliyordu? Ne halt düşünüyordu? "Üzgünüm Kızıl," dedi ve iç cebimden salınan ejderha yumurtasını çekip aldı. "Sen... ne yapıyorsun?" Callidus ağacın daha alçakta kalan dalına tırmanmaya çalışırken Brendon, benden uzaklaştı. Ve sonsuza kadar zihnime kazıyacağım sözler dudaklarından dökülürken gözlerime bakmadı. "Birimiz hayatta kalmalı ve sanırım o kişi ben olacağım." "Seni... adi pislik! Halatı kes ve çıkar beni buradan!" diye bağırdım, tuzağın içinde çırpınırken. Brendon halatı kesmek yerine gülümsedi. "Meclis ve Zanosrit'in bir Mamba'ya ihtiyacı var sevgilim. Gerçek bir Mamba'ya. Korkusuz bir lidere..." Öfkeden başım döndü. Bağırdığım sırada ağzımdan tükürükler saçılıyordu. "Demek beni burada ölüme terk edip Mamba vârisi olabileceğini sanıyorsun... Yazık sana Zehirci çocuk." "Bir elimde eşsiz bir ganimet diğer elimde sadık, aşkını kaybettiği için paramparça olmuş bir yürekle döndüğümde ne olacak sanıyorsun? İntikam yeminini ellerinden koparılan aşkıyla mühürlemiş birinden daha iyi lider mi olur?" Hiddetimden yüzümün ve boynumun ısındığını hissettim. Kelimelerimi seçemedim. Tek yapmak isteğim bu tuzağı yırtıp Brendon'ın omurgasını sökmekti. Ama... sonunun yaklaştığını bilen biri geriye kalan tüm silahlarını kullanmalıydı. "Brendon... Lütfen çıkar beni buradan. B-beni terk etme." Dalga geçercesine kahkaha attı. "Ah, Annarithel lütfen. Tuzaktan kurtulduğun an tereddüt etmeden boğazımı keseceğini ikimiz de biliyoruz," dedi kukuletasını başına geçirirken. "Emanetini güvenle Kardeşlik'e ulaştıracağım." Brendon topallayarak gözden kaybolurken arkasından bağırdım, çığlık attım, tuzağın içinde çırpındım. Kullanılmak için çırpınan gücümün, karnıma yaptığı baskıyı engelleyemedim. Serbest kalmak için yanıp tutuşuyordu ve beni de kandan ateşine davet ediyordu. Brendon sırtına bir tekme yemiş gibi sendeledi sonra dönüp bana baktı. Gözleri saniyeler için kan çanağına dönmüşü. Elbette, harcayabildiğim tüm büyü bu kadardı. Eğer yüksek seviyede bir Kan Avcısı olsaydım Brendon saniyeler içinde kanı çekilmiş bir et yığınına dönmüş olurdu. "Gıdıkladı," dedi sırıtarak ve ardına bakmadan yoluna devam etti. Beni öfke çığlıklarımla yalnız bıraktı. "Sana yapacaklarımdan sonra ölmek için tüm lanet tanrılara yalvaracaksın Brendon!" Tabii, kurtulabilirsem. Ormanda yankılanan sesler arttıkça sakin kalmak için kendimi telkin ettim. Callidus zar zor çıktığı ağaç dalından uzanıp tuzağı sivri dişleriyle kesmeye çalışırken, gözlerimi kapatıp derin nefesler aldım. Yapabilirsin, yapabilirsin... Sol uyluğumdaki hançerin kabzasına değdiğimde gözlerimi açıp, dişlerimi sıktım. Hançeri düşürmemek için yavaş hareket etmem gerekiyordu. Callidus, başımın arkasında küçük bir parçayı koparmayı başardığında hançeri yakaladım. Kopan parçayı kesmeye çalışırken dişlerimi sıkmaktan çenem kasılmıştı. Sürttüm, sürttüm ve kestim. Hançeri bir kez daha halata geçirdim ve aynı anda Callidus güçlü çenesiyle tuzağı çekiştirdi. Tüm gücümü kullanarak kendimi açılan boşluğa doğru ittim. Tuzağın arasından süzüldüm ve elimi halattan ayırmadan aşağıya doğru salındım. Ayaklarım toprakla buluştuğunda rahat bir nefes veremeden, arkamdan gür bir ses yankılandı. "Hayvan tuzaklarına dikkat etmelisiniz. Bir şeyiniz yok ya?" Soluğum kesildi. En az on kara zırhlı İnfazcı tehlikeli yüz ifadeleriyle bana bakıyordu. "Aksilik işte," dedim masumu oynamaya çalışarak. Callidus meşe ağacının gövdesine sığınarak tünediği ağaç dalından, işaretimi bekliyordu. "Buralarda hiç... büyü kullanan birine rastladınız mı?" Bu düşünceli İnfazcıların rastladıkları talihsiz bir kadınla ettikleri hoş sohbet değildi. Yalnızca elde ettikleri zaferi biraz mizahla süslemek istiyorlardı. Zaman kazanmalıydım, düşünmeliydim... "Büyü mü? Bayım, o illeti ağzınıza bile almamalısınız." İnfazcıların dudakları kıvrıldı. Bileklerindeki büyü saptayıcı taşlar yanıp sönüyordu. Çok ama çok eğleniyorlardı. "Ya, öyle mi dersin?" Geriye doğru küçük bir adım attım. "Artık gitsem iyi olur, ailem meraktan kahrolmuştur." Arkaya doğru attığım adımları bırakıp sırtımı onlara döndüm. Aynı anda kınlarından ayrılan kılıçların çınlamaları duyuldu. "Hiçbir yere gitmiyorsun Kan Avcısı. Çok önemli bir göreve hak kazandın." Kahrolası saçlarım... Buradan dövüşmeden kaçamayacaktım. Hain Brendon'ın peşine düşmeyeceklerdi bile onların ödülü bendim. İnfazcılar kaçmamam için etrafımı sarıyordu. Gözümün ucuyla çalıların arasına gizlenmiş yoldaşıma baktım yavaşça başımı salladım. Callidus en yakınındaki İnfazcı'nın üzerine atlarken kırbacımı şaklattım. Ve dökülen ilk kanla savaş çığlıkları ormanda yankılandı. Callidus tüm yırtıcılığını ortaya çıkartıp, pençe darbeleriyle toprağı kana bularken kuyruğundaki zehirli dikenleri ona yakın olan her adama savuruyordu. Benim ilk hedefim boşboğaz İnfazcı oldu. Adamın boynuna dolanan kırbacı gerdiğimde, boğazı paramparça olarak yere yığıldı. Kırbacımı kullanmakta