Büyülü sözler, bazen insanları etkilese bile, bazen insanın hayatını mahvederdi.
Mitoloji dersliği, Bilgelik Kulesi'nin en üst katındaydı. Burası, diğer sınıflardan tamamen farklıydı. Tavan, yıldızlarla kaplı bir gökyüzü şeklinde büyülenmişti; takımyıldızlar, gerçek zamanlı olarak hareket ediyor, ayın evreleri duvarlara yansıyordu. Sıralar yerine, hilal şeklinde kavisli masalar vardı; her masanın üzerinde, minik bir kristal küre parlıyordu. Ve duvarlar boyunca, diyarların en eski efsanelerini tasvir eden duvar halıları asılıydı.
Profesör Elara Moonwhisper, sınıfın tam ortasında, havada asılı duran bir platformda oturuyordu. Bağdaş kurmuştu; gümüş saçları, görünmez bir rüzgârda dalgalanıyordu.
Gözleri, ay ışığı gibi parlıyordu; ve o gözler, sınıfa giren her öğrenciyi tek tek tartıyordu.
Sınıf, dünkünden daha kalabalıktı. Yaklaşık yirmi öğrenci vardı. Aralarında, Gökyüzü Birliği'nden birkaç elf, Altın Taç'tan soylu öğrenciler, Mor Yıldız'dan birkaç kişi ve... Ronan. Ronan, en arka sırada, kollarını kavuşturmuş, beni bekliyordu. Yanındaki boş sandalyeyi işaret etti.
Aella'ya "Sonra görüşürüz," dedim ve Ronan'ın yanına gittim.
"Günaydın, kurt," dedim, otururken.
"Günaydın, okçu." Ronan'ın sesi, her zamankinden daha yumuşaktı. "Dün gece iyi uyudun mu?"
"Pek sayılmaz."
"Ben de." Gözlerini bana çevirdi; kahverengi irislerinde, bir kurdun sadakati vardı. "Dün Wilder'ın odasına gittin. Ne oldu?"
"Sonra anlatırım," diye fısıldadım. "Şimdi ders başlıyor."
Moonwhisper, ellerini birbirine vurdu. Platformu, yavaşça sınıfın ortasına indi. "Günaydın, efsane avcıları," dedi, sesi rüzgâr çanları gibi titreşerek. "Bugün, size dünyanin ilk efsanesini aktaracağım."
Dondum.
Bu sabah okuduğum hikaye...
Siyah Kanatlar Efsanesi...
Kristal küreler, masalarımızın üzerinde parlamaya başladı. Her birinin içinde, minik bir görüntü belirdi; siyah kanatlı bir silüet, ay ışığında dans eden bir kadın.
"Morthel ve Selene'nin hikayesi, sadece bir aşk hikayesi değildir," diye devam etti Moonwhisper. "Bu hikaye, aynı zamanda bir tılsımın doğuşudur. Siyah Kanatlar Tılsımı. Morthel'ın kanatlarından dökülen zehirli toz, aslında bir büyü kalıntısıydı. Ve o kalıntı, yüzyıllar boyunca şekil değiştirerek, bugünkü büyülü taşlarının özünü oluşturdu."
Sınıfta bir uğultu yükseldi.
"Evet," dedi Moonwhisper, gözleri bir an bana kayarak. "Herbir büyülü taş, Siyah Kanatlar Efsanesi'nden doğdu. Ama her karanlık şey gibi, onun da bir zıttı vardır. Morthel ve Selene'nin aşkından doğan tek şey zehir değildi. Aynı zamanda, bir koruma tılsımı da doğdu: Ay Işığı Tılsımı."
Masamdaki kristal küre, aniden beyaz bir ışıkla parladı. İçinde, ay ışığından yapılmış bir kolye belirdi; ucu, minik bir hilal şeklindeydi.
"Bu tılsım, sadece saf niyetli olanlara görünür," dedi Moonwhisper. "Ve sadece, gerçek aşkı kalbinde taşıyanlar tarafından kullanılabilir. Efsaneye göre, bu tılsımı takan kişi, her türlü karanlığın zehrine karşı bağışıklık kazanır."
Kalbim hızlandı.
"Peki bu tılsım nerede?" diye sordu, ön sıradaki bir öğrenci.
Moonwhisper'ın dudakları, hüzünlü bir gülümsemeyle kıvrıldı. "Kayıp. Tıpkı Morthel'ın mezarı gibi. Ama efsaneye göre, tılsım, Yasak Aşk Ormanı'nda, salkım söğüdün altında saklıdır. Ve sadece, iki dünyanın mirasını taşıyan biri tarafından bulunabilir."
