Selamlarrrr kan güzellerimm�� Nabersiniz nasıl gidiyor? Bu bölümlerde öfkenizi diri tutun BİRAZ öfkelenicez. Anna'nın sakladığı sırra ufak bir giriş yapıyoruz ammaaaaa bu kurgunun ters köşelerle dolu olduğunu ekliyorum hehehehe Erkek karakterimiz dördüncü bölümde gelecek btw nasıl olacağı sürpriz :)))))) Keyifli okumalarrrr♥️ İkinci Bölüm "Takas" (Geçmiş) "Nerede bu lanet korsan?" dedi Brendon, bira fıçısını masaya çarparken. Yüzünün neredeyse yarısını gölgede bırakan kukuletasının altında memnuniyetsizlikle kıvrılmış solgun dudakları seçilebiliyordu. Masanın diğer ucundan öne doğru eğildim, kukuletamın altından gözlerimi ona diktim. "Söylenmeyi bırak da gözlerini dört aç." Yaklaşık yarım saattir, bu leş gibi ter ve içki kokan tavernada buluşacağımız ganimet avcısı emekli bir korsanı bekliyorduk. Denizlerin asi çocukları korsanlar, İnsan Krallar başa geçtiğinden beri sefalet içindeydi. Buluşacağımız korsan da yalnızca ataları sayesinde bir korsan sayılıyordu; ganimet avcılığını yıllar boyu karada sürdürmüştü. Adamın verdiği bilgiye göre omzunun üstünde durmadan dediklerini tekrarlayan bir papağan vardı ve sakalları "hoş" örgülerle toparlanmıştı. Bu şekilde onu tanıyacaktık. Sanki Thallieos'ta bir korsanı gördüğü an tanımayacak biri varmış gibi... Buluşma yerini de adam seçmişti. Gece vakti Burenthas'in en alt tabaka insanları bu tavernaya doluşuyordu, askerler denetlemeye bile değer görmüyordu. Masaların üstüne kusanlar, birbirlerinin boynuna bıçak dayayanlar ve sarhoş kahkahalar patlatırken yere devrilenlerle doluydu. Pencereler içerisi görünmesin diye siyah perdelerle örtülmüştü, şamdanlardan damlayan mumlar bile havasızlıktan can çekişiyordu sanki. Uzun barın arka tarafında kalan merdivenler özel odalara çıkıyordu. Birini öldürmek, kimselere görünmeden gizli buluşmalar gerçekleştirmek ya da eşinden habersiz metresiyle buluşmak isteyenler için mükemmel bir mekândı. Kollarımı birbirine dolayıp gözlerini devirdim. "Burası sikik bir lağım çukuru." Brendon beni onaylarcasına homurdandı. Her ne kadar korsan; sıradan askerler ve İnfazcıların uğramadığı bir yer olduğunun teminatını vermiş olsa da gergindim. Loş ışıkta açık kırmızı yansımaların silikleştiği kan kırmızı saçlarımı parmağıma dolayıp sıkıyordum. Xathmoran'e bağlı Burenthas tekinsiz bir bölgeydi, yakalandığımız an ölümden daha beter sonuçları olurdu. İnsan Krallar, Thallieos'un on altıncı yüce hükümdarı Roadolos'u hain bir saldırıyla devirdiklerinden beri, büyü gücüne sahip yedi mirasçı hanenin ve farklı hanelerin birleşiminden doğan melezlerin özgürce yaşama haklarını ellerinden almışlardı. Yakalandığımız yerde, koşullara bağlı olarak ya infaz ediliyor ya da zorla Kızıl Topraklar görevine atanıyorduk. Eh, yasaklanan büyü bizi korumaya yetmiyordu. Sizi alt etmeye yemin etmiş kişiler, sizden üstün güçlere sahipse ve bir de bu olağanüstü güçleri kontrol altında tutamayacak kadar aç gözlülerse... yapılacak tek mantıklı hareket, hayatta kalmak için boyun eğmek olurdu. Duvardaki sarkaçlı saate baktım. Biraz daha geç kalırsa takas gerçekleştirilemeden korsanın yüzünü dağıtacaktım. Saçlarıma oynamaya devam ederken Brendon, kafasını yaylı taverna kapısına çevirdi. "Sonunda, adi soytarı." Arayış içindeki korsana hafifçe el sallayarak bulunduğumuz masayı gösterdim. "Diline hâkim ol Brendon. Korsanımızın şişkin egosunu sarsmak istemeyiz," dedim mırıldanarak. Yanımdaki tabureye geçerek korsana yer açtım. Korsan önce ikimizi süzdü sonra da burnunu beynine hava ulaşana dek çekerek tabureye oturdu. Papağan, adamdan daha ürkütücüydü. Birazdan gagasıyla tepeme binecek gibi boynunu çevirip duruyordu. Korsanın "hoş" sakallarında bir karınca sürüsünü doyuracak kadar kırıntı vardı. Adam, delici bakışlarımdan rahatsız olmuş olacak ki, homurdanarak Brendon'a döndü. "Binbirzehir," dedi avucunu açarak. Ardından papağan dediklerini tekrarladı. Adamın zorlama aksanı ve ses tonu, demire sürtünen tırnak sesi kadar kulak tırmalıyordu. Papağanın sesi bile onunkinden güzeldi. "Sana da merhaba, yeni dostum," dedim, kolumu masaya yaslayarak. Tehditkâr tavırlarımı yumuşatmak için gülümsedim. "Bizim oralarda takas gerçekleştirilmeden önce, cepler boşaltılır." "Önce siz ceplerinizi boşaltın o halde küçük hanım. Aksi takdirde, takası unutmanızı rica edeceğim." "Küçük hanım..." diye tekrar etti sinir bozucu papağan. Brendon, taburesinden hızla kalkıp korsanla burun buruna geldi. Adamın gözleri irileşirken, papağanın tüyleri kabardı. "Hemen haritayı çıkarmazsan, binbirzehri sana yediririm." Bu yöntemle haritayı korsandan alabilirdim tabii, ancak peşimde olanların listesine bir de korsanları eklemek istemiyordum. Öfkeli bir boğa gibi görünen Brendon'ı omzundan bastırarak taburesine oturttum ve kaskatı kesilmiş korsana döndüm. Brendon'ın hanesini ortaya çıkaran yeşil teninin ve sivri kulaklarının korsanın delici bakışlarına yakalanmamasını umuyordum. "Arkadaşımın sabırsızlığını bağışla," dedim Brendon'a ters