ne kadar ustalaşırsam ustalaşayım, üçten fazla düşman ile yakın dövüşte iyi bir silah değildi. İnfazcılar beni esir alıp dosdoğru Zalaxvir hapishanesine götürmeyi amaçladılarsa bile artık böyle bir seçenek yoktu. Solumdan gelen kılıçtan eğilerek kaçtım ve kırbacı ayak bileğine dolayarak adamı devirdim. İkinci bir darbeye gerek duymuyordum çünkü çelik dikenlerdeki abrus zehri kana karışarak acıyla kıvranmasına sebep oluyordu. Arkamdan yaklaşan İnfazcı'nın karnına sert bir tekme indirdim, kırbacımı atıp hançerlerimi elime aldım. İnfazcılar kılıçları ve yumruklarını savururken gelen darbeleri hançerlerimle karşıladım. Dört İnfazcı etrafımı sararak beni ortalarına çekti. Onlar sağlam adımlarla çemberi daraltırken, dizlerimi büküp gardımı aldım. Yakut hançerlerimi sallarken çemberin içinde dönüyordum. Kalbi göğsümden fırlayacakmış gibi çarpıyor, saç tutamlarım terli yanağıma ve alnıma yapışıyordu. Saldırıyı bekledim... İnfazcılar aynı anda savaş naralarıyla bana doğru atıldılar. Kılıçları havayı döverken yuvarlanarak kara zırhların içinden sıyrıldım. Bir İnfazcı'nın omuzlarına çıktım ve hançerimi miğferi ile zırhı arasında kalan boşluğa sapladım. Adam boynundan fışkıran kanı engelleme çabasıyla dizlerinin üstüne yığılırken omzundan atladım. Neredeyse kafama isabet edecek kılıcı hançerlerimle karşıladım. Yorulmuştum, kollarım titriyordu ve tükeniyordum. Fark etmediğim bir İnfazcı, "Kaltak!" diye bağırıp bacağıma sert bir darbe indirdiğinde yalpaladım. Toparlanamadan, kılıcının kabzası burnumu dümdüz etti. Acıyla bağırarak kendini yana attım. Burnumdan oluk oluk kan akıyordu. İnfazcılar durmak bilmiyordu. Callidus tek başına üç kişiyi idare edebiliyordu, birinin bacağına dişlerini geçirirken diğerlerinin gırtlaklarını kuyruğu ve pençesiyle yırtabiliyordu. Kendime kaçacak alan yarattım. Burnumdaki acı başımı ağrıtıyor, gözümü karartıyor ve dengemi bozuyordu. Duramazdım. Durursam ölürdüm. Görüşüm netleşmediği halde doğruldum burnumdan çıkan her hiddetli nefesle biraz daha kan akıyordu. Lanet olası pislikler. Tüm bedenim öfkeyle dolup taşarken kontrolümü kaybettim. Burnumdan süzülen kan dudaklarıma yol aldı, metalik tadı umursamadım. İlk karşıma çıkan infazcının miğferine dirseğimi indirdim adam afallayınca hançerimin birini ense köküne saplarken diğeriyle boğazını kestim. Bundan zerre kadar zevk almıyordum ama katliam istiyorlarsa istediklerini alacaklardı. Kana karşılık kandı. Callidus yere yatırdığı adamın zırhını parçalarken, zavallı son nefesini bile verememişti. Sessizce yaklaşma ihtiyacı bile duymayan aptal infazcıdan esnek bir manevrayla kaçtım, adamın kılıcı boşluğa savurulurken hançerimi boynuna sapladım. Geri çekip etinden ayıramadan bir kılıç omzumu teğet geçti ama burnuma yediğim ikinci darbeden kaçamadım. Acıyla tıslayarak geriye savruldum. Uyuşmuştum. Yüzümü hissetmiyordum, gözüme kadar sıçrayan kanları sildim ve dizlerimin üstünde kayarak iki adamı birden dizlerinden yaraladım. Yere düşen adamlar ayaklanmadan hançerlerimi miğferlerindeki boşluğa güçlü bir darbeyle indirdim. Hançerleri kanırttığımda adamların yüzlerini delip geçerken toprağa saplandı. Kafama, nereden geldiğini bile göremediğim bir yumruk yedim, gözlerimde yıldızlar uçuşurken kolumun üstüne düştüm. Tamamen bitmiştim. Tükenmiştim. Gücümün sonuna varmıştım. Tepemde parlayan kılıcın ölümcül darbesinden beni kurtaran Callidus oldu. "Demek kıçımı kurtarıyorsun," dedim kana bulanmış dişlerimle gülümsemeye çalışırken. Yattığım yerden etrafıma göz gezdirdim. Kıpırdayamıyordum. Canlı tek bir İnfazcı kalmamıştı. Toprak ıslak kanın sefasını sürüyordu. Orman, uzuvları kopmuş bedenlerle, çığlıkları yarıda kesilmiş yüzlerle doluydu. Emekleyerek ve titreyerek ayağa kalkmaya çabaladım. Saçlarım bile kandan sırılsıklam olmuştu. Kaslarım yanıyordu. Kırılan burnumun sızısını hissedemiyordum. Çalıların arasında bir hışırtı duydum. Yayını germiş kara zırhlı bize doğru nişan aldı. Kalbim gümlerken, tiz bir ıslık yankılandı. Sadece bir saniye. Vaktim bu kadardı. Kalan son gücümle "Callidus!" diye bağırırken bedenimi biricik yoldaşıma siper ettim. Üç uçlu ok öyle şiddetli gelmişti ki sırtımdan girip göğsümü parçalayarak dışarı çıktı. Derimi kavuran, iç organlarımı yakan acı da bir o kadar hızlı ve keskindi. Göğsümdeki deliklere avcumu kapatırken öksürdüm. Metalik kan ağzıma dolup, boğazımı tıkadığında dizlerimin üstüne çöktüm. Kalp atışlarım yalvarırcasına gümbürdüyor, kulaklarım çınlıyordu. Callidus'ın bir fırtına gibi yanımdan fırladığını hissettim. İnfazcının çığlığı kalp atışlarıma karıştı. Yere yığıldım, yanağım sert toprağa çarptı. Kan ve toprak kokusunu içime çektim. Gözyaşlarım toprağa damlarken zaman durmuştu. Callidus, burnuyla beni iterek sırt üstü çevirdi. Ağzını kocaman açtı. Çığlık atmaya çalışıyor, diye düşündüm. Yardım çağırmaya çalışıyor. Ama yapamazdı. Callidus bazı piçlere göre kusurlu doğan