İçeriğe geç

KAN VE TAÇ

Bölüm 9 · 26 dk okuma

KAN VE TAÇ

Bölüm 9

GECENİN MELODİSİ

Pazartesi sabahı, Vexmere'in doğu kulesine vurduğunda, ben çoktan uyanıktım.

Ama bu sefer, ne Aella'nın yastık savaşıyla ne de kuzgunun gagasıyla. Kendi kendime uyanmıştım. Gözlerimi açtığımda, tavanın taş işçiliğini inceleyerek birkaç dakika öylece yattım. Hafta sonu bitmişti. Cumartesi ve pazar, hayatımda geçirdiğim en yoğun, en güzel, en korkutucu iki gündü. Kırık Kanatlar'ın kuruluşu, ejderha Nyxa ile aramızdaki garip bağ, gizli geçit, arena antrenmanları, Aella'nın aşk yorumları... ve K.A.

Ve gölgeler.

Yatağımda doğruldum. Kuzgun, saçlarımın arasındaki minik yuvasında hâlâ uyuyordu; siyah tüyleri, yastığıma dağılmış beyaz saçlarımla tezat oluşturuyordu. Onu uyandırmamaya çalışarak yastığımın altına elimi attım. Parmaklarım, katlanmış parşömenlere değdi.

Bir, iki, üç... Dört tane. K.A.'nın gönderdiği dört not. Ve dün geceki, gümüş renkli olanı.

Onu çıkardım, açtım. Gümüş mürekkep, sabah ışığında hafifçe parlıyordu:

"Bu gece, ay ışığında, gölgeler seninle konuşacak. Korkma. Onlar, benim habercilerim. – K.A."

Gölgeler. Gerçekten konuşmuşlardı. Bir kuzgun şeklini almış, K.A.'nın sesiyle bana hitap etmişlerdi. Ve ben, korkudan donup kalmıştım.

"Adımı biliyorsun, Buz Yıldızı. Sadece unuttun."

Nefesimi tuttum. Unuttuğum ne vardı? Neden bu ses, kalbimi paramparça ediyordu? Ve neden, bu kadar korkmama rağmen, onu bulmak istiyordum?

Kuzgun, saçlarımın arasında kıpırdandı. Minik bir homurtu çıkardı, sonra başını tüylerimin arasından çıkarıp bana baktı. Zümrüt yeşili gözleri, "yine mi o notları okuyorsun?" der gibiydi.

"Günaydın sana da," diye mırıldandım.

Kuzgun, gagasını şaklattı. Sonra kanatlarını gerdi, esnedi ve omzuma kondu. Gagasını kulağıma yaklaştırdı, fısıldadı:

"Korkma."

"Korkmuyorum," dedim. Bu sefer, sesim daha az titriyordu.

Kuzgun, başını yana eğdi; bana inanmadığını belli eden bir bakıştı bu. Sonra, her zamanki gibi gagasını saçlarıma sürttü ve pencerenin kenarına uçtu. Orada, sabah güneşinde tüylerini kabarttı, gagasıyla kanatlarının altını temizlemeye başladı.

Parşömeni dikkatlice katladım, diğerlerinin yanına, yastığımın altına yerleştirdim. Aella'nın yatağına baktım; boştu. Demek ki erken kalkmış, banyoya gitmişti. Ya da çoktan kahvaltıya inmişti. Aella'nın uyandıktan sonra beş dakikadan fazla odada kaldığını hiç görmemiştim.

Yataktan kalktım, çıplak ayaklarımla soğuk taş zemine bastım. Dolabın kapağındaki çatlak aynaya yaklaştım. Kendi yansımama baktım.

Beyaz saçlar. Solgun ten. Altın gözler. İnce dudaklar. Ve gözlerimin altında, uykusuzluktan oluşan hafif mor halkalar.

"Kimsin sen?" diye fısıldadım aynadaki kıza. "Ve neden her şey senin etrafında dönüyor?"

Aynadaki kız cevap vermedi. Ama gözlerinde, bir kıvılcım gördüm. Korku mu, merak mı, yoksa kararlılık mı? Belki de üçü birden.

"Seni buldum."

K.A.'nın sesi, zihnimde yankılandı. Ayna karşısında donakaldım. Bu sefer, ses uykuda değil, tamamen uyanıkken gelmişti. Ve bu sefer, korkmadım. Sadece dinledim.

"Beni bulduysan," diye fısıldadım aynadaki kıza, "neden saklanıyorsun?"

Cevap gelmedi. Sadece, pencereden hafif bir rüzgâr esti; perdeleri havalandırdı, kuzgunun tüylerini kabarttı. Ve rüzgârın içinde, neredeyse duyulmayacak kadar ince bir fısıltı:

"Sabret."

Banyoya girdiğimde, Aella'nın az önce çıktığını gösteren buhar hâlâ aynaları kaplamıştı. Sıcak suyu açtım, musluğun altına girdim. Su, tenime değdiğinde ürperdim. Arden'ın güneş kalkanı hâlâ işe yarıyordu; tenimdeki hassasiyet azalmıştı. Ama suyun sıcaklığı, başka bir şeyi daha hissettirdi: yorgunluğu.

Başımı duvara yasladım, gözlerimi kapadım. Su, saçlarımdan süzülüp omuzlarıma, sırtıma, bacaklarıma akıyordu. Ve zihnim, bir kez daha K.A.'ya kaydı.

Kimdi bu adam? Neden bana "Buz Yıldızı" diyordu? Neden notlar gönderiyor, gölgeleri habercisi yapıyor, kuzgunu bana yoldaş olarak veriyordu? Ve neden, tüm bunları yaparken saklanıyordu?

"Adımı biliyorsun. Sadece unuttun."

Unutmak. Ben bir şey unutmuş muydum? Syndril'deki çocukluğumu hatırlıyordum. Annemin sarayını, babamın Mythos'tan gelişini, albinizm yüzünden dışlanışımı, kara listeye alınışımı... Her şeyi hatırlıyordum. Ama K.A.'nın bahsettiği şey, sanki bu anıların arasında bir boşluktu. Bir sayfanın koparılmış olması gibi. Kenarları yırtık, eksik bir sayfa.

Gözlerimi açtım. Buharlı aynaya baktım. Kendi silüetimi, buharın ardında bulanık bir şekil olarak gördüm.

"Sen kimsin, K.A.?" diye fısıldadım.

Buharın üzerine, parmağımla iki harf çizdim: K. A.

Ve altına, bir soru işareti.

Yemekhaneye indiğimde, salon her zamanki pazartesi sabahı kalabalığıyla doluydu. Öğrenciler, hafta sonunun rehavetini üzerlerinden atmaya çalışıyor, tepsilerini alıp masalarına oturuyordu. Ama bugün, her zamankinden farklı bir şey vardı: uğultu.

Normalde yemekhanede bir uğultu olurdu elbette. Ama bu, farklıydı. Daha yoğun, daha heyecanlı, daha... korku doluydu.

