İçeriğe geç

KAN VE TAÇ

Bölüm 6 · 27 dk okuma

KAN VE TAÇ

Bölüm 6

SİYAH KANATLAR EFSANESİ

Karanlıkta kalmak istersen, kendini de kaybedersin.

Bir varmış, hiç yokmuş...

Derler ki; Gardiyan'ın ışığında hayat bulanlar, kanatlarının zehirli dokunuşuyla hayatlarını kaybeder.

Mythos Diyarı'nın kadim tapınaklarından birinde bir ay cadısı yaşarmış. Adı Selene'miş. Saçları, yeni doğmuş ayın gümüş rengiymiş; gözleri, gece göğünün en karanlık köşesiymiş. Ve sesi... sesi, rüzgârın kayalıklara fısıldadığı ezgiler kadar yumuşak, okyanusun derinliklerindeki sırlar kadar eskiymiş.

Selene, tapınağın en yüksek kulesinde yaşarmış. Bu kule, Mythos'un kadim devirlerinde, Ay Tanrıçası'na adanmış bir mabetmiş. Ama zamanla unutulmuş; tıpkı tapınağın taşları arasında büyüyen yosunlar gibi, insanların kalbinden de silinmiş. Sadece Selene kalmış. Bir başına. Ayın evrelerini sayarak, yıldızların konumlarını kaydederek, kimsenin hatırlamadığı duaları mırıldanarak.

O, Mythos'un son ay cadısıymış.

Ve yalnızlık, bir ay cadısı için en büyük lanetmiş. Çünkü ay, yalnız olmazdı; yıldızları vardı. Okyanus, yalnız olmazdı; dalgaları vardı. Ama Selene'nin kimseden kimsesi yokmuş. Sadece gölgesi varmış. Ve gölgeler, bilirsiniz, bazen yalnızlıktan deliye döner.

Selene de deliye dönmemiş; ama kendini kaybetmiş.

Bir gece, ayın dolunay olduğu, gökyüzünün gümüş bir perde gibi parladığı bir gece, tapınağın kapısı çalınmış. Selene, yüzyıllardır ilk kez bir ziyaretçisi olduğu için önce şaşırmış, sonra korkmuş, sonra da heyecanlanmış. Kulesinden aşağı inmiş, kapıyı açmış.

Kapının önünde, bir gardiyan duruyormuş.

Adı Morthel'miş.

Morvath Meclisi'nin Gri Muhafızı, gölgelerin efendisi, alacakaranlığın koruyucusu... Morthel, yıllardır diyar diyar dolaşıyor, kendini arıyormuş. Çünkü o, gölgeleri kontrol edebiliyor ama kendi karanlığını kontrol edemiyormuş. Ve bu yolculuk, onu Mythos'un unutulmuş tapınağına, son ay cadısının kapısına getirmiş.

"Hoş geldin, gölge efendisi," demiş Selene, kapıyı açarken. Sesi, rüzgâr çanları gibi titreşmiş. "Seni bekliyordum."

Morthel şaşırmış. "Beni mi? Kimse beni beklemez. Ben, kaybolmuş bir gölgeyim."

"Kaybolmuş gölgeler, ay ışığında bulunur," demiş Selene. "Gir içeri. Sana, gölgelerin hikayesini anlatayım."

Ve Morthel girmiş.

O gece, ayın altında, unutulmuş tapınağın kulesinde, bir ay cadısı ve bir gölge büyücüsü oturmuş. Selene, Morthel'e yıldızların dilini öğretmiş; Morthel, Selene'ye gölgelerin dansını göstermiş. Selene, Morthel'e ayın evrelerinin sırrını fısıldamış; Morthel, Selene'ye alacakaranlığın şarkısını söylemiş.

Ve gün doğmadan önce, birbirlerine âşık olmuşlar.

Ama aşkları, yasakmış.

Çünkü ay cadıları, sadece ayın çocuklarıyla birlikte olabilirmiş. Ve gölge büyücüleri, sadece gölgelerle evlenebilirmiş. Bu, diyarların yazılı olmayan kanunuymuş. Kanun, aşkı tanımazmış. Kanun, sadece düzeni tanırmış.

Selene ve Morthel, kanunları hiçe saymış.

Tapınakta, aydınlık ve karanlığın birleştiği o gecede, ikisi de birbirlerine söz vermiş. Ne olursa olsun, birbirlerini bırakmayacaklarına dair. Ve o söz, gökyüzüne kazınmış. Ay, şahit olmuş. Gölgeler, şahit olmuş. Ve ikisinin aşkından, yeni bir şey doğmuş.

Bir kanat.

Siyah bir kanat.

Bu kanat, ne tam ay ışığı ne tam gölgeymiş. İkisinin karışımı, ikisinin dengesi, ikisinin aşkının somutlaşmış haliymiş. Kanat, Morthel'ın sırtında belirmiş; tüyleri gece mavisi, uçları gümüş rengi. Ve kanat çırptığında, etrafa zehirli bir toz yayılıyormuş. Çünkü yasak aşk, zehirli olurmuş. Tatlı, ama ölümcül.