bir tilkiydi. Türünün nefes kesici tilki çığlığına haiz değildi. Onu sırf çığlık atamıyor diye eziyet eden, hor gören Zehirci efendisinin elinden kurtarmıştım. Beraber büyümüştük. Gözlerimin önünde küçük bir Kan Avcısı ve yara bere içinde bir tilki belirdiğinde kulaklarıma başka infazcıların yarıda kesilen bağırışları, metallerin sürtüşünün sesleri doluyordu. Bittiğini sanmıştım. Ancak patır patır, birer et parçası gibi yığılışlarını işitebiliyordum. Callidus için korktum ama yanımdaydı, parmak uçlarımla tüylerine değebiliyordum. Ne oluyordu? Zamandan ve gerçeklikten çekip alındım tekrar. Kız, ürkek tilkinin başını okşadı ve ona yalnızca Kan Avcılarının evlilik ya da dostluklarını Enhrecha'nın huzurunda mühürlemek için ettikleri yemini etti. O zamanlar yemini tam olarak bilmiyordum hatta bu yemini aşıkların birbirilerine ettiklerini duymuştum ama umursamamıştım. Dostluğumuzu Enhrecha'nın huzurunda sonsuz kılmak istemiştim. İkimizin de kanının son damlası akana kadar seni koruyacağıma, seveceğime ve bağımıza sadık kalacağıma yemin ederim. Gözlerime karanlık bir perde iner, görüşüm buğulanırken Callidus'ın hırlamasını ve bedenini yay gibi büküşünü hayal meyal gördüm. Zihnim bana oyun oynuyordu. Her şey dönüyor, birbirine giriyor renkler bir bir siliniyordu. Ansızın yanımda bir siluet belirdi. Kocaman bir gölgeden ibaretti. Üzerinden dumanlar süzülüyordu sanki. Siluet ağır ağır yaklaştı. Ne yaptığımı bilmeden, çözemediğim silueti defetmek için can havliyle kemerimdeki zehre batırılmış bıçağı ona saplamaya çalıştım. Siluet bir an geri çekildi ve bekledi... Sonra iyice bana sokuldu. Boynumda ve bacaklarımda bir sıcaklık hissettim. Rahatlatıcı, yatıştırıcı, bugüne kadar hiç hissetmediğim bir sıcaklıktı. İçinde kıvrılmak, uzanmak, teslim olmak istedim. Tanrıçama yakardım sessizce. Enhrecha, kanımın tanrıçası. İlk nefesimi kutsayan. Kaderimin sözcüsü. Kanımın şarkısına kulak ver. Bana eşlik et. Bana güç ver. Mırıltılarımda kaybolarak karanlığın içine sürüklendim. (Günümüz) Brendon'ın uzun tırnakları avuçlarıma battı. Ağzımdan dökülecek sözleri, idamını pişmanlık dolu bakışlarıyla önleyebileceğini sanan bir adam gibi bekliyordu. Mamba da pür dikkat beni süzüyordu. Sorgu sırası bendeydi.  "Brendon yanımdan ayrıldığında, Callidus tuzaktan kurtulmama yardım etti," dedim. Kelimelerimi özenle seçmeliydim. Mamba yalanın kokusunu aldığı an işler sarpa sarardı. "Ama tahmin ettiğimiz gibi, İnfazcılar çoktan etrafımı sarmıştı. Büyümün kokusunu aldıkları için de amaçları beni esir almaktı. Bu yüzden savaşmaktan çok beni yakalamaya uğraştılar. Yaptıkları en büyük hata bu oldu. Callidus ve ben son kanı akıtana kadar mücadele ettik." Mamba gözlerini kıstı, bana inanmamıştı. "Kurtulabildiğine göre... sayıları az olmalı. Şaşırtıcı, her zaman çok kalabalık bir şekilde devriye gezerler." "Evet. Zavallıcıklar üstesinden gelebileceklerini düşündüler herhalde." "Peki ya sonra ne oldu?" dedi Mamba burnumun dibinde biterken. "Neden doğruca buraya dönmedin? Yolculuğunuzun üstünden günler geçti." "Cesetler dikkat çeker Mamba. Her yerde vızır vızır beni arıyorlardı, köprü ve sokaklar çok tehlikeliydi. Ayrıca oldukça kötü bir şekilde yaralanmıştım. Dinlenmeye ihtiyacım vardı bu yüzden günlerimi bir şifahanede geçirdim." Mamba, keskin tırnaklarını kan kırmızı kısa saçlarımda gezdirdi. O lanet ince beyaz teli kopardı. Kusursuzluğu severdi. Vârisinin tek bir kusuru bile olmamalıydı. "İnsanlar senden şüphelenmedi mi?" "Hayır. Bugünlerde İnsan Krallar yalnızca bizim gibilerin peşine düşmüyor. Çok fazla Kızıl Topraklar cezasına çarptırılan insan var ve anlarsın ya, benim kanım sizinki gibi yeşil akmıyor." Mamba'nın kaşları kalktı. "Ya saçların?" diye sordu. "Şüphesiz, bugüne kadar seni ele veren hep saçların olmuştur." "Kukuletam ve bıçaklarımın çözemeyeceği bir sorun değil," dedim her zamanki hınzır tavrımla. Mamba başıyla onaylayarak benden uzaklaştı. Yüzündeki şüphe belirtileri silinmemişti ama daha yaratıcı bir kaçış yolu tahmin edemiyordu bu yüzden üstelemedi. Bugüne kadar ona hiç büyük bir yalan söylememiştim. Şimdi neden söyleyecektim? "Bize geri dönmen büyük bir şanstı ve bu şansın tek seferlik olduğuna eminim. Bundan sonra çok daha dikkatli olmalıyız." Brendon'ın tuttuğu nefesini verdiğini hissettim. Hikâyeme o da inanmamış olsa bile ses etmedi. Kendi yediği haltı açığa çıkarma riskini göze alamazdı. Mamba ikimizi de omuzlarımızdan tuttu. "Vârisim ve onun müstakbel eşi Brendon yeniden bir arada. Birlikteliğiniz tüm Thallieos'a korku salacak, Kardeşlik'imizin bağlarını güçlendirecek." Kusma dürtüme karşı koydum ama alçak Brendon gibi memnuniyetle gülümseyemedim de. Mamba, Kan Avcılarının ve Zehircilerin birbirleri için yaratıldığını düşünüyordu. Mükemmel bir uyum ve güç gösterisi. Eğer Kan Avcıları doğurganlığa sahip olsalardı... Ah, düşünmek bile istemiyordum. Koca şato melez bebeklerle dolup