İki dünyanın mirası. Syndril ve Mythos. Annem ve babam.
Gözlerimi Moonwhisper'a diktim. O da bana bakıyordu; gözleri, "evet, senden bahsediyorum" der gibiydi.
"Şimdi," dedi Moonwhisper, ellerini yeniden birbirine vurarak, "her biriniz, önünüzdeki kristal küreye odaklanın. Küre, sizin elementinizle bağlantı kuracak ve size, ruhunuzun derinliklerindeki bir hikayeyi gösterecek. Bu, sizin kişisel efsaneniz olacak. Ve belki de, kendi tılsımınızı keşfedeceksiniz."
Öğrenciler, sırayla kristal kürelere ellerini koymaya başladı. Her birinin küresi, farklı bir renkte parladı; farklı bir hikaye, farklı bir efsane.
Ronan, elini küreye koyduğunda, küresi koyu kahverengi bir ışıkla parladı. İçinde, bir kurt sürüsü belirdi; ayın altında uluyan, sonsuz bir bozkırda koşan kurtlar. "Kurtların Efsanesi," diye fısıldadı Moonwhisper. "Sadakat, aile, ve kaybedilen bir miras."
Ronan'ın yüzü, bir anlığına gölgelendi. Belli ki, Siyah Kurt Kabilesi'nden dışlanması, hâlâ yarasıydı.
Sonra sıra bana geldi.
"Reina Arlon," dedi Moonwhisper, sesi yumuşak ama beklenti dolu. "Senin sıran."
Elimi kristal küreye koydum. Küre, önce hiçbir şey yapmadı. Sonra, yavaşça ısınmaya başladı. Ve patladı.
Hayır, gerçekten patladı. Kristal parçaları, etrafa saçıldı; öğrenciler çığlık attı, Ronan beni korumak için ayağa fırladı. Ama Moonwhisper, elini kaldırdı ve parçalar havada dondu. Her bir kristal kırığı, minik bir ay ışığı gibi parlıyordu.
"İlginç," dedi Moonwhisper, gözleri parlayarak. "Çok ilginç."
"Özür dilerim," diye kekeledim. "Ben... kontrol edemedim..."
"Özür dileme." Moonwhisper, ayağa kalktı, bana yaklaştı. "Kristal küre, senin elementini kaldıramadı. Çünkü senin elementin, sıradan bir element değil. Sen, üç elementin yanı sıra, bir de tılsım taşıyorsun." Eliyle, parmağımdaki siyah taşlı yüzüğü işaret etti. "Bu yüzük. O, sıradan bir yüzük değil. O, Siyah Kanatlar Tılsımı'nın bir parçası."
Sınıfta derin bir sessizlik oldu.
"Bu yüzük," diye devam etti Moonwhisper, sesi herkesin duyabileceği kadar yüksek, "Morthel'ın Selene'ye verdiği söz yüzüğüdür. Onu takan kişi, gölge elementine hükmedebilir. Ve eğer doğru kişi takarsa... karanlığın kendisine bile direnebilir."
Bu yüzük...
Aslında babamın bana emanet ettiği yüzüktü. Daha nasıl bir ilişkisi olacaktı ki?
"Karanlığı reddeden tek yüzük," demişti babam.
Ders bittiğinde, zihnim allak bullaktı. Moonwhisper'ın söyledikleri, kristal kürenin patlaması, yüzüğün Siyah Kanatlar Tılsımı olması... her şey üst üste binmişti.
Ronan, ders çıkışında yanıma geldi. "Şimdi anlat," dedi, sesi ciddi ama yumuşak. "O yüzüğü nereden aldın?"
"Kuzgun getirdi," dedim, dürüstçe. "Dün gece. Bir de not vardı. 'Seni buldum. Şimdi sıra sende.' İmzasında; K. A. yazıyordu."
"K.A. kim lan?"
Derin bir nefes aldım. "Bilmiyorum.Sanki isim ve soyisim gibi."
Ronan dondu. "Ne?"
"Ciddiyim Ronan."
Ronan bir an dişlerini sıktı, kurta dönüşecek gibi. "Reina bu ciddi bir durum."
"Biliyorum, Ronan. Ama şimdilik aramızda sır kalacak. Ortaklık bunu öğrenirse, naneyi yerim ben. Zaten onlar tarafından aranıyorum!"
"Ve ne yapacaksın?"