ters bakarak. "Uzun bir yoldan geldik ve harita olmadan dönersek, ikimize de yazık olur. Bu takas sayesinde uzun ömürlü bir anlaşmanın tohumlarını ekebiliriz biliyorsun." Korsanı nereden vurmam gerektiğini iyi biliyordum. Adam, nadir bulunan binbirzehir için kılıç salladığı kolunu bile verebilirdi ve uzun süreli bir anlaşma, düşmanlarını korkudan altlarına işetmesi için yeter de artardı bile. Dikkatini çektiğim korsana, pelerinimin iç kısmındaki cepten kadife bir kılıfa sarılmış ince uzun şişeyi gösterdim. Bir damlası bile güçlü bir insanı saniyeler içinde öldürebilirdi. Korsanın gözleri büyüdüğünde şişeyi cebe geri sokup pelerinimi örttüm. "Seni sevdim," dedi korsan bana göz kırparak. Papağanı bir ıslıkla omzundan savuşturdu, kuş insanların tepesinden çaprazlarındaki kalabalık masaya uçarken elim silahlarıma gitti. "Sakin olun sevgili dostlarım, böyle bir ganimeti üzerimde taşıyacak değildim ya." Korsan tabii ki yalnız gelmemişti. Olurda bir şeyler ters giderse diye adamlarını yakınında tutmuştu. Birkaç saniye sonra papağan süzülerek geri geldi. Ayaklarında kıskaç gibi kavradığı kese bir hayli ağır görünüyordu; kuş zar zor kanat çırpıyordu. Efendisinin omzuna geri kondu ve ödül olarak bir çekirdek kazandı. Korsanın elinden bir an önce keseyi kapmak için yanıp tutuşuyordum, anlaşılan Brendon da öyleydi. Gözleri yuvalarından çıkacak gibi görünüyordu. Adam keseyi değerini ölçer gibi elinde tarttı, bana doğru uzatarak boşta kalan avucunu da açtı. Pelerinimin cebine uzanırken korsan bir an tereddüt etti ve kese olan elini geri çekti. "Teklifinizi bana ilettiğinizde mest oldum küçük hanım. Safiryıldız haritasıyla binbirzehri kendim de bulabilirdim pekâlâ ama beni büyük bir zahmetten kurtardınız," dedi çürük dişlerini meydana çıkararak samimiyetten uzak bir gülücük verirken. "Merak ediyordum da... harita ile siz neyi bulmayı umuyorsunuz?" Burnumdan soludum. Sabırsızlık beni de ele geçirmek üzereydi. Küçük oyunlar oynamayı severdim ama bana karşı oynandığında pek de zevk aldığım söylenemezdi. Brendon sabırsızlığının son anlarına gelip patlamak üzereyken ona ölümcül bir bakış attım ve bakışları aç bir kurt gibi üzerimde dolaşan korsana yanaştım. "Evet seni büyük bir zahmetten kurtardık. Elinde safiryıldız haritasıyla bile binbirzehri ele geçiremezdin. Yerini tespit etsen dahi, zehre ulaşmak için kelleni teslim etmen gerekirdi. Değeri yüksek ganimetler, kanlı rekabetlere açıktır. Ki sen bunu zaten biliyorsun değil mi?" Korsanın yüz hatları gerilirken burnunun dibinde bittim. "Şimdi, zehri al haritayı bize ver ve yollarımıza gidelim." Cümlemi tamamladığımda, gözlerimi korsandan ayırmadan iç cebimdeki şişeyi çıkardım. Çapraz masadaki adamlar, tek bir yanlış hareketle ikimizin de gırtlağına yapışacak olsalar bile korsan gerilmişti. Eh, binbirzehri Mamba Meclisi kendileri için ve bazen de kimliklerini gizli tutarak, eşdeğer bir ödeme karşılığında özel müşteriler için üretirlerdi. Tabii ki korsan, binbirzehri bir aracı olmadan ele geçiremezdi. Korsanın pis kokulu nefesine bir saniye daha katlanmak istemediğim için zehri uzattım ve keseyi adamın elinden kaptım. Korsanın gözleri göğsüme kaydı, yüzünden karanlık bir ifade geçti ve takasın gerçekleşmesiyle ayağa kalkıp gitmeye yeltendi. "Dur bakalım," diye korsanın yolunu kesti Brendon. "Keseyi kontrol et." Adam, Brendon'ı baştan aşağıya süzerken, yaverleri ayaklandı. Kesenin bağını çözüp içinden yumruk büyüklüğündeki metal yumurtayı çıkardım. Ejderha yumurtası. Gerçek bir ejderha yumurtası değildi, içinde saklanan eşsiz hazinelere kolay kolay ulaşılmasın diye yapılmış bir kilitti. Metal yumurtanın tepesinde, kanatları ve kuyruğu ile yumurtayı sarmalamış minyatür bir ejderha vardı. Yavrusuna sahip çıkan dişi ejderha gibi, içindeki haritayı koruyordu. Brendon, korsanı iterek yumurtayı elimden aldı. "Bizi kandırmaya mı çalışıyorsun!" diye bağırdı ve yumurtayı fırlatıp, korsanın yakasına yapıştı. Korsan, bize doğru atılan adamlarına durmalarını işaret etti. Tavernadaki insanlar gözlerini kısmış eğlenceli bir kavga çıkmasını bekliyorlardı. Korsan, öfkeden deliye dönmüş Brendon'ın ellerini yavaşça yakasından çekti. "Cahil olma agresif dostum... Harita yumurtanın içinde saklı. Bu yalnızca bir kilit, koruma için. Ben anlaşmalarıma sadığımdır, sizden de aynı sadakati bekliyorum." Korsan, yüzü bize dönük ters adımlarla adamlarına yaklaşırken şişeyi inceledi ve yere kadar eğilip reverans yaparak tavernayı terk etti. Yumurtayı yerden alıp kapıya yöneldiğimde Brendon arkamda hâlâ söyleniyordu. "Hangi geri zekâlı haritayı yumurtanın içine saklar ki? Bir daha karşıma çıkarsa o korsanın omurgasını sökeceğim." Brendon'a aldırış etmedim. Sadece bu aptalla tıkılıp kaldığım için dudaklarımı mühürledim. Taverna kapısına ilerlerken adımlarımı yavaş tuttum. Şüphe, aç bir kurt gibi içimi kemiriyordu. Bir sorun var... Tavernadan önce ben çıktım. Ellerim uyluklarımdaki iki ucu da son derece keskin hançerlerime