Gökyüzü Birliği'nin masasına yürüdüm. Aella, her zamanki gibi böreklerini kapmış, yanında Arden'la oturuyordu. Ama ikisi de yemek yemiyordu. Önlerinde, katlanmış bir gazete duruyordu.

"Günaydın," dedim, otururken. "Ne oluyor? Herkes bir şey konuşuyor."

Aella, başını kaldırdı. Gözleri, her zamanki neşesinden yoksundu. "Bunu görmen gerek," dedi, gazeteyi bana doğru iterek.

Gazeteyi elime aldım. Syndril Gazetesi'ydi. Baş sayfada, büyük harflerle atılmış bir manşet vardı:

"KANLI AVCI, ORTAKLIK KARAKOLUNU YERLE BİR ETTİ!"

Manşetin altında, bulanık bir fotoğraf vardı. Gece çekilmiş, karanlık bir görüntü. Bir karakol binası, yıkıntılar içinde. Ve enkazın ortasında, siyah bir pelerine bürünmüş, yüzü görünmeyen bir silüet. Silüetin etrafında, gölgeler dans ediyordu.

Fotoğrafın altındaki yazıyı okudum:

"Dün gece, Syndril'in kuzey sınırındaki Ortaklık karakolu, kimliği belirsiz bir saldırgan tarafından yerle bir edildi. Görgü tanıkları, saldırganın 'gölgeleri kontrol ettiğini' ve 'bir elinde kılıç, diğer elinde karanlık taşıdığını' iddia ediyor. Ortaklık yetkilileri, saldırganın 'Kanlı Avcı' olarak bilinen gizemli kişi olduğunu doğruladı. Kanlı Avcı'nın, geçtiğimiz aylarda Gümüş Ortaklığı'na bağlı üç karakolu daha yok ettiği biliniyor. Yetkililer, halkı sakin olmaya ve şüpheli bir durumla karşılaştıklarında derhal bildirmeye çağırıyor."

Gazeteyi bıraktım. Kalbim, hızlı atıyordu.

Kanlı Avcı. K.A.

Hayır. Bu bir tesadüf olamazdı. K.A. notları, gölgeler, kuzgun... Ve şimdi de Kanlı Avcı. Ama Kanlı Avcı bir katildi. Bir yıkıcıydı. Ortaklık'ın düşmanıydı. Oysa K.A.... K.A. bana şiirler yazıyor, tılsımlar gönderiyor, "korkma" diyordu.

Aynı kişi olabilirler miydi?

"Reina?" Aella'nın sesi, beni düşüncelerimden çekip çıkardı. "İyi misin? Birden sarardın."

"İyiyim," dedim, sesim kontrollü çıkmaya çalışarak. "Sadece... Kanlı Avcı. Kim bu?"

"Kimse bilmiyor," dedi Arden, sessizce. "Ama bitkiler, ondan korkmuyor. Aksine, onu... selamlıyorlar."

"Selamlıyorlar mı?"

"Evet. Çünkü o, Ortaklık'a karşı savaşıyor. Ve Ortaklık, doğayı da kirletiyor. Bitkiler, düşmanımın düşmanını dost bilir."

Aella, böreğinden bir ısırık aldı, ama iştahsızdı. "Herkes korkuyor," dedi, çiğnerken. "Bak, şu masaya."

Başımı çevirdim. Demir Alev Birliği'nin masasında, Ignis ve arkadaşları hararetli bir şekilde tartışıyordu. Thorne, Mor Yıldız'ın masasında, yüzü bembeyaz olmuş, gazeteye bakıyordu. Ve diğer masalarda, öğrenciler fısıldaşıyordu.

"Duydunuz mu? Kanlı Avcı, karakolu tek başına yok etmiş."

"Tek başına mı? İmkansız."

"Gölgeleri kontrol ediyormuş. Gölgeleri!"

"Bu, Morvath işi. Başka kim gölgeleri kontrol edebilir ki?"

"Morvath Meclisi, bu saldırıyı üstlenmedi. Açıklama yaptılar. 'Kanlı Avcı, bizim adamımız değil' dediler."

"Yalan söylüyorlardır."

"Belki de değildir. Belki de Kanlı Avcı, kendi başına hareket eden biridir."

"Kim olabilir peki?"

"Bilmiyorum. Ama Ortaklık, onu yakalamak için ödül koymuş. On bin altın."

On bin altın. Bir insanın hayatına biçilen değer. Ve bu değer, Kanlı Avcı'yı durdurmak isteyen herkes için bir teşvikti.

Mideme bir ürperti yayıldı. K.A.'nın sesi, zihnimde yankılandı: "Ben, seni buldum. Ve bir daha kaybetmeyeceğim."

Eğer K.A. gerçekten Kanlı Avcı'ysa... o zaman, bana ulaşmaya çalışan kişi, diyarların en çok aranan adamıydı. Ve eğer biri, onun bana ulaştığını öğrenirse...

Hayır. Bunu düşünmek bile tehlikeliydi.

Gazeteyi katladım, Aella'ya geri verdim. "İlginç," dedim, sesimi olabildiğince nötr tutarak. "Ama bizi ilgilendirmez."

Aella, kaşlarını kaldırdı. "İlgilendirmez mi? Reina, sen Syndril'lisin. Bu adam, senin diyarında saldırı düzenliyor."

"Syndril büyük bir diyar. Ve ben, artık Vexmere'deyim." Çatalımı elime aldım, tabağımdaki yumurtaya odaklandım. "Ayrıca, Kanlı Avcı kim olursa olsun, onunla işim olmaz."

Yalan. Kocaman bir yalan. Ama Aella'nın Aşk Perisi sezgileri, bu sefer şans eseri susmuştu. Ya da belki de, bana inanmak istiyordu.

Arden, sessizce çayını yudumladı. "Her neyse," dedi, konuyu değiştirerek, "bugün müzik grubu seçmeleri varmış. Duydunuz mu?"

"Müzik grubu mu?" diye sordum, konunun değişmesine minnettar kalarak.

"Evet. Yedi Diyarın Yankısı. Okulun resmi müzik grubu. Her yıl, Altın Kristal Turnuvası'nda okulu temsil ederler. Ama bu yıl, üç eksikleri varmış. İkinci solist, piyanist ve büyülü gitarist arıyorlarmış."

Aella'nın gözleri, aniden parladı. "Piyanist mi? Reina! Sen piyano çalabiliyor musun?"

"Ben..." Tereddüt ettim. "Biraz."

"Biraz mı? Ne kadar biraz?"

Annemin sarayındaki boş balo salonunu düşündüm. Geceleri, kimse duymasın diye yumuşak pedalla çaldığım o eski piyanoyu. Tuşların üzerinde süzülen parmaklarımı, notaların havada dans edişini, müziğin içinde kayboluşumu...

"Annem öğretmişti," dedim, sessizce. "Ama uzun zaman oldu."

Aella, ellerini birbirine vurdu. "İşte bu! Seçmelere katılacaksın!"

"Aella, ben..."

"İtiraz yok! Beyaz Okçu, arena şampiyonu, üç elementin varisi... ve şimdi de piyanist! Harika olacak!"