"Henüz bilmiyorum." Parmağımdaki yüzüğe baktım; siyah taş, hafifçe parlıyordu. "Ama sanırım, araştırmam gerekecek bu K.A. hakkında."
Ronan, başını salladı. "O zaman ben de seninle geliyorum."
"Ronan..."
"İtiraz yok, okçu." Gözleri, bir kurdun kararlılığıyla parlıyordu. "Nereye gidersen git, ben senin arkandayım. Sürü, birbirini yalnız bırakmaz."
Ona minnetle baktım. Ama içimde, o genç adamın sesi yankılanıyordu: "Sadık bir dost. Ama sadakat, bazen en büyük zayıflıktır."
Bu sözün ne anlama geldiğini hâlâ bilmiyordum. Ama yakında öğreneceğimi hissediyordum.
Derslerim bitmişti; ama Aella'nın, Ronan'ın ve diğerlerinin dersleri devam ediyordu. Onlar öğleden sonraki derslerine giderken, ben serbest kalmıştım. Ve bu serbestlik, düşünmek için bir fırsattı.
Ama düşüncelerim, zorbalarla bölünecekti.
Kimsin lan sen, K. A.?
Koridor, öğle güneşinin pencerelerden süzülen ışığıyla aydınlanıyordu. Çantamı omzuma asmış, yalnız başıma yürüyordum. Aella, Keşif ve Gözetleme dersine gitmişti; Ronan ise Yakın Dövüş Bölümü'nde, öğleden sonraki ileri seviye kılıç antrenmanındaydı. Diğer öğrenciler de kendi programlarına göre derslerine dağılmıştı. Benim ise derslerim bitmişti.
Serbesttim. Ama Vexmere'de serbest olmak, av olmak demekti.
Bunu, koridorun diğer ucundan gelen ayak seslerini duyduğumda anladım.
Thorne Vexmere. Ve yanında, her zamanki gibi üç kişilik çetesi. Sağında, kızıl saçlı, sırıtan bir oğlan; solunda, tıknaz, kolları kocaman bir diğeri. Ve Thorne, ortada, bir kral edasıyla yürüyordu. Göğsünde Mor Yıldız'ın mor arması parlıyordu.
"Bak, bak," dedi Thorne, beni görünce. Sesi, koridorda yankılandı. "Dünkü arena şampiyonu, bugün yalnız başına. Koruman nerede, albino? Kurt prensin seni yalnız mı bıraktı?"
Cevap vermedim. Yürümeye devam ettim. Görmezden gelmek, bazen en iyi silahtı. Ama Thorne, bu sefer kararlıydı. Önüme geçti, yolumu kesti.
"Sana bir şey sordum." Gözleri, nefretle parlıyordu. "Dün, o kurt prensin beni herkesin önünde rezil etti. Ve sen, hiçbir şey yapmadın. Sadece izledin. Şimdi, o burada değil. Ve hesap vakti."
"Yolumdan çekil, Thorne."
"Ya çekilmezsem?" Eli, belindeki hançere gitti. "Ne yapacaksın? Ağlayacak mısın? Yoksa..." Gözleri, saçlarıma, tenime, gözlerime kaydı. "...yine o ucubeliklerini mi kullanacaksın? Albino. İki diyarın melezi. Lanetli."
Çetesindekiler güldü. Kızıl saçlı olan, "Beyaz fare," diye mırıldandı. Tıknaz olan, "Kara listedeki kız," diye ekledi.
Ellerim yumruk oldu. Ama kendimi tuttum. Dün, arena dövüşünde öfkenin insanı nasıl kör ettiğini görmüştüm. Ignis, öfkesi yüzünden kaybetmişti.
"Thorne," dedim, sesim sakindi. "Dün, Ronan seni yendi. Bugün, beni tehdit ediyorsun. Yarın ne yapacaksın? Yemekhanedeki börekleri mi?"
Thorne'un yüzü kızardı. "Seni..."
"Beni ne?" Bir adım attım. Ona doğru. Geri çekilmedim. "Dokun bana, Thorne. Hadi. Ama bil ki, yarın okulun her yerinde, Mor Yıldız'ın varisi Thorne Vexmere'in, bir kızdan dayak yediği konuşulur. Ve o gururun, bir daha asla iyileşmez."
Thorne'un eli, hançerin kabzasında dondu. Gözleri, bir an tereddüt etti. Ama sonra, öfkesi mantığını yendi. Hançeri çekti.
"Seni ucube!"
Tam o sırada, zihnimde o ses yankılandı.