Morthel, bu kanatla uçmayı öğrenmiş. Selene'yi de yanına almış, tapınağın üzerinde, ayın altında, gölgelerin içinde süzülmüşler. Mutluymuşlar. Bir anlığına da olsa, mutluymuşlar.

Ama kanunlar, mutluluğu affetmezmiş.

Mythos'un Kadim Konseyi, bu yasak aşkı öğrenmiş. Selene'nin, bir gölge büyücüsüyle birlikte olduğunu duyduklarında, tapınağa bir ordu göndermişler. Amaçları, Morthel'i öldürmek, Selene'yi ise "arındırmak"mış. Arınma, ay cadıları için ölümden beter bir şeymiş; çünkü arınma, hafızanın silinmesi, aşkın unutulması, ruhun boşaltılması demekmiş.

Morthel, orduyu tapınağın kapısında karşılamış.

Gölgeler, onun emrinde bir orduya dönüşmüş. Siyah kanatları, her çırpışta zehirli tozlar saçmış; askerlerin zırhlarını eritmiş, kılıçlarını paslandırmış, kalkanlarını çürütmüş. Morthel, sevdiği kadını korumak için savaşmış. Ve savaşı kazanmış.

Ama zaferin bedeli ağır olmuş.

Çünkü kanatlarından yayılan zehir, sadece düşmanlarına değil, kendisine de zarar veriyormuş. Her kanat çırpışta, Morthel'in ruhu biraz daha kararmış. Gözleri, fırtına grisinden simsiyaha dönmüş. Kalbi, yavaşlamış. Ve sonunda, savaş bittiğinde, Kael tapınağın merdivenlerine yığılmış.

Selene, onu kollarına almış.

"Bırakma," demiş Selene, gözyaşları Morthel'in yüzüne damlarken. "Beni bırakma, gölge efendisi."

Morthel, son bir kez gülümsemiş. "Ben bir gölgeyim, ay cadısı. Ve gölgeler, gün doğduğunda kaybolur. Ama sen... sen ay ışığısın. Her gece geri dönersin." Eli, Selene'nin yanağına uzanmış; titreyen parmakları, onun tenine son bir kez dokunmuş. "Her gece beni bul. Her gece, ay ışığında, beni bekle."

Ve Morthel, son nefesini vermiş.

Selene, sevdiği adamın bedenini tapınağın en derin odasına, ay ışığının asla ulaşamayacağı bir yere gömmüş. Çünkü Morthel bir gölgeydi ve gölgeler, karanlıkta huzur bulurdu. Mezarının üzerine, siyah kanatlarından dökülen bir tüy bırakmış. Ve o tüy, orada, sonsuza kadar parlamış; gece mavisi ve gümüş rengi.

Selene ise, tapınakta kalmaya devam etmiş. Ama artık yalnız değilmiş. Çünkü her gece, ay ışığı pencereden süzüldüğünde, Morthel'in gölgesi ona geri dönermiş. Ne tam hayalet, ne tam rüya. Sadece bir gölge. Ama Selene için, bu yeterliymiş.

Ve derler ki; o tapınağa gidenler, eğer kalpleri safsa, hâlâ o gölgeyi görebilirmiş. Siyah kanatlı, gece mavisi tüylü, gümüş uçlu bir gölge. Tapınağın kulesinde, ayın altında, bir ay cadısına sarılmış, sonsuza kadar dans eden bir gölge.

Ve o gölge, her dolunayda, ziyaretçilere bir soru sorarmış:

"Karanlıkta kalmak ister misin?"

Cevap evet olursa, gölge onlara kanatlarını gösterirmiş. Siyah, zehirli, ölümcül kanatlar. Ve ziyaretçi, ya karanlığı kucaklayıp kendini kaybeder, ya da kaçıp gidermiş.

Ama hiç kimse, o gölgeye "hayır" dedikten sonra ay ışığını aynı şekilde göremezmiş. Çünkü karanlığı gören, ışığın kıymetini daha iyi anlarmış.

Ve efsane, şu sözlerle biter:

Karanlıkta kalmak istersen, kendini de kaybedersin.

Kendini kaybeden, ruhunu da kaybeder.

Ruhunu kaybeden, bir daha asla sevemez.

Ama seven, gölgede bile ay ışığını bulur.

Efsaneler Kitabı, Sayfa 12, Siyah Kanatlar Efsanesi

⚔️⚔️⚔️⚔️⚔️⚔️

Efsaneler Kitabı'nın kapağını kapattığımda, parmaklarım titriyordu.

Saat şu an 07.00'ydi ve sabah sabah Yasaklı Eserler Bölümü'nden çaldığım kitabı okuyordum.