giderken, etrafı kolaçan ettim. Gece vakti, sokakta fazla insan yoktu. Boylu boyunca uzanan dükkânlar kapalıydı. Karanlık, benim dostumdu ama aynı zamanda başkalarıyla da dost olabilirdi. Tavernanın sol tarafında kalan dar sokakta bir beyazlık gözüme ilişti. Bu pusuda bekleyen Callidus'tı. Sessiz kısa bir ıslık çalarak ona yerinden ayrılmaması komutunu verdim. Bu tip anlar için onu iyi eğitmiştim, gizlenmesi ya da saldırması gerektiğini bazen tek bir bakışla bazen beden diliyle bazen de ıslıklarla anlıyordu. "Yüzünü ört ve beni izle," diye fısıldadım Brendon'a. Siyah pelerinlerimiz ve bir gölge gibi hızlı adımlarımızla tavernanın yanında Callidus'ın beklediği ara sokağa girdik. Beklemeden sokağın sağında kalan üç katlı binanın çatısına tırmanmaya başladım. Tuğla çıkıntılarına, pencere pervazlarına basarak bir kedi gibi yükselirken Brendon da beni takip etti. Callidus olduğu yerde bekliyordu, eğer tehlike geliyorsa dikkat çekecek olanlar bizdik. Çatıya ulaştığımda, bölgeyi gözlemek için dört ayak üstünde bekledim. Brendon fısıldadığında ağzından beyaz buhar süzülüyordu. "Ne oldu, neden gizleniyoruz?" "Bela kokusu alıyorum." Kahretsin, haklıydım. Bela bize doğru büyüyerek yaklaşıyordu. Elbette karanlık yalnızca benim dostu değildi. Siyah zırhlı, sekiz İnfazcı tek tek sokakları kontrol ediyordu. İki tanesi taverna kapısını kırarcasına itip içeri daldı. Konuşmaları duyulmuyordu ama hararetli tavırlarından birilerini aradıkları anlaşılıyordu. Uyarılmışlar. İnfazcıların hepsi tavernanın önünde toplandıklarında, tekrar sokaklara dağılmadan zıt yöndeki çatı ucuna doğru kaydım ve diğer binanın çatısına atladım. Callidus aceleye yer vermeden sakin adımlarla bizi takip ediyordu. Olur da yakalanırsak, ya geri dönüşü olmayan bir yola girerdik ya da doğrudan nalları dikerdik. İkinci binanın çatısı bir önceki kadar kaygan değildi... Siktir. Deri botlarımı sürte sürte çatıdan süzülürken ayağım bir boşluğa takıldı ve yuvarlandım. Kontrolü sağlayamadan çatının ucuna geldim ve can havliyle kendimi iterek diğer binaya sıçradım. Ellerimle çatının saçağını kavrarken vücudum şiddetli bir sarsıntıyla bina duvarına çarptı. Ağzımdan acıyla karışık bir nefes taşarken dişlerimi sıktım. Aşağıya çakılırsam eğer, zeminin bana İnfazcılardan daha insaflı davranacağına emindim. Brendon beni kollarımdan kavrayarak yukarıya çekti. Kiremitlerin üzerinde örümcek edasıyla ilerleyerek, gerisin geri aşağıya indik. Sokak arasında duvara yaslanarak, İnfazcıların bulunduğu alana göz attım. Hâlâ tavernanın önünde dikiliyorlardı, içerideki insanları sorguluyor olmalıydılar. "Lanet olsun," diye inledim, başımı duvara yasladığım sırada Callidus'ın hırlamasıyla irkildim. Gölgelere gizlenmiş siluetler birer birer ay ışığının vurduğu ara sokağa çıktılar. Bir, iki, dört, altı adam ve sonunda, adamların arasından şapkasını göğsünde tutarak çıkan adi korsan. "Lütfen bunu kişisel algılamayın. Thallieos'un en azılı suçlularıyla iş yaptığım için kelleme ödül konabilirdi," dedi korsan pis pis sırıtarak. Yakut hançerlerimi elimde döndürürken tısladım. "Aşağılık herif." Brendon'ın çektiği kavisli kılıcı, tırnakları gibi uzun ve sivriydi. Kılıcı korsanların tepkilerini ölçmek için yana savurdu ancak hiçbirinin yüzündeki sırıtış silinmedi. Üçe karşı yediydik, hiç de adil değildi. "Bir korsan sadakatten söz ediyor..." diye bağırdı Brendon. "Külahıma anlat piç kurusu." "Ah, agresif dostum, kişisel bir mesele olmadığını söylemiştim. Küçük hanımın Zanosrit mührünü gizleyememesi benim hatam değil." Tavernada, korsanın yüzünden geçen karanlık ifadeyi anımsadım. Bir daha bu tuniği giymeyecektim, sadece sıradan bir insan gibi görünmeye çalışmıştım. Büyük hata. "Krala iki Kardeşlik üyesini teslim ettiğimde, binbirzehirden bile daha eşsiz ödüller alabilirim. Yeniden azgın denizlere yelken açabilirim..." Korsanın yüzü aniden ciddileşti ve belindeki kınından ince kılıcını çekti. "Bu işi zorlaştırmayın." Saldırı pozisyonu almış Brendon ve Callidus'a baktım. Hızlı düşünmeliydim. Dövüşürsek çıkan gürültü İnfazcıları doğruca buraya çekecekti. Ancak korsan sabırsızdı, adamlarıyla birlikte haykırarak öne atıldı. Öyle olsun bakalım. Callidus iri cüssesiyle dazlak bir korsanın üstüne sıçradığında, Brendon diğer adamlara hücum etti. Ben de hain pis sakallı lidere yöneldim. Suratıma doğru hızla inen kılıcı hançerlerimle karşıladım ve çeliğin çeliğe sürtme sesi eşliğinde yana sıyrıldım. Dengesini kaybeden korsanın kaburgalarına sert bir tekme indirdim. Korsan kılıcını savurduğunda son anda eğildim ve yerde yuvarlandım. Önüme bir hediye paketi gibi düşen sıska bir korsanın böğrüne hançerimi sapladım, acıyla inleyen bedeni bir kenara ittim. Pissakal kılıcını beceriksiz bir korsan gibi, art arda, rastgele sert darbelerle savuruyordu. Kılıcı hançerlerimle karşılıyor, kaçıyor pissakalın etrafında bir dansçı gibi daireler çiziyordum. Bir gözüm devamlı sokağın başındaydı İnfazcılar gelecek olursa kaçmamız gerekecekti. Brendon