taşardı. Uzun yıllar öncesinde, melezler saf kan olmadıkları için dışlanırdı. Tanrısız olarak nitelendirilir ve kabul görmezlerdi. İnsan Krallar'ın devrinden öncesinde de durum böyleydi ancak İnsan Krallar başa geçtiklerinde daha beter bir hâl almıştı. Her türden melezle birlikte Thallieos'un mirasçı hanelerinin de özgür yaşam hakları ellerinden alınınca, güçler birleşmişti. Ve tabii, bunun da önderi Molzeun olmuştu. Kardeşlik ile saf kanlık kavramı bir kenara atılmış ve melezler el üstünde tutulmuştu. Mamba'nın başka bir şeyi dile getirmek için kıvrandığını görebiliyordum. Onun bilmek istediği daha önemli bir mesele vardı. Vârisinin geri dönüşünden daha mühim bir mesele. Henüz Kardeşlik ile paylaşmadığı planları vardı ve bu planlar ele geçirdiğimiz haritaya bağlıydı. Masasının alt gözünden ejderha yumurtasını çıkardı. Gözlerim büyüdü ve kısa bir an Brendon'a baktım. Vâris olabilmek için metal yumurtayı benden çalıp onu ölüme terk etmişti. Dönmemiş olsaydım bile asla vâris olamazdı. Mamba'nın onayı olsun ya da olmasın, aksi Kâhin Luna buna asla izin vermezdi. Luna gibi Kader Hanesi'nin kör doğan Kâhinleri birer cevherdi. Sonsuz Tanrı'nın eşi olduğuna inanılan tanrıça Laomri tarafından bizzat kutsandıklarına, her şeyi gören gözlerini kullarına bahşettiğine inanılırdı. Luna, hesaplayamayacağım kadar yaşlıydı. Fedakâr kahraman Molzeun'un sağ kollarından biriydi ve Kardeşlik'teki kimse ona karşı saygıda kusur edemezdi. Eh, beni de pek severdi. Mamba yumurtayı evirip çevirerek koltuğuna oturdu. Dudaklarını büzdü ve yumurtayı masaya bırakıp bana doğru yuvarlanışını izledi. Brendon'a başıyla odayı terk etmesini işaret etti. Brendon yere kadar eğildi sonra da kuyruğunu bacaklarının arasına sıkıştırarak odadan çıktı. "Bu bir kilit," dedi suçlayıcı bir ses tonuyla. "Evet bunu görebiliyorum." "Senden haritayı bulmanı istemiştim Anna. Yalnızca haritayı." "Ben de öyle yaptım. Bir kilidi olduğunu bilmiyordum." Bu tam olarak doğru değildi tabii. Bir ejderha yumurtası kilidi olabileceği ihtimalini biliyordum, sonuçta içinde sakladığı şey eşsiz bir haritaydı. Ne olur ne olmaz diye ufak yumurta detayını söylememeyi tercih etmiştim. "Aç o halde." Gözlerimi devirerek yumurtayı elime aldım. Ejderhanın kanatlarından, kafasından, yumurtanın ortasından her türlü bölgeden kilidi açmayı denedim ama başaramadım. "Açılmıyor." Mamba sinir bozucu bir biçimde sırıttı. "Evet biliyorum. Ne ile denersen dene bir çizik bile oluşmuyor." Elbette... bunu da biliyordum. Ejderha yumurtası kilitleri efsunla korunurdu, açabilmek için kaba kuvvetten fazlası gerekirdi. Mamba'nın harita ile neyi bulmak istediğini bilmiyordum ve elinde büyümüş olsam dahi, ben kimseye güvenmezdim. Haritayı Mamba'ya verecektim ama önce kendim göz gezdirmek istiyordum. Zanosrit'e hizmet ettiğim kadar, bir parçam hâlâ kendi çıkarlarıma hizmet ediyordu. "Harita bize neyi gösterecek?" "Sen kilidi açmanın bir yolunu bul sonra safiryıldız haritasına birlikte fısıldarız," dedi Mamba. Safiryıldız haritası, en büyük dileklerin yerini gösterirdi. Dilek, adanan bir damla kan ile haritaya fısıldanır ve harita dileğe giden yolu gösterirdi. Tabii dileklerin de bir sınırı vardı. Harita yoktan var edemezdi; yani dev bir ordu ya da heybetli kanatlar dilerseniz, elinize geçen koca bir hiç olurdu. 🩸 Odama ulaştığımda kendimi yatağa, yumurtayı da odanın bir kenarına attım. "Yumurtayı siktir et biraz uyku istiyorum." "Yalan söyledin." Sese doğru uykusuzluktan çökmüş gözlerimle baktığımda, Ellyro'nun yatağın başında dikildiğini gördüm. "Ne?" "Konuştuklarınızı dinledim. Mamba'nın odasında. Yalan söyledin." "Sen neden bahsediyorsun?" dedim doğrulurken. "Giysini çıkart." "Ellyro..." "Giysini çıkart dedim Anna." "Giysimi falan çıkartmayacağım. Tanrıça aşkına delirdin mi sen?" Ellyro kapıyı açtı koridorun iki ucuna bakındı ve kapıyı kapatıp kilitledi. Bana doğru yürüdü ve dizleriyle yatağa çıkıp deri giysimi çekiştirdi. "Hey, sakin ol küçük sapık," dedim Ellyro'nun ellerini üzerimden çekmeye çalışırken. Giysimi çekiştirmeyi kesmeyince, sinirlendim ve hışımla sırtımdaki kopçaları açıp giysiyi belime kadar indirdim. "Rahatladın mı?" Ellyro, dudakları titreyerek önce sırtıma sonra da tam Kardeşlik mührümün üstündeki izlere dokundu. Fırtına Ormanı'nda okların delip geçtiği yere. Hatırlatıcılarıma. "Biliyordum," diye fısıldadı, neredeyse ağlayacaktı. "Bu sabah ben sana saçını gösterirken, sırtındaki izden bahsettiğimi sanıp geçiştirmiştin... O an üzerinde durmadım ama biliyordum. Bu izler eski değil. Ok yarası değil mi?" Kardeşimin güzelim mavi gözlerine bakarken soluğum kesildi. Herkese ustalıkla yalan söyleyebilirdim ama Ellyro'ya? "Evet öyle," dedim derin bir nefes verirken. "Tutulma aşkına Anna. Göğsünü delip geçmiş..." Konuşamadım ne diyeceğimi bilemiyordum. Söz konusu Ellyro bile olsa bazı gerçekleri sır olarak saklamalıydım. Bir yemin etmiştim. "Şifahanede hiçbir insan... hiçbir insan bu yarayı düzeltemez Anna. Bu yüzden Mamba'ya söylemedin." Ellyro lanet olsun ki, narin görüntüsünün ardında Callidus kadar kurnaz bir akla sahipti. "Bir şey söyle!" "Evet. Lanet olsun evet, yalan söyledim Ellyro. Gerçeği söyleyemezdim..." "Ne saklıyorsun?"   