Sabah güneşi, Vexmere'in doğu kulesine vurduğunda, ben çoktan uyanıktım. Ama bu sefer, uykusuzluktan değil. Gerginlikten de değil. Sadece... hafta sonuydu.
Hafta sonu. İlk haftamı tamamlamıştım. Ve bugün, hiçbir dersim yoktu.
Pencereden süzülen ışık huzmeleri, odanın taş zeminine altın rengi lekeler düşürüyordu. Güneş, dağın zirvesindeki karları eritmiş, bahçedeki çiçekleri açtırmış, gökyüzünü masmavi bir örtü gibi sermişti. Kuşlar cıvıldıyor, çeşmenin suyu her zamanki melodisini mırıldanıyordu. Tek kelimeyle, muhteşem bir cumartesi sabahıydı.
Ve ben, yatağımda kıvrılmış, güneş ışığından kaçıyordum.
Çünkü albinizm, sadece saç rengimi ve tenimi belirlemekle kalmıyordu. Aynı zamanda, güneşe karşı alerjimi de. Güneş ışığı, tenime değdiğinde kaşıntı, kızarıklık ve uzun süreli maruziyette kabarcıklara neden oluyordu. Syndril'de, annem bana özel güneş kremleri yaptırır, kalın perdeli odamda vakit geçirmemi sağlardı. Ama Vexmere'de, bu lüksüm yoktu.
Bu yüzden, hafta sonu güneşi benim için bir hediye değil, bir tehditti.
Yorganı başıma kadar çektim. Kuzgun, saçlarımın arasındaki minik yuvasından homurdandı; güneş ışığı onu da rahatsız etmişti. Ama en azından o, siyah tüyleri sayesinde güneşi emebiliyordu. Ben ise sadece yanıyordum.
Tam o sırada, yorgan bir anda üzerimden çekildi.
"GÜNAYDIN, BEYAZ OKÇU!"
Aella. Tabii ki Aella.
Gözlerimi kırpıştırarak doğruldum. Aella, yatağımın başında, elinde yorganımla duruyordu. Üzerinde, bulut desenli geceliği; saçları, her zamanki gibi gün doğumu renklerinde dalgalanıyordu. Gözleri, yaramaz bir çocuk gibi parlıyordu.
"Delirdin mi?" diye mırıldandım, yorganı geri çekmeye çalışarak. "Geri ver onu!"
"Hayır!" Aella, yorganı arkasına sakladı. "Bugün cumartesi! Hafta sonu! Ve sen, yatakta çürümeyeceksin. Kalk, kahvaltıya gidiyoruz."
"Aella, güneş var. Tenim..."
"Biliyorum, biliyorum." Aella, dolabıma yöneldi, kapağı açtı. İçinden, okul üniformamın yanında asılı duran uzun kollu, açık renkli bir tunik çıkardı. "Bunu giyersin. Ben de sana güneş kremi buldum."
Cebinden, minik, mor bir şişe çıkardı. "Arden yaptı. Doğal, bitkisel, süper korumalı. Hadi, sür ve giyin. Kahvaltı bekler!"
Çaresizce gülümsedim. Aella'ya hayır denmezdi. Şişeyi elime aldım; üzerinde, Arden'ın el yazısıyla "Reina için – Güneş Kalkanı" yazıyordu. Kalbim, minnetle ısındı.
Kremi yüzüme, kollarıma, ellerime sürdüm. Serin, ferah bir koku yayıldı; lavanta ve aloe vera karışımı. Ardından tuniği giydim. Açık krem rengi, bol kesimli, uzun kollu ve yakası hafif kapalıydı; güneşten korunmak için idealdi. Altına, kahverengi bir pantolon ve hafif bir pelerin ekledim. Pelerinin astarı hâlâ boştu; hâlâ bir birlik seçmemiştim.
Aella, beni süzdü, başını salladı. "Harika. Şimdi, kahvaltı!"
Kuzgun, saçlarımın arasından homurdanarak çıktı, omzuma kondu. "Ben de geliyorum," der gibi gagasını havaya kaldırdı.
"Sen," dedim, onu işaret ederek, "burada kal. Yemekhanede kuş istemezler."
Kuzgun, gözlerini kıstı; alındığını belli eden bir bakıştı bu. Ama sonra, kanatlarını çırptı ve pencerenin kenarına kondu. Bize küsmüştü.
"Sonra sana ceviz getiririm," dedim, gülümseyerek.
Kuzgun, başını çevirdi; ama gagasının kenarında, bir gülümseme olduğuna yemin edebilirdim.
Kuzgunu kucağıma aldım, tüylerini okşadım. Pencereyi açtım.
"Hadi bakalım, biraz dolaş."
Kuzgun hızlıca pencereden çıktı.
Yemekhane, cumartesi sabahına rağmen oldukça kalabalıktı. Hafta içi derslerden kaçan öğrenciler, hafta sonu yemekhanede toplanır, dedikodu yapar, planlar kurardı. Masalar, birliklere göre ayrılmıştı; ama hafta sonu kuralları daha gevşekti. Herkes, istediği masada oturabilirdi.
Aella, beni Gökyüzü Birliği'nin masasına sürükledi. Ama masada, sadece bir kişi vardı: Arden.
Doğa Gardiyanı, her zamanki gibi sessizce oturuyor, önündeki tabakta domates, salatalık, biber ve bir dilim ekmekle kahvaltı ediyordu. Bizi görünce, yeşil gözlerini kaldırdı, başını hafifçe salladı. "Günaydın."
"Günaydın, bitki manyağı," dedi Aella, yanına otururken. "Krem için teşekkürler. Reina bayıldı."
"Bitki manyağı değil," dedi Arden, her zamanki sakinliğiyle. "Ve krem işe yaradı mı?"
"Harika," dedim, otururken. "Gerçekten, Arden. Teşekkür ederim."
Arden, başını salladı; ama yanakları hafifçe kızardı. İltifatlara alışkın değildi belli ki.
Tam o sırada, yemekhanenin kapısından iki kişi daha girdi. Ronan ve Ryder. Yan yana yürüyorlardı; Ronan, her zamanki gibi kaslı, iri, kurtvari adımlarla; Ryder ise daha sakin, daha kontrollü, bir gölge gibi. Ama ikisi de gülümsüyordu.
"Günaydın," dedi Ronan, masaya otururken. Saçları hâlâ dağınıktı; belli ki yeni uyanmıştı. "Bugün plan ne?"
"Plan mı?" Aella, böreğinden kocaman bir ısırık aldı. "Plan şu: Reina ile okçuluk iddiası!"
Çatalım elimde dondu. "Ne iddiası?"
Aella'nın gözleri parladı. "Okçuluk sahasında, sen ve ben. Üç ok. Kim kazanırsa, kaybeden bir hafta boyunca kazananın çantasını taşıyacak."
"Sen delisin."
"Biliyorum. Ama kabul ediyor musun?"
Arden, sessizce domatesini dilimledi. "Aella, sen Keşif ve Gözetleme Bölümü'ndesin. Okçuluk senin temel dersin. Reina ise daha yeni başladı. Bu adil değil."
"Reina, daha ilk derste üç oku tam ortaya sapladı!" Aella, böreğini sallayarak savundu kendini. "Üstelik Thalen, Ay Işığı'nı ona verdi. Bence oldukça adil."