ve Callidus sırt sırta vermişti. Tilki pençelerini savururken adam da seri hareketlerle savunmaya geçmişti. Pissakal, kılıcını isabet ettirmeye çalışırken beni sokağın başına doğru itmeye çalışıyordu. İnfazcılar geldiklerinde beni sıcacık bir yemek gibi önlerine sunmak istiyordu. Bir sonraki hamleyi bekledim... Kılıç kafamın üstünden geçtiğinde yerde kayarak adamın bacaklarının arasından geçtim ve sırtına bir tekme yerleştirerek pissakalın yere kapaklanmasını sağladım. Öfkeyle bağırarak yerden kalkmaya çalışırken, sokağa giren siyah zırhları gördüm. Ellerinde yaylar ve kılıçlarla arbedeye doğru koşuyorlardı. Soğuk keskin olsa da ben hissetmiyordum, dudaklarıma süzülen ter damlalarını elimle sildim. Kalıp mücadele etmek, biraz da İnfazcılara abrus kırbacımın tadına baktırmak istiyordum, en azından onurumla karşılarına dikilmiş olurdum. Onurun canı cehenneme. Kendi hayatımdan daha çok önemsediğim şeyler vardı ve onlar için arkama bakmadan bu lanet yerden kaçacaktım. Kargaşanın aksi yönüne koşmaya başladığımda, "Koşun!" diye haykırdım Brendon ve Callidus'a. Son dokunuşlarını yaparak korsanların arasından sıyrıla sıyrıla peşime takıldılar. Callidus zorlanmadan öne geçti, Brendon da hemen onun arkasındaydı. Omzumun üstünden onları kovalayan sürüye baktım. Sayıca azalan korsanların gerisinde İnfazcılar da birbirlerine bağırarak kovalamacaya dahil olmuştu. Onlara pek de hoşlarına gitmeyecek bir sürprizim vardı. İnfazcılardan biri konumlarını belirtmek için elindeki barut dolu küçük keseyi olağan gücüyle havaya fırlatıp okuyla vurduğunda kese patladı ve sis, kara bir bulut gibi havada asılı kaldı. Aniden durduğumda, elimdeki şişeyi havaya kaldırdım ve boyunluğumu burnuma kadar çektim. Pissakalın bacaklarının arasından sıyrılırken, cebinden binbirzehri aşırmıştım. İnfazcılar yavaşlamadı ama pissakalın önderliğinde korsanlar oldukları yerde donakaldı. Maskemin altından gülümsedim. Ve şişeyi tüm gücümle korsanların önüne fırlattım. Binbirzehir, parçalara ayrılan şişeden zemine akıp havaya karıştı. Pissakal yaverleriyle birlikte ağzından köpükler saçarak, boğazını tutup yere yığıldığında çoktan tüymüştük. (Günümüz) Odama çıkan koridorda yorgun adımlarla ilerlerken koltuk altıma sıkıştırdığım şarap şişesini düşürmemeye gayret ederek, üzüm salkımından sarı sulu bir ısırık aldım. Açlıktan midem gurulduyordu ama diğer elimde taşıdığım tepsideki taze ette gözüm yoktu. Ette gözü olan, ağzına düşmesini büyük bir açlıkla bekleyen Callidus'tı. Bel hizasıma gelen tilkiye şöyle bir baktım. "Çiğ sevdiğini sanıyordum." Callidus homurdandı. "Al bakalım," dedim eti tilkinin ağzına bırakırken. Şato dışarıdan oldukça heybetli görünüyordu, iç kısmı ise akıl almayacak kadar genişti. Koridorlar yapının içinde üst üste konmuş çemberler şeklinde dizilmişti. Koridorlara, iki yakaya uzanan kat kat sarmal merdivenlerle ulaşılıyordu. Merdivenlerin bitişlerinden itibaren, -bana kalsa asla tercih etmeyeceğim- turkuaz halılar döşenmişti. Duvarlara, yapının karanlık karakterine uyum sağlayan tablolar asılmıştı. Hanelerin her birinin önde gelenlerinin asilzadeler gibi resmedilişi; melez savaşçıların, eşi benzeri görülmemiş güçlerini kullanırken ki çizimleri. Ve Molzeun'un portresi, namı diğer Yağmacı Prens. Molzeun, Zanosrit Kardeşliği'ni kuran melezdi; o ittifakına katılan melezleri ve haneleri koruyup kollayan özgürlük için savaşan bir adamdı. Siyah saçlarının ardında kalan soğuk mermer gibi beyaz teni hoştu ve kömür karası gözleri, portrede bile intikam ateşiyle çalkalanıyordu. Kırk üç yıl önce İnsan Krallar'a isyan girişiminde ölmüştü ve Morlaniar Kralı Carvees'in de uzun ve kudretli yaşamının kaynağı, aynı zamanda Thallieos'un da güç kaynağı olan, alnındaki Elysthram taşını söküp atmayı ihmal etmemişti. Zanosrit Kardeşliği, Molzeun'un mirasıydı. İsyan tam olarak başarıyla sonuçlanmasa da büyük bir yangının kıvılcımlarını başlatmıştı. En azından Kardeşlik buna inanıyordu. Molzeun'un portresinin yanı başında, şu anki Mamba Meclisi'nin tablosu vardı. Molzeun bir melez olduğu halde sağ kolları Kardeşlik kurulduğundan beri aslen Zehircilerin meclisi olan, Mamba Meclisiydi. Molzeun öldükten sonra Kardeşlik'i onlar ayakta tutmuştu. Odam ikinci kattaydı. Brendon ile aramızda dört oda vardı. Geceleri, Zehirci'nin kâbuslarına girecek kadar yakınındaydım. Belki de kâbuslarını gerçeğe döndürmek için boğazına hançerimi sürterek onu uyandırırdım. Hoş, dönüşümle Brendon'ın gözüne uyku girmeyeceğine emindim. Odama girdiğinde kapıyı ayağıyla kapattım ve ellerindekileri bırakıp odaya göz gezdirdim. Neredeydi? Callidus balkonun cam kapısının önünde dikildiğinde irkildim. Ellyro... Yalpalayarak kapıya koştum. Ellyro Kovhed, benim bu diyardaki en değerli varlığımdı. Yokluğumda neler yaşadığını tahmin bile edemiyordum. Şatoya adımımı atar atmaz Ellyro'nun yanına koşmalıydım. Cam kapıya asılmış bordo tülleri hışımla kenara çektim, elimi kapı kolunun üzerine getirdiğimde bekledim. Tereddüt