Ellyro kırılmıştı. Bunu görebiliyordum. "Fırtına Ormanı'nda büyü yapan Brendon'dı... Beni düştüğüm tuzağın içinde ölüme terk etti. Yumurtayı çaldı ve vâris olma hayalleriyle kaçtı. İnfazcılarla savaştık. Hepsinin öldüğünü sanmıştım ama yanılmışım. Biri gizlenmişti..." Göğsümdeki yaralara dokundum. "Beni gafil avladı." Ellyro gözlerinde dehşetle yatağa devrildi. Sesi fısıltıdan ibaretti. "Bunu neden Mamba'ya anlatmadın? Brendon alçağı derisinin yüzülmesini hak ediyor." "Ah, küçük kardeşim. Derisinin yüzülmesi ona bir lütuf olur, daha kötüsünü hak ediyor ve o da yalnızca benim elimden olacak." "Ama sebebi yalnızca bu olamaz değil mi? Askerlerin hepsini öldürdüğünü ve şifahaneye sığındığını söyledin. Senin kadar silahlar konusunda bilgim yok ama göğsünü parçalayan bir ok yarasını insanların basit tedavilerinin düzeltemeyeceğini biliyorum." Bakışlarımı balkona çevirdim. Zaman kazanmaya çalışıyor ama aklıma gelen her fikirle çuvallıyordum. Bu sırada Ellyro bu sırrı kendi kendine çözmeye uğraşıyordu. "Şifahaneye hiç gitmedin, Kardeşlik'ten biri sana yardım etmiş olamaz, insanlar ölümcül bir ok yarasını tedavi edemez... Bunu düzeltebilecek tek şey büyü." Bir süre gözlerini kısarak vücudumu ve yüzümü inceledi, sonra keşfettiği şeyle yerinden sıçradı. "Bir Şifacı melez." Ah, işte başlıyoruz. Bu düşüncelerle heyecanlanmasına izin vermemeliydim. Ancak ne söyleyeceğimi bilemedim. Şifacı melezler, nadir rastlanan bir türdü ve Elysthramlarda kanı olmayan her melez gibi izlerini sürmek imkânsızdı. Onlar başka bir örgütün kanatlarının altındaydı. Düşmanlarımızın kanatlarının altında. Ellyro yıllardır onları bulmaya çalışıyor, Thallieos'ta yayılan mucizevi iyileşme fısıltılarını dinliyor, kendisi için umut olabilecek bir izi arıyordu. İşe yarayabilirdi, kardeşimi kurtarmak için her şeyi feda ederdim ancak onun canını değil. Onun bahsettiği örgüte dahil bir şifacıyla karşı karşıya gelirsek, göğüslerimizdeki mühürleri gördükleri an, yardım etmeden önce bizi öldürürlerdi. Ağzımı açtım ama Ellyro konuşmama fırsat vermedi. "Sana Ultio Birliği yardım etmiş olmalı. Yalnızca onların Şifacıları var." Sesi kendi düşünceleri içinde kaybolan mırıltılara döndü. "Bir süredir nerede barındıklarını araştırıyordum, sanırım şüphelerim doğru yönde." Sesini yükseltti. "Bu yüzden Mamba'ya yalan söyledin. Birlik'ten yardım almandansa mühründeki zehri tetikleyip ölmeni yeğlerdi." Acı ama doğruydu. Mamba sahiden de bunu isterdi. Zanosrit Kardeşliği ve Ultio Birliği ezeli düşmanlardı. Bir zamanlar Birlik üyeleri de Kardeşlik'in bir parçasıydı. Molzeun isyan girişimini planlarken, birkaç dönek üye Kardeşlik'i satmıştı. Korkaklık etmişler ve İnsan Krallar'a durumu bildirmişlerdi. Bildikleri her şeyi anlatmaları karşılığında hükümdarlara bir anlaşma talebinde bulunmuşlardı, canlarının bağışlanmasını ve özgürlüklerini istemişlerdi. Krallar bir şartla bunu kabul etmişti. Dört ayda bir, on Birlik üyesi gönüllü olarak Kızıl Topraklar görevine katılacaktı. Birlik, kralların eteklerine sığına dursun, isyan bir süre sonra gerçekleşmişti. Morlaniar Kralı kibrinden, kardeşlerinin yaptığı gibi önlem alma gereği duymamış ve ölmüştü. Birlik'in kurulması, o zamanlar haneler ve melezlerin ikiye ayrılmasına yol açmıştı. Thallieos'un eski günlerine dönmek, şanlarını geri kazanmak ve intikam isteyen biz, yani Kardeşlik; yalnızca canlarını kurtarmak uğruna insanlara boyun eğerek yaşamayı kabul eden Birlik. Kardeşimin gözlerinin içine baktım. Birazcık yalan. Sadece biraz. Gerçeği söyleyemezdim ve inkâr edersem daha çok kurcalayacaktı. Vicdanım sızlarken başımla onayladım. "Evet... Bu yüzden yalan söyledim." Başka bir maske başka bir yalan. Ellyro'nun tahmini bana bir kaçış yolu sunmuştu ve bunu kullanmıştım. Bazı borçlar, sırla ödenir. Ellyro'nun hayal kırıklığının yerini anlamsız bir heyecan ve merak aldı. "Xathmoran'e sığındıklarından şüpheleniyordum ama vay canına. Nasıl bir yerdi... yani Birlik? Zanosrit olduğunu biliyorlar mıydı?" Gittikçe dibe batıyordum. Karnıma bir yumruk yemiş gibiydim. "Ben... biliyorlardı sanırım. Beni tedavi eden Şifacı'dan başkasını görmedim," dedim ve ekledi. "Yardım etti ve gitti." Ellyro dudaklarını ısırdı. Gözleri ellerindeki lekelere kaydı. "Çok güçlü bir Şifacı olmalı." "Aklından ne geçiyor Ellyro?" Ellyro elimi küçük avuçlarının içine aldı. "Hiçbir zaman kendimi buraya ait hissetmedim. Sen de buraya ait değilsin." Elini kalbime götürdü. "Kardeşlik'in amacı ne olursa olsun. Buraları temiz değil. Değer vermiyor, sevmiyor yalnızca intikam istiyorlar." "Biz Kardeşlik'in bir parçasıyız Ellyro. Burası bizim