Ronan, sırıttı. "Bence de adil. Hatta ben Reina'ya bahse girerim."
Ryder, çorbasını karıştırdı. "Ben de. Üzgünüm, Aella. Ama Beyaz Okçu'nun ünü, seninkinden daha yeni."
"İhanet!" Aella, elini kalbine götürdü, yaralı bir aşık gibi. "Kendi birliğimden bile destek görmüyorum!"
"Sen Gökyüzü Birliği'ndensin, ben Gölge Birliği'ni düşünüyorum," dedi Ryder, sakin. "Yani sayılmaz."
Aella, ona dil çıkardı. Sonra bana döndü. "Evet, Beyaz Okçu? Kabul ediyor musun, yoksa korktun mu?"
Derin bir nefes aldım. Güneş, pencereden içeri süzülüyor, tenimi hafifçe kaşındırıyordu. Ama Arden'ın kremi işe yarıyordu; kızarıklık yoktu, kabarcık yoktu. Ve Aella'nın meydan okuması, içimdeki rekabet ateşini yakmıştı.
"Kabul," dedim, gülümseyerek. "Ama kaybettiğinde ağlamak yok."
Aella'nın gülümsemesi, kulaklarına kadar vardı. "Anlaştık! Kahvaltıdan sonra, okçuluk sahası. Herkes şahit!"
Arden, sessizce iç çekti. "Bitkiler, bugün çok fazla testosteron olacağını söyledi."
"Testosteron mu?" Aella, kaşlarını kaldırdı. "Ben kızım!"
"Evet, ama rekabet ruhu, cinsiyet tanımaz."
Ronan kahkaha attı; Ryder, sessizce gülümsedi. Ve ben, bu masada, bu insanlarla birlikte, ilk kez gerçekten evimde hissettim.
"Bir grup olduk sanki," dedi Ryder.
"O zaman bu grubun ismi olmalı!" dedi Aella.
Düşündüm, hepimiz zorlu şartlar altında bu okulda, bir karakolda birbirimizi bulmuştuk. Hepimiz kırıktık.
"Kırık Kanatlar," dedim sessizce.
Arden duydu. "Ne?"
"Hepimizin içinde bir kırık var, Arden. Ve Kırık Kanatlar, bütün kırıkları birlikte tamir eder."
Sessizlik çöktü.
Kötü bir şey mi demiştim?
Aella hemen atladı. "Kırık Kanatlar küllerinden doğuyor! Slogan nasıl olmuş?"
Hepimiz gülmeye başladık, o kadar çok güldük ki, bazı birlikler bize aval aval bakıverdi.
"Var mıyız, Gümüş Ortaklığı'na rağmen ayakta kalmaya?" diye sordu Ryder. Elini masaya koydu.
En önce Aella koydu, sonra Arden.
"Ee siz çocuklar?" Başını eğdi Aella. "Yok musunuz?"
Ronan bana baktı. "Ben, okçumun peşinden giderim. O, neye karar verirse ben de oradayım."
Dördü de bana baktı.
Yirmi bir yaşında, sürekli savaşan, hiç arkadaşı olmayan bir kızdım. Fakat şimdi, bu felaketin içinde bir grubum olacaktı.
Elimi koydum, Ronan da benim elimin üzerine elini koydu.
"O zaman," dedi Aella. "Yaşanacak onca felakete rağmen ayakta kalmaya ant içerim."
"Bende."
Hepimiz yeminleri ettik.
Ve kalbimde ilk defa sevgi tohumları açtı.
Kahvaltı bittiğinde, güneş çoktan yükselmiş, dağın zirvesindeki son kar lekelerini de eritmişti. Yemekhaneden çıkarken, Aella koluma girmiş, beni adeta sürükleyerek okçuluk sahasına doğru götürüyordu.
İyi ki okçuluk sahası kapalı bir alandı ve güneş girmiyordu.
Aella beni sürüklerken, Arden, güneşin bana geçmemesi için bir güneş kalkanı örmüştü.
Ronan, Ryder ve Arden arkamızdan geliyordu; üçü de kendi aralarında bir şeyler konuşuyor, ara sıra gülüyorlardı.
Okçuluk sahası, hafta sonu olmasına rağmen boş değildi. Birkaç öğrenci, kendi başlarına antrenman yapıyordu. Ama sahanın ortasındaki en iyi hedef tahtası, sanki bizi bekliyormuş gibi boştu.
Aella, yayların asılı olduğu duvara yürüdü. Kendi yayını aldı; orta boy, gümüş işlemeli, rüzgâr elementiyle uyumlu bir elf yayı. Sonra bana döndü.
"Senin yayın nerede?"
"Ay Işığı," dedim. "Ama onu odamda bıraktım. Burada, duvardaki yaylardan birini kullanırım."
"Hayır." Aella, başını iki yana salladı. "Bu bir iddia. Ve iddia, en iyi yayınla yapılır. Ronan, gidip Ay Işığı'nı alır mısın? Odamızın kapısı açık. Yatağın başucunda duruyor."
Ronan, itiraz etmeden döndü ve okul binasına doğru koşmaya başladı. Kurt hızıyla, birkaç dakikaya dönerdi.
Aella'ya döndüm. "Onu neden gönderdin?"
"Çünkü," dedi Aella, göz kırparak, "senin en iyi halinle yenmek istiyorum. Yoksa zaferin tadı olmaz."
"Kendine çok güveniyorsun."
"Güven, bir elfın ikinci adıdır."
Arden, kenardaki banka oturmuş, yanında getirdiği minik bir bitkiyi inceliyordu. Ryder ise hedef tahtasına yaslanmış, kollarını kavuşturmuş, sessizce bizi izliyordu. Kehribar rengi gözleri, merakla parlıyordu.
"Kurallar," dedi Ryder, hakem edasıyla. "Üç ok. En yüksek puanı alan kazanır. Beraberlik durumunda, ani ölüm: birer ok daha, ta ki biri öne geçene kadar."
"Kabul," dedi Aella.
"Kabul," dedim.
Tam o sırada, Ronan nefes nefese geri döndü. Elinde, Ay Işığı. Beyaz ahşabı, güneşte hafifçe parlıyordu; gümüş işlemeleri, ay ışığını andıran soluk mavi bir ışık saçıyordu. Yayı bana uzattı.
"Al, okçu. Göster onlara."
Yayı elime aldım. Parmaklarım, soğuk ahşaba değdiğinde, o tanıdık titreşimi hissettim. Ay Işığı, beni selamlıyordu.
Aella ile birlikte atış çizgisine yürüdük. İkimiz de yaylarımızı kavradık, kirişlerimizi kontrol ettik, duruşumuzu ayarladık. Hedef tahtası, tam elli adım ötemizdeydi. Thalen'ın dersinde kullandığımız mesafenin aynısı.
"İlk atış," dedi Ryder, elini kaldırarak. "Ben işaret vereceğim."
Aella, derin bir nefes aldı. Rüzgârı hissetti; bir elf olarak, bu onun doğal yeteneğiydi. Parmakları, kirişi gerdi. Gözleri, hedefe kilitlendi.
Ryder, elini indirdi. "Başla!"
Aella'nın oku, havayı yardı. Rüzgârı arkasına almıştı; ok, hedefin tam ortasına, on ikiden saplandı. Kusursuz bir atış.