ettim. Ellyro, mağaranın kapalı duvarlarını gören balkonun bir ucuna can çekişen bir ceylan gibi tünemişti, sırtı dönüktü. Kapıyı açtım. "Gidin başımdan. Dayenx'e ya da diğer kahrolası tanrılara hiçbir şükranda bulunmak istemiyorum. Siz de bulunmamalısınız. Benim gibi... benim gibi yas tutmalısınız," diye bağırdı Ellyro arkasına bakmadan hıçkırıklarla yüzünü dizlerine gömerken. Afalladım, kusacak gibi oldum. Yüreğim paramparçaydı. Yas tutmak mı? Callidus, yaşadığım şoku anlayarak benden önce davrandı. Ellyro'nun yanına gitti ve burnunu onun ipek gibi, lüle lüle omuzlarına dökülen sarı saçlarına sürttü. Ellyro önce ona yanaşan varlığı kavrayamadı sonra aniden tilkiyle göz göze geldi. "Callidus?" Hızla arkasına döndüğünde, hâlâ kapının önünde dikiliyordum. Kardeşimin halini gördüğümde, midemdeki kramplar daha da arttı. Günlerdir yıkanmamış gibi, beyaz tulumu kir içindeydi. Güzelim gök mavi gözleri ağlamaktan şişmiş, göz altlarında derin çukurlar oluşmuştu. Yokluğunda onunla kimse ilgilenmemiş miydi? Hem de talihsiz durumu ortadayken. Beni gördüğünde dudakları titredi ve bu sefer mutluluk gözyaşları dökerek bana doğru koştu. Ufak tefek kardeşim kollarını sımsıkı bir şekilde belime sardı, başını göğsüme yasladı. Hıçkırıkların arasında konuşmaya çalışıyordu. "A-Anna ben sandım ki b-ben... sonsuza kadar gittin sandım. " Kardeşimin sarı saçlarını okşayarak başına hasret dolu bir öpücük kondurdum. "Hiçbir yere gittiğim yok... Seni asla ama asla bırakmam." "Biliyordum... Daha ilk günden ümitlerini kesmişlerdi, döneceğini söyledim onlara." "Özür dilerim Ellyro," dedim titreyen sesime hâkim olmaya çalışarak. Ellyro belimi bırakmadan benden uzaklaştı ve yüzüme baktı. "Neredeydin, nasıl kurtuldun? Arama ekibi oluşturulmuştu ama seni bulamadılar." Ağzımı açtım ama kelimeler dökülmedi. Bu öyle kolay kolay anlatılacak bir hikâye değildi, hele ki balkonda herkes dinliyor olabilecekken. "Seninle kimse ilgilenmedi mi?" dedim hiddetle, Ellyro'yu çenesinden tutup başını sağa sola çevirdim. Yüzünde ve boynunda; şu an göremesem de vücudunda oluşan kırmızı yanıklara benzeyen yaralar, küçük benekler olmaktan çıkmış büyük lekelere dönmüştü. "Yeni merhemler deneyeceklerdi!" Ellyro, ellerimden kurtuldu. "Konumuz benim yaralarım değil Anna," dedi çatık kaşlarla ve ekledi. "Hem sen onlara 'yeni merhemler' demeyi tercih ediyor olabilirsin ama bitkilerden yapılmış 'yatıştırıcı zehir' den başka bir şey değiller." "Yine hepsini çöpe attın değil mi?" Ellyro, yanaklarından kuruyan gözyaşlarını sildi ve bana tekrar sarıldı. Sildiği gözyaşlarına yenileri ekleniyordu. Başını yavaşça göğsümden ayırıp tuniğimdeki kurumuş kana baktı. Gözleri korkuyla açıldı. "Bunun bana senin kanın olmadığını söyle." "Değil." Kaşlarını çattı. "Yalan söylüyorsun." Dudağım hafifçe kıvrıldı. "Öyle söylememi istemiştin," dedim kardeşimi tekrar hasretle göğsüme bastırarak. Ellyro diretmedi. Sapasağlam yanında oluşumu bir mucize kabul ederken kollarını sımsıkı bana sardı. "Seni o kadar özledim ki. Brendon yara bere içinde sensiz döndüğünde o sinsi herifin kafasını kopartmak istedim." O anları zihnimde canlandırdım. Brendon tüm oyunculuk yeteneğini sergilemiş olmalıydı aksi takdirde hâlâ Mamba'nın yanı başında rahatça şarabını yudumluyor olamazdı. Kansız yalaka. "Mamba'ya yaşananları anlattığında, tüm Kardeşlik geri dönüp dönmeyeceğine dair şüpheye düştü. Mamba kesin bir kanıya varmadan bir gün daha bekleyebileceklerini söyledi ve arama ekibini Xathmoran'e yolladı. O bir gün boyunca Enhrecha'nın ayaklarına kapandım, dualar ettim. Ama sonra... sonra herkesin umudu tükendi." "Yıkanmalısın Ellyro perişan hal..." "Neden konuyu değiştiriyorsun!" diye kükredi. "Şu an tek umurumda olan bana geri dönmüş olman ve bilmek istiyorum sahiden neden sensiz döndü? Brendon'ın sözlerinin tek bir kelimesine bile inanmadım. Haritayı ona teslim etmiş..." Kardeşimi susturma sırası bendeydi. Parmaklarımı dudaklarına dayadım. "Sana her şeyi anlatacağım Ellyro söz veriyorum. " Şefkatle ona gülümsedi. "Ama önce, ikimiz de sıcak bir banyo yapacağız." Gülümsememe karşılık vermese de başıyla onayladı. Buhar tüten sıcak küvetin içindeki kardeşimin saçlarını tararken hâlâ o balkondaki ceylan gibi ürkekti. Gözyaşları dinmişti ama belli ki döndüğüme inanmakta güçlük çekiyordu. Uzun sarı tutmaları kenara çektim ve Ellyro'nun sırtındaki yaralara baktım. Sanki geçeceklermiş gibi üzerlerine usulca su döktüm. Ellyro'nun talihsiz kaderi ana rahmine düştüğünde yazılmıştı. O Tutulma Hanesi'ndendi, namı diğer Işık ve Karanlık Hanesi. Tutulma Hanesi'nde çocuklar her zaman ikiz olarak doğardı. İkizlerden biri, Sonsuz Tanrı'nın ikiz evlatlarından olan Işık Tanrıçası Ziona'nın gücünü alırken, diğeri Karanlığın Tanrısı Zionais'in gücünü alırdı. Ellyro gibi bazı bahtsız çocuklar ikizleri olmadan doğduklarında iki güce de sahip olurdu. Işık ve karanlığa aynı anda hükmedebilmek olağanüstü bir güç gibi görünse de bunu başaranların