Arden, sakin bir gülümsemeyle başını salladı. "Bitkiler, müziğin sana iyi geleceğini söylüyor."

"Bitkiler her şeyi söylüyor," diye mırıldandım.

"Çünkü dinleyen var," dedi Arden.

Kahvaltı bittiğinde, yemekhaneden çıkarken koridorda bir hareketlilik vardı. Öğrenciler, duyuru panosunun önünde toplanmıştı. Aella, merakla kalabalığa daldı, birkaç saniye sonra elinde bir parşömenle geri döndü.

"Seçmeler bugün öğleden sonra!" dedi, nefes nefese. "Konser salonunda. Ve bak, burada yazıyor: 'Yedi Diyarın Yankısı, yeni üyelerini bekliyor. Piyanist, ikinci solist ve büyülü gitarist aranıyor.'"

"İkinci solist için sen de katılabilirsin," dedim, göz kırparak.

Aella'nın gözleri kocaman oldu. "Ben mi? Şarkı mı söyleyeceğim?"

"Neden olmasın? Sesin güzel."

"Nereden biliyorsun?"

"Duşta söylediğin şarkıları tüm oda duyuyor, Aella."

Aella'nın yanakları kızardı. Ama sonra, o tanıdık yaramaz gülümsemesi geri geldi. "Peki o zaman. Anlaşma şu: ben ikinci solist seçmelerine katılacağım, sen de piyanist seçmelerine."

"Aella..."

"Anlaşma!" Elimi tuttu, sıktı. "Kırık Kanatlar, sahneye çıkıyor!"

Ona hayır diyemezdim. Zaten, hayır demek istediğimden de emin değildim. Piyanonun başına oturmayalı yıllar olmuştu. Ama parmaklarım, tuşları özlüyordu. Ve belki de, müzik bana iyi gelirdi. Belki de, notaların arasında, K.A.'nın sesini biraz olsun susturabilirdim.

"Tamam," dedim, derin bir nefes alarak. "Katılacağım."

Aella'nın çığlığı, koridorda yankılanmaya devam ederken, ben duyuru panosunun önünde öylece kalakalmıştım. Kalabalık yavaşça dağılıyor, öğrenciler kendi derslerine ya da seçmeler için hazırlık yapmaya gidiyordu. Ama ben, panodaki parşömeni yeniden okumak için bir adım daha yaklaştım.

Parşömen, özenle hazırlanmıştı. Kenarları, altın varakla süslenmiş; başlığı, büyülü mürekkeple yazılmıştı. Mürekkep, hafifçe parlıyor, sanki canlıymış gibi titreşiyordu:

YEDİ DİYARIN YANKISI

Vexmere Savaş Okulu Resmi Müzik Grubu

Yeni Üyeler Aranıyor!

Grubumuz, bu yıl yapılacak olan Altın Kristal Turnuvası'nda okulumuzu temsil edecek. Bunun için, aramıza katılacak yetenekli müzisyenler arıyoruz.

Aranan Pozisyonlar:

· Piyanist (1 kişi)

· İkinci Solist (1 kişi)

· Büyülü Gitarist (1 kişi)

Başvuru Şartları:

· En az bir elemente sahip olmak (büyülü enstrüman kullanımı için)

· Kendi enstrümanını getirmek ya da okul enstrümanlarını kullanmak

· Seçmelerde, bir solo performans sergilemek

Seçmeler: Bugün, öğleden sonra saat 14:00'te, Konser Salonu'nda.

Grup Lideri: Lyria Vensar (Mor Yıldız Birliği, 4. Sınıf)

"Müzik, diyarların ortak dilidir. Bu dili konuşan herkes, Yankımız'a katılabilir."

Parşömeni okurken, kalbim hızlanmıştı. Piyanist. Ben. Reina Arlon. Albino, kara listedeki kız, üç elementin varisi... ve şimdi de piyanist adayı.

Aella, koluma girdi. "Bak, ne kadar güzel yazmışlar! 'Müzik, diyarların ortak dilidir.' Bu tam senlik, Reina! Sen zaten iki diyarın mirasını taşıyorsun. Üç diyar bile diyebiliriz, gölge elementinle birlikte. Tam bir diyarlar arası köprüsün!"

"Aella, ben sadece..."

"Sadece ne? Sadece harika bir piyanist misin? Evet, öylesin. Daha önce hiç dinlemedim ama eminim."

"Aella, daha önce hiç dinlemediğin birinin harika bir piyanist olduğunu nereden biliyorsun?"

Aella, göz kırptı. "Aşk Perisi sezgileri."

"Aşk Perisi sezgileri, müzik yeteneğini ölçemez."

"Benimkiler ölçer."

Ona cevap vermedim. Çünkü bakışlarım, panodaki bir başka duyuruya kaymıştı. Altın Kristal Turnuvası hakkında, Lord Wilder imzalı resmi bir duyuru. Ama onu okumaya fırsat bulamadan, Aella beni kolumdan çekiştirdi.

"Hadisene, dersler başlamadan önce konser salonuna bir bakalım! Belki piyanoyu görürsün, özlem giderirsin."

"Aella..."

"Aella yok! Gel!"

Ve beni, koridorda sürüklemeye başladı.

Konser salonu, Bilgelik Kulesi'nin zemin katında, okulun en eski bölümlerinden birindeydi. Aella ile birlikte ağır meşe kapıları ittiğimizde, içerinin loş ışığı bizi karşıladı. Salon, şu an boştu; ama sessizliğin içinde bile, sanki yıllar önce burada çalınmış notaların yankısı duyuluyordu.

Burası, yarım daire şeklinde yükselen taş sıralarla çevrili, küçük ama etkileyici bir mekandı. Tavan, Mitoloji dersliğindeki gibi büyülü bir gökyüzüyle kaplıydı; ama bu sefer, yıldızlar değil, notalar parlıyordu. Minik, altın rengi notalar, tavanın karanlığında süzülüyor, görünmez bir melodiye eşlik eder gibi dans ediyordu.

Ve salonun tam ortasında, bir piyano duruyordu.

Nefesim kesildi.

Sedef kakmalı, kuyruklu bir piyano. Ahşabı, o kadar koyu bir kahverengiydi ki neredeyse siyah görünüyordu; üzerinde, ay ışığını andıran gümüş damarlar vardı. Tuşları, fildişi beyazı ve abanoz siyahıydı; ama hafifçe parlıyorlardı, sanki büyülüydüler. Ve piyanonun kapağının üzerinde, altın varakla işlenmiş bir yazı vardı:

"Müzik, ruhun elementidir."

"Vay," diye fısıldadı Aella, yanımda. "Şu güzelliğe bak."

Ama ben, Aella'yı duymuyordum. Ayaklarım, beni kendiliğinden piyanoya doğru götürdü. Taş zeminde yankılanan adımlarım, salonun sessizliğini bozdu. Piyanonun başına ulaştığımda, elimi kapağa dokundurmadan önce bir an tereddüt ettim.

Dokunmaya cesaretim var mıydı?