"Sağ tarafına yat, sonra sol diziyle kasıklarına vur."
Ne? Kim... Ama düşünecek vaktim yoktu. Thorne'un hançeri, havayı yardı. Vücudum, refleksle sağa yattı; hançer, omzumun birkaç santim uzağından geçti. Sonra, vücudum kendiliğinden hareket etti; sol dizim, Thorne'un kasıklarına gömüldü.
Thorne'un ağzı açık kaldı. Hançer, elinden düştü; mermer zeminde çınladı. Ve Thorne, iki büklüm oldu, inleyerek yere çöktü.
Çetesi donakaldı. Kızıl saçlı olan, bir adım geriledi. Tıknaz olan, "Sen... sen ne yaptın?" diye kekeledi.
"Şimdi, kıza dön ve 'bir daha yoluma çıkarsanız, sıradaki siz olursunuz' de."
Kes sesini! Kimsin lan sen?!
"Kim olduğumu biliyorsun, Buz Yıldızı. Sadece hatırlamak istemiyorsun. Şimdi söyle."
Kızıl saçlı oğlana döndüm. Sesim, buz gibi çıktı: "Bir daha yoluma çıkarsanız, sıradaki siz olursunuz."
Kızıl saçlı, başını salladı; gözleri korkuyla büyümüştü. Tıknaz olan, Thorne'u kollarından tutup kaldırdı. Ve üçü, koridorda hızla uzaklaştı.
Yalnız kaldığımda, dizlerimin bağı çözüldü. Duvara yaslandım, nefes nefeseydim. Kalbim, göğsümden fırlayacak gibi atıyordu.
"İyi iş, Buz Yıldızı."
Kimsin sen?! Zihnimin içinde ne işin var?!
"Sana yardım eden biri. Şimdilik bunu bil yeter."
Ses, bir kez daha kesildi. Ama bu sefer, öfkem mantığımı yendi. Zihnimde, ona doğru bağırdım:
Yardım etmek mi?! Sen kimsin ki bana yardım ediyorsun?! Adın ne senin?!
Uzun bir sessizlik oldu. Sonra, ses geri geldi; bu sefer daha yumuşak, daha özlem dolu.
"Adımı biliyorsun. Sadece unuttun. Ama yakında hatırlayacaksın. O gün, sana her şeyi anlatacağım."
O sesi kestim. Çünkü ikinci kez Lord Wilder'ın odasına gidiyordum.
İkinci kez Gözetleme Kulesi'ne tırmanırken, bacaklarımda bir ağırlık hissettim. Dünkü tehdit, Moonwhisper'ın sözleri, yüzüğün sırrı ve Thorne'la olan kavgam... Lord Wilder, her şeyi biliyor muydu? Yoksa öğrenmek için mi çağırıyordu?
Kapıyı çaldım.
"Girin."
Wilder, her zamanki gibi masasının arkasında oturuyordu. Ama bu sefer, gülümsemiyordu. Gözleri, soğuk ve hesaplıydı. Masasında, kristal küresi parlıyordu; içinde, Thorne'la olan kavgamın görüntüsü dönüyordu.
"Reina Arlon," dedi, sesi buz gibi. "Otur."
Oturdum. Koltuğun derisi, bu sefer daha da soğuktu.
"Bugün, koridorda bir olay yaşanmış." Kristal küreyi işaret etti. "Thorne Vexmere, bir öğrenci tarafından saldırıya uğramış. Saldırgan, senmişsin."
"Kendimi savundum," dedim, sesim kontrollü. "O, bana hançer çekti."
"Hançer mi?" Wilder'ın kaşları havalandı. "Thorne'un ifadesine göre, sen ona sebepsiz yere saldırmışsın. Ve hançer, meşru müdafaa olarak çekilmiş."
"Bu yalan."
"Elbette öyle." Wilder, gülümsedi. Ama bu gülümseme, bir yılanın gülümsemesiydi. "Ama Vexmere'de, gerçekler değil, ifadeler önemlidir. Ve Thorne'un ailesi, bu okulun kurucularındandır. Sen ise..." Gözleri, beni baştan aşağı süzdü. "...kara listedeki bir kızsın."
Ellerim yumruk oldu. Ama sesimi çıkarmadım.
"Ancak," diye devam etti Wilder, "ben adil bir müdürüm. Thorne'u cezalandırabilirim. Seni temize çıkarabilirim. Ama bunun için, bana bir şey vermen gerek."
"Ne?"