sayısı bir elin parmaklarını geçmezdi. Ellyro da iki gücün ağırlığını narin bedeninde taşımakta zorlanıyordu. Vücudundaki yaralar bunun en hafif belirtileriydi. Elbette, o merhemlerin yatıştırıcı zehir olduğunu biliyordum, kardeşime merhemleri kullandırmak içimi yaksa da başka çarem yoktu. Merhem ya da ilaç yoksa, belirsiz nöbetler vardı. Nöbetler, ölümcül olabilirdi. Kardeşlik kurulduğundan beri Thallieos'un dört bir yanında korku içinde yaşayanları bulup, sığınacak yuva veriyordu. Bir misyoner ekibine ilk kez katıldığımda, Ellyro'yu Eradaie sokaklarında bulmuştum. Ailesi onun gibi bir yükü taşımak istemedikleri için terk etmişlerdi. O günden beri onun ailesi olmuştum ve hastalığını düzeltebilmek için elimden geleni yapıyordum. Pis kokulu merhemi Ellyro'nun tüm yaralarına sürerken boğazım düğümlendi. Parmak uçlarımın hafif hafif uyuştuğunu hissedebiliyordum, kim bilir Ellyro merhemi kullandığında ne hissediyordu? Kavanozdan aldığım, kapsül şeklinde sıkıştırılmış otları kardeşime uzattım. "Her seferinde dozu artıyorlar, işe yaramış gibi görünsün diye. Ağrılar yok olmuyor, sadece uyuşukluktan hissetmiyorum," dedi Ellyro fısıldayarak. Sonra da iç çekerek hıhladı. Güçlükle yutkundum. "Biliyorum El. Çaresi Kızıl Topraklar'da bile olsa gidip bulurdum, yemin ederim." Uzattığım ilacı alırken elimi sıkıca kavradı. "Biliyorum." Callidus, sessiz tilki adımlarıyla yaklaşıp küvetin içine atladığında Ellyro nihayet yürek ısıtan kahkahalarına kavuştu. Yoldaşım her yana sıçratarak suyun keyfini çıkarmaya çalışırken, Ellyro beyaz tüylerini okşadı. Bu anı aklıma kazıdım. Ne Thallieos'ta ne de öbür diyarlarda ikisinin yerini alabilecek başka hiç kimse yoktu. Kendimi tutamadan içten bir kahkaha patlattım, bu çok ama çok nadir yaşanırdı. Gülümsemelerimiz yaşlarımızı ortaya çıkarıyordu. Ben yüz yaşında bir kadının yüküne ve yirmi yaşında gencecik bir kızın gülüşüne sahiptim. Ellyro ise yalnızca on altı yaşındaydı ama küçük bedeninde kimselerin kaldıramayacağı acıları taşıyordu. Mağaranın açık tepesinden, kızıl ışıklar şatoya süzülürken uyuyamayacağımı anlamıştım. Kardeşlik'te gün başlamak üzereydi. Ellyro, odanın diğer ucundaki yatağında Callidus'ın kuyruğuyla oynarken aynanın karşısına geçtim. Üzerimdeki paçavralardan ve tenime yapışmış tozdan kurtulduğum için mutluydum. En sevdiğim, vücuduma ikinci bir deri gibi yapışan siyah deri giysimi belime kadar çektim. Mat derinin bazı kısımlarında cüretkâr detaylar işlenmişti. Göğsümün üstünden başlayıp boğazımı saran, tenimi açığa çıkaran ince bir kumaş ve sırtımdan göğüs altıma kadar uzanan sarmaşıkları andıran daha koyu işlemeler vardı. Su damlacıkları şeklinde kırmızı taşlar giysimin gerdanına, omuzlarına ve göğsüne dikilmişti. Kan Avcıları Hanesi'nin fertleri kırmızı taşlardan ve yumuşak deri kıyafetlerden vazgeçmezdi. Islak dalgalı saçlarımı arkaya doğru taradım, göz altlarımdaki çukurlara sessizce homurdandım. Kehribar gözlerimin etrafına bir de morluklar eklenince lanet bir cesetten farkım kalmıyordu. Omuz silkerek yüzümü buruşturdum, günlerdir yaşadıklarımı düşününce bunlar pek de kayda değer detaylar değildi. Deri giysimin kollarını geçirirken, Ellyro'dan bir çığlık koptu. "Anna!" Sıçrayarak arkama döndüm. "Ne oldu?" Ellyro dibimde bitti. "Şuna bak," dedi arkama geçerken. "Sırtım bunun gibi birçok yarayla kaplı Ellyro. İlk defa görmedin sonuçta şaşılacak bir şey değil," dedim onu geçiştirerek. Ellyro, saçımdan birkaç tel tutarak görebilmem için havaya kaldırdı. "Sırtından bahsetmiyorum." Gözlerim büyüdü. Saç tellerini kaptığım gibi aynaya yapıştım. Ah, tanrıçam... "Kan Avcılarının kan kırmızı saçları asla beyazlaşmaz sanıyordum." "O duydukların sadece peri masalı. Yeterince yaşlanınca herkesin saçları beyazlar," dedim saçımı inceleyerek. "Evet, yaşlanmaktan kastın neredeyse yüz elli yaşını geçince mi? Sen daha yirmi yaşındasın." Thallieos'un büyü gücüne sahip mirasçı haneleri ve melezleri insanlara kıyasla çok daha geç yaşlanırlardı. Damarlarımızda akan, ruhlarımızı sarmalamış büyü bizi hem fiziksel hem de zihinsel olarak dinç tutardı. "Genlerimde vardır belki..." diye umutsuzca mırıldandım. Ellyro güldü ve yatağıma oturdu. "Komik değil Ellyro." Bir Kan Avcısı'nın en değerli varlığı saçlarıydı. Bu bizim kim olduğumuzu belirlerdi. Kesinlikle komik değildi. Ellyro, yatağa vurarak beni yanına çağırdı. "Söz vermiştin," dedi boynunu masumca bükerek. Bakışlarımı zar zor saçlarımdan ayırdım. "Önce Mamba ile görüşmeliyim. Bekletilmeyi sevmez." Ellyro oflayarak gözlerini devirdi. * Mamba'nın yatak odasından daha çok vakit geçirdiği özel odasının kapısında bir süre dikildim. Yanından geçip gidenler, sanki iç sesimi duymaya çalışıyormuş gibi sessizliğe bürünüyordu. Saçlarımı çekiştirmeyi bırakıp silkindim, derin bir nefes aldım ve çift kanatlı kapının kulplarını çevirerek içeri girdim. Uzun bir süre buradan çıkamayacaktım. Odaya adımımı attığımda beni yoğun bir yasemin kokusu ve Mamba'nın berrak sesiyle