Yıllar olmuştu. Syndril'de, annemin sarayındaki o eski piyanoyu en son ne zaman çaldığımı hatırlamıyordum. Ama parmaklarım, tuşları unutmamıştı. Kas hafızası, derlerdi. Müzik, bir kez ruhunuza işledi mi, bir daha çıkmazdı.

Elimi kapağa koydum. Ahşap, serin ve pürüzsüzdü. Kapağı yavaşça kaldırdım; tuşlar, loş ışıkta hafifçe parladı. Tabureye oturdum. Parmaklarımı tuşlara yerleştirdim.

Ama çalmadım.

Çalamadım.

Çünkü o an, zihnimde bir anı canlandı.

Yıl bilinmiyor. Solrean Krallığı, Syndril.

Sarayın boş balo salonu. Gecenin bir vakti. Ay ışığı, devasa pencerelerden süzülüyor, salonun mermer zeminine gümüş bir halı seriyor. Avizeler sönük; sadece piyanonun yanındaki tek bir şamdan yanıyor.

Ve piyanonun başında, on dört yaşında bir kız çocuğu oturuyor.

Ben.

Bembeyaz saçlarım, geceliğimin üzerine dökülmüş. Parmaklarım, tuşların üzerinde titriyor. Çünkü az önce, yine bir balo düzenlenmiş. Ve yine, kimse benimle dans etmek istememiş. Yine, insanlar fısıldaşmış: "Albino." "Lanetli." "Kara listedeki kız."

Ama burada, piyanonun başında, yalnız değilim.

Annem, arkamda duruyor. Leydi Eranthe. Solrean'ın lideri. Saçları, gece mavisi; gözleri, gökyüzü. Elleri, omuzlarımda.

"Çal, Reina," diyor, sesi rüzgâr gibi yumuşak. "Müzik, kimsenin senden alamayacağı tek şeydir. Saçlarının rengini değiştiremezsin, teninin hassasiyetini yok edemezsin, insanların ne dediğini kontrol edemezsin. Ama müziği... müziği kimse senden alamaz."

"Neden beni sevmiyorlar, anne?"

Annem, bir an sessiz kalıyor. Sonra, eğiliyor, yanağıma bir öpücük konduruyor.

"Çünkü insanlar, anlamadıkları şeyden korkarlar, yavrum. Ve sen... sen, onların anlayamayacağı kadar özelsin. Şimdi, çal. Beni dinleme. Duvarları dinleme. Sadece kalbini dinle."

Ve çalıyorum.

Parmaklarım, tuşların üzerinde süzülüyor. Melodi, salonu dolduruyor; ay ışığıyla dans ediyor, avizelerin kristallerinde yankılanıyor. Annem, arkamda sessizce duruyor. Ve ben, o an anlıyorum ki, müzik gerçekten kimsenin benden alamayacağı tek şey.

O gece, "Gecenin Melodisi"ni besteledim. Annemin bana öğrettiği eski bir Syndril ninnisinden esinlenerek. Ama onu asla kimseye çalmadım. Sadece anneme. Sadece geceleri. Sadece yalnızken.

Gözlerimi açtım. Parmağım, farkında olmadan bir tuşa basmıştı. Tek bir nota. Orta Do. Ses, salonun sessizliğinde yankılandı, tavanı süsleyen altın notaların dansını bir anlığına durdurdu.

"Reina?"

Aella'nın sesi, beni geçmişten çekip çıkardı. Başımı kaldırdım. Aella, yanımda duruyordu; gözleri, her zamanki neşesinden sıyrılmış, merakla ve biraz da endişeyle üzerimdeydi.

"İyi misin? Bir an donup kaldın."

"İyiyim," dedim, sesim fısıltıdan farksızdı. "Sadece... anılar."

Aella, başını salladı. Anladığını belli eden bir sessizlik oldu. Sonra, piyanonun taburesine, yanıma oturdu.

"Biliyor musun," dedi, parmaklarını tuşlara dokundurmadan havada gezdirerek, "ben hiç piyano çalmayı öğrenemedim. Elfler genelde telli çalgıları sever. Keman, arp, lavta... Ama piyano? Piyano, insanların icadı. Ve insanlar, tuşlara basarak müzik yapmayı nasıl akıl etmiş, hâlâ anlamam."

İstemsizce gülümsedim. "Piyano, aslında elf müziğinden esinlenmiştir. İlk piyanoyu, bir elf ile bir insan birlikte yapmış. Efsaneye göre, elf telleri titreştirmeyi, insan da tuşları icat etmiş. Ve böylece, iki diyarın ortak çalgısı doğmuş."

Aella'nın gözleri parladı. "Bunu nereden biliyorsun?"

"Annem anlatmıştı. Syndril'de, müzik tarihi derslerimiz vardı."

"Vay. Demek sadece okçu ve dövüşçü değil, aynı zamanda müzik tarihçisisin de."

"Abartma."

"Abartmıyorum. Sen, gerçekten özel birisin, Reina Arlon."

Cevap vermedim. Çünkü o an, zihnimde bir ses yankılandı. K.A.'nın sesi.

"Buz Yıldızı... o gece baloda, dans ederken, arkada bir piyano çalıyordu. O melodiyi hatırlıyor musun?"

Donakaldım.

Baloda. Hangi baloda? İlk kez dans ettiğim baloda mı? O siyah maskeli çocukla dans ettiğim gece mi? Arkada bir piyano mu çalıyordu?

Hatırlamaya çalıştım. Zihnimi zorladım. Mavi-yeşil salon, kristal avizeler, altın tilki maskem... ve o çocuk. Siyah maskeli, gece mavisi saçlı, fırtına grisi gözlü çocuk. Elini bana uzatmış, "Benimle dans eder misin?" demişti. Ve dans etmiştik.

Ama arkada çalan müziği hatırlamıyordum. Hangi şarkıydı? Kim çalıyordu?

Hatırlamıyordum.

Ve bu, kalbimi sızlatıyordu.

K.A., o geceyi biliyordu. Benim unuttuğum bir şeyi, o hatırlıyordu. Hem de her detayıyla. Piyanonun sesini bile.

Kimdin sen, K.A.? Neden benim geçmişimi benden daha iyi biliyordun? Ve neden, hatırlamadığım her anı için kalbim acıyordu?

"Reina?" Aella'nın sesi, beni bir kez daha gerçeğe döndürdü. "Yine dondun."

"Özür dilerim. Sadece... düşünüyordum."

"Neyi?"

Derin bir nefes aldım. Aella'ya K.A.'yı anlatamazdım. Henüz değil. Ama bir şey söylemem gerekiyordu.

"Seçmeleri," dedim, sonunda. "Piyanist seçmelerine katılacağım. Ama... korkuyorum."

Aella'nın yüzü yumuşadı. "Neden?"

"Çünkü..." Kelimeler, boğazımda düğümlendi. "Çünkü insanlar bana bakacak. Sadece piyanist olarak değil, albino olarak. 'Kara listedeki kız sahnede ne arıyor?' diyecekler. Ve ben... ben o bakışlara alışkınım, Aella. Ama sahnede, spot ışıklarının altında, herkesin gözü üzerimdeyken... o bakışlar daha da keskin olacak."