yuvamız. Birbirimizi kolluyoruz. Böyle saçma düşüncelerle kafanı bulandırma." "Birbirimizi kolluyor muyuz? Brendon seni ölüme terk etti Anna. Eğer sen Birlik'ten biri olsaydın ve ormanda seni bulan Kardeşlik olsaydı, seni oracıkta bırakırlardı bunu hiç düşündün mü? Mamba'nın intikam arzusu o kadar derin ki ona gerçeği söyleyemedin bile." "Ben de aynısını yapardım El. İntikam isteyen yalnızca Mamba değil. Zafere giden yolda duygulara yer yoktur," diye çıkıştım. "Hayır böyle düşünmüyorsun..." Hışımla ayağa kalktım. "Evet aynen böyle düşünüyorum. Ben lanet olası Mamba vârisiyim! Unuttun mu?" "Yaptıklarının sebebi, aldığın tüm o canlar, Kardeşlik için değil. Ailen için benim ve Callidus için yapıyorsun. İçten içe, Kardeşlik'te bir devrim yaratmak için vâris olmayı istiyorsun. Şimdi de kalkmış bana duygulara yer olmadığını söylüyorsun." "Bir yemin ettim! 'Yaratılıştan gelen hakkımı alacağıma, Zanosrit kardeşlerimle omuz omuza savaşacağıma, sırlarımızı son nefesime kadar saklayacağıma yemin ederim. Tek arzum, bedenim kül olana dek yüreğime işlediğim intikam ateşidir'." "Palavra. Aynı yemini ben de ettim. Peki ne için? Molzeun'un izinden gidip asla elde edemeyeceğimiz bir zafer için mi?" "Yeter artık Ellyro. Kes şunu." Ellyro karşıma geçip tekrar ellerimi tuttu. "Birlik bize yardım edebilir. Bana yardım edebilirler, Şifacılar beni iyileştirebilir. Görmüyor musun Anna? Verdikleri sözde ilaçlarla yalnızca ölümümü erteliyorum..." Dudaklarını ıslattı. "Yıllar önce bir Şifacıyı yalnız yakalamak için peşine düşmüş ama hiçbir iz bulamamıştın. İşte şimdi, karşımıza çıktılar. Seni kurtardılar. Beni de kurtarabilirler." Kardeşimin yanaklarından damlayan yaşları sildim güzel yüzünü ellerimin arasına aldım. "Sana bir söz verdim ve sözümü tutacağım Ellyro. Seni iyileştireceğim. Önünde çok uzun bir yol var ve o yolda ölüme yer yok." Başını göğsüme yerleştirdi ve sıkıca sarıldı. "Peki ya sen, sonunu bilmediğin bir yol için daha ne kadar savaşacaksın?" Kardeşimin saçlarını okşayarak iç geçirdim. Benim kaderim çoktan mühürlendi. Şansım tükenene kadar savaşacağım. * Derin bir sessizlik içinde yattığımız yerden tavanı izledik. Ellyro göğsüme yapışmışken ben de onun yüzünü okşuyordum. Sonunda suskunluğunu bozdu. "Acaba tüm bunlar yaşanmasaydı nerede olurduk hiç düşündün mü?" Mırıldandım. "Hayır düşünmedim." "Yani Rubueres yaşanmasaydı, İnsan Krallar başa geçmeseydi ve özgürce büyümüzü kullanabilseydik?" Dudaklarımı büzdüm, onun hevesini kırmak istemiyordum. Ellyro bu oyunları oynamayı çok severdi. Asla elde edemeyeceği bir hayatın hayalini kurardı. "Eh, sanırım kentler dışında küçük bir kulübede yaşardım. Bu hane olaylarına falan dâhil olmazdım." Ellyro dışında hiç kimse bu hayalin sahibi olduğuma inanmazdı. Özellikle de hasımlarım. "Ah, evet. Ve topraktan küçük Kan Avcısı bebeklerini yapardın." Kıs kıs güldüm. "Tanrıçam korusun. Bir bebekle asla baş edemem. Ya sen?" "Hım... sanırım hanemin temsilcisi olmak isterdim. Belki de Hükümdarlık Turnuvası'na bile katılırdım." İnsan Krallar'ın devrinden önce Thallieos'un her mirasçı hanesinin kendi kurdukları örgütlerin içinde, haneyi temsil eden bir temsilcisi olurdu. Kan Avcılarının Kızıl Cemiyet'i, Zehirci Hanesi'nin Mamba Meclisi, Element Ustaları'nın Düzen'i, Kara Savaşçıların Zifir Ustaları, Kader Hanesi'nin Kör Kâhinleri, Şekil Değiştirenlerin Çok Yüzlü Meclis'i ve Tutulma Hanesi'nin Gökyüzü Meclis'i vardı. Meclislerin temsilciliğini yapmak ise epey yüksek ve şatafatlı bir rütbeydi. Ancak hükümdar olmak bambaşka bir boyuttu. "Thallieos Hükümdarı Ellyro Kovhed... kulağa hoş geliyor." Hükümdarlık Turnuvası yüz yılda bir gerçekleştirilirdi. Thallieos gibi bir diyar için yüz yılda bir hükümdar ve meclis değişikliği uygun görülmüştü. İnsanlar ve Thallieos'un yedi hanesinin oylama ile seçilen adayları turnuvaya katılırdı. Turnuva dört aşamadan oluşurdu ve dört gün sürerdi. İlk aşama adayların kabulüydü. Thallieos'un başına geçebilecek kişilerin herkes tarafından onaylanması gerekirdi. İkinci aşama inanç sınamasıydı; korkularıyla, zaaflarıyla ve inançlarıyla sınanan adaylar üçüncü aşamaya hak kazanırdı. Üçüncü aşama Eflatun Cadı Çayırları'nda hayatta kalma mücadelesiydi. Son aşama ise geriye kalanların antik arenada büyü kullanmadan çarpıştığı aşamaydı. Adaletli olması için büyü yasaklanmıştı. Thallieos'ta on altı hükümdar kazandıkları turnuva ile hüküm sürmüştü. Her haneden ve insanlardan birer kişi kazanan hükümdarın meclisini oluşturmuştu. On altı hükümdarın yalnızca bir tanesi insan geri kalanları ise çoğunlukta Element Ustaları Hanesi'nden seçilmişti. Element Ustaları Hanesi kıvrak zekâlı, güçlü ve disiplinliydi. Bir de turnuvaya katılmalarına izin verilmeyen melezler vardı. Thallieos'un son Element Ustaları Hanesi hükümdarı Roadalos'un değişim senesinde, kim oldukları hâlâ bilinmeyen bir grup asi melez yangını körüklemiş; turnuvada dâhil