Bir önceki bölümde sizi lafa tuttuğum için şimdi çenemi kapatıyorum ehehhe. Bölüm sonu görüşürüz kaaan güzelleriiii. Bölüm şarkılarımız: Fallout - Unsecret, Neon Wytches' Brew - OMNIA 🩸 Ölümün güzel yüzü, yaşamın kutsayıcısı olan kadın; her damlasını kendi özünden akıttığı kan denizine bir adım attı. Dalgaları, yaşamları, diyarları ve kapıları aşana kadar battıkça battı. Kanın şarkısını takip ederek gözlerini açtı. O gururlu, sıcak ve tutkulu ritmi daha öne hiç uzaktan dinlediği olmamıştı. Hiç, farklı bir şarkının peşine düşmemişti. Bu yüzden diyarlar arasında dolaşarak onu aradı. Bir tarafta kızılca bir lanet vardı, geçmişinin izlerini ve kudretinin sonuçlarını taşıyan kıtalarca bir topraktı. Diğer tarafta gökyüzünün ortasında, yasak büyüyle yaşama tutunmaya çalışan bir kara parçası vardı. Henüz kazananın olmadığı bir savaşın ortasındaydı. Zulüm çelikleri kaplayan kandaydı, zulüm toprağa akan kandaydı, zulüm ruhlara kadar karışan kandaydı. Bir kulu darağacında sallanıyordu, bir kulu yıkık bir tapınakta onun adını zikrederek son duasını ediyordu, bir kulu cesaret edemeyeceği bir intikam için hançerini bilemeye çalışıyordu, bir kulu toprağa kanını akıtıyor bir evlat için ona yakarıyordu, biri de... kaderin ipliklerini çıplak elleriyle söküp hançerinin ucuyla yeniden düğümlüyordu, bir iblise âşık oluyordu, çöküşe, yükselişe, kızılca toprağa ve göğe yürüyordu. "En zalim," demişti fısıltılar onun için, "ama merhametli." "En gaddar ama fedakâr." "En kurnaz ama cesaretli." Tanrıçanın tek duyduğu kanındaki şarkıydı. "Seni çok sevecek," demişti fısıltılar, "ama senden nefret edecek." "O benim kanım," diye yanıtlamıştı tanrıça, "ve benim kanımdan çok daha fazlası." Kulu başını kaderine çevirdiğinde, arkasındaki iblis gölgeleriyle onun kaderine sarıldı. Kulu bakmıyorken, kendisine daha önce hiç tapınılmadığı gibi kuluna tapan bir adam gördü. Adamdan çok etkilendi aynı zamanda adam için derin bir üzüntü duydu. "Onu sevecek," dedi fısıltılar, "ama ondan nefret edecek. İblis sıcak kana aç, iblisin sıcak kan olmadan yaşayamaz." Tanrıça kandan denizine dönerken geleceğin ağıtlarını, savaş çağrılarını ve kanın şarkısıyla edilecek dansı kucakladı. "En azından," diye düşündü, "diyarı karşısına aldığında yalnız olmayacak; benden, ondan, yaratılışından nefret ederken gücünü bulacak, aşkı bulacak, kurtuluşu bulacak." 🩸 GİRİŞ "Başlangıç" (Günümüz) Hikâyeler işitmiştim. Mitleri dinlemiştim. Yasaklanan öyküleri okumayı söktüğüm an baş ucumda tutmaya başlamıştım. Hanem hakkında, Kan Avcıları hakkında söylenen, yazılan ve çizilen; mağrur, korkutucu, bir sanata benzetilen kelimeler. Bir Kan Avcısı kana hükmedebilirdi. Onu kaynatabilir, dondurabilir, tek bir kesiğe bile gerek kalmadan gözeneklerin arasından söküp alabilirdi. Birkaç hükümdarı okumuştum, kahramanı, canavarı. Bazen düşmanlarının bedenini kontrol ediyorlardı bazen de gökyüzünden kan yağdırıyorlardı. Bir Kan Avcısı'nı kestiğinde akan özün kazanları doldurabileceğine, çevresinde kim varsa boğacağına inananlar vardı. Hepsi saçmalıktı. Biz özgür zamanlarımızda, yaramız ne kadar derin olursa olsun yaşamımızın bedenimizden akışını bile kontrol edebilirdik. Ölürken bile düşmanlarımızın zaferine gölge düşürebilirdik. Kanımızın bir damlasını bile kutlamalarına izin vermezdik. Bir Kan Avcısı'nın kontrol edemediği tek şey acıydı. Acının kanıtı olan kandan gözyaşlarıydı. Sadece çok seversek, çok derin hissedersek, acımızı dağlayamazsak gözyaşlarımız kana dönerdi. İşte bu, hikâyelerde çok geçmezdi. Hurafeleri etrafa savuşturanlara da ya çok romantik ya da çok ürpertici gelirdi. Bir Kan Avcısı'nı kan ağlarken görmekten korkarlardı. Çünkü sonrası her zaman, çığlık atmaya bile fırsat bulamadan kanı çekilip çürüyen cesetlerle sonuçlanırdı. Hissetmeye tutkulu bir hane olmamıza rağmen bu çok nadir gerçekleşirdi. Bu yüzden külden bulutların, çığlıktan naralara, ağıtlardan kükreyişlere dönen seslerin ve cesetlerin ortasında; ışığa, karanlığa, zehre, kanla parlayan çeliklere boğulmuş bir savaş meydanında neden bu halde olduğumu kavrayamıyordum. Kandan gözyaşlarım yanaklarıma, dudaklarıma ve oradan da göğsümdeki deri zırha akıyordu. Yanağımdaki sıcak sıvıya dokunmak için elimi kaldırırken önümdeki beden yere serildi. Boğazını kesmiştim. Onun yeşil kanı da ellerime bulaşmıştı. Bir Zehirci'ydi. Bu adamı neden öldürdüğümden, bu savaş meydanına nasıl geldiğimden çok neden ağladığımla ilgileniyordum. Benim canımı yakan neydi? Kandan gözyaşlarımın sebebi neydi? Sırtımda bir ürperti dolaştığında arkamı döndüm. Yıkımı görüyordum ama onu tanıyamıyordum. Yüzler silikti, bir anının bulanıklığından ibaretlerdi. Yanımdan geçiyor, bana bağırıyor, savaşıyor, çarpışıyor ama gerçek hissettirmiyorlardı. Bir gölge üzerime düştüğünde sadece yutkunup başımı kaldırarak takip ettim. Bir bedendi. Büyük, iri, güçlü, kanla ve karanlıkla kaplı bir beden. Bir siluet. Elimi tuttuğunda ona izin verdim. Yüzümdeki kanı sildiğinde parmaklarını hissetmedim. Bana aşkım, diye seslendiğinde sesini tanıyamadım. Kaybedersek de birlikte olacağız, dediğinde neyi diye düşündüm. Sen de kimsin? Çenemi kavrayıp yüzüme eğildiğinde karanlık siluetine gömüldüm. O an çarpık bir gerçeklikte kaybolduğumu değil, bir kâbusa daldığımı anladım. Uykuya musallat olan kâbusların en büyük korkulardan beslendiği söylenir. Bazı korkuların yüzleri tanıdıktır bazıları ise farklı suretlerde derinlerden yüzeye çıkmak için fırsat kollayan, henüz tanışmamış olduklarınızdır. Ben, gözlerimi yumduğum her anın düşmanı olan kâbuslarımın suretlerini ezberlemiştim. Hançerimi bir masumun gırtlağından tereddüt etmeden geçirdiğim acımasız kâbusumda, diz çökmüş, düşmanıma canımı bağışlaması için yalvardığım garip bir mizah anlayışına sahip kâbusumda ya da kana bulandığım bir savaş meydanında yabancı bedenler için savaştığım kâbusumda olduğu gibi, zihnim bu anların gerçek olmadığını bana tembihlerdi ve ruhuma bağlı o şeffaf ipin peşine düşerdim. İpi yakalar, ruhuma tutunur, kâbusumla