Aella, bir an sessiz kaldı. Sonra, elini elimin üzerine koydu. Parmakları, bir elfın doğal serinliğini taşıyordu; ama dokunuşu, sıcaktı.

"Reina Arlon," dedi, sesi ciddi ama sevgi doluydu. "Sen, bu okulda bir haftada efsane oldun. Arena dövüşünde Ignis'i yendin. Okçulukta Thalen'ı bile şaşırttın. Thorne'u herkesin önünde rezil ettin. Ve tüm bunları, albino olduğun için değil, yetenekli olduğun için yaptın."

"Aella..."

"Sözümü kesme. Şimdi, o piyanonun başına oturacaksın. Ve çalacaksın. Sadece kalbini dinleyerek çalacaksın. Ve o notalar, salonu doldurduğunda, kimse senin saçının rengini düşünmeyecek. Sadece müziği düşünecek. Çünkü müzik, senin de dediğin gibi, iki diyarın ortak dili. Ve sen, o dili konuşuyorsun."

Gözlerim doldu. Aella, bunu gördü; ama bir şey söylemedi. Sadece elimi sıktı, sonra tabureden kalktı.

"Şimdi," dedi, kapıya doğru yürürken, "ben gidip kendi seçmelerime hazırlanayım. İkinci solist olmak için şarkı seçmem gerek. Sen de burada kal, piyanoyla biraz hasret gider. Ve unutma..."

Kapının eşiğinde durdu, bana döndü. Gün doğumu renklerindeki saçları, loş ışıkta hafifçe parlıyordu.

"...sahne seni bekliyor, Beyaz Okçu."

Ve gitti.

Yalnız kaldım. Piyanonun başında, loş ışığın altında, tavanı süsleyen altın notaların dansını izleyerek. Parmağım, bir kez daha Orta Do'ya bastı. Ses, yeniden yankılandı.

Bu sefer, peşine bir nota daha ekledim. Sonra bir tane daha. Ve bir tane daha.

Parmaklarım, tuşların üzerinde süzülmeye başladı. Yavaş, tereddütlü, paslı. Ama çalıyordum. Yıllar sonra, ilk kez çalıyordum.

Ve çaldığım melodi, "Gecenin Melodisi"ydi. Annemin bana öğrettiği o eski ninni. Solrean'ın kayıp şarkısı.

Müzik, salonu doldurdu. Altın notalar, tavanın karanlığında daha hızlı dans etmeye başladı. Sanki melodi, onları canlandırmıştı. Sanki salon, yıllardır bu şarkıyı bekliyordu.

Ve ben çalarken, zihnimde K.A.'nın sesi yankılandı. Ama bu sefer, bir soru değil, bir cevaptı:

"İşte bu melodiyi duymuştum. O gece, sen dans ederken, arkada bu çalıyordu. Ve ben, o an anladım."

Neyi anladın?

"Seni bulduğumu."

Parmaklarım, tuşların üzerinde durdu. Son nota, havada asılı kaldı; sonra, yavaşça söndü.

Ve ben, piyanonun başında, gözlerim kapalı, yanaklarımda yaşlarla, öylece oturdum.

Piyanonun başından kalktığımda, gözlerim hâlâ nemliydi. Parmaklarım, tuşlara veda eder gibi son bir kez kapağa dokundu. Sedef kakmalar, loş ışıkta hafifçe parladı; sanki piyano da bana veda ediyordu. Ya da belki de, "geri gel" diyordu.

Konser salonundan çıktığımda, koridorlar hareketlenmişti. Öğrenciler, avluya doğru akın ediyordu; herkesin elinde bir şeyler vardı; bazıları not defteri, bazıları büyü kitapları, bazıları da sadece heyecan. Aella, koridorun köşesinde beni bekliyordu.

"Sonunda!" dedi, koluma girerek. "Nerede kaldın? Lord Wilder, avluda toplanma çağrısı yaptı. Herkes oraya gidiyor."

"Ne için?"

"Turnuva duyurusu! Altın Kristal Turnuvası! Hadi, geç kalacağız!"

Aella, beni adeta sürükleyerek avluya çıkardı. Dışarı adımımı attığım anda, güneş yüzüme vurdu. Hemen elimi alnıma siper ettim; Arden'ın güneş kalkanı hâlâ işe yarıyordu, ama yine de temkinli olmakta fayda vardı. Neyse ki avlunun büyük kısmı, kulelerin gölgesinde kalıyordu.

Avlu, Vexmere'in kalbiydi. Yedi kulenin tam ortasında, devasa, yuvarlak bir açıklık. Zemin, siyah ve beyaz taşlardan yapılmıştı; bir satranç tahtası gibi. Ortada, üzerinde okulun amblemi –yedi kuleyi çevreleyen bir daire ve ortasında yükselen bir anka kuşu– işlenmiş büyük bir platform vardı. Ve platformun tam önünde, Lord Wilder duruyordu.

Wilder, her zamanki gibi kusursuzdu. Gümüş rengi saçları geriye taranmış, kehribar rengi gözleri avluyu tarıyordu. Üzerinde, Gümüş Ortaklığı'nın armasını taşıyan lacivert bir cübbe vardı; sağ elinde, kristal asası parlıyordu. Yanında, Leydi Keina duruyordu; her zamanki gibi sessiz, her zamanki gibi bileklerinde gümüş kelepçelerle. Ama gözleri, avludaki öğrencileri tek tek süzüyordu.

Aella, beni Gökyüzü Birliği'nin toplandığı alana çekiştirdi. Arden, Ronan ve Ryder çoktan oradaydı.

Ronan, beni görünce başını salladı; Ryder, her zamanki sakin gülümsemesiyle selam verdi. Arden ise elinde minik bir saksı tutuyordu; içinde, mor yapraklı bir bitki vardı.

"O ne?" diye sordum, saksıyı işaret ederek.

"Hassas bir tür," dedi Arden, fısıltıyla. "Turnuva duyuruları sırasında strese giriyor. Onu sakinleştirmeye çalışıyorum."

"Bitki mi strese giriyor?"

"Bitkiler her şeyi hisseder, Reina. Özellikle de büyük kalabalıkları."

Cevap veremeden, Lord Wilder'ın sesi avluda yankılandı. Asasını platformun taşına vurmuştu; çıkan ses, bir çanın yankısı gibi avluyu doldurdu. Herkes sustu.

"Vexmere Savaş Okulu'nun değerli öğrencileri," diye başladı Wilder, sesi avlunun en uzak köşesinden bile duyulacak kadar net ve güçlüydü. "Bugün, sizlere heyecan verici bir duyuru yapmak için toplanmış bulunuyoruz."

Bir an durdu, avluyu süzdü. Gözleri, tek tek her öğrencinin üzerinde gezindi; sanki her birini tartıyor, ölçüyor, değerlendiriyordu. Ve o gözler, bir an için bana takıldı. Sadece bir an. Ama o an, mideme bir buz kütlesi oturmaya yetti.

