Elysia nefesini tuttu. Kaelen ile arasındaki mesafe o kadar azalmıştı ki, adamın üzerindeki kürk pelerinden yayılan kar ve çam ağacı kokusunu, zırhının altındaki sıcaklığı hissedebiliyordu. Kaelen'in gözleri, bir avını köşeye sıkıştırmış yırtıcı gibi parlıyordu.
Elysia, hiç tereddüt etmeden elini beyaz gelinliğinin yırtmacından içeri döküp, bacağına bağlı olan gümüş kabzalı hançeri çekti. Saliseler içinde hançerin soğuk namlusunu Kaelen’in sert çenesinin hemen altına, şah damarının bir parmak uzağına dayadı.
"İlk hamleyi ben yaptım bile, Prens," dedi Elysia, sesi bir fısıltıdan ibaretti ama her bir kelimesi çelik kadar keskindi. "Ve emin ol, bu hançeri biraz daha bastırırsam taht hayallerin bu odanın parkelerinde son bulur."
Kaelen, boğazındaki keskin metale rağmen ne geri adım attı ne de yüzündeki o sinir bozucu, karanlık gülümseme soldu. Aksine, bakışları Elysia’nın gözlerinden dudaklarına, oradan tekrar gözlerine tırmandı. Yavaşça elini kaldırdı ve çıplak parmaklarıyla hançerin namlusunu kavradı. Keskin metal parmağını hafifçe çizip ince bir kan sızdırsa da umursamadı. Hançeri yavaşça yana kaydırırken Elysia’ya daha da yaklaştı.
"Güzel deneme, Komutan," diye fısıldadı Kaelen. Sesi Elysia’nın tenini ürpertti. "Ama ikimiz de biliyoruz ki beni burada öldürürsen, dışarıdaki binlerce Varian askeri bu kaleyi saniyeler içinde senin ve halkının üzerine yıkar. Kendi krallığını yok etmek pahasına beni öldürecek kadar bencil değilsin."
Elysia dişlerini sıktı. Haklı olması canını acıtıyordu. Kaelen, hançeri tutan elini yavaşça indirdi ve aralarındaki mesafeyi koruyarak odadaki geniş yatağa doğru yürüdü. Üzerindeki ağır pelerini çözüp bir kenara fırlattı, ardından yatağın kenarına oturdu.
"Bu oda bizim güvenli alanımız olmalı," dedi Kaelen, sesindeki alaycı ton bu kez yerini profesyonel bir komutanın ciddiyetine bırakmıştı. "Dışarıda birbirinin boğazını kesmek için can atan iki ordu var. Eğer içeride biz birbirimizi öldürürsek, kapının önündeki düşmana gerek kalmadan kendi kendimizi yok ederiz."
Elysia hançerini tekrar elbisesinin altına gizledi. "Öyleyse kurallarımız olacak, Varianlı."
"Dinliyorum."
"Birincisi, bu odada uyurken silahlarımız her zaman yastıklarımızın altında olacak. İkincisi, yemeklerimizi her zaman aynı tabaktan paylaşacağız; böylece birbirimizi zehirlemeye çalışmadığımızdan emin oluruz. Ve üçüncüsü..." Elysia yatağın tam ortasını işaret etti. "Bu çizginin bu tarafı benim, diğer tarafı senin. Sınırı geçersen, savaş ilanı sayarım."
Kaelen hafifçe güldü, yatağa uzanıp kollarını başının arkasında birleştirdi. "Kurallarına uymak benim için bir zevk, karıcığım. Ama unutma, yarın sabah o kapıdan çıktığımızda tüm dünyaya birbirimiz için deli oluyormuşuz gibi davranmak zorundayız. Yoksa bu ittifaka kimse inanmaz."
Ertesi sabah, Nöbetçi Kalesi’nin avlusu tam bir kaos alanıydı.