alay ederdim. Ancak bu sefer beni gerçekliğe bağlı tutacak bir ip yoktu. Sınırı çoktan aşmıştım, savruluyordum. Artık savaş meydanında değildim öncesini hatırlayamadığım bir kargaşanın ortasındaydım. Sanki bir yenilgiyi kabullenmiş gibi dizlerimin üstüne çökmüştüm. Kamburumu çıkarmış; boynumu derin nefes alışlarımı izleyebildiğim göğsüme doğru eğmiştim. Ah, tanrıça aşkına kemiklerimi kütürdeterek gerinme isteğiyle yanıp tutuşuyordum. Boynumu arkaya atıp, günün saatini anlayabilmek için gözlerimi gökyüzüne dikmek istiyordum ama bitkinlik çok ağırdı. Sanki uçsuz bucaksız, hatırlayamadığım saatler boyunca bu acınası haldeydim. Tek yapabildiğim altımda rüzgârdan uçuşan kızıl kum tanelerini izlemekti ama sorun şu ki, rüzgârı hissedemiyordum. Saçlarımın tek bir teli kıpırdamıyor, yüzümde ılık nefesleri andıran esintiyi duyamıyordum. Doğa beni dışlamış gibiydi, kendinden mahrum bırakmıştı. Kuma vuran iri gölgeme bakarak gözlerimi kıstım. Sonra da kendi gölgeme doğru uzanan diğer gölgeleri fark ettim. Gölgeden çok kızıl lekeleri andırıyorlardı. Hareket edişlerini, kıvrılışlarını ve bana karışma çabalarını izledim. Kaynakları, tepeme dikilmiş bir sürü düşman olabilirdi-kolay bir lokma gibi oracıkta dikiliyordum- ama umursamadım hatta kalbim, çölün ortasında içecek su bulmuş gibi sevinçten çarpıntıya tutuldu. Sonunda bu acınası halden kurtulabilirdim. Ama bir sorun vardı, bir şeyler doğru değildi. Bedenimi hareket ettirmek kolaylaşsa da gölgeler gittikçe artıyor ve sanki kumun ardında kalan bir delikten dışarı süzülmeye çalışıyorlardı. Kalp atışlarımın bir saatin hareket edişi gibi teklediğini duyabiliyordum. Kulaklarımı tırmalayan bir çınlama yankılandığında bedenim yaşamla doldu. Canlılıkla. Geri dönmüştüm. Zamanı gelmişti. "Neyin zamanı?" diye mırıldandım. Bilmiyordum ama zihnimin ücra köşelerinde bir uyarı yankılanıyordu. Çınlama etkisini yitirip, anlam veremediğim uğultulara dönerken ellerimden destek alarak ayağa kalktım ve ayaklarımı kuma derin bir oyuk oluşturacak şekilde sabitleyip etrafıma göz gezdirdim. Gölgeler hareketsizdi. Etrafımda kızılın en koyu tonunda kum düzlükleri ve kum tepelerinden başka hiçbir şey yoktu. Başımı hafifçe göğe doğru kaldırdığımda manzara karşısında kaşlarımı çattım. Çok anlamsızdı. Açık mavi bir gökyüzü ve parlak güneşi görmeyi bekliyordum ama beni, zifiri karanlığın ortasında kan kırmızısına bulanmış ay karşıladı. Oysa gölgeler ve ancak güneş ışığı vurduğu zaman parıldayacak olan kızıl kum tam tersini söylüyordu. Ne tür bir yerde olduğuna kafa yormak buradan kurtulmama yetmeyecekti, bu yüzden sonu görünmeyen kum tepelerine doğru kararsız bir adım attım. Botlarım kuma gömülürken, tehlike anında tüyleri kabaran kediler gibi irkildim ve uğultular yeniden ortaya çıkarken, gözümün ucuyla gölgelerin hücumuna şahit oldum. Artık niyetleri belliydi. Koşmaya başladım. Kum tepelerinden birini gözüme kestirip; kuma bata çıka, taneleri savura savura koştum. Kolumu gözlerime siper edip ay ışığından kaçınmaya çalıştım. Garipti ama yakıyordu. Gölgeler arkamda kalmıştı ama takibi bırakmıyorlardı. Uğultular azalıp fısıltıya döndü fısıltılar da yaprak hışırtısına benzeyen kelimelere. Adımı sayıklıyorlardı. Annarithel... Anna... Kumda koşmak gerçekten zor işti ve hedeflediğim kahrolası tepe koştukça uzaklaşıyordu. Alnımda biriken ter yanaklarımdan boynuma yol aldı. Fısıltılar arttıkça kulaklarımı kapatarak kendi adıma lanet ettim. Gölgelerden biri yavaşlayan bacaklarıma yetişti. Tek bir adım daha atamadan gölge sarmaşıklar gibi bacaklarıma dolandı ve yalpalayarak kuma kapaklandım. Siktir. Kumda sürünerek kaçmaya çalışırken, yerimde debelendim ve kumdan bir bataklığa gömülmeye başladım. Dizlerimin üstünde dikildiğim o acınası andan bu yana soğukkanlılığımı korumaya çalışsam da artık korku beni gele geçirmişti. Tırnaklarımı kuma sapladım. Yerimde dönmeye; ayaklarım, bacaklarım ve dizimle kendimi itmeye çalıştım. Sonra bağırdım. Boğazım acıdan yanana kadar bağırdım. Ta ki kumdan bataklık beni yutana, kum taneleri ağzıma dolana kadar... Boğazıma dolan kumlardan kurtulma dürtüsüyle öksürerek gözlerimi açmaya çalıştım. Öksürükle karışık aldığım derin nefes, yüzükoyun yattığım topraktan bir toz bulutu kaldırdı. Toprak... Kızıldı... Thallieos'taki her lanet olası canlının yaşayacağı gibi korkuyla titredim. Kızıl Topraklar tek bir şey demekti: Kaçınılmaz, önlenemez, merhametsiz bir ölüm. Panikle doğrulmaya çalıştım ama faydasızdı, gerisin geri yüzüm toprağa çarptı. "Siktir!" Ellerim bileklerime kadar kızıl toprağa gömülmüştü. Dizlerimin üstünde doğrulup çekiştirdim, omuzlarım sızlayana, kollarım acıyana kadar uğraştım ama işe yaramadı. Dişlerimin arasından bir hırlama yükselirken bedenimi serbest bıraktım. Az önce yaşadıklarım yeterli bir kanıt değilse artık kâbusta olduğuma emindim. Bu kâbusun içinde bir diğer lanet kâbustu ve burası da Kızıl Topraklar'ın çarpık bir versiyonuydu. Önüme serilmiş koskoca diyara kızıl bir perde düşmüştü, hem de ne kızıl... Ağaçların eğik dallarından sarkan ölü yaprakların titreştiğini gördüğümde içgüdülerim sızlandı. Bu iyi değildi. Kızıl Topraklar'da bu titreşimler felaketin habercisiydi. Ellerimi başaramayacağımı bile bile tekrar çekiştirdim; gelecek olan felaketi toprağa gömülmüş avuçlarımdaki karıncalanmadan hissedebiliyordum. Kâbusta bile olsam o acıyı tatmaya niyetim yoktu. Rubueres'in verdiği acının tüm evrendeki acılardan üstün olmasına karşın uhrevi bir sükûnetin yüreği sardığını söylemişlerdi bana hep. Acı gelene kadar, kalp göğsün içinde ağır bir kayanın altında kalmış gibi parçalanana kadar sadece sessizliğin hâkimiyeti... Bitmek bilmeyen asla kendinizi sonuna hazırlayamayacağınız bir sessizlik. Elimden hiçbir şey gelmeyince iç geçirdim ve dişlerimi sıktım. Kendimi felakete hazırladım, dehşet omurgamdan yukarı tırmanmaya başlasa da bu benim kurtuluşum olacaktı. Kâbusum oyun oynamaktan sıkılmıştı ve acı beni uyandıracaktı. İlk dalga avuçlarıma çarptı. Damarlarımı ve