olmak üzere bilinen eski Thallieos'un sonunu getirmiş, Rubueres adı verilen felakete sebep olmuşlardı. Bazen büyüden nefret ettikleri için onlardan nefret etmekte zorlanıyordum. Ellyro, yaptığım hükümdar yakıştırmasına güldü. "Muhtemelen rakiplerimle boy ölçüşürken heyecandan bir kriz geçirir ve kimsenin beni elemesine gerek kalmadan Ötediyar'ı boylardım." Kardeşimin gülüşüne eşlik ettim. Yaşananlardan, yalanlardan ve maskelerden sonra o kadar huzurluydum ki. Acaba, diye geçirdim içimden. O günleri gerçekten görebilirler miydik? "Sahi, Ötediyar'ın adı neden Ötediyar olmuş ki? Sonuçta oraya bir nefes kadar yakınız. Adı Yakındiyar olmalıymış," dedi Ellyro. Göz kapaklarıma ağırlık çöktü. "Amma da karamsarsın El. Hem, adı yalnızca Ötediyar değil. Gümüş Kırlar, Ruhlar Bahçesi..." Ellyro başını kaldırıp bana baktı ve yanağımdan öptü. "İyi uykular Anna." 🩸 Yeniden uykuma musallat olan kâbusumla cebelleşiyordum. Huzursuzluk ve dehşet tekrar ruhuma dolmuştu. Gölgeler, kızıl kumların üstünde beni kovalıyor ve tıkanan çığlıklarımla gözlerimi Kızıl Topraklar'da açıyordum. Tam bitti derken kâbus başa sarıyordu. Her seferinde de kâbusum beni oltaya getiriyordu. Şeytani oyununu defalarca sergiliyordu. Kâbusun kargaşasının ortasında, boynumda bir sızı hissettim ve gölgelerden biri adımı fısıldamayı bırakıp konuşmaya başladı. "Kâbus mu görüyorsun Anna?" Bir diğer koyu gölge yangın dumanı gibi dalgalanarak olmayan ağzıyla konuştu. Sesi tanıdıktı. "Uyan bakalım Kızıl." Kan ter içinde gözlerimi açtım. Sırtımda iri bir cüssenin sıcaklığı; boynumda ince bir sızı vardı. Soğuk çelik omuzlarımdan belime, belimden de bacaklarıma ve bacak arama sürtünüyordu. "Ne o Brendon, uyku tutmadı mı?" dedim yüzümü Zehirci'ye dönerek. Brendon, bıçağını karnımda gezdirirken dudakları kıvrıldı. "Sen öldüğünde rahat bir uyku uyuyabilirim." Kollarımı bir an bile tereddüt etmeden Brendon'ın boynuna sardım. Dudaklarımı ağzına yaklaştırdım. Korkması gereken kişi oydu. "Gecenin bir vakti, yatağıma sinsice sokuluyorsun ve beni öldürmek istediğini dile getiriyorsun. Çok sevimlisin." "Sen de intikam alabileceğine inanacak kadar salaksın. Şansın varken Mamba'ya her şeyi anlatmalıydın." Dudaklarımdan mırlamayı andıran bir gülücük döküldü. "Mamba'ya seni ispiyonlasaydım ne eğlencesi kalırdı ki?" Brendon son tehdidini ortaya sürmek için bıçağını dudaklarımda gezdirdi. "Fazla konuşuyorsun Kızıl. Dikkat et de dilin kopmasın." "Ee... ne duruyorsun canım? Buraya boş tehditler savurmaya gelmiş olamazsın." Yataktan kalktı küçük bıçağını ahşap komodine sapladı ve kapıya yöneldi. "Bu sadece uyarıydı." Kapının kapanmasıyla komodine delik açmış bıçağa baktım. Korkak. Brendon, Kardeşlik sınırları içinde bana elini bile süremezdi. Ölümden daha beter işkencelerle karşı karşıya kalırdı. Ama onun aksine ben kimseden korkmuyordum, gerekirse Mamba'nın önünde onun canına son verirdim. Yattığım yerin yanına baktım, boştu. Uyandığımda Ellyro'nun odada olmadığı gözümden kaçmamıştı. Gecenin bir yarısı ne halt yemeye odadan ayrılmış olabilirdi ki? Ansızın tedirgin oldum, ilaç almak için revire gitmiş olabilirdi. Ağrıları artmıştı. Ona bakınmak için odadan çıktım. Sarmal merdivenlerden inip, siyah mermerden yapılmış geniş hole ulaştım. Girişten içeri sızan ay ışığı heykellere ürkütücü bir güzellik katıyordu. Ortalıkta heykellerden ve tilkilerden başka kimsecikler yoktu, herkes uykudaydı. Callidus da birçok geceyi ayak ucumda geçirirdi ama genelde şatonun dışında mağaranın sessizliğinde durmayı tercih ederdi. Holü aşıp, büyük salona çıkan merdivenlerin arkasına yöneldim. Salona çıkan asmakatın altı geniş, boş bir koridordu sonu ise revire ve antrenman alanlarına çıkıyordu. Koridoru geçtiğimde küçük revire girdim. Önünde arka arkaya yerleştirilmiş sedyeler odanın ucunda da bitkiler ve ilaçların bulunduğu dolaplar vardı. Ellyro'dan iz yoktu. Sakin ol buralarda bir yerdedir. Ellyro habersiz bir yerlere gidebilecek bir kız değildi. İstese de bunu yapamazdı, fazla ayakta kalmak ona iyi gelmiyordu. Tek tek, antrenman alanlarını, eğitim sınıflarını, tüm koridorları dolaştım. Hatta bir kere daha, belki dönmüştür diye düşünerek kendi odamıza bile baktım. Ama hiçbir yerde yoktu. Belki Callidus'ın yanındadır... Kalp atışlarım hızlanmış avuçlarım terlemişti. Bir ümit şatonun dışına, mağaraya çıktım. Bir ıslıkla Callidus'a seslendim. Tilki birkaç saniye sonra yanımda bitti. Elime sürtünen kulaklarını okşadım ve etrafıma bakındım. Callidus yalnızdı, Ellyro yanında değildi. Karanlık mağaraya soğuk bir sessizlik hâkimdi ve bomboştu. Mağaranın girişine, çağlayandan dökülen ve içeri sızan suya baktım. Zihnime sancı gibi giren düşünceyle odamıza koştum. Ellyro'nun yatağını, dolabını, komodinini hatta halısını bile altını üstüne getirdim. Yaşadığım korkudan mumları, kıyafetleri, mücevherleri, her şeyi etrafa saçtım. Ellerimi saçlarımı koparırcasına başına