"On iki!" diye bağırdı Ronan, skoru not ederek.
Aella, bana döndü, sırıttı. "Sıra sende, Beyaz Okçu."
Derin bir nefes aldım. Ay Işığı'nı kaldırdım. Kirişi gerdim. Ama bu sefer, dünkü dersten farklı bir şey yaptım. Zihnimi boşalttım. Ne rüzgârı düşündüm, ne mesafeyi, ne de Aella'nın skorunu. Sadece hedefi gördüm. Ve zihnimde, o ses yankılandı:
"Nefesini tut. Parmaklarını gevşet. Okun, senin bir parçan olsun."
Ses, bu sefer emir vermiyordu. Sadece rehberlik ediyordu. Yumuşak, sabırlı, tanıdık.
Ok, yaydan çıktı. Havada süzüldü. Ve Aella'nın okunun tam yanına, on ikiye saplandı. İki ok, yan yana duruyordu; aralarında bir karış bile boşluk yoktu.
"On iki!" diye bağırdı Ronan, bu sefer daha heyecanlı.
Aella'nın gülümsemesi, bir anlığına soldu. Ama sonra, daha da büyüdü. "İyi atış. Ama daha iki ok var."
"Biliyorum."
İkinci atış. Aella, bu sefer rüzgârı daha dikkatli hesapladı. Oku, hafif bir kavis çizdi, rüzgârın etkisini minimize etti. Ok, yine on ikiye saplandı. Ama bu sefer, hedefin tam merkezinde, minik bir çatlak oluştu; üç ok, aynı noktaya saplanmıştı.
Sıra bendeydi. Ay Işığı'nı yeniden kaldırdım. Bu sefer, zihnimdeki sesi beklemedim. Kendi içgüdülerime güvendim. Ok, parmaklarımdan kaydı, havayı yardı ve Aella'nın oklarının tam üzerine, dördüncü bir ok olarak saplandı. Hedef tahtasının merkezi, artık bir ok yığınına dönüşmüştü.
"On iki!" Ronan'ın sesi, artık hayranlık doluydu.
Aella, yayını indirdi. Bana baktı. Gözlerinde, hayal kırıklığı değil, saf bir saygı vardı. "Üçüncü atış?"
"Üçüncü atış."
Aella, son okunu yerleştirdi. Derin bir nefes aldı, gözlerini kapadı, rüzgârı dinledi. Sonra gözlerini açtı, oku bıraktı. Ok, hedefe doğru uçtu. Ama bu sefer, rüzgâr aniden yön değiştirdi; ok, hafifçe saptı ve on ikinin hemen dışına, on bir numaralı halkaya saplandı.
Aella'nın nefesi kesildi. "Lan..."
"Şanssızlık," dedi Arden, banktan sakin bir sesle. "Rüzgâr, seni yanılttı."
"Rüzgâr beni yanıltmaz!" Aella'nın sesi, öfkeden çok şaşkınlıkla doluydu. "Ben bir hava elfiyim! Rüzgâr benim dostumdur!"
"Bazen dostlar da ihanet eder," dedi Ryder, felsefi bir tonla.
Aella, ona öldürücü bir bakış attı. Ama sonra, derin bir nefes aldı, sakinleşti. Bana döndü. "Son atış, Beyaz Okçu. On bir yaparsan, berabere kalırız. On iki yaparsan, kazanırsın."
Ay Işığı'nı kaldırdım. Son ok, parmaklarımın arasındaydı. Kalbim, hızlı atıyordu; ama ellerim titremiyordu. Zihnim, berraktı.
"Seni izliyorum, Buz Yıldızı. Göster onlara."
Ses, bu sefer cesaret veriyordu. Gurur doluydu.
Ok, yaydan çıktı. Havada süzüldü. Ve hedef tahtasının tam ortasına, diğer dört okun tam üzerine, beşinci bir ok olarak saplandı. Hedef tahtası, artık dayanamayacak hale gelmişti; merkezi tamamen parçalandı, oklar birbirine kenetlendi.
"On iki!" Ronan'ın sesi, sahada yankılandı. "Reina kazandı!"
Aella, yayını yere bıraktı. Bir an, hiçbir şey söylemedi. Sonra, bana doğru yürüdü. Ve... gülümsedi.
"Tebrikler, Beyaz Okçu." Elini uzattı. "Bir hafta boyunca çantanı taşıyacağım. Ama söz ver, bir dahaki sefere rüzgâr bana ihanet etmeyecek."
Elini sıktım, gülümseyerek. "Söz veremem. Rüzgâr, özgürdür."
"Tıpkı senin gibi," dedi Aella, göz kırparak.
Arden, banktan kalktı, yanımıza geldi. "Bu iddiayı, öğle yemeğinde kutlamalıyız."
"Benim ısmarladığım bir şeyler olacak mı?" diye sordu Ryder.
"Hayır," dedi Arden, sakin. "Ama serada, yeni yetiştirdiğim çilekler var. Onları getirebilirim."
"Çilek mi?" Ronan'ın gözleri parladı. "Kurtlar çilek sever mi?"
"Sever," dedi Ryder. "Ben de severim. Anlaşma tamamdır."
Öğle yemeğine kadar vaktimiz vardı. Aella, iddiayı kaybetmenin verdiği enerjiyle (ya da hırsla) kendini arena dövüş tekniklerine adamaya karar verdi. Ronan ve Ryder da ona katıldı. Arden, serasına döndü; çilekleri toplamak ve bitkilerini sulamak için.
Bana gelince... Ben, bahçede, gölgeli bir bankta oturmayı planlıyordum. Güneş, hâlâ tepedeydi; Arden'ın kremi işe yarıyordu ama yine de temkinli olmakta fayda vardı.
Ama daha banka oturamadan, kuzgun omzuma kondu.
"Sen," dedim, şaşkınlıkla. "Neredeydin? Bana küsmüştün sanıyordum."
Kuzgun, gagasında bir şey tutuyordu. Minik, parlak, mavi bir şey. Onu avucuma bıraktı.
Bir tüy.
Ama sıradan bir tüy değil. Gece mavisi, ucu gümüş rengi, hafifçe parlayan bir tüy. Tıpkı...
"Siyah Kanatlar Efsanesi'ndeki Morthel'ın kanatlarından dökülen tüyler gibi," diye fısıldadım.
Kuzgun, başını salladı.
"Bunu nereden buldun?"
Kuzgun, cevap vermedi. Sadece kanatlarını çırptı, bahçedeki gümüş yapraklı ağaca kondu. Ve orada, dalların arasında, beni izlemeye devam etti.
Tüyü avucumda sıktım. Sıcaktı. Sanki içinde, bir kalp atışı vardı. Ve o an anladım ki, bu tüy de bir tılsımdı. Tıpkı yüzük gibi.
Ve tıpkı yüzük gibi, bana K.A. tarafından gönderilmişti.
"Kimsin sen?" diye fısıldadım, tüye bakarak. "Neden bana bunları gönderiyorsun?"
Rüzgâr, hafifçe esti. Ve rüzgârın içinde, o ses yankılandı:
"Yakında öğreneceksin."