"Bildiğiniz gibi," diye devam etti Wilder, "diyarlarımız, uzun zamandır kırılgan bir barış içinde. Syndril, Mythos, Aetherium ve Morvath... dört diyar, Gümüş Ortaklığı'nın çatısı altında bir arada yaşıyor. Ancak barış, sadece anlaşmalarla korunmaz. Barış, aynı zamanda güçle, dayanışmayla ve yetenekle korunur."

Platformun etrafında dolaşmaya başladı. Asası, her adımında taş zemine hafifçe vuruyor, tınlayan ses avluda yankılanıyordu.

"Bu yüzden, her yıl düzenlenen Altın Kristal Turnuvası, sadece bir yarışma değildir. Bu turnuva, diyarlar arasındaki dengenin bir göstergesidir. Hangi okulun yetiştirdiği öğrenciler daha güçlü? Hangi diyar, geleceğe daha iyi hazırlanıyor? Hangi gençler, liderlik vasıflarını taşıyor? İşte turnuva, bu soruların cevabını verir."

Avluda bir uğultu yükseldi. Öğrenciler, heyecanla fısıldaşmaya başlamıştı. Aella, yanımda heyecanla zıplıyordu; Ronan, kollarını kavuşturmuş, dikkatle dinliyordu; Ryder ise gözlerini Wilder'dan ayırmıyordu, her zamanki sakin ifadesiyle.

"Geçen yıl," diye devam etti Wilder, sesi uğultuyu bastırarak, "Vexmere, turnuvada üçüncü oldu. Bu, saygıdeğer bir başarıydı. Ama bu yıl... bu yıl, hedefimiz birincilik."

Bir an durdu, asasını havaya kaldırdı. Asanın kristali, altın rengi bir ışıkla parladı; ışık, avlunun üzerinde bir kubbe oluşturdu. Ve kubbenin içinde, Altın Kristal Turnuvası'nın amblemi belirdi: dört diyarı temsil eden dört renkli kristal; mavi, yeşil, altın ve mor. Ve ortalarında, hepsini birleştiren, beyaz bir ana kristal.

"Altın Kristal Turnuvası," dedi Wilder, sesi tüm avluda yankılanarak, "dört aşamadan oluşur."

Kubbenin içindeki görüntü değişti. İlk olarak, yedi kişilik bir grup silüeti belirdi.

"Birinci aşama: Yedi kişilik gruplar oluşturulması. Her öğrenci, kendi yeteneklerine göre bir gruba katılacak. Bu gruplar, turnuvanın temel birimleri olacak."

Görüntü, iki grubun karşı karşıya geldiği bir arenaya dönüştü.

"İkinci aşama: Okul içi yarışmalar. Vexmere'in en iyi grupları, bu aşamada belirlenecek. Sadece en güçlüler, bir sonraki aşamaya geçmeye hak kazanacak."

Görüntü, farklı okulların amblemlerini gösteren bir haritaya dönüştü.

"Üçüncü aşama: Diyar yarışmaları. Seçilen gruplar, bulundukları diyardaki diğer okulların gruplarıyla yarışacak. Syndril'in en iyisi, Mythos'un en iyisi, Aetherium'un en iyisi, Morvath'ın en iyisi... hepsi bu aşamada belli olacak."

Ve son olarak, görüntü dört diyarın birleştiği devasa bir arenaya dönüştü. Arenanın ortasında, dev bir altın kristal parlıyordu.

"Dördüncü aşama: Dünyalar arası final. Her diyardan bir okul, Altın Kristal için yarışacak. Ve kazanan, sadece birincilik unvanını değil, aynı zamanda Altın Kristal'in gücünü de kazanacak."

Avluda derin bir sessizlik oldu. Herkes, kubbenin içindeki altın kristale bakıyordu. O kristal, sadece bir ödül değildi; o kristal, gücün ta kendisiydi.

"Altın Kristal," dedi Wilder, sesi neredeyse bir fısıltıya dönüşerek, "diyarların en nadir tılsımlarından biridir. Onu kazanan okul, bir yıl boyunca diyarlar arası konseyde söz sahibi olur. Ve onu kazanan öğrenciler... onlar, geleceğin liderleri olarak işaretlenir."

Kubbe, yavaşça söndü. Lord Wilder, asasını indirdi; platformun kenarına yürüdü, öğrencilere daha yakın durdu.

"Bu yıl, Vexmere olarak hedefimiz belli. Ama unutmayın: turnuva, sadece güçle kazanılmaz. Strateji, uyum, dayanışma ve zeka... hepsi, en az güç kadar önemlidir. Bu yüzden, gruplarınızı dikkatle seçin. Birlikte çalışabileceğiniz, güvenebileceğiniz, savaşabileceğiniz insanları bulun."

Gözleri, bir kez daha avluyu taradı. Ve bir kez daha, bana takıldı. Bu sefer, bakışı daha uzun sürdü. Dudaklarında, ince bir gülümseme belirdi.

"Ve unutmayın: Vexmere'de herkesin bir zinciri vardır. Ama zincirler, bazen sizi bağlamak için değil, birlikte daha güçlü olmanız için takılır."

Leydi Keina, bu sözler üzerine hafifçe kıpırdandı. Bileklerindeki gümüş kelepçeler, güneş ışığında parladı. Ve o an, Wilder'ın sözlerinin asıl hedefinin kim olduğunu anladım.

"Gruplarınızı oluşturmak için bir ayınız var," dedi Wilder, konuyu toparlayarak. "Bir ay içinde turnuva hazırlıkları başlayacak. Okul içi yarışmalar da bir ay sonra. Hazırlanın. Ve bu yıl, Altın Kristal'i Vexmere'e getirin."

Platformdan indi. Leydi Keina, bir gölge gibi onu takip etti. Ve avlu, bir anda uğultuya boğuldu.

"Gizli geçitte buluşalım," dedi Ryder, sessizce. "Hemen."

Beşimiz, avlunun kalabalığından sıyrılıp Ana Bina'nın arkasına dolandık. Ronan, her zamanki gibi etrafı kolaçan etti; kimse bizi takip etmiyordu. Kuzgun kabartmalı taşa dokunduk, gizli geçit açıldı ve karanlık merdivenlerden aşağı indik.

Meşaleler, kendiliğinden yandı. Yuvarlak oda, her zamanki gibi sıcak ve davetkardı. Taş masa, beş sandalye, tavanda dans eden yıldızlar. Burası, bizim yerimizdi.

Aella, sandalyesine oturur oturmaz konuşmaya başladı. "Bu harika! Turnuvaya katılmalıyız! Hem de hemen grup oluşturmalıyız!"

"Aella, sakin ol," dedi Ronan, kollarını kavuşturarak. "Önce neyin ne olduğunu anlamalıyız."

"Neyi anlayacaksın? Yarışacağız, kazanacağız, Altın Kristal'i alacağız!"

"O kadar basit değil." Ryder, masanın kenarına yaslandı; kehribar rengi gözleri, düşünceli bir şekilde parlıyordu. "Lord Wilder'ın söylediklerini dikkatli dinlediniz mi? 'Turnuva, diyarlar arasındaki dengenin bir göstergesidir.' 'Kazanan öğrenciler, geleceğin liderleri olarak işaretlenir.' Bu, turnuvanın bir yarışmadan çok daha fazlası olduğu anlamına geliyor."