mırıldandığı ninni karşıladı. Ninniyi Thallieos'ta bilmeyen yoktu, ozanlar bunu ninninin hikâyesini anlatır, tozlanmış kitapların arasında nesilden nesle aktarılırdı. Element Ustaları Hanesi çocukları doğduğunda, bu ninni bebeğin kulaklarına mırıldanırdı. Rivayete göre bu ninni sayesinde tanrıçaları Claviera bebeğe görünür ve dört kolunda tuttuğu dört elementten birini bebeğe sunardı. Bebek büyüsüne hükmedebilecek yaşa geldiğinde, Claviera'nın ona göründüğü anı anımsar ve diğer elementlerle oyalanmadan ustalaşacağı elementi seçerdi. Mamba istediği zamanlarda tehlikeli derecede manipülatif olabiliyordu. Yasemine olan zaafımı ve bu ninninin oldum olası sinirlerimi gevşettiğini biliyordu. Beni killi topraktan yaratmak için dualar eden gerçek anneme kıyasla Mamba bana şeklimi veren, ruhumu yontan kişiydi. En az iki metre boyundaki kitap rafları, ağaç kökleri gibi odaya yayılmıştı. Sağ tarafta bulunan daha geniş raflarda, içinde her türlü bitkiyi, mantarı barındıran kavanozlar ve zehirli küçük canlılar vardı. Burada bulunan karışımlar, şatodaki her bir üyeyi saniyeler içinde öldürebilecek potansiyele sahipti. Mamba, şatodaki her bir üyeyi saniyeler içinde öldürebilecek potansiyele sahipti... Ufak şöminenin önünde, üstü darmadağın bir masa vardı. Mamba'nın tilkisi Beyazgöz yatarak şömine ateşinin keyfini çıkarıyor gibi dursa da kulakları gelişimle dikkat kesilmişti. O dev pislik beni her gördüğünde homurdanırdı. Ben de aynı şekilde ona karşılık verirdim. Mamba, kadife koltuğunda incelediği kâğıt parçalarını ve mırıldandığı ninniyi bırakıp ayağa kalktı. Derin yırtmaçlı saten elbisesi hışırdarken masanın ön tarafına geçip kalçasını yasladı. Ametist rengi gözlerine yansıtmaya çalıştığı yumuşaklık boşunaydı, bu kadının her bir mimiğini ezbere biliyordum. "Seni vârisim bilmekle ne kadar doğru bir karar aldığımı her gün bana kanıtlıyorsun," dedi beni süzerek. "Dönmene çok sevindim." Gülümsedim. Beni bunun için yetiştirdin. Mamba'nın ağzından çıkan her kelime, baldan tatlı gelirdi kulağa. Manipüle etmek, söz geçirmek ve isterse eğer küçük kıçları göklere çıkartıp, kalpleri yüreklendirmekte üstüne yoktu. Bazen tek bir bakışı bile yeterdi. Sağımdaki raflara doğru yürüdüm ve parmak uçlarımı şişelerin üstünde gezdirdim. "Aramıza yeni katılanlar var mı?" "Ah, hayır. Senden sonra misyoner ekiplerini göreve yollamak riskli olurdu. Ortalık bir hayli karışık." "Peki ya saray?" Burnundan soludu. "Dış bahçesini bile geçemiyoruz. Dediğim gibi fazla riskli." Başımı salladım. Kardeşlik yıllardır Xathmoran sarayına sızmaya çalışıyordu ancak açığa çıkma tehlikesi yüzünden bir türlü lanet saraya girebilmiş değildik. Eradaie ve Ryendal saraylarının en azından belli kesimlerinde kontrolümüz vardı. Morlaniar sarayınınsa bir değeri yoktu. Ancak bunlar yeterli gelmiyordu, planlarımızı hayata geçirmek için ne kadar sürerse sürsün en yükseği hedefliyorduk. Ben, Thallieos'un kalbine bir ok saplayıp bu işi kökten halletmek istiyordum. Düşüncelerime engel olamayıp bir soru daha soracaktım ki, Mamba her zaman olduğu gibi aklımdan geçenleri okudu ve benden önce davrandı. "Maalesef hâlâ Zalaxvir hapishanesinin kayıtlarına da ulaşamadık." Elim istemsizce saçlarıma gitti. "Herhangi bir şey gören ya da duyan yok mu yani?" "Yakalanan diğer kardeşlerimiz gibi Cassia ve Daorel'den haber alamıyoruz kızım," dedi ve sesini yumuşattı. "Ama hayatta olduklarına inanıyoruz. Bir yıl önce bu kanıtlanmıştı biliyorsun. Kızıl Topraklar görevi için onlara ihtiyaçları var ve hapishaneye devamlı yeni mahkûmlar bulamıyorlar. Eninde sonunda hepsini kurtaracağız." Cassia ve Daorel Orvira... Mahkûm ebeveynlerim. Hatırlayamayacak kadar savunmasız ve çaresiz bir bebek olduğum zamanlarda, Mamba'nın bizzat katıldığı misyoner ekibi, ebeveynlerimi güvenli bir yerden Kardeşlik'e ulaştırmak için buluşma ayarlamıştı. Ancak insanlar bu buluşmanın şüpheli görünmesiyle İnfazcılara haber salmıştı ve ani bir baskınla birçok Kardeşlik üyesi ile birlikte anne ve babam da tutuklanmıştı. Annem, Cassia; beni Mamba'ya emanet etmişti. Ailemden geriye tek kalan, annemin benim için bıraktığı küçük bir bohçaydı. Hayatım boyunca onların yaşayıp yaşamadığını öğrenmeyi ve eğer yaşıyorlarsa onları o lanet yerden kurtarmaya ant içmiştim. Onları tanımak istiyordum. Onları kurtarmak istiyordum. Ebeveynlerimi benden alanlara her bedeli ödetmek istiyordum. Odanın kapısı aniden açıldığında çenemi dikleştirdim. "Beni görmek istemişsin Mamba," dedi tüylerimi diken diken eden ses. Sivri kulakları, yeşilimsi teni ve iri kıyım vücuduyla odaya girdi. Gözlerini benden kaçırdı ve topallayarak Mamba'ya doğru ilerledi. Sırtım onlara dönüktü ama yine de sırıtışımı engellemeye uğraştım. Brendon'ın huzursuzlukla kıvranması hoşuma gidiyordu. "Annarithel," diye bana hitap etti Mamba. Brendon'ın bedeninden yayılan sıcaklıktan olabildiğince kaçmaya çalışarak yanına geçtim. Zamanında bana dokunan, vücudumu keşfeden ellerini kesmek sonra da