tenimi yarıp geçen acı, nefes bile alamadan vücuduma yayıldı. Bayıldığım anda gerçekliğin kapıları da açıldı. "Lanet olsun!" diye bağırdım yattığım yerde yuvarlanırken. Gözlerimi açmadan önce içgüdüsel olarak giysimin yakasını sıyırıp elimi kalbime götürdüm. Sancı devam ediyordu ama parçalara ayrılsaydı... muhtemelen bunu anlardım. Titrek göz kapaklarımı araladığımda bir kızıllıkla karşılaştım ve uykunun verdiği mahmurlukla irkilip, geriye kaçmaya çalıştım. Kızıllıktan... Kahrolası yüzüme düşen saçlarımdan... Sersem. Kan kırmızı tutamları geriye itip yüzümü sıvazladım. Baş ucumdaki beyazlığın bir yastık olduğu yanılgısına düşmeyecek kadar ayılmıştım. Sözde yastığım kıpırdanmamla birlikte hareketlendi, artık iri beyaz patilere bakıyordum. Dirseklerime yüklenip biraz olsun yerden uzaklaşmaya çalıştım ama ayaklanacak gücü kendimde bulamayınca inleyerek sırt üstü devrildim. Elim hâlâ kalbimin üstünde oyalanıyordu. Bakışlarımı tepemde dikilip beni koklayan dev beyaz tilkiye çevirdim. "Merhaba, dostum," derken sesim, yıllar sonra ses tellerine kavuşmuş birininki gibi hırıltılıydı. Hem kullanılmamaktan hem de onu gördüğüm için yaşadığım rahatlama ve özlemden dolayı çatallanmıştı. Ağzını hafifçe araladı, önce yılan tıslamasını andıran bir hırlama çıkardı sonra yere uzanıp güçlü çenesini karnıma yasladı. Göğsümün içinde hissettiğim sıcaklık neredeyse gözyaşlarımın akmasına sebep olacaktı. Neredeyse... O, muazzam bir yaratık ve sadık bir arkadaştı. "Ben de seni özledim, Callidus," Elimi Callidus'ın beyaz başında gezdirirken, bir süre gökyüzünü izledim. Buraya nasıl geldiğimi bilmiyordum ancak belli ki güvendeydim. Belli ki... uzun bir süre şans eseri güvende kalmıştım. Sık ağaçların gölgesinde, uzun otların arasında yatıyordum. Kar tanecikleri süzüle süzüle yüzüme düşüyordu. Tüyden daha hafiflerdi. Thallieos'un ışık huzmelerini yansıtıp renk oyunları oynayan büyülü koruma bariyeri, dışarıda yağan karı olabildiğince inceltiyordu. O bariyer bana her zaman bir kar küresinin içine kısılmış gibi hissettirirdi. Yüzümü buruşturdum. Şimdi her şey daha yapay geliyordu gözüme; başımın üstündeki ağaçlar daha derinlere kök salma hasretiyle yanıp tutuşuyordu, ayaklarımın ucunda vadiden akan akarsu durgundu. Ancak bunların hepsi, yaşama tutunmak içindi. Rubueres felaketinden kaçmak için. Gözlerimi yumdum, anılar beni yakaladığında istemsizce kıvrandım. Duyguların uyanışımdan bu yana sel gibi vücuduma dolması irademi zorluyordu. Kurumuş kanla kaplı tuniğimin yakasını sıyırdım ve derime işlenen Zanosrit Kardeşlik mührünün hatlarını takip ettim. Z harfi hâlâ ilk günkü gibi tazeydi. Daimî öfkem katlanmıştı, intikam arzum öfkemin elinden tutmuştu ve hüzün... Hah, hüznün kıçını kapının önüne koymuştum. Bana cansız bir heykel gibi olduğum söylenirdi. Tıpkı Kan Avcıları Hanesi'nin diğer fertleri gibi tanrıça Enhrecha'ya edilen dualar ve kan ayini sayesinde killi topraktan yaratılmıştım ama hüzünle yontulmuştum. Hüzün beni yaşama bağlı tutuyordu, intikam arzuma yön veriyordu ki bu körü körüne bir uçurumdan atlamaktan farksızdı. Uçurumlardan atlamayı severdim. Hüznüm, irademi çeliğe intikam arzumu ise azgın alevlere çevirmişti. Yıllar gibi akıp giden üç gün geçirmiştim. Ve o üç gün hayatımdaki her şeyi değiştirecekti. Gözlerimi sıkıca birbirine bastırdım ve tekrar açtım. Kalp atışlarımı dinlerken emin olmak istiyordum. Hanemin hiçbir ferdi soğuğu hissetmiyordu ama yine de denedim. Her şeyi duymak istiyordum. Zihnimle olan bağlantımı kaybetmiş, tüm sinirlerim bir anda kopmuş da tekrar teker teker bağlanıyormuş gibi hissediyordum. Kendi adımı, damarlarımda akan kanı ve yaşadığım diyarın varlığını sorguladığım bir anın doruklarında hatta aldığım nefesi bile sorgulayacak haldeydim. Callidus'ın her zaman hayran olduğum açık mavi gözleri, bir köpek yavrusu gibi çekimser bir tavırla bir bana bir başka yöne kayıyordu. Değişen tek şey hayatım değildi, yoldaşım bunu hissedebiliyordu. Boğazımı temizlerken dudaklarımı kıvırmaya zorladım. Tekinsiz gülümsememle birlikte ellerimle Callidus'ı kışkışladım. "Kalk bakalım koca oğlan." O huzursuzlukla homurdanırken, ayağa kalkıp üstümdeki tozu silkeledim. "Beni her zaman koruyorsun değil mi?" diye onun ters bakışlarına karşılık verdim. Eh tek sıkıntı toz değildi, giysim paramparça olmuştu ama en azından ben paramparça değildim. Nerede olduğumu anlamaya çalışarak etrafımı süzdüm. Önümdeki turkuaza çalan ve sonunu kestiremediğim bir akarsu, ardında girintili çıkıntılı tepelere doğru seyrekleşen uzun gövdeli ağaçlar ve vadinin oldukça uzağında kalan sık ağaçlarla çevrili orman vardı. Ah... Siktir. Gverthas Vadisi'nde olmalıydım. Sahiden buraya nasıl gelmiştim? Ne kadar süredir... burada yatıyordum? Evet, sık ağaçların ve çalıların arasında kısmen güvende sayılırdım ancak zihnim kapalıyken açık bir hedeftim. Callidus'a bir bakış attım. "Bunu sen mi yaptın?" Yüzüme bakmaya devam etti. Gözünün önünde dolaşan küçük sinekler bile dikkatini dağıtmadı. Onun müthiş bir zekâsı vardı. Bizi güvenli bir yere getirip, dışarıdaki tehlikelerden korumuş ve başımda nöbet tutarken kendisiyle de ilgilenmiş olmalıydı. Arkama şöyle bir baktığımda bir çalılığın yanında kan izleri ve bir hayvanın etinden kalan parçaları gördüm. Yüzümü buruşturdum. Cevabımı almıştım. Tekrar etrafımı izlerken homurdandım çünkü hâlâ Thallieos başkenti Xathmoran'deydim. Geri dönüş yolculuğumuz tehlikeli olacaktı çünkü Morlaniar'a ulaşmak için kentler arasına kurulmuş Demir Köprü'den geçmek zorundaydık. Diğer kentlere pek çok kez gizli yollarla giriş çıkış yapmıştım ama Xathmoran ölümcül bölgeydi. Maalesef doğuda kalan Xathmoran Harabe Tepeler'inden, Morlaniar Harabe Tepeler'ine deniz üzerinde yolculuk edebileceğim bir sandalım yoktu. Her zaman bunu tercih etmiştim ancak şu anda bir seçenek dahilinde değildi. Üstelik Callidus'ın gizlenme becerileri... eh, benim kadar iyi değildi. Enhrecha bizi gözetsin. Bu sıralar tanrıçamın varlığı ensemde bir nefes gibiydi. Bize yol