Aurelia’nın parlak zırhlı askerleri ile Varian’ın karanlık, kurt amblemli askerleri karşı karşıya duruyordu. Ortadaki boşlukta, iki askerin basit bir omuz çarpışması yüzünden kılıçlarını çekmek üzere olduğu görülüyordu. Her iki tarafın da öfkesi burnundaydı. Bir kıvılcım, her şeyi kül etmeye yetebilirdi.
Tam o sırada kalenin büyük ahşap kapıları gıcırdayarak açıldı.
Elysia, üzerinde dün gecenin beyaz elbisesi yerine yeniden kendi gümüş zırhı ve mavi peleriniyle belirdi. Hemen yanında ise siyah zırhıyla Kaelen yürüyordu. İkisi de heybetli, ikisi de mağrurdu. Ancak asıl dikkat çeken şey, Kaelen'in elinin, Elysia’nın beline sıkıca dolanmış olmasıydı.
Elysia, belindeki o sıcak eli hissettiği an Kaelen'in ayağına zırhlı botuyla sertçe bastı. Kaelen acısını belli etmemek için hafifçe yutkundu ama elini çekmedi. Aksine, Elysia’yı kendine biraz daha çekerek tüm avluya fısıldadı:
"Gülümse, Komutan. Herkes bize bakıyor."
Elysia, yüzüne sahte ama göz kamaştırıcı bir gülümseme yerleştirdi. "Eğer elini belimden çekmezsen, o parmaklarını tek tek kıracağım, sevgili kocam."
"Bunu yaptığında halkımız aşkımızın ne kadar 'tutkulu' olduğunu düşünecektir," diye karşılık verdi Kaelen, aynı sahte gülümsemeyle kalabalığı selamlayarak.
Avluya ulaştıklarında sesler kesildi. Binlerce askerin gözü bu sıra dışı çifte çevrilmişti. Kaelen, boşta kalan elini havaya kaldırarak gür bir sesle konuştu:
"Varian'ın ve Aurelia'nın yiğitleri! Yüzyıllardır birbirimizin kanını akıttık. Ama bugün, arkamızda duran bu kale sadece sınırımız değil, ortak geleceğimizin de kalesidir. Ben ve eşim, Komutan Elysia..." Kaelen, Elysia’ya bakıp göz kırptı. "...bu ittifakı sadece kanımızla değil, kılıçlarımızla da mühürledik. Bize saldıran o gölgeler, karşılarında iki ayrı düşman değil, tek bir dev bulacaklar!"
Askerler arasında bir uğultu yükseldi. Elysia, Kaelen’in hitabet gücünden etkilenmişti ama bunu göstermedi. Adımını öne attı, Kaelen'in belindeki elini yavaşça ama kararlılıkla çözüp kendi kılıcını kınından çekti ve gökyüzüne doğru kaldırdı.
"Bizim savaşımız artık birbirimizle değil!" diye haykırdı Elysia. "Bugünden itibaren, yanınızdaki adamın zırh rengine değil, onunla aynı düşmana kılıç sallayıp sallamadığınıza bakacaksınız. İlk geri adım atanı bizzat ben cezalandıracağım!"
Aurelia askerleri kılıçlarını havaya kaldırarak bağırmaya başladı. Varian askerleri de onlara katıldı. İlk kez, iki düşman ordunun sesi birbirine karışıyordu.
Kaelen, Elysia’nın yanına yaklaşıp kılıcını onun kılıcına hafifçe vurdu. Çeliğin sesi avluda yankılanırken, Kaelen kısık bir sesle konuştu:
"Güzel konuşmaydı, karıcığım. Neredeyse ben bile sana aşık olacaktım."
Elysia kılıcını indirip ona döndü. "Umarım o gün hiç gelmez, Prens. Çünkü o gün, senin için sonun başlangıcı olur."
Tam o sırada, kalenin surlarındaki gözcülerden biri panik içinde bağırdı:
"Komutan! Kuzey sınırından dumanlar yükseliyor! Geliyorlar!"