"O yüzük." Parmağımdaki siyah taşlı yüzüğü işaret etti. "Moonwhisper'ın sınıfında olanları duydum. O yüzük, Siyah Kanatlar Tılsımı'nın bir parçası. Ve o tılsım, Ortaklık'ın malıdır. Onu bana teslim et."
Kalbim durdu. Yüzüğü vermek mi? Babamın hediyesini? Krallık yemini yüzüğünü?
"Bu yüzük bana ailemden emanet, Lord Wilder. Kimseye veremem."
Wilder'ın gülümsemesi soldu. "Peki. O zaman Thorne'un ifadesi geçerli olur. Ve sen, okuldan atılırsın. Ailene haber verilir, kara listeye alınırsın, ve Codex'in varisi olarak, Gümüş Ortaklığı'nın gözetimine girersin. Seçim senin."
Ayağa kalktım. Kalbim, öfkeyle atıyordu. "Beni korkutamazsınız, Lord Wilder. Ve yüzüğü alamazsınız."
Kapıya yürüdüm.
"Reina," dedi Wilder, arkamdan. "Unutma: Vexmere'de herkesin bir zinciri vardır. Seninki, henüz takılmadı. Ama takılacak. Ve o zaman, bu yüzüğü bana kendin getireceksin."
Cevap vermedim. Kapıyı açtım, çıktım.
Ve merdivenlerden inerken, zihnimde o ses yeniden yankılandı:
"İyi yaptın. Ama dikkatli ol. Wilder, senden vazgeçmeyecek."
Biliyorum, dedim içimden. Ve sen... sen kimsen, bana gerçekten yardım etmek istiyorsan, kendini göster. Saklanma.
"Henüz değil. Ama yakında. Söz."
Bu sefer, ses kesilmedi. Sadece uzaklaştı; tıpkı rüzgârın kayalıklara çarptığında çıkardığı o hüzünlü ıslık gibi, zihnimin derinliklerinde yankılanarak.
Lord Wilder'ın odasından çıktığımda, merdivenlerde ayaklarım geri geri gidiyordu. Zihnim, öfkeyle ve korkuyla doluydu. Ama en çok da, o sesle.
Kimsin sen? Neden bana yardım ediyordun? Neden adını söylemiyordun?
Gözetleme Kulesi'nden aşağı inerken, kendimi okulun arka bahçesine attım. Öğle güneşi, çeşmenin sularında pırıltılar saçıyordu. Su perisi heykelinin testisinden dökülen kristal damlalar, taş havuza düşerken hafif bir melodi çıkarıyordu. Etrafta kimse yoktu; herkes ya dersteydi ya da yemekhanede öğle yemeğindeydi.
Bir banka oturdum. Derin bir nefes aldım. Sonra bir tane daha. Kalbim, hâlâ hızlı atıyordu.
Tam o sırada, omzuma bir şey kondu.
Kuzgun.
"Sen," diye fısıldadım, şaşkınlıkla. "Ne ara geldin?"
Kuzgun, her zamanki gibi zümrüt yeşili gözleriyle bana baktı; sonra gagasını kulağıma yaklaştırdı. Konuşmadı; sadece hafifçe gagaladı, sonra omzumdan atlayıp çeşmenin kenarına kondu.
"Ne yapıyorsun?"
Kuzgun, çeşmenin suyuna gagasını daldırdı, sonra başını kaldırıp bana baktı. Su damlaları, siyah tüylerinin üzerinde mücevher gibi parlıyordu. Sonra, kanatlarını çırptı ve havalandı. Çeşmenin etrafında bir tur attı, sonra bahçedeki yabani güllerin arasına daldı. Bir an sonra, gagasında minik, mor bir çiçekle geri döndü. Çiçeği, avucuma bıraktı.
"Bu... bu bir yasemin değil," dedim, çiçeği incelerken. "Bu bir gece menekşesi. Nereden buldun?"
Kuzgun, cevap vermedi. Sadece başını yana eğdi, sonra yeniden havalandı. Bu sefer, bahçedeki gümüş yapraklı ağaçlardan birine kondu; gagasıyla minik bir dal parçası kopardı, bana getirdi. Sonra bir taş. Sonra bir yonca. Sonra, çeşmenin kenarından kopardığı minik bir yosun parçası.
"Sen... bana hediye mi topluyorsun?"
Kuzgun, son bir kez daha gagasını avucuma bıraktı. Bu sefer, minik, parlak bir çakıl taşı. Sonra, omzuma kondu ve gagasını saçlarıma sürttü.