Kuzgunu okşarken, Arden'ın bana ördüğü güneş kalkanı aktifleşti. Tenimde hafif bir serinlik hissettim; lavanta ve aloe vera kokusu, bahçedeki yaseminlerin kokusuna karıştı. Güneş, hâlâ tepedeydi; ama artık tenimi yakmıyordu. Arden'ın kremi, gerçekten bir mucizeydi.
Kuzgun, tüyü avucuma bıraktıktan sonra omzumdan havalandı, bahçedeki gümüş yapraklı ağacın dallarına kondu. Orada, beni izlemeye devam etti. Tüy ise avucumda hafifçe titriyor, sanki içinde bir kalp atışı taşıyordu. Onu dikkatlice tuniğimin iç cebine yerleştirdim; yüzüğün yanına. İki tılsım, yan yana.
Tam o sırada, bahçenin kapısından Aella'nın sesi yankılandı.
"Reina! Arena! Hemen!"
İç çektim. Dinlenme molam, görünüşe göre sona ermişti.
Arena, hafta sonu olmasına rağmen açıktı. Komutan Zara, cumartesi günleri serbest antrenman izni verirdi; öğrenciler, bireysel ya da grup halinde çalışabilir, dövüş tekniklerini geliştirebilirdi. Ve bugün, arena neredeyse boştu. Sadece birkaç üst sınıf öğrencisi, kendi köşelerinde antrenman yapıyordu.
Biz ise arenanın tam ortasını ele geçirmiştik.
Aella, antrenman kıyafetlerini çoktan giymişti; üzerinde, Gökyüzü Birliği'nin mavi-beyaz eğitim tuniği, altında rahat bir pantolon, ellerinde hafif deri eldivenler. Saçlarını sıkı bir at kuyruğu yapmıştı; gün doğumu renkleri, arenanın meşalelerinde titreşiyordu.
Ronan, Yakın Dövüş Bölümü'nün kahverengi antrenman kıyafetleri içindeydi. Kolları çıplaktı; kasları, her hareketinde dalgalanıyordu. Elinde, köreltilmiş bir eğitim kılıcı tutuyordu; ama o kılıcı öyle doğal tutuyordu ki, sanki vücudunun bir uzantısıydı.
Ryder ise... Ryder, Gölge Birliği'nin siyah antrenman tuniğini giymişti. Üzerinde, gümüş bir kuzgun işlemesi vardı; birliğe henüz katılmamıştı ama şimdiden onların kıyafetini benimsemişti. Elinde, ince, zarif bir eğitim kılıcı vardı; bir gölge kadar sessiz, bir yılan kadar hızlı görünüyordu.
"Sonunda!" dedi Aella, beni görünce. "Ne oldu, kuzgunla sohbet mi ettin?"
"Sayılır," dedim, arenaya adım atarken. Üzerimde hâlâ açık krem rengi tuniğim vardı; antrenman için pek uygun değildi. Ama Aella, bana bir çift deri eldiven fırlattı. "En azından ellerini koru."
Eldivenleri giydim. Ronan, bana bir eğitim kılıcı uzattı. "Bugün, temel savunma ve karşı saldırı çalışacağız. Dünkü derste Zara'nın öğrettiklerini pekiştireceğiz."
"Ben hazırım," dedim, kılıcı kavrayarak. Ama içimden bir ses, "Kılıç değil, gölge. Senin silahın gölge, Buz Yıldızı. Unutma," diye fısıldadı. Görmezden geldim. Şimdi antrenman zamanıydı; K.A.'yı düşünmenin sırası değildi.
Ronan, antrenmanın liderliğini üstlendi. "Temel duruş. Ayaklar omuz genişliğinde açık, dizler hafif bükülü, ağırlık merkezi düşük. Kılıç, iki elle kavranmış, ucu rakibe dönük." Hareketi gösterdi; bedeni, bir kurdun avına odaklanması gibi mükemmel bir denge içindeydi. "Bu, savunma duruşudur. Rakibin saldırısını beklersin, sonra karşı saldırıya geçersin."
Hepimiz, onun duruşunu taklit ettik. Aella, bir elf olarak doğal bir çeviklikle hareket ediyordu; ama fazla havaiydi, ağırlık merkezi yeterince düşük değildi.
Ryder ise tam tersiydi; fazla yere yakındı, hareket kabiliyeti kısıtlıydı. Ronan, ikisini de tek tek düzeltti.
"Reina, senin duruşun iyi," dedi Ronan, beni süzerken. "Ama kılıcı çok sıkıyorsun. Gevşet. Kılıç, bir kuş gibidir; çok sıkarsan ölür, çok gevşek tutarsan kaçar."
Kılıcı biraz gevşettim. Gerçekten de, hareketlerim daha akıcı hale geldi.
"Şimdi," diye devam etti Ronan, "temel saldırı kombinasyonları. Yukarıdan kesme, yandan savurma, saplama. Sırayla yapın. Yavaş. Acele etmek yok."
Sırayla hareketleri çalıştık.
Yukarıdan kesme: kılıcı başımın üzerine kaldır, aşağı doğru savur.
Yandan savurma: kılıcı yana aç, rakibin beline doğru kes.
Saplama: kılıcı ileri doğru uzat, rakibin boşluğuna nişan al.
Her hareket, bedenimde yeni bir kası uyandırıyordu. Ama aynı zamanda, zihnimde o ses de uyanıyordu:
"Yukarıdan kesme, yavaş. Rakibin kalkanını bekle. Sonra yandan savur. Kalkanı indirince, sapla."
Kafamın içinde biri var. Harika.
"Şimdi, eşleşmeli çalışma," dedi Ronan. "Aella, sen Ryder'la. Reina, sen benimlesin."
Aella ile Ryder, arenanın diğer ucuna geçti. Biz ise ortada kaldık. Ronan, kılıcını kaldırdı; gözleri, bir kurdun avına odaklanması gibi üzerimdeydi. Ama bu bakışta, tehdit değil, koruma vardı. Bana zarar vermek istemediğini biliyordum. Ama yine de, kalbim hızlandı.
"Hazır mısın, okçu?"
"Hazırım, kurt."
Ronan, ilk saldırıyı yaptı. Yukarıdan kesme. Kılıcı başımın üzerine doğru savurdu; ama hareketi kontrollüydü, yavaştı, bana tepki vermem için zaman tanıyordu. Kılıcımı kaldırdım, darbeyi karşıladım. Çelik çeliğe çarptı; bileğim, darbenin şiddetiyle titredi. Ama dayandım.
"İyi," dedi Ronan, geri çekilirken. "Şimdi, karşı saldırı. Sapla."
Kılıcımı ileri doğru uzattım. Ama çok yavaştım. Ronan, kolayca kenara çekildi. "Daha hızlı. Rakibin sana zaman tanımaz."
Tekrar denedik. Ve tekrar. Ve tekrar. Her seferinde, biraz daha hızlandım. Her seferinde, biraz daha isabetli oldum. Ronan, sabırla beni düzeltti; omzumu düzeltti, duruşumu ayarladı, kılıcı tutuşumu düzeltti.
"Şimdi," dedi, bir süre sonra, "serbest dövüş. Kurallar: ilk temas. Kan yok, sadece temas. Hazır mısın?"
"Hazırım."
Ve başladık.