"Ne demek istiyorsun?" diye sordum.

Ryder, bana döndü. "Ortaklık, turnuvayı bir seçim aracı olarak kullanıyor. En güçlü öğrencileri bir araya toplamak, onları izlemek, test etmek ve... kontrol etmek için."

Arden, elindeki saksıyı masaya bıraktı. Mor yapraklı bitki, hafifçe titriyordu. "Bitkiler de aynı şeyi söylüyor," dedi, sessizce. "Turnuva hakkında kötü şeyler fısıldıyorlar. Toprak, bir şeylerin ters gittiğini hissediyor."

"Bakın," dedi Ronan, derin bir nefes alarak. "Turnuvanın tehlikeli olduğunu ben de düşünüyorum. Ama bir yandan da, bu bizim için bir fırsat olabilir."

"Nasıl bir fırsat?" diye sordu Aella.

"Ortaklık'ın ne planladığını öğrenmek için. Turnuvaya katılırsak, onların içine sızabiliriz. Bilgi toplayabiliriz. Ve belki de... onları durdurmanın bir yolunu buluruz."

Sessizlik oldu. Hepimiz, Ronan'ın sözlerini tartıyorduk. Bir yandan, turnuva gerçekten tehlikeliydi. Diğer yandan, Ortaklık'ın ne planladığını öğrenmek için eşsiz bir fırsattı.

"Reina?" Aella, bana döndü. "Sen ne düşünüyorsun?"

Herkes bana baktı. Dört çift göz, kararımı bekliyordu.

Derin bir nefes aldım. Turnuvaya katılmak, dikkat çekmek demekti. Ve dikkat çekmek, benim için her zaman tehlikeli olmuştu. Ama aynı zamanda, bu turnuva bana gücümü test etme, sınırlarımı zorlama ve belki de... K.A.'nın kim olduğunu öğrenme fırsatı verebilirdi.

"Katılalım," dedim, sesim kararlı. "Ama dikkatli olacağız. Birbirimizi koruyacağız. Ve Ortaklık'ın oyununu, onların kurallarıyla oynayacağız."

Aella, sevinçle ellerini birbirine vurdu. Ronan, başını salladı. Ryder, sakin bir gülümsemeyle onayladı. Arden ise bitkisine baktı; mor yapraklar, hafifçe titreşti.

"O zaman," dedi Ryder, "grubumuzu oluşturalım. Yedi kişi olmamız gerekiyor. Şu an beş kişiyiz. İki kişiye daha ihtiyacımız var."

"O iki kişiyi mutlaka buluruz. Gruplar arası yarışmaların başlamasına dört ay var."

"O zaman," dedim, ayağa kalkarak, "Kırık Kanatlar, turnuvaya katılıyor. Ve Altın Kristal'i alacağız."

Hep birlikte ayağa kalktık. Ellerimizi, masanın üzerinde birleştirdik.

"Kırık Kanatlar için," dedi Aella.

"Altın Kristal için," dedi Ronan.

"Ortaklık'a karşı," dedi Ryder.

"Doğa için," dedi Arden.

"Ve birbirimiz için," dedim.

Beş el, masanın üzerinde kenetlendi. Ve tavandaki yıldızlar, daha parlak yanmaya başladı.

Gizli geçitten çıktığımızda, avlu hâlâ turnuva heyecanıyla çalkalanıyordu. Öğrenciler, gruplar halinde toplanmış, hararetli hararetli tartışıyordu. Kimi strateji konuşuyor, kimi şimdiden takım arkadaşlarını seçmeye başlamıştı. Ignis ve Thorne'u, Demir Alev Birliği'nin köşesinde baş başa vermiş, fısıldaşırken gördüm. Göz göze geldik; Ignis, bana öldürücü bir bakış attı, sonra başını çevirdi. Belli ki turnuva için planları vardı. Ve o planlarda, benim yerim pek de hoş değildi.

Ama şimdi bunu düşünecek vaktim yoktu.

Çünkü Aella, koluma girmiş, beni Konser Salonu'na doğru sürüklüyordu. "Seçmeler!" diyordu, nefes nefese. "Neredeyse saati geldi! Geç kalacağız!"

"Aella, ben sadece dinleyici olarak..."

"Saçmalama! O piyanonun başına oturacaksın ve çalacaksın!"

"Aella..."

"İtiraz yok, Beyaz Okçu!"

Konser Salonu, avludaki kalabalığın aksine, sakin ve sessizdi. Ama içeri adım attığımızda, sahnenin önünde toplanmış küçük bir grup gördük. Yedi Diyarın Yankısı'nın mevcut üyeleri. Beş kişiydiler.

En önde, uzun siyah saçları omuzlarına dökülen, zeytin yeşili gözlü bir kız duruyordu. Elleri, yıllarca enstrüman çalmaktan nasırlanmıştı; duruşu, bir orkestra şefi kadar otoriterdi. Lyria Vensar. Grubun lideri. Mor Yıldız Birliği'nden, dördüncü sınıf.

Yanında, uzun boylu, geniş omuzlu bir büyücü duruyordu. Sakalı, örgülerle süslenmişti; ellerinde, devasa davul tokmakları tutuyordu. Tharion. Davulcu. Demir Alev Birliği'nden, dördüncü sınıf. Büyücülerin ritim duygusu efsaneydi; Tharion da bu efsanenin yaşayan kanıtıydı.

Biraz ileride, gümüş saçlı, ince yapılı bir elf kızı, kemanını akort ediyordu. Yayını tellere sürttüğünde, çıkan ses rüzgârın fısıltısı gibiydi. Sylara Moonbrook. Kemancı. Gökyüzü Birliği'nden, üçüncü sınıf. Kemanıyla rüzgârı kontrol edebildiği söyleniyordu.

Ve en kenarda, neredeyse gölgelere saklanmış gibi duran, kumral saçlı, sessiz bir oğlan vardı. Elinde, gümüş bir flüt tutuyordu; flütün üzerinde, minik yaprak desenleri işlenmişti. Miren Alder. Flütçü. Mor Yıldız Birliği'nden, ikinci sınıf. Sessizdi, içine kapanıktı; ama flütüyle bitkileri bile büyütebildiği söyleniyordu.

Ve son olarak, sahnenin kenarında, kollarını kavuşturmuş, bizi bekleyen birini gördüm. Elrond Thornwood. Birinci solist yedeği ve grubun vokal koçu. Demir Alev Birliği'nden, üçüncü sınıf. Bariton sesiyle tanınıyordu; sahnede enerjisiyle herkesi coşturabilen bir performansçıydı.

"Sonunda," dedi Lyria, bizi görünce. Sesi, beklediğimden daha sıcaktı. "Aella Skies ve Reina Arlon. Sizi bekliyorduk."

"Bizi mi?" diye sordum, şaşkınlıkla.

"Evet. Aella, ikinci solist seçmelerine katılacağını söyledi. Senin de piyanist seçmelerine katılacağını duyduk."