İstemsizce güldüm. Gülüşüm, bahçede yankılandı; su perisinin melodisine karıştı. "Sen, dünyanın en tuhaf kuşusun."
Kuzgun, gururla göğsünü kabarttı. Sonra, gagasını kulağıma yaklaştırdı ve fısıldadı:
"Buz Yıldızı."
"Ne?"
"Ağlama," dedi kuzgun, sesi rüzgâr gibi hışırtılı. "O, sen ağladığında üzülür. Ve o üzüldüğünde, gölgeler ağlar."
Kalbim sıkıştı. "Kim lan o? Adı ne?"
Ama kuzgun, cevap vermedi. Sadece kanatlarını çırptı, omzumdan havalandı ve bahçedeki gümüş yapraklı ağaca kondu. Orada, dalların arasında, beni izlemeye devam etti.
Avucumdaki minik hazinelere baktım. Gece menekşesi, gümüş dal, parlak çakıl taşı, yonca, yosun... Ve aniden fark ettim. Bunlar, sıradan nesneler değildi.
Her biri, bir elementi temsil ediyordu.
Gece menekşesi: gölge.
Gümüş dal: hava.
Çakıl taşı: toprak.
Yonca: ateş. Çünkü yonca, güneşin en güçlü olduğu yerde büyürdü.
Yosun: su.
Beş element.
Ve hepsi, avucumdaydı.
"Bunu bilerek mi yaptın?" diye sordum kuzguna.
Kuzgun, sadece göz kırptı.
İçimdeki gerginlik, biraz olsun azalmıştı. Kuzgunun tuhaf hediyeleri, Wilder'ın tehditlerini, Thorne'un zorbalığını, Moonwhisper'ın sözlerini bir anlığına unutturmuştu. Ama şimdi, güneş batıya kayarken, yalnızlık yeniden çökmeye başladı.
Bahçeden ayrıldım, okulun doğu kanadına yürüdüm. Pencerelerden süzülen ikindi güneşi, koridorları turuncuya boyamıştı. Yürürken, zihnimde o sesle konuşmaya karar verdim. Madem o benim zihnimdeydi, ben de onunla konuşabilirdim.
Hey, dedim içimden. Oradasın, değil mi?
Bir an sessizlik oldu. Sonra, cevap geldi:
"Her zaman."
Kimsin sen? Adın ne?
"Adımı söylesem, bana kızarsın. Ya da korkarsın. Ya da... hatırlamazsın."
Hatırlamaz mıyım? Neden?
"Çünkü birileri, hatırlamanı istemedi. Ve o birileri, hâlâ peşinde."
Wilder'dan mı bahsediyorsun?
"Sadece Wilder değil. Daha büyük bir şey. Daha karanlık. Ve onlar, senin gücünü istiyor."
Codex'i mi?
"Evet. Ama Codex'ten daha fazlasını. Seni istiyorlar, Buz Yıldızı. Seni bir silah yapmak istiyorlar."
Ben kimsenin silahı olmam.
"Biliyorum. Bu yüzden seni seçtim."
Seçtin mi? Ne demek seçtin? Beni sen mi buldun?
"Ben seni yıllar önce buldum. Ve o günden beri, bir daha kaybetmedim. Ama sen... sen beni kaybettin. Ve şimdi, seni geri kazanmak için her şeyi yaparım."
Kalbim, deli gibi atıyordu. Bu sözler... bu özlem... tanıdıktı. Ama nereden? Kimdin sen?! Adını söyle!
"Adımı söylersem, tehlikede olursun. Şimdilik, sadece 'K' de bana. Ve bil ki, ben senin düşmanın değilim. Asla da olmadım."
K. Kuzgun'un getirdiği nottaki imza. K.A. Kimsin sen? Neden A?
"A, soyadım. Ama soyadımı söylersem, her şeyi hatırlarsın. Ve henüz hatırlaman için çok erken."
Neden erken?
"Çünkü hatırlarsan, beni bulmaya çalışırsın. Ve beni bulursan, onlar da seni bulur. Şimdilik, bekle. Sabret. Ve o yüzüğü sakın çıkarma."
Neden?
"O yüzük, seni karanlıktan korur. Benim sana verebildiğim tek şey bu. Şimdilik."
Ses, yeniden uzaklaştı. Ama bu sefer, tamamen gitmedi. Zihnimin bir köşesinde, bir sıcaklık bıraktı; tıpkı avucumdaki çakıl taşı gibi, küçük ama gerçek bir sıcaklık.