yerleştirdim, beynim zonkluyordu. Callidus arkamda odanın bir ucundan bir ucuna volta atıyordu. Hayır. Hayır. Hayır. Bunu yapmış olamaz. Ellyro'nun kitaplığına yöneldim. Tüm kitapları aşağıya indirdim. Kardeşim bunu bir kere daha yapmıştı, bir kere daha bana hayatımın en büyük korkusunu yaşatmıştı. Yine, aldığı ilaçların etkisinden usanıp kendini yeni doğan tilkilerin ağılına kapatmıştı ve saatlerce onu aramıştım. O zaman da ardında isyanını dile getiren bir mektup bırakmıştı. Yine bir mektup bırakmış olabileceğini umuyordum ama bu seferki korkum daha büyüktü. Yığınla kitabı indirmeye devam ederken, raflardan yere bir kâğıt parçası düştü. Dizlerimin üstüne çöküp titrek ellerimle kâğıtta yazanları okudum. Bunun benim için ne kadar zor bir karar olduğunu tahmin bile edemezsin. Ama aynı şekilde yaşadığım acıları da anlayamazsın. Her güne daha iyi olacağımı umut ederek uyanıyorum. Her gün bu hastalığa bir çare bulabileceğimi düşlüyorum ama hayır. Tek elde ettiğim uyuşukluk. Acılarımın üstünün daha beterleriyle kapatılması. Zehirleniyorum Anna, beni zehirliyorlar, beni seni sevdiğin gibi sevmiyorlar ve kurtarmak istemiyorlar. Yalnızca bir kriz sonucu büyü patlaması yaşayacağımdan korkuyorlar. Eğer sen olmasaydın, çoktan beni köprülerden aşağıya atmışlardı. Ben bir yüküm. Senin de daha fazla taşımana razı gelmeyeceğim bir yük. Buraya ait olmadığımı sana söyledim. Ve derinlerde bir yerde senin de aynı şeyi düşündüğünü biliyorum. Kardeşlik yozlaşmış, intikamı için herkesi kılıçlarından geçirebileceklerle dolu. Ama biz böyle değiliz, biz onlar gibi değiliz. Sen onlar için yalnızca bir silahsın, tıpkı diğerleri gibi. Molzeun'un ayak izlerinden giderek bir zafer kazanabileceklerini düşünüyorlar ve sen yalnızca bu zafer için bir araçsın. Hayatın son bulduğunda belki bir kahraman olarak anılacaksın ama elbet yerini biri dolduracak. Seni sonsuz ay ve güneşten daha çok seviyorum Annarithel. Beni Eradaie'nin sokaklarında açlık ve sefalet içinde bulup bağrına bastığında borcumu asla ödeyemeyeceğimi biliyordum. Benim yuvam hiçbir zaman Kardeşlik olmadı, sen oldun. Sen benim tek ailemsin. Benim için elinden gelenin en iyisini yaptığını biliyorum ama daha fazlasına izin veremem. Benim için Kızıl Topraklar'a bile gidersin biliyorum ama bunu yaparsan kendimi asla affetmem. İşte bu yüzden yıllar sonra şansımı kendim yaratmak istiyorum. Umutlarım büyük ve birden çok. Sonum ne olursa olsun denemek istiyorum. Eğer bana katılmak istersen, nerede olduğumu biliyorsun. Ellyro Gözlerim öfke göz yaşlarıyla, avuçlarım da kan kırmızı saç telleriyle doluydu. Mektubu buruşturup, oturduğum yerden dolabın kapağına sert bir tekme indirdim. "Lanet olsun Ellyro!" Yalanlarım bir borç için olduğu gibi, sonuçlarının da bir bedeli olacağını tahmin etmeliydim. Ellyro'ya asla bu hevesi tattırmamalıydım. Kardeşimin Birlik'te tedaviyi bulma ihtimali olsa bile bu şekilde olmamalıydı. Üst üste, sert darbelerle dolabı tekmeledim. Ahşap dolabın kapağı yerinden çıkmıştı. Gitmesi bir yana, yazdıkları da karnıma bir yumruk gibi inmişti. Ellyro haklıydı. Kardeşlik birbirini kollar ama fırsat bulduğunda, eğer zaferlerine faydalı olacaksa sırta bir hançer indirmeyi de bilirdi. Burası katillerle doluydu, daha fazlası beklenemezdi. Ellyro elbette buraya ait değildi ama anlamadığı bir şey vardı, o da benim bir silah olmayı seçtiğim gerçeğiydi. Bir katildim ve bu yola istediğim için girmiştim. Ona kızmak istiyor ama yapamıyordum. İçten içe onu anlıyordum. Ellyro artık onu bulduğumdaki gibi küçük ve savunmasız bir kız değildi, kendi kararlarını verebilirdi. Ama bu kararların ardından gelecekleri enine boyuna düşünmediği belliydi. Bakışlarım soru soran açık mavi tilki gözleriyle buluştu. "Xathmoran'e gidiyoruz." 🩸 Genç kız bir Zanosrit'ti. Ama o bok çukuruna ait olamayacak kadar masum, zararsız ve hasta görünüyordu. Kapılarına dayandığında kız mührüne rağmen hiçbir açıklama yapmadan önce onun bileğini yakalamıştı. "Ablam benim için gelecek. Muhtemelen ölümü yine koltuk altına sıkıştırmış olacak ama lütfen, beni kabul ettiğin gibi onu da et," demişti ve sonraki sözleri birkaç saat boyunca adamın kafasının içinde yer edinerek onu avlamıştı. "O bir Kan Avcısı. O... Mamba'nın vârisi. Ancak bundan çok daha fazlası. Lütfen, kimseyi öldürmesine izin verme ve ona zarar verme. Sadece söyleyeceklerimi dinle." Bir Kan Avcısı. Bir Zanosrit. İçindeki karanlığın alacalı bir yıldırımla aydınlandığını hissetti. Biliyordu. Bir şekilde. Kadın ona geliyordu. 🩸 Veeee bölüm sonu canavarı! Öhöm nasıl tanışacağımız belli oldu gibi:))))) Bu bölümdeki detaylar çok önemli. Kanın Şarkısı tesadüf gibi görünen küçük detayların giderek büyüdüğü ve büyüdükçe kurgunun ağırlık kazandığı bir seri. Aksiyon ve nabız gittikçe artacak özellikle Anna Rhyvar bölümlerinde... aman aman. Sizi çook seviyorum Kaçtımmm

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.