Ronan, bu sefer daha hızlıydı. Yukarıdan kesme, yandan savurma, saplama... kombinasyonları, bir kurdun pençeleri gibi akıcı ve ölümcüldü. Ama ben, artık onun ritmini tanıyordum. Yukarıdan kesmeyi karşıladım, yandan savurmayı savuşturdum, saplamayı ise... eğilerek geçiştirdim.
Ve sonra, boşluğunu buldum.
Ronan, saplamayı yaptıktan sonra bir anlığına dengesini kaybetti. O anı değerlendirdim; kılıcımı yana açtım, yandan savurma yaptım. Kılıcın ucu, Ronan'ın göğüs zırhına hafifçe değdi.
"Temas!" diye bağırdı Aella, arenanın diğer ucundan.
Ronan dondu. Sonra, yüzünde kocaman bir gülümseme belirdi. "Seni küçümsemişim, okçu."
Nefes nefeseydim. Ama gülümsedim. "Ben de öyle."
Antrenman bittiğinde, hepimiz ter içinde kalmıştık. Aella, Ryder'ı birkaç kez yere sermişti; ama Ryder, her düştüğünde sakin bir gülümsemeyle kalkmış, "bir daha" demişti. Arden, antrenmanı izlemeye gelmişti; bankta oturmuş, elinde minik bir bitkiyle bizi seyrediyordu.
"Bence," dedi Aella, alnındaki teri silerken, "bu antrenmanın ödülü, bir pikniği hak etti."
"Piknik mi?" Ronan'ın kulakları dikleşti. "Nerede?"
"Bahçede. Ama gölgeli bir yer bulmalıyız. Reina için."
Arden, ayağa kalktı. "Sera ile gümüş ağaçlar arasında, mükemmel bir gölgelik var. Üstelik, çilekleri de getirdim."
Ryder'ın gözleri parladı. "Çilek mi? Açlıktan ölüyordum."
Hep birlikte bahçeye yürüdük. Aella, yemekhaneden bir sepet dolusu börek, peynir, ekmek ve meyve suyu almıştı. Arden, serasından koca bir kase çilek getirmişti; çilekler, güneşte yakut gibi parlıyordu. Ronan, bahçedeki banklardan birini gölgeli alana taşıdı; Ryder ise yere bir battaniye serdi.
Ve işte, Kırık Kanatlar'ın ilk pikniği başladı.
Güneş, gümüş yapraklı ağaçların arasından süzülüyor, yere altın rengi lekeler düşürüyordu. Hafif bir rüzgâr esiyor, yaseminlerin kokusunu taşıyordu. Çeşmenin suyu, her zamanki melodisini mırıldanıyor; kuzgun, gümüş ağacın dalları arasında bizi izliyordu.
Arden'ın çilekleri gerçekten olağanüstüydü; tatlı, sulu, ağızda dağılan cinsten. Aella, bir oturuşta koca bir avuç yedi; Ronan, çilekleri börekle birlikte yemenin "kurt usulü" olduğunu iddia etti. Ryder ise her bir çileği sanki bir sanat eseriymiş gibi inceliyor, sonra yavaşça yiyordu.
"Biliyor musunuz," dedi Aella, ağzındaki çileği yuttuktan sonra, "bu okulda inanılmaz aşk hikayeleri var."
"Aella," dedi Arden, uyarıcı bir sesle. "Başlama."
"Başladım bile!" Aella, sırtını ağaca yasladı, gözlerini gökyüzüne dikti. "Mesela, Profesör Eryx ve Leydi Keina."
Hepimiz donduk.
"Eryx ve Keina mı?" Ronan'ın kaşları havalandı. "Onlar... birlikte mi?"
"Eskiden." Aella'nın sesi, bir dedikoducu edasıyla alçaldı. "Bunu bana Keşif dersindeki bir üst sınıf öğrencisi anlattı. Yıllar önce, Eryx ve Keina, aynı dönemde bu okulda öğrenciymiş. Eryx, beş elementi kontrol edebilen dahi bir büyücüymüş. Keina ise Su Kristali'nin koruyucusuymuş. Ve birbirlerine âşık olmuşlar."
"Sonra?" diye sordu Ryder, sessizce.
"Sonra, Ortaklık araya girmiş. Keina'nın gücünü kontrol etmek için onu zincirlemişler. Eryx ise... Eryx, onu kurtarmak için Ortaklık'la bir anlaşma yapmış. Bu okulda profesör olmayı kabul etmiş, karşılığında Keina'nın hayatı bağışlanmış. Ama bir daha asla birlikte olamamışlar."
Sessizlik çöktü. Arden, başını öne eğdi; Ronan, dişlerini sıktı. Ryder, boşluğa baktı.
"Bu çok acı," dedim, sesim fısıltıdan farksız.
"Evet," dedi Aella. "Ama aşk böyledir zaten. Bazen kazanırsın, bazen kaybedersin. Bazen de... zincirlenirsin."
Bir süre daha sessiz kaldık. Sonra Aella, konuyu dağıtmak için neşeli bir sesle devam etti: "Neyse! Gelelim güncel aşk hayatlarına! Arden, senin hoşlandığın biri var mı?"
Arden, neredeyse boğulacaktı. "Ne? Hayır!"
"Yalan söylüyorsun. Aşk Perisi sezgilerim, birini düşündüğünü söylüyor. Kim? Bitkilerden biri mi? Yoksa..."
"Aella, yemin ederim..."
"Tamam, tamam, sustum." Aella, kıkırdadı. Sonra Ryder'a döndü. "Peki ya sen, gizemli çocuk? Hoşlandığın biri var mı?"
Ryder, sakin bir gülümsemeyle çileğini ısırdı. "Var."
Hepimiz şaşırdık. Aella'nın gözleri kocaman oldu. "Kim?!"
"Gölge Birliği'nden biri. Ama adını söylemem. Henüz."
"Gizemli!" Aella, ellerini havaya kaldırdı. "Peki Ronan?"
Ronan, böreğini çiğnemeyi bıraktı. "Ben mi?"
"Evet, sen. Koca kurt. Var mı hoşlandığın biri?"
Ronan'ın gözleri, bir an bana kaydı. Sadece bir an. Ama Aella'nın Aşk Perisi sezgileri, o anı yakaladı. Kaşlarını kaldırdı, sırıttı.
"Anlaşıldı," dedi, gizemli bir sesle. "Söylemeyeceksin."
"Söylenecek bir şey yok," dedi Ronan, sesi biraz fazla sert çıkarak.
"Tabii, tabii." Aella, sonunda bana döndü. "Ve Reina. Senin kalbinde, çok derin bir aşk izi var. Eski, güçlü, ama üzeri örtülmüş."
Mideme bir yumruk oturdu. "Bilmiyorum," dedim, dürüstçe. "Gerçekten bilmiyorum."
Aella'nın bakışları yumuşadı. "Ama merak ediyorsun."
"Evet."
"O zaman," dedi Aella, bir çilek daha alarak, "bul onu. Ve bulduğunda, bize anlat. Biz Kırık Kanatlar'ız. Sır saklarız."
Diğerleri, başlarını salladı. Ronan, sessizce onayladı; Arden, yeşil gözleriyle bana güven verdi; Ryder, sakin bir gülümsemeyle baktı.
Ve ben, o an anladım ki, bu insanlar gerçekten benim dostlarımdı. Kırık kanatlarımızı birlikte onaracaktık.