Akşamüstü rüzgârı, okulun kulelerinin arasında ıslık çalıyordu. Bahçede, yalnız başıma oturmuştum. Kuzgun, omzumda uyukluyordu. Gün batımı, gökyüzünü turuncu, pembe ve mor tonlarına boyamıştı. Aella ve Arden, akşam yemeğine inmişlerdi; ama benim iştahım yoktu.
Tam o sırada, rüzgâr şiddetlendi. Gümüş yapraklı ağaçların dalları hışırdadı; çeşmenin suyu dalgalandı. Ve rüzgâr, beraberinde bir şey getirdi.
Küçük, katlanmış bir parşömen.
Rüzgâr, parşömeni tam kucağıma bıraktı. Sanki bilerek. Sanki biri, bu mesajı rüzgâra emanet etmişti.
Kuzgun, aniden uyandı. Zümrüt yeşili gözleri, parşömene kilitlendi.
"Bu da ne?" diye fısıldadım, parşömeni açarken.
İçinde, tanımadığım bir el yazısıyla tek bir cümle yazılıydı:
Karanlığın içinde bir yıldız parlıyor. O yıldız, buz gibi beyaz. Ve o yıldız, bu gece gökyüzünde olacak.
Altında imza yoktu. Sadece, minik bir kuzgun çizimi vardı.
Kuzgun, gagasını parşömene dokundurdu. Sonra, başını kaldırıp bana baktı; gözlerinde, "gördün mü?" der gibi bir ifade vardı.
"Bu... bu 'K'den mi?"
Kuzgun, başını salladı. Sonra, gagasıyla parşömeni çekiştirdi. Parşömenin arkasında, bir şey daha yazılıydı:
"Bahçede, ay ışığında. Okçuluk çalışırken. Seni izleyeceğim."
Lan, lan!
Mideme bir ürperti yayıldı. Beni izliyor muydu? Şimdi, burada mıydı? Başımı kaldırdım, bahçeyi taradım. Ağaçlar, çalılar, çeşme... Hiçbir şey yoktu. Ama bir çift gözün, bir yerlerden beni izlediğini hissediyordum.
Akşam yemeğine inmediğimi fark etmeleri uzun sürmedi. Saat yedi buçuğa geliyordu ki, bahçenin kapısından iki silüet belirdi.
Biri, gün doğumu renklerinde saçlarıyla Aella; diğeri, kahverengi dağınık saçları ve her zamanki sakinliğiyle Arden.
"Reina!" Aella, koşarak yanıma geldi. "Neden yemeğe gelmedin? Merak ettik!"
"İştahım yoktu," dedim, parşömeni hızla cebime sıkıştırırken.
Arden, yeşil gözleriyle beni süzdü. "Bitkiler, bir şey olduğunu söyledi. Yine bir kavgaya mı karıştın?"
"Sayılır."
Aella, ellerini beline koydu. "Anlat. Hemen. Şimdi."
Onlara Thorne'u, Wilder'ın tehdidini anlattım. Ama yüzükten, K'den, notlardan bahsetmedim. Henüz değil. Aella, öfkeyle homurdandı; Arden, sakince dinledi.
"Bu çok ciddi," dedi Arden, sonunda. "Thorne'un ailesi, gerçekten de okulun kurucularından. Ama Wilder'ın asıl istediği, yüzük. O yüzük neden bu kadar önemli?"
"Bilmiyorum," diye yalan söyledim.
Arden'ın gözleri, bir an üzerimde kaldı. Bana inanmadığını biliyordum. Ama üstelemedi.
"Neyse," dedi Aella, konuyu dağıtmak için. "Gel, seni yemekhaneye götürelim. En azından bir çorba iç. Ve sonra, sana yeni biriyle tanıştıracağım."
"Yeni biri mi?"
Aella'nın gözleri parladı. "Adı Ryder. Ryder Ether. Bugün başladı. Ve..." Sesi, komplocu bir fısıltıya dönüştü. "...inanılmaz yakışıklı."
Arden, gözlerini devirdi. "Başlıyoruz."
"Ne? Sadece gerçeği söylüyorum!"
Yemekhaneye gittiğimizde, salon neredeyse boşalmak üzereydi. Ama Gökyüzü Birliği'nin masasında, tanımadığım bir çocuk oturuyordu.
Ryder Ether.
Aella'nın tarifi doğruydu. Gerçekten yakışıklıydı. Kumral saçları, dağınık ama bilerek dağınık bırakılmış gibiydi; gözleri, kehribar rengindeydi ve hafifçe parlıyordu. Üzerinde, yeni alınmış bir Vexmere üniforması vardı; pelerin astarı, henüz hiçbir birliğin rengini taşımıyordu. Boştu. Tıpkı benimki gibi.