göstereceğini umuyordum. Reverans yaparak yeşil tepelerin ardına doğru elimi uzattım ve Callidus'ı yolculuğumuza önderlik etmesi için davet ettim. Evet. Geri dönüyorduk. Ben geri dönüyordum. Ve en basit, en ilkel ifadeyle kana susamıştım. Başını yana eğerek boynunu bana doğru uzattı ve iki uzun nefeste kokumu içine çekti. Tedirgin olduğu anları anlayabiliyordum. Tedirginse iki uzun nefes alırdı. Tehlike seziyorsa sık kısa nefesler. Üzgünse uzunca tek bir nefes ve yanında yürek burkan inleme. "Ben iyiyim Callidus. Sapasağlamım," dedim sözlerimi desteklemek için kollarımı iki yana açarak. "Daha boktan günlerimiz olmuştu." Göz kırptığında; eğer konuşabilseydi ve beni tamamen anlayabilseydi homurdanacağına ya da "onu külahıma anlat" diyeceğine emindim. Tüylerine üşüşmüş ağırlıklardan kurtulur gibi, başından zehirli dikenimsi uzuvlarla dolu kuyruğuna kadar silkindi ve öne atıldı. 🩸 Kan kırmızı saçlı kadın ve dev beyaz tilki vadinin tepelerine doğru çıkış yolunu aramaya koyulduğunda, arkalarındaki ormanın derinliklerinde, ağaç dalına kartal misali tünemiş gölgeyi fark etmediler. Gölge, onlar uzaklaşana dek gözlerini kısıp izledi. Bir şey düşünmeye ya da nefes almaya cesaret edemedi. Kalbinin uğultusunu susturdu. Son bir bakış ve arkasını dönüş arasında sıkışıp kalmıştı. Kadının sezgilerinin güçlü olduğunu biliyordu. Tüm Thallieos onun dikkatinin sahibi olmaktan kaçınırdı. Ölüme farklı bir gözle bakmanızı sağlayacak kadar güzeldi. Onu kucaklamanızı istetecek kadar. Giysilerinin altındaki hançerleri boynunuzda arzulayacak kadar... Bu yüzden o, sadece bir an kadının sezgilerinin hedefi olmak istedi. Ona bakmasını, onu görmesini, anlamasını istedi. Ancak kadın yoldaşını takip ederek, topallayarak yürümeye devam etti. Onu bir daha görüp göremeyeceğini merak etti. Ama cevabı biliyordu. Karşılaşmaları ihtimali ancak birinin ölümüyle sonuçlanırdı. Gölge, boğazından yırtılıp çıkmak üzere olan hırıltıyı bastırdı. Gücünü bastırmak için yumruklarını sıktı. Kadın aralarındaki mesafeyi açtıkça, o deliliğe bir adım daha yaklaşıyordu. BÖLÜM 1 "Sürpriz" (Günümüz) Xathmoran'de güneş yerini aya bırakmıştı. Sokaklardaki insan sayısı azalmış ama askerlerin gece devriyeleri başlamıştı. Meydanın ortasına dikilmiş devasa heykelin etrafında pazaryeri tezgâhlarıyla birlikte toparlanıyordu. Delik deşik olmuş pelerinimin kukuletasını başıma geçirip, saçlarımı ensemde toparladım. Callidus, kuyruğundaki dikenleri gizlediği için sadece parlak tüyleri görünüyordu. Thallieos'ta yaşayan herkes dev beyaz tilkilerin, Zehirci Hanesi'nin yoldaşları olduğu bilirdi ancak İnsan Krallar'ın devriyle birlikte insanlar birçok sıra dışı hayvanı kendileri için evcilleştirmişlerdi. Callidus'ı ıslıklarla uyardığımda tedbiri elden bırakmadı, masum, evcil tilkiciği oynadı ve başını önüne eğerek arkamdan yürüdü. İnsanlar, heykele doğru ilerken yolumuza çıkmak istemeyerek kenara kaçıştılar. Askerlere görünmeden Demir Köprü'ye ulaşmamız gerekiyordu ama insanların paniği gözden kaçacak gibi değildi. Callidus istediği kadar boynunu büksün, iri cüssesini saklayamıyordu. Heykelin arkasına ulaştığımızda üzerine tükürme içgüdüme karşı koydum. Devasa altın kaplama yapının etrafında döndüm, kaidenin kenarlarına işlenmiş yazıyı okudum. Thallieos Kurtarıcılarının Geliş Günü Çok Yaşa Yüce Hükümdarlarımız Carazael, Carvees, Calardi, Lexzandra. Dudaklarımdan içine hakaretlerimi gömdüğüm bir tıslama döküldü. "Kurtarıcılarmış." Sopa yutmuş gibi dimdik duran dört çelimsiz insanın heykeliydi sadece. Kudretli görünsünler diye tanrı heykelleri gibi büyük boyutlarda inşa edilmiş, ellerine hak etmedikleri kılıçlar tutuşturulmuştu. Kılıçların burnu Xathmoran Kralı Carazael'ın önünde birleştirilmişti. Alınlarında hainliklerini gözler önüne süren sahte Elysthramlar parlıyordu; kırmızı elmastan yapılmıştı. Hain, hırsız ve adi katillerden başka bir şey değildiler. Sanki zaferleri onurluymuş gibi koca koca heykellerle güçlerini tüm diyara göstermek istiyorlardı. Ben gerçeği biliyordum. Diğer haneler biliyordu. İnsanlar bile biliyordu. Ama bir gücün kurtarıcı olmadığını anlayıp çok uzun süre eğdiğiniz başınızı kaldırmaya çalıştığınızda, ensenizde soğuk bir metalin ve hataların ağırlığını hissederdiniz. Az sonra bir heykele savaş açacakmış gibi durduğum için tekrar Callidus'ın yanına, heykelin arka tarafına geçtim. Dirseğimi kaideye yasladım ve altın kaplama bacakların arasından yaklaşık yirmi, yirmi beş metre uzaklıkta kalan Demir Köprü'yü gözledim. Köprü girişindeki yüksek kemerli geçidin altında iki nöbetçi, geçidin iki kenarındaki kulelerde de gözcüler vardı. "Pekâlâ..." Callidus hırlayınca, gözlerimi devirerek ona döndüm. "Dikenlerini geri çek kimseye zarar vermeyeceğiz," dedim fısıltıyla. At arabaları ağır ağır köprüye ilerliyor ya da Xathmoran'in dar sokaklarına çıkan yokuşlarında gözden kayboluyordu. Güneş batmışken görülme ihtimalimiz az da olsa, Xathmoran ile Morlaniar'ın en yakın kara sınırına ulaşıp, kaçak bir sandalla ya da soğuk denizde saatlerce yüzerek geçmek istemiyordum. Riskliydi ama klasik planı uygulayacaktım, zaten köprülerden her geçiş bizim için risk taşıyordu. Henüz hareket etmemiş bir at arabası bulmak için çevreme göz gezdirdim. İki çocuklu bir aile yeşilliklerinin üstünü örtüp aracın ön tarafına yöneldi. Hayır, kalabalıklardı kontrolü sağlayamazdım. Callidus muzır bir tavırla kuyruğunu sallarken biraz daha inceledim ve hedefimi buldu. İşte sen. Yaşlıca bir adam yükünü at arabasına taşıyordu. Bekledim... bekledim. Adam işini bitirip yolculuk için hazır hale geldiğinde, Callidus'a ıslık çalarak hızla at arabasına koştum. Adam kamçıyı şaklattığında kendimi tepesi kapalı kabine attım. Callidus da beni takip ettiğinde üstümüzü örtüyle örttüm. Adam sarsıntıyı duyunca omzunun üstünden baktı. Enhrecha aşkına... neyse ki hiçbir zaman şansa inanmamıştım. Örtüyü kaldırmak için elini uzatan adamın kalçasına hançerimi dayadım. Adamın eli havada asılı kalırken kaskatı kesildi. "Sürmeye