Piknik, Aella'nın Ryder'ın gizli aşkı hakkında tahminler yürütmesiyle devam etti. "Gölge Birliği'nden biri" demişti Ryder. Aella, Gölge Birliği'ndeki tüm kızları tek tek saydı; Ryder ise her birine sadece gizemli bir gülümsemeyle karşılık verdi. Ronan, çilekleri börekle yemeye devam etti; Arden, piknik boyunca neredeyse hiç konuşmadı ama huzurlu görünüyordu. Ve ben... ben, bu anın tadını çıkardım. Çünkü hayatımda ilk kez, bir grubun parçasıydım.
Ama güneş, yavaş yavaş batıya kayıyordu. Arden'ın güneş kalkanı hâlâ işe yarıyordu; tenimde ne kızarıklık ne de kaşıntı vardı. Yine de, gölgede kalmak en iyisiydi. Neyse ki bir sonraki durağımız, okulun en gölgeli yerlerinden biriydi.
"Hadi," dedi Aella, ayağa fırlayarak. "Ejderha Kulesi'ne gidiyoruz!"
"Ejderha Kulesi mi?" Ronan'ın kaşları havalandı. "Oraya öğrencilerin girmesi yasak değil mi?"
"Girmek yasak. Ama izlemek serbest." Aella, göz kırptı. "Cumartesileri, ejderha biniciliği dersi oluyor. Ve dersi izlemek için, Ana Bina'nın arkasındaki gözlemci balkonu var. Oraya çıkabiliyoruz."
Ryder, ayağa kalktı, pantolonundaki çimleri silkeledi. "Ejderhalar. Gerçek ejderhalar mı?"
"Gerçek ejderhalar," diye onayladı Aella. "Yavru olanlar. Ama yine de, nefesleri sıcak."
Arden, sessizce piknik artıklarını topladı. "Ben de gelirim. Ejderhaların pulları, bitkiler için mükemmel gübre oluyor."
"Ağırlıklı olarak iğrençsin, Arden," dedi Aella, ama gülümseyerek.
Hep birlikte Ana Bina'ya doğru yürüdük. Ana Bina, yedi kulenin tam ortasında, devasa, gri taştan bir yapıydı. İçinde yönetim ofisleri, arşivler, toplantı salonları ve okulun en eski kütüphanesi bulunuyordu. Ama biz, binanın içine girmedik. Onun yerine, arka tarafına dolandık.
Ve işte, oradaydı.
Ejderha Kulesi.
Diğer kulelerden tamamen farklıydı. Taştan değil, siyah volkanik kayadan oyulmuştu; yüzeyi, ejderha pençeleriyle kazınmış gibi pürüzlüydü. Tepesinde, devasa bir açıklık vardı; ejderhaların uçup çıkabilmesi için. Kulenin etrafında, büyülü bir kalkan titreşiyordu; içerideki yaratıkların kaçmasını engellemek için. Ve kulenin dibinde, gözlemci balkonu dedikleri, demir parmaklıklarla çevrili küçük bir platform vardı.
Aella, platforma tırmandı, biz de onu takip ettik. Parmaklıklara yaslandık ve aşağıya, kulenin içine baktık.
Nefesim kesildi.
Ejderha Kulesi'nin içi, devasa bir yanardağ krateri gibi oyulmuştu. Duvarlar boyunca, ejderhaların tüneyebilmesi için kayalık çıkıntılar vardı. Ortada, lavla dolu olmayan ama sıcaklığı hissedilen, parlayan kırmızı bir çukur. Ve o çukurun etrafında, en az bir düzine yavru ejderha.
Her biri, farklı renkteydi. Biri zümrüt yeşili, pulları orman derinliklerini andıran; diğeri safir mavisi, kuyruğu su gibi dalgalanan; bir diğeri yakut kırmızısı, nefesinden minik alevler saçan. Ve en sonda, diğerlerinden biraz daha küçük, gece mavisi bir ejderha. Pulları, ay ışığında parlayan bir göl gibiydi; gözleri, gümüş rengi. Diğerleri kadar hareketli değildi; bir köşede kıvrılmış, sessizce etrafı izliyordu
"Şu mavi olan," diye fısıldadım, parmağımla işaret ederek. "O neden öyle duruyor?"
Aella, bakışlarımı takip etti. Yüzü, bir anlığına hüzünlendi. "O, Nyxa. Yavruların en küçüğü ve en zayıfı. Diğer ejderhalar onu dışlıyor. Binicisi yok. Ve muhtemelen hiç olmayacak. Çünkü Nyxa, bir gölge ejderhası. Çok nadir bulunur. Ve genellikle... tehlikeli kabul edilir."
Gölge ejderhası. Tıpkı benim gölge elementim gibi. Dışlanmış, istenmeyen, tehlikeli kabul edilen.
Kalbim, Nyxa'a doğru bir yakınlık hissetti. Sanki o ejderha, benim ruhumu yansıtıyordu.
Tam o sırada, Nyxa başını kaldırdı. Gümüş rengi gözleri, doğrudan bana baktı. Aramızda onlarca metre, büyülü bir kalkan ve demir parmaklıklar vardı. Ama o bakış, tüm engelleri aştı. Nyxa, beni gördü. Ve tanıdı.
Göğsümde bir sıcaklık hissettim. Parmağımdaki siyah taşlı yüzük, hafifçe titredi.
"Reina?" Ronan'ın sesi, beni düşüncelerimden çekip çıkardı. "İyi misin?"
"İyiyim," dedim, gözlerimi Nox'tan ayırmadan. "Sadece... o ejderha. Bana tanıdık geldi."
Aella, kaşlarını kaldırdı. "Aşk Perisi sezgilerim, az önce çok tuhaf bir şey hissetti. Seninle o ejderha arasında... bir bağ var."
"Saçmalama."
"Saçmalamıyorum. Ciddiyim."
Ryder, parmaklıklara yaslandı, Nyxa'yı inceledi. "Gölge ejderhaları, efsanelere göre sadece gölge elementine sahip olanlarla bağ kurar. Ve sen, Reina, gölge elementine sahipsin."
"Biliyorum," dedim. "Ama ben ejderha binicisi değilim."
"Henüz değilsin," dedi Arden, sessizce.
Ejderha biniciliği dersi başladığında, öğrenciler sırayla kendi ejderhalarına bindiler. Yeşil ejderhanın binicisi, onu havada taklalar attırdı; kırmızı ejderha, alev püskürterek hedef tahtalarını yaktı; mavi ejderha ise su püskürterek alevleri söndürdü. Ama Nyxa, yerinden kıpırdamadı. Hiçbir öğrenci ona yaklaşmadı. O, sadece izledi.
Ve ben, onu izledim.
Ders bittiğinde, öğrenciler ejderhalarını ahırlarına götürdü. Nyxa ise yine o köşede, yalnız başına kaldı. Gitmeden önce, son bir kez başını kaldırdı ve bana baktı. Sanki, "gitme" der gibiydi.
"Geri geleceğim," diye fısıldadım, sadece onun duyabileceği bir sesle. "Söz."
Ve Nyxa sanki anlamış gibi, başını eğdi.
Gözlemci balkonundan indiğimizde, güneş artık iyice alçalmıştı. Aella ve Arden, akşam yemeği hazırlıkları için yemekhaneye gitmeyi önerdi; ama Ronan, Ryder ve ben, biraz daha dolaşmak istedik.