"Sen yeni kızsın," dedi Ryder, beni görünce. Sesi, beklediğimden daha yumuşak ve sakindi. "Reina Arlon. Seni duydum."
"Ne duydun?" diye sordum, otururken.
"Her şeyi." Gülümsedi; ama bu gülümseme, Wilder'ınki gibi hesaplı değil, sıcaktı. "Kara listedeki kız, üç elementin varisi, Beyaz Okçu, arena şampiyonu... Daha ilk haftanda efsane oldun."
"Efsane olmak istememiştim."
"Efsaneler, hiçbir zaman istemez zaten." Ryder, önündeki çorbayı karıştırdı. "Onlar, sadece olur."
Tam o sırada, yemekhanenin kapısından Ronan girdi. Üzerinde hâlâ antrenman kıyafetleri vardı; terden sırılsıklam olmuştu, saçları alnına yapışmıştı. Ama gözleri, Ryder'ı gördüğü anda dikleşti.
İnatçı kurt bakışı.
"Kim bu?" diye sordu, masaya yaklaşırken. Sesi, her zamankinden daha keskindi.
"Ryder Ether," dedi Aella, neşeyle. "Yeni öğrenci."
Ronan, Ryder'ı baştan aşağı süzdü. Kurt bakışı. "Hangi birlik?"
"Henüz seçmedim," dedi Ryder, sakin. "Ama Gölge Birliği'ni düşünüyorum."
Ronan'ın kaşları havalandı. "Gölge Birliği mi? Neden?"
Ryder, omuz silkti. "Gölgeler, dürüsttür. Saklanmazlar, sadece ışığın olmadığı yerde var olurlar. Ve ben, dürüstlüğü severim."
Ronan'ın bakışları, bir an yumuşadı. Sonra, başını salladı. "Kurtlar da dürüstlüğü sever. Hoş geldin, Ryder Ether."
Ryder, gülümsedi. "Teşekkür ederim, Ronan Tirian. Seni de duydum. Arena dövüşünde Thorne'u yere seren kurt."
Ronan'ın yüzünde, gururlu bir gülümseme belirdi. "O, sadece başlangıçtı."
İki oğlan, birbirlerine saygıyla baktılar. Ve o an, anladım ki Ryder, bu grubun bir parçası olacaktı.
Gece, odama döndüğümde, Aella çoktan uyumuştu. Kuzgun, pencerenin kenarında, ay ışığında tüylerini düzeltiyordu. Üniformamı çıkardım, geceliğimi giydim. Ve yatağa oturduğumda, yastığımın üzerinde bir şey buldum.
Bir not daha.
Bu sefer, parşömen siyahtı. Üzerinde, gümüş mürekkeple yazılmış tek bir cümle:
"Yarın iyi eğlenceler. – K.A."
K.A. Yine o. Ve bu sefer, açık konuşuyordu.
Kimsin lan şerefsiz K. A.?
Mideme bir korku yayıldı. Ya bu bir tuzaksa? Ya Wilder'ın adamlarıysa? Ya da...
Kuzgun, pencereden uçtu, omzuma kondu. Gagasını, kulağıma yaklaştırdı.
"Korkma," diye fısıldadı. "O, sana asla zarar vermez. Söz."
"Kim o? Kim bu K.A.?"
Kuzgun, cevap vermedi. Sadece gagasını saçlarıma sürttü; sonra her zamanki gibi, saçlarımın arasına yerleşti, uyumaya hazırlandı.
Yatağa uzandım. Kalbim, korku ve merak arasında atıyordu. Notu, yastığımın altına sıkıştırdım.
Ve uykuya dalarken, zihnimde o ses yeniden yankılandı. Ama bu sefer, bir fısıltı değil, bir şarkıydı. Eski, tanıdık, hüzünlü bir melodi. Sanki biri, çok uzaklarda, bana ninni söylüyordu.
Ve o ninniyi duyduğumda, içimdeki korku, yerini garip bir huzura bıraktı.
Çünkü biliyordum. Kim olduğunu bilmesem de, bu sesin bana zarar vermeyeceğini biliyordum.
Ve cevap, karanlığın içinde bir yerlerde, beni bekliyordu.
Kim olduğunu bulacağım, K. A. Ve o zaman, düşman mısın, dost musun karar vereceğim.
Arlon yemini ediyorum.