devam et ve sesini çıkarma," dedim uyarı mahiyetinde hançerimi iyice bastırırken. Adam korkuyla inledi, beni dinledi ve sürmeye devam etti ama sessizliği tehditkârdı. Bela olacağını seziyordum. Bu yüzden adamı kendime siper ederek doğruldum ve hançeri boğazına yasladım. "Beni sakın sınama." "Lütfen... Lütfen... Tamam, ne istiyorsan al kimseye söylemem." "Hiçbir şeyini istemiyorum, beni Morlaniar'a götür." Yaşlı adam yola gelmişti, zorlukla başını salladı. Son bir kez gözlerimi kısarak köprünün soğuk metalini parıldatan fenerlere ve girişte araçları kontrol eden siyah zırhlı askerlere baktım. Adamın vücuduna sürterek indirdiğim hançeri kalçasında sabitledim ve örtünün altına gizlendim. Eğer adam benim haneme has kan kırmızı saçlarımı ve kanımızın derimizin üzerinde dans ediyormuş yanılgısı yarattığı canlı tenimi görseydi eğer, hançeri olan basit bir hırsız olduğumu düşünmez kolayca uysallaşmazdı. Canından olma riskini hiçe sayar, doğruca askerlere koşar ve "Kan Avcısı", "Enhrecha'nın Kanlarından biri" ya da oldukça kaba tabirlerle, "kan sürtüğü" ya da "kafir kaltak", diye avazı çıktığı kadar bağırırdı. Çünkü Thallieos halkı, tanrıların mirası olan güçlere sahip hanelerden ve melezlerden en az İnsan Krallar kadar nefret ediyordu. Neyse ki yaşlı adam kim olduğumu anlamadı. Kemerli, en az beş metrelik yüksek metal geçidin altında nöbet tutan askerler adama birkaç soru sorduktan ve kabine rutin bir bakış attıktan sonra geçiş izni verdiğinde tuttuğum nefesin birazını verdim. Adamın ve atların yaşlılığına bakılırsa ancak öğle vaktinde köprülerin kesişim noktasına varmış olacaktık, rahat bir nefes vermek için henüz erkendi. Xathmoran sınırlarından uzaklaşırken arkama dönüp Thallieos'un başkentini izledim. Tıpkı meydandaki heykel gibi Xathmoran de kaidenin üstüne ustalıkla yerleştirilmiş bir heykel gibiydi. Başkent, Thallieos'un en geniş topraklarına sahipti. Carazael kendine o kadar güveniyordu ki kentin dışında hiç sur yoktu. Sarayının içinden, olası bir tehlikeyi pekâlâ defedebilirdi. Binalar kusursuz bir düzen içinde katlana katlana en tepeye, Carazael'ın sarayına uzanıyordu. Saray elbette bir kale kadar korunaklıydı; hisarın içinde, yükselen surların ardındaydı. Gözlerimi bir an kapadım, daha önce görmemiş olsam da sarayın ardında kalan lanet şeyin neye benzediğini biliyordum. Mimarın bizzat kâbuslarından ilham alarak inşa ettiğine emin olduğum Zalaxvir Hapishanesi. İşte onun surları vardı... Yıkılması imkânsız görünen beton ardına beton inşa edilmişti; surların tepeleri üçgen şeklinde bir kubbe gibi birleşiyordu. Kubbe yukarıdan bakıldığında bir ejderhanın birbirine geçirdiği dişleri gibi kapanıyordu. Her surun arası tam bir ölüm labirentiydi. Oradan kaçmaya çalışan için de izinsiz içeri girmek isteyen için de. Hapishane adını gardiyanı, türünün tek örneği zalaxvir örümceğinden alıyordu. Örümcek, hapishane labirentleri arasında yaşıyor ve efsunla kontrol ediliyordu. Bir örümcek olması hafife alınmamalıydı; dilediği zaman yedi metre kadar büyüyebiliyor, kaçaklar ve izinsiz girmeye çalışanlarla besleniyordu. Zalaxvir'in iç kısmını hayal etmeye çalıştım ancak başaramadım. Bunu kimse bilmiyordu... Boğazımı temizleyerek önüme döndüm ve sıktığım dişlerimi serbest bıraktım, çenem kasılmıştı. Her şeyin bir zamanı vardı, zaman geldiğinde gerekirse Zalaxvir ile yüzleşecektim ve aşılamaz surları yumruklarımla yıkacaktım. Yaşlı adam bu yolu gidip gelmeye alışkın olacak ki kesişim noktasına varana kadar gözünü kırpmadı oysa ben, ara ara hançer dayadığım elimin gevşediğini hissediyor ve uykuya dalmadan saniyeler önce ayılıyordum. Mesanem patlamak üzereydi ve karnım gurulduyordu. Callidus ise çoktan kendini tatlı uykunun kollarına bırakmıştı. Büyük köprünün üzerinde seyyar satıcıları, mallarını satmak için arabaları durdurmaya çalışan tellalları hiç duraksamadan geçtik. Geniş yuvarlak alan göründüğünde atlar yavaşladı, hafifçe ayağa kalkıp hançeri adamın sırtına bastırdım. Yolcular alanın karşılıklı uçlarında bulunan Jack'in Hanı ve Tavernası'nda işlerini görür, dinlenir sonra da kalan yollarına devam ederlerdi. Bir keresinde, yolculuk arkadaşı olarak kendime ağır bir alkolik seçmiştim. Adam şişeyi ellerinde tutabilmek için hançer bir yana Callidus'ı bile hiçe saymıştı. Çaresiz kaldığım için-bu anıdan oldukça utanıyordum- pis kokulu adamın yanına sokularak sahte gülücüklerle tavernaya girip içkisini almasını beklemiştim. Demir Köprü'yü aşarken altımızda akan denizin bir kısmını görebiliyordum. Thallieos kentlerinin sınırları Rubueres'den önce de denizlerle ayrılıyordu, felaketten sonra bariyer mühürlendiğinde kentlerin arasında kalan kara parçaları sınır dışı kalmıştı. Bariyer sınırları çizdi, koruma alanı felaketin şiddetini önlemeye yetmeyince de kentler köklerinden ayrılıp Kızıl Topraklar'dan yükseğe, çok yükseğe taşındı. Şeffaf bariyerden sonrası Kızıl Topraklar'a bakan uçurumlardı. İnsan Krallar başa geçtiklerinde de son dokunuşu yaptılar. Thallieos bariyerinin içinde kalan denizlerinde gemi ile yolculuk yasaklandı, limanlar kapatıldı. Kralın adamları dışında izinsiz yolculuk eden gemiler direkt imha ediliyordu. Onlar yerine, Thallieos'un merkezinde kesişip dört kol halinde kentlere uzanan Demir Köprü inşa edildi. Yalnızca denizlerin üzerindeki kent Ryendal'ın merkezinde bulunan halka sularda seyahat izni veriliyordu. Köprü ile yolculuk her kent arası günler sürüyordu. Yakın sınırlardan deniz yolunu tercih etme riskini göze almazsanız tabii. Evet, İnsan Krallar paranoyak piç kurularıydı. 