Ana Bina'nın etrafında dolaşırken, Ryder aniden durdu.
"Şuraya bakın," dedi, parmağıyla binanın temelindeki bir taşı işaret ederek.
Taş, diğerlerinden biraz farklıydı. Daha koyu renkteydi ve üzerinde, silik bir kuzgun kabartması vardı. Kuzgun. Yine o sembol.
"Bu," dedi Ronan, taşa yakından bakarak, "bir mühür. Ama çok eski. Belki de okul kurulmadan önce buradaydı."
Ryder, taşa dokundu. Parmağı, kuzgunun kanatlarını takip etti. Ve o anda, taş hafifçe içeri göçtü.
Bir klik sesi duyuldu.
Sonra, binanın temelindeki taşlardan biri, gıcırdayarak kenara çekildi. Arkasında, karanlık bir geçit belirdi. Merdivenler, aşağıya, karanlığa doğru iniyordu.
"Bu da ne?" diye fısıldadı Ronan.
Ryder, her zamanki sakinliğiyle gülümsedi. "Sanırım, bir gizli geçit bulduk."
Birbirimize baktık. Sonra, üçümüz aynı anda merdivenlere yöneldik.
"Ben önden giderim," dedi Ronan, kurt içgüdüleriyle. "Ryder, sen arkayı kolla. Reina, sen ortada kal."
İtiraz etmedim. Karanlık, derin bir kuyu gibi bizi içine çekti. Merdivenler, taştan oyulmuştu; duvarlar nemliydi, hava küf kokuyordu. Ama korkmuyordum. Çünkü karanlık, benim elementimdi.
Merdivenlerin sonunda, küçük, yuvarlak bir odaya ulaştık. Oda, boştu. Sadece ortasında, eski bir taş masa ve etrafında beş sandalye vardı. Duvarlarda, meşaleler için oyuklar; ama meşaleler sönmüştü. Ve tavan, yıldızlarla kaplıydı. Gerçek yıldızlarla değil; büyülü bir gökyüzü taklidiyle. Tıpkı Mitoloji dersliğindeki gibi.
"Burası," dedi Ryder, etrafı incelerken, "bir toplantı odası. Ama çok eski. Belki de yüzlerce yıldır kullanılmamış."
Ronan, masanın üzerindeki tozları sildi. Tozun altında, bir yazı belirdi.
"Kırık kanatlar, burada buluşur. Gölgelerin altında, ışığın umuduyla."
Üçümüz de donduk.
"Bu," dedim, sesim titreyerek, "bizim için yazılmış gibi."
"Çünkü öyle," dedi Ryder, sakin bir sesle. "Burası, bizim toplantı yerimiz olacak. Kırık Kanatlar'ın merkezi."
Ronan, başını salladı. "Her cumartesi, burada toplanırız. Plan yaparız. Haberleşiriz. Ve Ortaklık'a karşı dururuz."
"Peki ya Aella ve Arden?" diye sordum.
"Onlar da bizimle. Beş kişiyiz. Beş element gibiyiz." Ryder, elini masaya koydu. "Ateş, su, hava, toprak ve gölge. Beş element, beş dost."
Elimi, Ryder'ın elinin üzerine koydum. Ronan da elini benimkinin üzerine koydu.
"Beş element, beş dost," diye tekrarladım. "Ve Kırık Kanatlar."
O an, odadaki meşaleler kendiliğinden yandı. Altın rengi bir ışık, odayı doldurdu. Ve tavandaki yıldızlar, parlamaya başladı.
Burası, bizim yerimizdi.
Gizli geçitten çıktığımızda, güneş çoktan batmıştı. Gökyüzü, turuncudan mora, mordan laciverte dönüşüyordu. Akşam yemeğine yetişmek için yemekhaneye koştuk. Aella ve Arden, bizi meraklı bakışlarla karşıladı.
"Neredeydiniz?" diye sordu Aella, kaşlarını çatarak. "Sizi merak ettik!"
"Sonra anlatırız," dedi Ronan, sırıtarak. "Ama sana bir sürprizimiz var, Aşk Perisi."
Aella'nın gözleri parladı. "Sürpriz mi? Ne sürprizi?"
"Haftaya cumartesi günü öğreneceksin," dedi Ryder, gizemli bir sesle.
Aella, homurdandı. "Gizemli olmaktan nefret ediyorum."
"Hayır, etmiyorsun," dedi Arden, sakin bir sesle. "Gizemli şeyleri seviyorsun. Sadece senin gizemli olmadığın zamanlarda."
Hepimiz güldük. Aella, Arden'a dil çıkardı. Ama sonra, o da gülmeye başladı.
Ve o gece, yemekhanede, Kırık Kanatlar olarak ilk akşam yemeğimizi yedik. Gülüştük, şakalaştık, planlar yaptık. Ve ben, bu insanlarla birlikte, ilk kez gerçekten bir yere ait olduğumu hissettim.
Ama zihnimin bir köşesinde, K.A.'nın sesi hâlâ yankılanıyordu:
"İyi işti, Buz Yıldızı."
Ve biliyordum ki, bu huzur, uzun sürmeyecekti.
Gece, okulun üzerine siyah bir örtü gibi çöktü. Ay, yarım bir hilaldi; bulutların arasından süzülen soluk ışığı, kulelerin taş duvarlarında gümüş lekeler oluşturuyordu. Yemekhaneden çıktığımızda, koridorlar sessizdi. Hafta sonu olmasına rağmen, öğrencilerin çoğu odalarına çekilmişti. Sadece birkaç üst sınıf öğrencisi, kütüphanede gece çalışması için toplanmıştı.
Aella, Arden, Ronan ve Ryder'la vedalaştık. Ronan, "Yarın görüşürüz, okçu," dedi, her zamanki sıcak sesiyle. Ryder, sessiz bir gülümsemeyle başını salladı; Arden ise "bitkiler, iyi uyumanı söyledi" diye fısıldadı. Aella, koluma girdi, birlikte odamıza yürüdük.
"Bugün," dedi Aella, merdivenleri çıkarken, "hayatımda geçirdiğim en güzel cumartesiydi."
"Benim de," dedim, dürüstçe. "Ama yarın ne yapacağız?"
"Yarın, pazar. Ve pazar, tembellik günüdür." Aella, göz kırptı. "Bütün gün yatakta uyur, sonra geç kahvaltı yapar, sonra tekrar uyuruz."
"Bunu yapmayacağını hepimiz biliyoruz."
"Doğru." Aella, kıkırdadı. "Muhtemelen seni yine bir iddiaya sürüklerim. Ama bu sefer, kazanırım."
Odamıza vardığımızda, kuzgun pencerenin kenarında, ay ışığında tüylerini düzeltiyordu. Bizi görünce başını kaldırdı, zümrüt yeşili gözleriyle bizi süzdü; sonra gagasını tüylerine geri gömdü. Belli ki hâlâ küskündü. Ya da en azından, küskün numarası yapıyordu.
Aella, geceliğini giydi, yatağına uzandı. "İyi geceler, Beyaz Okçu."
"İyi geceler, Aşk Perisi."