ondan kalan izleri derimi yüzme pahasına çıkarmak istiyordum. Hepsi kendi zevkim içindi, ondan hiçbir zaman hoşlanmamıştım, beklentileri kendi işime gelecek şekilde karşılamıştım ancak yine de kendime lanet ediyordum. Hâlâ bana bakmıyordu, tasmasını ellerinde tutan kadına kilitlenmişti. "İkinizle de yaşananları konuşmak istiyorum. Fısıltılar engellenmeli." Brendon, Mamba'nın sözünü kesip konuşmaya balıklama dalmak için yanıp tutuşuyordu. Bahane ve yalanlarını ağzımı açmadan ortaya dökmek istiyordu ama Mamba sözlerine devam etti. "Brendon kan revan içinde şatoya girdiğinde hepimiz yaşananları az çok tahmin etmiştik ve bu Annarithel... yüreğimi parçaladı," dedi elini kalbine götürüp. "Brendon'ın anlattıklarına göre ya ölmüştün ya da daha kötüsü, yakalanmıştın. Zavallı şey, bacağına saplanan oku umursamadan ona verdiğin emaneti en yakın sınırdan buralara kadar taşımıştı." Çıt çıkarmadan Mamba'yı dinlemeye devam ettim, bu Brendon'ın ecel terleri dökmesine sebep oluyordu. Zavallı Brendon. "Ne olursa olsun geri dönemeyeceğin gerçeğini kabullenmiştik. Anlaşılan yanılmışız... anlatılacak bir hikâye daha varmış," dedi gözünün ucuyla Brendon'ı süzerek. "Korsan sizi sattığı için İnfazcılara yakalanmışsınız. Sen kaçamayacağınızı anlayınca paniğe kapılıp, kan büyüsü yapmışsın. Senden beklemezdim ancak daha çok genç olduğunu kabullenebilirim." Kan büyüsü ha? Seni orospu çocuğu... Kendimi tutamadan gülümsedim, dudaklarımı birbirine bastırınca Mamba'nın kaşları çatıldı. "Eklemek istediğin bir şey mi var kızım? " "Ah, hayır sadece aptallığıma gülüyorum." Brendon'ın ilk yalanı ortaya çıkmıştı ve eminim ki, gerisi çorap söküğü gibi gelecekti. Mamba sözüm ona döndüğüm için sevinçli olsa da büyü yaptığımı öğrendiği an ki hiddeti hâlâ tazeydi. İnsan Krallar'ın yasakladığı büyüyü kullanmak ölüm fermanını imzalamakla eşdeğerdi. Hanelerimizden herhangi biri gücünü kullandığında yeri Elysthram taşları sayesinde saptanıyordu sonra da kan gövdeyi götürüyordu. İnsanlara göre, kötülüğün anası büyüydü. Rubueres felaketinin sebebiydi. Mamba bu işte bir bit yeniği olduğunu sezse de üstünde durmadı. "Gövde gösterinden sonra daha çok İnfazcı'yı oraya çekmişsin ve Fırtına Ormanı'nda bir tuzağa takılmışsın. Brendon seni kurtarmayı denediğini söyledi ancak sen durumu kabullenip haritayı ona emanet etmişsin. Şimdi, asıl merak ettiğim o tuzaktan ve onlarca İnfazcı'nın arasından nasıl kurtulduğun." Brendon Mamba Meclisi üyesi olsa da Mamba kimseye güvenmezdi. Duyduklarını bir masal gibi baştan sona anlatmasının sebebi vardı. Gerçekleri istiyordu. Mimiklerimi izliyordu. Brendon'ın döktüğü ecel terlerini takip ediyordu. Kusma dürtüme karşı koyarak Brendon'ın elini tuttum. Gözleri irileşti, teni gerildi. Şimdi, dakikalardır yüzüme bakmazken, ağzımın içine bakıyordu. "Beni orada bırakmak, Brendon için de çok zordu. Kurtarmaya uğraşsaydı eğer harita İnfazcıların eline geçerdi ve ikimiz de ölmüş olurduk," dedim âşığıma mırıldanır gibi. İntikam hızlı olursa hiçbir anlamı kalmazdı. İlmek ilmek işlenmeli, ecel terleri döktürmeliydi. Brendon çabuk bir sonu hak etmiyordu. İhanetinin bedelini başkalarının eline bırakmayacaktım. Uyandığı her sabaha lanet etmesini sağlayacaktım. Kendi hainliğini unutup, gözlerini yeni bir güne açtığı her an, eziyetin bitmediğini ona hatırlatacaktım. O, Fırtına Ormanı'nda beni ölüme terk ettiğinden bu yana çok şey değişmişti. Gverthas Vadisi'nden, Kardeşlik'e ulaşana kadar yüzümden hiç çıkarmayacağım maskeler örmüştüm. Brendon'ın yalanına ortak olmamın sebebi intikamının tadını, azar azar damlayan metalik kan gibi ağzımın içinde hissetmek olsa da yalanlar için kendi sebeplerim de vardı. Maskelere bürünmek de bir bedel isterdi. �� Tanrısının mabedinde diz çöktü ama boynunu bükmedi. Başını öne eğmedi. Bir elinde küçük bir bıçak döndürürken gözlerini direkt büste dikti. Bugüne kadar onunla konuştuğunu hiç duymamıştı. Hiçbir zaman da duyamayacağını biliyordu. Ama diyarların, sonsuzluğun ötesinde bekleyen bakışların üstünde olduğunu hissediyordu. Aklına ne zaman o kadın düşse, ki bu son zamanlarda lanet olası çok sık gerçekleşiyordu, kendini mabede atıyor, yerin dibinden ya da göklerden bir müdahale bekliyordu. Tanrısının dudaklarını büküp seyrettiğini, hor gördüğünü ve aşağıladığını biliyordu. "Yaptığını beğendin mi?" dediğini tahmin ediyordu. "Beni suçluyorsun ama bu günahın tek sorumlusu sensin. Şimdi onunla yaşamayı öğreneceksin." Küfürleri dilini yakıyordu. Çünkü onun suçu değildi. Suç o ölümcül güzellikteydi. Suç içindeki açgözlülükteydi. Suç tanrısının kendisindeydi. �� Vee bölüm sonu canavarı! Nasıldı bölüm yorumlarınızı alayımmmm Erkek karakterin sondaki bakış açıları her bölümde olacak kendisi de dediğim gibi dördüncü bölüm de gelecek ammaaaa bu bölüm sonu satırlarına dikkat edin, oralarda bir şeyler var :)))) Kaççtımmmm Diğer bölümde buluşuruz Sizi seviyorummm
Bölüm 3
İkinci Bölüm: Takas
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.