🩸 Morlaniar'a varana kadar yaşlı adam tedirginlikten kaskatı kesilmişti, yorgunluktan koluma kramplar girip bir süre hançeri indirmek zorunda kaldığımda ya da guruldayan karnımı bastırmaya çalıştığımda bile hareketsiz kaldı. Bu yüzden daha beter şartlar altında da yolculuk etmiş olabileceğini düşündüm. Morlaniar girişinde üçüncü kısa süren bir kontrolden sonra-evet, kesinlikle paranoyaklık- ölüm sessizliğine bürünmüş kent bizi karşıladı. Xathmoran'in aksine Morlaniar'ın girişi yüksek surlarla çeviriliydi çünkü saray kente giriş çıkışın yapıldığı köprüye çok yakındı. Pek işe yaradığını söyleyemezdim. Bazı bölgeleri yıkmak için illa surları aşmak gerekmezdi. Kibirli bir kral bunun için yeterliydi. Kentin çorak topraklarında, ne dört bir yana dizilmiş tek katlı binalarda, ne de sokaklarda yaşam belirtisi olmaması bunun kanıtıydı. Morlaniar Thallieos'un tahttan düşmüş yıkık kentiydi. Bölge kralı Carvees'in ölümüyle birçok insan kenti terk etmişti. Kalanlar ise yoksullar, yaşlılar ya da benim gibilerdi. Bir de Carvees'in naibi Lord Orson vardı. At arabası, yüksek surların bitişiğindeki dar yoldan dolandı, Sessiz Orman'a çıkan dik yokuşu aştı ve sağa saptı, köprünün kemerli geçidi ve iki yanındaki gözcü kuleleri artık görünmüyordu. Yaşlı adam atları durdurdu ve arkasına dönmekle dönmemek, konuşmakla konuşmamak arasında gidip gelirken ayaklandım, hançeri uyluğumdaki kına soktum. Adam rahatlamış gibi titrek bir nefes verdi. Kabinden inen tilkiyi görünce sıktığı yumruğunu ve açılan ağzını engelleyemedi. Tüm yol aracında bir tilki taşıdığını fark etmemişti. Callidus adama uzunca bir bakış atıp peşime düştüğünde yüzümü saran karanlık ifade bedenime yayıldı. Kendimi gürültülü bir yıldırım çakmadan önce siyahlığın hüküm sürdüğü gece gibi hissediyordum. 🩸 Yarım günlük yolculuğumuzun ardından çaldığım çelimsiz kısrağı serbest bıraktım. Fazla müşterisi olmayan bir hanın önündeki kazıklara gelişi güzel bağlanmıştı kısrak, sahibine dönmek isteyeceğini hiç sanmıyordum. Yeşilin en göz alıcı tonlarına sahip bataklık ormanı, kent kadar terk edilmiş ve bir o kadar da el değmemişti. Kentin çoraklığı, Sessiz Orman'a uğramamıştı. Kar tanelerinden ıslanmış yapraklar, ıslak yosunlar ve bataklık bitkileri muhteşem bir manzara sergiliyordu. Kışın soğuğu bu bölgede yumuşak esintilere dönüyordu. Ormanın en ücra köşesinde, usulca zemindeki kayalıklara ve fazla derin olmayan oyuğa dökülen çağlayan ise gizli bir yaşama açılan kapıydı. Çağlayan perdelerinin ardındaki mağara, Thallieos'un en acımasız, en tehlikeli grubuna ev sahipliği yapıyordu. Zanosrit Kardeşliği. Yuvam. Doğal bir merdiven oluşturmuş kayalıklara tırmanıp, mağaraya ulaşana kadar, derinliklerden gelen sonsuz bir açlık ve kutsal arzuyu anımsatan tanıdık melodi kulağıma çalınmaya başladı. Ruhumu müziğe teslim ederek adımımı attım ve mağaranın içine sıçrayan sulardan ıslanmış basamakları indim. Karşımda tüm heybetiyle dikilen şato göründü. Şatonun üç yüksek kulesi sivrilerek gökyüzüne uzanıyordu ve siyahlığı, mağaranın doğal bir uzantısı gibi duruyordu. Her üçü de oniks taşından dövülmüş gibi mağaranın tepesinden vuran ay ışığının altında parıldıyordu. Mağara duvarlarının girintili çıkıntılı yapısının arasından sarkan sarmaşıklar bile bu karanlığa uyum sağlamıştı. Manzaranın etkisine kapılıp dudaklarımın keyifli bir ifadeyle kıvrıldığını fark ettiğimde çenemi kaldırdım ve kayaların cansızlığını giyindim. Kafamın içinde bir ses yankılandı. Gördüklerin çoğu zaman bir yanılsamadan ibarettir ve gözlerini perde misali kapatmış gerçeklik körlüğünü yırtıp atmadığın sürece, asıl gerçeği göremezsin. Derin bir nefes aldım. Şatonun bir kapısı yoktu, yalnızca uzun dikdörtgen bir giriş kemeri vardı. Kemerin her bir köşesi burayı yuva edinmiş Thallieos'un mirasçı hane fertleri ve melezlerin bıraktıkları oyuklarla, izlerle ve yazılarla doluydu. Merdivenleri tırmanınca, iç karartıcı ama bir o kadar da etkileyici geniş hol görünüyordu. Thallieos yükseldiğinde herkesten ayrı bir hayat süren melezler inşa etmişti bu gizli yuvayı. Şatonun varlığını bilen kişiler, Kardeşlik üyeleri ile sınırlıydı. Kapı olmayışına aldırıp içeri dalacak bir yabancı henüz görülmemişti ancak böyle yürekli biri varsa bile adımını attığı an hazin sonu ile karşılaşırdı. Holün zeminini oluşturan siyah mermer helezoni altın süslemelerle kaplıydı. Her helezonun merkezinde neredeyse iki metrelik heykeller bulunuyordu. Heykeller âdeta şatonun koruyucuları gibi hole çember şeklinde dizilmişti. Her hanenin kendi heykeli vardı. İnandıkları tanrıların heykelleri. Çocukluğumda, her sabah heykellerin ayaklarının dibine çöker ve onlarla karşılığını alamadığım sohbetler ederdim. Keşke senin gibi istediğim her surete bürünüp diyardan diyara gezebilseydim Taavirnor. Biliyor musun Dayenx, Zehirciler senin tatlı dilinden hiç pay almamışlar. İnsan Krallar Thallieos'un mirasçı hanelerinin inançlarını kırıp; tapınakları, heykelleri, mezarları yakıp yıktıklarında Sonsuz Tanrı inançlarını yaymaya çalışsalar da eh, inanç öylece söküp alınacak bir şey değildi. Girişte ilk göze çarpan Dayenx heykelinin önünden geçtim, şatoda yankılanan yakarış melodisi onun içindi. Zehirci Hanesi'nin tanrılarına armağanları mistik müzikleri. Enhrecha'nın önünde durduğumda, yüzümde bir kas seğirdi. Herhangi bir inancı olmayan Callidus bile başını eğmiş sessizce bekliyordu. Tanrıçamın basit bir heykeli de olsa, hayran kalmamak işten değildi. Yerleri süpüren saçları, ipeksi dokunun hissini veren ince elbisesi, ellerinde tuttuğu ikiz yakut kabzalı hançerlere kadar hepsi kan kırmızısı taştan yapılmıştı. Kan Avcıları'nın tanrıçası. Sırtımdan bir ürperti geçti. Sanki daha fazla bakarsam canlanacakmış gibi bakışlarımı tanrıçanın gözlerinden kaçırdım ve başımla onu selamlayarak müziğin kaynağına doğru ilerledim. Dik merdivenleri tırmandım ve büyük çift kanatlı kapının önünde durdum. Kapının ardındaki salon şatonun kalbiydi. Derin bir nefes aldım. Paçavraya dönmüş pelerinimi çıkartıp bir yana fırlattım ve kapıyı sertçe ittim. Karanlık holden çıkıp, ışığa adım attığımda gözlerimi kırpıştırdım. Callidus da gölgemde ilerliyordu. Müzik devam ederken, parlak gümüş renginde kumaş parçalarını vücutlarına sarmış Zehirci dansçılar, ayinlerinden kopmadan akıcı hareketlerle danslarını sürdürdü. Ama onlar dışında herkes şaşkın bakışlarını kapıya doğru çevirdi. Bana doğru... Efendilerinin minderlerine kıvrılmış beyaz tilkiler kulaklarını