Birkaç dakika içinde, Aella'nın nefesi düzenli bir ritme dönüştü. Uyumuştu. Onun uyuması her zaman böyleydi; hızlı, derin, huzurlu. Sanki dünyanın tüm dertleri, uykuya daldığı anda onu terk ederdi.
Ben ise uyuyamadım.
Üniformamı çıkardım, geceliğimi giydim. Pencereye yürüdüm, ay ışığını izledim. Kuzgun, omzuma kondu; gagasını saçlarıma sürttü, sonra her zamanki gibi saçlarımın arasındaki minik yuvaya yerleşti. Onun sıcaklığı, ensemde bir güven hissi uyandırdı.
Tam yatağa dönecekken, pencerenin pervazında bir şey fark ettim.
Küçük, katlanmış bir parşömen. Bu sefer, siyah değil, gümüş rengi. Ay ışığında, neredeyse görünmez olacak kadar ince.
Mideme bir ürperti yayıldı. Yine mi?
Ellerim titreyerek parşömeni aldım. Açtım. İçinde, tanıdık el yazısıyla tek bir cümle yazılıydı:
"Bu gece, ay ışığında, gölgeler seninle konuşacak. Korkma. Onlar, benim habercilerim. – K.A."
K.A. Yine o. Ve bu sefer, gölgelerden bahsediyordu.
Kuzgun, omzumda kıpırdandı. Gagasını kulağıma yaklaştırdı, fısıldadı: "Korkma."
"Korkmuyorum," dedim, ama sesim titriyordu.
Parşömeni, yastığımın altına sıkıştırdım; diğer notların yanına. Yatağa uzandım, gözlerimi kapadım. Aklımda K.A.'nın sözleri: "Gölgeler seninle konuşacak." Ne demekti bu? Gölgeler nasıl konuşurdu? Ve neden bu gece?
Uyku, bir türlü gelmedi. Saatlerce, ayın gökyüzündeki hareketini izledim. Pencereden süzülen ışık, yavaşça odanın içinde gezindi; duvarları, dolabı, Aella'nın uyuyan silüetini aydınlattı.
Ve sonra, bir şey oldu.
Kafayı yiyeceğim bir şey.
Yatağımın yanındaki komodinin üzerinde duran su bardağının gölgesi hareket etti.
Gözlerimi kırpıştırdım. Rüzgâr yoktu, pencere kapalıydı. Hiçbir şey, gölgeyi hareket ettiremezdi. Ama gölge, bardağın şeklinden bağımsız olarak, kendi başına kıvrıldı; tıpkı uyanan bir yılan gibi.
"Rüya görüyorum," diye fısıldadım kendi kendime. "Bu bir rüya."
Gölge, dondu. Sonra, yeniden hareketsiz kaldı. Bardak, sıradan bir bardaktı; gölgesi, sıradan bir gölge. Kalbim, hızlı atıyordu ama kendimi sakinleştirdim. Rüyaydı. Sadece bir rüya. Gözlerimi yeniden kapadım.
Ama birkaç dakika sonra, bu sefer dolabın gölgesi hareket etti. Dolabın kendisi yerinde duruyordu; kocaman, ahşap, hareketsiz. Ama gölgesi, duvarda kaydı, uzadı, şekil değiştirdi. Ve sonra, o şekil belirginleşti.
Bir kuzgun silüeti. Kanatlarını açmış, uçmaya hazırlanan bir kuzgun.
Lan! Ben kafayı mı yiyordum?!
Nefesim kesildi. Bu bir rüya değildi. Bu gerçekti.
Korku, mideme bir buz kütlesi gibi oturdu. Bağırmak, Aella'yı uyandırmak, bir şey yapmak istedim. Ama yapamadım. Ne ellerimi ne de sesimi hareket ettirebiliyordum. Sanki bir tılsım, beni olduğum yere zincirlemişti.
Gölge kuzgun, duvardan ayrıldı. Odanın ortasında, havada asılı kaldı. Sonra, yavaşça bana doğru süzüldü. Her kanat çırpışında, etrafa minik gölge tozları saçılıyordu. Ve o tozlar, tenime değdiğinde, soğuk bir ürperti yayılıyordu.
Gölge kuzgun, yatağımın başucunda durdu. Ve konuştu.
Ama bu, kuzgunun sesi değildi. Bu ses, daha derin, daha kadim, daha tanıdıktı.
"Buz Yıldızı."
K.A.'nın sesi. Bu sefer, zihnimde değil, doğrudan karşımdaydı. Gölge kuzgunun gagasından dökülen her kelime, odanın duvarlarında yankılanıyordu.
"Kimsin sen?" diye fısıldadım, sonunda sesimi bulabildiğimde.
"Sabret. Yakında, sana her şeyi anlatacağım."
"Şimdi anlat!"
"Şimdi olmaz. Gölgeler, Wilder'ın gözlerinden saklanamaz."
"Kim olduğunu bile bilmiyorum!"
Gölge kuzgun, bir an sessiz kaldı. Sonra, kanatlarını açtı, odanın içinde bir tur attı. Ve yeniden bana döndüğünde, sesi daha yumuşak, daha özlem doluydu.
"Adımı biliyorsun, Buz Yıldızı. Sadece unuttun. Ama yakında, hatırlayacaksın. Ve o zaman, anlayacaksın. Ben, sana asla zarar vermedim. Asla da vermeyeceğim. Çünkü ben..."
Ses, bir an duraksadı. Sanki kelimeler, boğazında düğümlenmişti.
"Çünkü ben, seni buldum. Ve bir daha kaybetmeyeceğim."
Gölge kuzgun, son bir kez kanat çırptı. Sonra, duvardaki yerine geri döndü; sıradan bir dolap gölgesine dönüştü. Oda, yeniden sessizliğe gömüldü.
Ve ben, yatağımda oturmuş, nefes nefese, gözlerim yaşlarla dolu, öylece kalakaldım.
Kimdin sen, K.A.? Neden sesin, kalbimi paramparça ediyordu? Neden "seni buldum" dediğinde, içimde bir şeyler yerine oturuyordu?
Kuzgun, saçlarımın arasından çıktı, omzuma kondu. Gagasını, yanağımdan süzülen bir damla yaşa dokundurdu. Sonra, her zamanki gibi fısıldadı:
"Ağlama. O, sen ağladığında üzülür."
"Kim o?" diye sordum, sesim çatallaşarak. "Adı ne? Neden bana bunu yapıyor?
Kuzgun, cevap vermedi. Sadece gagasını saçlarıma sürttü; sonra yeniden yuvasına çekildi.
Yatağa uzandım. Gözlerimi kapadım. Ama uyku, bir türlü gelmedi. Saatlerce, gölgelerin yeniden hareket etmesini bekledim. Ama etmediler. Sadece, ay ışığı odanın içinde gezinmeye devam etti; ve zihnimde, o ses yankılandı:
"Ben, seni buldum. Ve bir daha kaybetmeyeceğim."
Bul beni öyleyse. Kim olduğunu göster. Ve o zaman, düşman mısın, dost musun, anlayayım.
Ve eğer düşmansan...
Parmağımdaki siyah taşlı yüzüğü sıktım. Tuniğimin iç cebindeki gece mavisi tüy, hafifçe titredi.
...seninle savaşırım.
Ama eğer dostsan...
Gözlerimden bir damla yaş daha süzüldü.
...o zaman, belki de bu karanlıkta yalnız değilimdir.