Aella'ya döndüm; gözleri, yaramaz bir çocuk gibi parlıyordu. "Ne zaman haber verdin?"

"Sen tuvaletteyken," dedi, sırıtarak.

"Harika."

Lyria, eliyle piyanoyu işaret etti. "Piyano seni bekliyor, Reina Arlon. Hazır olduğunda başlayabiliriz."

Kalbim, göğsümden fırlayacak gibi atıyordu. Ayaklarım, yere yapışmış gibiydi. Ama Aella, elimi sıktı; sonra beni hafifçe piyanoya doğru itti. "Git," dedi, fısıltıyla. "Sahne seni bekliyor, Beyaz Okçu."

Yürüdüm. Her adımda, kalbim biraz daha hızlandı. Piyanonun başına ulaştığımda, sedef kakmalı kapağı kaldırdım. Tuşlar, loş ışıkta hafifçe parlıyordu. Tabureye oturdum. Parmaklarımı tuşlara yerleştirdim.

Ve çalmaya başladım.

İlk nota, salonun sessizliğini yardı. Orta Do. Ardından, bir melodi doğdu. Yavaş, hüzünlü, kadim bir melodi. "Gecenin Melodisi." Annemin bana öğrettiği o eski ninni. Solrean'ın kayıp şarkısı.

Parmaklarım, tuşların üzerinde süzüldü. Müzik, salonu doldurdu; yedi kuleli avizenin kristallerine çarptı, duvarlarda yankılandı, tavanı süsleyen altın notaların dansını hızlandırdı. Ve ben, o an, her şeyi unuttum. Albino olduğumu, kara listede olduğumu, K.A.'yı, turnuvayı, Ortaklık'ı... Her şeyi.

Sadece müzik vardı.

Ve müziğin içinde, bir ses yankılandı. K.A.'nın sesi.

"Bu melodiyi biliyorum. O gece, baloda... senin için çalmışlardı."

Parmaklarım, bir an duraksadı. Ama sonra, devam ettim. Çünkü bu melodi, sadece geçmişe ait değildi. Bu melodi, şimdiye aitti. Bana aitti.

"Seni buldum."

Son nota, havada asılı kaldı. Sonra, yavaşça söndü.

Ve salon, derin bir sessizliğe gömüldü.

Sessizlik, bir saniye mi sürdü, bir dakika mı, bilmiyorum. Ama sonra, bir alkış koptu. Sonra bir tane daha. Ve bir tane daha. Lyria, ayakta alkışlıyordu; gözlerinde, saf bir hayranlık vardı. Tharion, davul tokmaklarını birbirine vurarak tempo tutuyordu. Sylara, kemanını göğsüne bastırmış, gözleri dolu dolu gülümsüyordu. Miren, sessizce başını sallıyordu. Eldron ise, "Vay canına," diye fısıldadı, sesi yankılandı.

Ve Aella... Aella, salonun ortasında zıplıyor, "Ben demiştim! Ben demiştim!" diye bağırıyordu.

Lyria, yanıma geldi. Elini omzuma koydu. "Reina Arlon," dedi, sesi ciddi ama sıcak. "Yedi Diyarın Yankısı'na hoş geldin. Piyanistimiz oldun."

Gözlerim doldu. Ama bu sefer, üzüntüden değil. Gururdan.

"Teşekkür ederim," diye fısıldadım.

"Teşekkür etme," dedi Lyria. "Yeteneğinle kazandın."

Aella'nın seçmeleri, benimkinden hemen sonra yapıldı. Ve itiraf etmeliyim ki, Aella sahnede doğmuştu. Şarkı söylemeye başladığı anda, sesi salonu doldurdu; rüzgâr çanları gibi berrak, bir elfın sesi kadar kadim, ama aynı zamanda insanın kalbine dokunan bir sıcaklıkla. Sylara'nın kemanı, ona eşlik etti; Tharion'un davulları, ritmi tuttu. Ve Aella, sahnede dans ederek, dönerek, gülerek şarkısını söyledi.

Şarkı bittiğinde, Lyria'nın yüzünde ender görülen bir gülümseme vardı. "İkinci solistimiz de belli oldu," dedi. "Aella Skies, Yankımız'a hoş geldin."

Aella, sahneden atlayıp boynuma sarıldı. "Başardık!" diye bağırdı, kulağımın dibinde. "Başardık, Beyaz Okçu!"

"Başardık, Aşk Perisi."

O gece, odama döndüğümde, ay çoktan yükselmişti. Aella, yorgunluktan bitap düşmüş, yatağına yığılmış, saniyeler içinde uykuya dalmıştı. Ben ise hâlâ uyanıktım. Piyanonun tuşları, parmak uçlarımda yankılanıyordu; Gecenin Melodisi, zihnimde dönüp duruyordu.

Geceliğimi giydim, yatağa oturdum. Ve tam uzanacakken, yastığımın üzerinde bir şey fark ettim.

Bir not. Bu sefer, gece mavisi bir parşömen. Üzerinde, gümüş mürekkeple yazılmış tek bir cümle:

"Gecenin Melodisi... Sen çalarken, ben de duydum. Sesin, karanlığımı aydınlatıyor. – K.A."

Kalbim, deli gibi atıyordu. Notu okurken, kuzgun pencerede belirdi. Gagasında, minik, parlak bir şey tutuyordu. Uçtu, omzuma kondu ve gagasındaki nesneyi avucuma bıraktı.

Gümüş bir nota anahtarı. Minik, zarif, kolye ucu olarak takılabilecek büyüklükte. Üzerinde, minik bir yazı kazınmıştı: "Buz Yıldızı."

"Bu da ne?" diye sordum, sesim titreyerek.

Kuzgun, her zamanki gibi cevap vermedi. Sadece göz kırptı; zümrüt yeşili gözleri, ay ışığında parladı. Sonra, gagasını saçlarıma sürttü ve her zamanki yuvasına, saçlarımın arasına yerleşti.

Nota anahtarını avucumda sıktım. Gümüş, tenimde ısındı; sanki içinde, K.A.'nın sıcaklığını taşıyordu.

"Kimsin sen?" diye fısıldadım karanlığa. "Neden saklanıyorsun? Neden kendini göstermiyorsun?"

Cevap gelmedi. Sadece, pencereden süzülen ay ışığı, odanın duvarında bir gölge oluşturdu. Ve o gölge, bir anlığına, bir kuzgun silüetine dönüştü. Sonra, kayboldu.

Kolyeyi, yüzüğün yanına, tuniğimin iç cebine yerleştirdim. Üç tılsım, yan yana. Siyah taşlı yüzük, gece mavisi tüy ve gümüş nota anahtarı.

Yatağa uzandım. Gözlerimi kapadım. Ve uykuya dalarken, zihnimde bir melodi yankılandı. Gecenin Melodisi. Ama bu sefer, ona bir ses eşlik ediyordu. Derin, kadim, özlem dolu bir ses. K.A.'nın sesi.

"Seni buldum, Buz Yıldızı. Ve bir daha kaybetmeyeceğim."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.