dikti ve başlarını kaldırdı. Salonu yoğun bir baharat kokusuna boğan tütsülerin dumanlarının bile savrulmayı durdurduğuna yemin edebilirdim. Şatonun yüzlerce üyeyi içine alacak genişlikteki salonunda, tam karşımda bulunan kadın elindeki şarabı bırakıp yayıldığı minderin üzerinde toparlandı. Hayret dolu bakışlara bir bir karşılık verdim. Eski zamanlarda olduğu gibi haneler kendi grupları içinde ayrı oturmuyordu, burası Kardeşlik'in yuvasıydı ve herkes birdi. Minderlerine oturmuş, yan yana ziyafet çekiyorlar ve Zehircilerin tanrıları Dayenx için gerçekleştirdiği kutsal ayini izliyorlardı. Ayin diğer haneler için eğlence amacı taşısa da Zehirciler bu ayini Dayenx onları kutsasın diye gerçekleştirirdi. Tanrılarının gözüne girebildiklerinde, öldükleri vakit Dayenx'in onları bir yılan bedeninde yaşama geri döndüreceğine inanırlardı. Sessizce, alay edercesine hıhladım. Üzerimde dolaşan bakışların eşliğinde iki uyluğumdaki yakut hançerleri yavaşça elime aldım --her hareketimin rahatsızlık verecek derecede ağır olmasına dikkat ediyordum- ve yere bıraktım Sırtımda asılı duran abrus zehri ile yıkanmış çelik dikenli kırbacımı da hançerlerimin yanına indirdim. Şimdi dansçılar da Zanosritlerin arasında kıvrıla kıvrıla danslarını sürdürürken bana kaçamak bakışlar atıyorlardı. Ellerinde, ikinci bir uzuv gibi kontrol ettikleri meşaleler birilerini yakmasa iyi olurdu. Manidar bir gülümsemeyle topluluğun ortasında oturan büyüleyici yaratığa baktım. Siyah uzun saçlarının iki yanında boynuz gibi kabaran sivri kulaklara, son derece tehlikeli olduğunu bildiğim keskin pençeleri andıran tırnaklara ve yeşile çalan bir deriye sahip olan Mamba'nın solgun dudakları dümdüz olmuştu. Mamba Meclisi Mamba'sının çevresine daire şeklinde dizilmiş merakla tepkisini bekliyordu. Mamba'nın ayak ucunda yatan dev beyaz tilkisi Beyazgöz'ün gözlerini devirdiğine yemin edebilirdim, dönüşüme kesinlikle sevinmemişti. Ellerimi iki yana açtım ve abartılı bir reverans yaparak başımı önüme eğdim. Sağ köşede çalgıların ritmi arasında kopan bir öksürük, müziğin kurduğu mistik atmosferi yok etti. Çöken sessizlik, fısıltıları ortaya çıkardı. Mamba, nasıl başardığını hiç bilmediğim bir şekilde dimdik, tüm asaletiyle ayağa kalktı. Uzun boyluydu, vücudu dal gibi incecikti, uzun bacaklarım onun yanında oldukça kısa kalıyordu. Keskin tırnağını uzatarak beni işaret etti ve yumruğunu sıkıp kalbine, Kardeşlik mührünün üzerine dayadı. Gür sesi salonda yankılandı. "Kardeşlerim... benim şahit olduğuma siz de şahit olun." Mamba Meclisi ayağa kalktı ve aynı şekilde ellerini mühürlerinin üzerinde yumruk yaptı. "Tanrı ve tanrıçalarımızın kalpleri bize açık, merhametleri üzerimizde. Dayenx'e yakardığımız bu gece bizler için bir mucize, kanı durdurulamaz olan Enhrecha'nın bize kutsal bir armağanı. Zanosrit kardeşimiz... Kızım, Annarithel Orvira'ya yeniden kavuştuk," dedi Mamba, beni bağrına basarcasına. Salonda bulunan tüm hane fertleri ve melezler başlarını öne eğip, mühürlerine dokundular. Eh, bu diyara bir nevi kazık çakmıştım öylece yok olup gideceğim yoktu. Daha o kazığı saplayacağım kalpler vardı. Mamba'nın zarif işaretiyle ayin devam ederken, ona doğru yürüdüm. Mamba Meclisi kenara çekildi. Bir sürüngen ne kadar gülümseyebilirse, o kadar gülümsemeye çalışarak bana sarıldı. Bu kucaklama karşısında çekimserdim. Ne bildiklerini merak ediyordum, onlara ne anlatılmıştı? Sahiden öylece yok olduğumu mu sanıyorlardı? Bunu isteyen en az birini tanıyordum ama o da avuçlarını yalamak zorundaydı. Belki de başına üşüşen belayı anladığında, ayak tabanlarımı yalamak isterdi... Onun tercihiydi. "Kızım..." dedi tıslamayı andıran sesiyle, dili çatallı olmasa da sesi aksini gösteriyordu. "Yokluğunda geçen günler tarif edilemez." "Mamba," diye mırıldandım başımı eğip elimi kalbime götürürken. Sözlerini tüm kalbimle saygı duyup kucakladığımı göstermiştim ama ona asla "anne" dememiştim bu yaşıma kadar ve demeyeceğimi o da biliyordu. Çünkü gerçek annem değildi, sadece beni bu acımasız forma getirene kadar büyütmüştü. Zehirci Hanesi'nden olmayan tek Mamba vârisiydim. Bu şatoda sevgimi vermek ve kucaklamak istediğim iki kişi vardı. Biri tam arkamda diğeri ise muhtemelen odamızda derbeder haldeydi. Bu işi halledip ona, kardeşime kavuşmak istiyordum. Mamba'nın ametist gözlerine karanlık çöktü. "Neler yaşadığını senden de dinlemek isterim Anna," dedi meclisine kısa bir bakış atarken. "Ama şimdi ayinimize katılmanı ve dönüşünü kutsamanı istiyorum." Dans meşalelerine uzandı. Demir parmaklıklarla örülmüş başlığın içinde yuvarlanan yağlı bezi yaktı ve bez cayır cayır yanan bir ateş topuna döndü. Tüm Zehirci dansçılarından daha becerikliydim, gözlerin kıvrak hareketlerimden ve ateşle uyumumdan başka bir şey görmemesi beni çoğunlukla tatmin ederdi. Bakışlarım Mamba ve meşale arasında gidip geldi. Bugün, keyifli Zehirci ayinine tok olsam da Mamba'nın teklifini geri çevirmek mantıklı bir hareket olmazdı. Mamba, meşaleleri bana teslim ederken gizlemeye gerek duymadan beni kokladı ve başını hafifçe yana çevirerek kaşlarını çattı. "Evet. Berbat kokuyorum," dedim omuz silkerek. Çok kısa bir an sözcük arayışına girdi, dudakları aralık kaldı ve geçiştirdi. "Ah, evet..." Zehircilerin koku alma duyuları, çocuklarından beri aldıkları eğitimler sayesinde gelişmişti. Bu eğitimlere daha önce şahit olmuştum. Sadece koklayarak veya gözleri bağlı bir şekilde dokunarak zehir kaynaklarını tespit edebiliyorlardı. Siyanür. Baldıran otu. Örümcek zehri. Bu, sadece fare kanı. Zehirlemez ama midenizi kavurmaya yeter. Ona arkamı dönüp salonun ortasındaki dairenin içine ilerledim. Ellerim iki yanımdan meşalelerle birlikte salınıyordu. Gözlerimi, vitraylı cam kaplamalı tavana diktim ve önce bir alevi sonra da diğerini havaya savurup dansa katıldım. Gözlerini kapatıp, çalgıların ritmini yakaladım. Kavalın sesiyle süzüldüm, davulun darbeleriyle alevlerimi döndürdüm. Bir neslin damarlarında hissedemeden büyüdüğü, büyü gücünün canlı hali oluverdim. Gücüm tüm bedenimde dışarı akmak için çalkalanıyordu. Alev dansının temelinde savaşmak yatıyordu. Âdeta savaşır gibi vahşi ama bir o kadar zarif hareketler bütünleşiyordu. Bu sırada vücudumda dolaşan gözleri hissedebiliyordum. Esnek bir kedi gibi, adımlarımı attıkça bedenim yaylanıyor, belim kıvrılıyordu. Meşaleleri döndürerek savururken, kalçam da alevlere uyum sağlıyordu. Dairenin ortasından ayrıldığımda minderlerin etrafından dolaştım, bacaklarımı gökyüzünü dövercesine art arda kaldırıp indiriyordum. Midemde ilahi bir arzu birikmişti. Kendimi hızlanan müziğe iyice kaptırmıştım. Hareketlerim serileşirken, demir başlığın içinde yuvarlanan alevler gibi dalgalanıyordum. Saçlarımı ve kollarımı özgürlüğünü ilan eden bir kuş gibi geriye savurdum. Mamba'yı göremeyecek kadar dansa teslim olmuş olsam da kadının da muzaffer bir edayla beni gülümseyerek izlediğine emindim. Elleriyle yarattığı vârisinin gururunu yaşıyor. Sert bir adımla bir minderin üstünden atladım ve tekrar dairenin içine girdim. Salonu dönerken, keskin gözlerim arayış içindeydi. Bir kişinin kesinlikle gülümsemediğine emindim. Ve onu gördüm. Bakışlarımız buluştu. Ayin sırasında çiftler oracıkta sevişmeye başlasa bu kutsal sayılırdı. Bu yüzden ben de, tıpkı beklendiği gibi alevlerimi çember gibi çevirerek ona doğru, kedi adımlarını bırakıp, bir kaplanın ağır adımlarıyla yürüdüm. Tütsüler havadaki tutkuyu yayıyordu. Brendon'ın yanında oturanlar, elimdeki alevler gibi yanarak yaklaşan vücudumdan kaçmak için kenara çekildiler. Brendon, dirseklerini mindere dayamış sırt üstü uzanırken rahat görünmeye çalışıyordu ama tedirginliğinin kokusunu alabiliyordum. Tek bacağımı, Brendon'ın bacak arasındaki boşluğa yerleştirerek eğildim, yüzümü onu öpebilecek kadar yakına getirdim ve burnumdan derin bir nefes alarak kıvrılıp arkasına geçtim. Korkunun kokusunu alabiliyorum Brendon. Mahvoluşunun kokusu alabiliyorum. Brendon elini omuzlarına inen kabarık siyah saçlarından geçirdi, gri gözleri âdeta meydan okuyor, yeşile çalan yanakları beyaza dönüyordu. Haneler ve melezler büyülenmiş gibi bizi izliyordu; az sonra onun kucağına yerleşeceğime, onu becereceğime emin gibilerdi. Seyircilere oynamayı severdim, tehlikeli oyunlar benim rutin eğlencemdi. Dizlerimi, Brendon'ın omuzlarına değdirerek arkasında topuklarımın üzerine çöktüm ve sol elimdeki meşaleyi havada iki tur çevirerek sertçe yere çarptım. Bu dansçının dansı bitirdiğini simgeleyen bir hareketti. Tutulan nefesler verildi. Ama Brendon çıkan gürültüyle titreyerek nefesini tuttu. Boşta kalan elimi, saçlarından başlayıp göğsüne doğru ilerlettim. İkinci bir agresif tavırla, diğer meşaleyi bacaklarının arasında kalan boşluğa indirdim. Brendon, kollarımı boynuna doladığımda derin derin nefes alırken, haneler ve melezler dikkatlerini diğer dansçılara çevirirken, öfkeli nefesimi hissetmesi için sivri Zehirci kulağına doğru eğilip fısıldadım. "Beni gördüğüne sevinmedin mi yoksa aşkım? Dudakların şimdiye tadıma bakmak için yüzümde yolunu bulur sanıyordum." Öne doğru eğildim şimdi burun buruna gelmiştik. Dalga geçercesine mırladım. "Ah, yoksa başka biri mi var?" Brendon, gözlerimin içine baktı ve iç çekti. "Geri dönmemen gerekirdi." "Seni terk etmeye yüreğim razı gelmedi diyelim." Tedirginliğine maske örmek için gülümsemeye çalıştı. "Nasıl kurtuldun?" Bizi kimse duymuyordu o da buna güvenerek dürüstçe konuşuyordu. O dürüstlüğü kıçına bir güzel sokacaktım. "Sevgi... her şeyi yener değil mi?" "Oyun oynamayı kes," dedi Brendon öfkesine hâkim olamayıp göğsünde dolaşan elimi sertçe tutarak. Elimi yavaşça geri çekip bu sefer Brendon'ın yanaklarına yerleştirdim ve dudaklarım manidar bir tebessümle kıvrıldı. "Mamba sana kaybettiğinde çarpışmayı bırakman gerektiğini öğretmedi mi Kızıl?" Gücenmiş gibi yüzümü buruşturdum. "Brendon... aşkım, ben çarpışmaya daha yeni başladım," dedim aniden onu bırakıp zarif bir tavırla ayağa kalkarken. Brendon'ın önündeki yemek dolu tepsiyle, şarap şişesini kapıp kapının önünde tehditkâr bakışlar atan Callidus'a doğru yürüdüm. Başına gelecek felaket Brendon, Rubueres'den bile lanetli, bunu yeminim say. Callidus yaşanan her şeye şahit olmuştu, içimde fokurdayan hiddeti o da iliklerine kadar hissediyordu. Ardımda kalan üyelere ve Mamba'ya aldırış etmeden hançerlerimi ve kırbacımı da alıp salonu terk ettim. Arkamdan tekrar açılan kapının sesini duyup omzumun üstünden baktım. Mamba'yı gölgesinden bile tanıyabilirdim. "Anna, konuşmalıyız." Yalnızca bir kere Mamba'ya baktım ve yürümeye devam ettim. "Şafak söktüğünde odanda olurum o halde." 🩸 Duramıyordu. Onu düşünmeden duramıyordu. Kendine lanet ediyordu. O sıvı altınlar gibi parlayan, alevden halkaların içinde oynaştığı kehribar gözlere lanet ediyordu. Avuçlarında silahlarının yerine bir kan gölü gibi akıp giden saçları geçse nasıl hissederdi merak ediyordu. Dudaklarını tenine dayasa, hançeriyle böğrünü deşerdi ama akıttığı her damla kana değerdi. Onun için kanayabilirdi. Bu kabulleniş çok tehlikeydi. Onun karakterine, varlığına, yeminlerine aykırıydı. Kendini isyankâr, açgözlü ve bir hain gibi hissediyordu. Üstelik bu hisler bile ona doğru geliyordu. Hepsi o kadının suçuydu. Onu mahvetmişti. 🩸 VEEEE BÖLÜM SONU CANAVARI! Evettttttt. İlk bölümümüzle ilgili düşüncelerinizi alayım? ÇATLIYORUM MERAKTAN. Karakterlerle ilgili ne düşünüyorsunuz, hikayeyle ilgili ne hissediyorsunuz? Kafanız karıştıysa merak etmeyin, birkaç bölüm sonra düzelecek ahaha Tabii sırlardan bahsetmiyorum.... Sormadan söyleyeyim erkek karakter 5. bölümde falan gelecek ama bölümleri hızlı atacağım çünkü zaten hazırlar. O konuda rahaatıızzz. Hikayemize bir sürü karakter eklenecek. Ayrıca bir anda inanılmaz bir şekilde değişecek. Annarithel bir sır saklıyor bunu girişten anlayabilirsiniz ve o sır AMAN AMAN. Rhyvar'ın kısa bölümlerinden ne çıkardınız bir de onu sorayım ::)))) Kaçıyorum Sizi seviyorummmm
Bölüm 2
Giriş ve Birinci Bölüm: Sürpriz
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.