Gözlerimi açtığımda, yastığımın hemen yanında, siyah tüyleri ay ışığında mor yansımalar saçan bir kuş, gagasını saçlarıma dolamış, uyuyordu. Evet, yanlış duymadınız. Saçlarıma dolamış. Dün gece saçlarımın arasına yaptığı minik yuvada değil, doğrudan saç tellerimin arasında, bir koza gibi kıvrılmıştı.

"Sen," diye fısıldadım, onu uyandırmamaya çalışarak, "benim saçlarımı yuva sanıyorsun, değil mi?"

Kuzgun, tek gözünü açtı. Zümrüt yeşili iris, bana "ne var, uyuyorum" der gibi baktı. Sonra gözünü yeniden kapattı.

Derin bir nefes aldım. Sabır, Reina. Sabır.

Yavaşça doğruldum, kuzgunu saçlarımdan nazikçe ayırdım. Tüyleri, parmak uçlarıma ipek gibi değiyordu. Onu yastığa yerleştirdim; kuzgun, minik bir hırıltıyla itiraz etti ama uyanmadı. Belli ki gece boyunca uyumamış, beni izlemişti.

Aella'nın yatağı boştu. Erken kalkan biri değildi; muhtemelen banyoda ya da çoktan kahvaltıya inmişti. Saat, yatağın yanındaki küçük kum saatine göre altı buçuğu gösteriyordu. Yemekhanenin açılmasına daha bir saat vardı.

Masadaki programa göz attım. Dün gece Leydi Keina'nın kapının altından attığı parşömen, hâlâ kitabımın arasındaydı. Çıkardım, açtım.

Reina Arlon – Gün 2 Programı

· 07.30 – 08.00: Kahvaltı

· 08.00 – 09.00: Rehberlik (Prof. Lyanna Vex)

· 09.00 – 11.00: Okçuluk Temelleri (Usta Okçu Thalen)

· 11.00 – 13.00: Arena Dövüşleri (Komutan Zara)

· 13.00 – 14.00: Öğle Yemeği

· 14.00 – 17.00: Mitoloji (Prof. Elara Moonwhisper)

· 17.00 sonrası: Serbest Zaman

Mitoloji. Son üç saat. Kalbim, bu kelimeyi her gördüğümde hızlanıyordu. Çünkü mitoloji, Efsaneler Kitabı demekti. Ve Efsaneler Kitabı, cevaplar demekti.

Ama önce, diğer dersler vardı. Rehberlik. Okçuluk. Arena.

Midem kasıldı. Arena dövüşleri, Ignis ve zorba üçlüsünün favori mekanıydı. Ve benim orada, kılıçla ya da büyüyle dövüşmem gerekecekti. Harika. Tam da istediğim şey. Daha fazla dikkat çekmek.

Neyse, şimdi bunu düşünmenin sırası değildi.

Masamın üzerinde, dün gece kütüphaneden... hayır, Yasaklı Eserler bölümünden kaçarken yanımda getirdiğim bir şey yoktu. Ama zihnimde, Efsaneler Kitabı'nın bana gösterdiği o görüntü hâlâ canlıydı. Siyah maskeli çocuk. Altın tilki maskeli kız. Ve o ses: "Seni buldum."

Kimdin sen? Neden kalbim, seni her düşündüğümde sızlıyordu?

Yataktan kalktım, pencereye yürüdüm. Güneş, dağın zirvesindeki karları altın rengine boyamıştı. Aşağıda, öğrenciler yavaş yavaş kulelerden çıkıyor, yemekhaneye doğru ilerliyordu. Her şey normal görünüyordu. Ama ben, içimdeki fırtınayı kimseye göstermemeyi öğrenmiştim.

Derin bir nefes aldım.

Tam o sırada, dolabın kapağında asılı olan üniformama gözüm takıldı. Lacivert ceket, beyaz gömlek, boş pelerin astarı... Ama bugün, bir şey farklıydı. Ceketin sol göğsüne, dün gece orada olmayan bir şey iğnelenmişti.

Minik, gümüş bir kuzgun broşu.

Kaşlarımı çattım. Aella mı takmıştı? Yoksa...

Yastığa döndüm. Kuzgun, hâlâ uyuyordu. Ama gagasında, minik bir gümüş tüy parıldıyordu.

"Sen mi yaptın bunu?"

Kuzgun, uykusunda gagasını şapırdattı.

Gülümsemeden edemedim. Bu kuş, beni delirtmeye kararlıydı. Ama aynı zamanda, bu okulda hissettiğim en tuhaf aidiyet duygusunu da o veriyordu. Sanki o buradaydı ve o buradayken, yalnız değildim.

Üniformamı giydim. Kuzgun broşunu yerinde bıraktım; yakışmıştı.

Yemekhaneye indiğimde, saat yedi buçuğa geliyordu. Salon, dünkü kadar kalabalık değildi henüz; erken kalkanlar, tepsilerini alıp masalarına oturmuştu. Gökyüzü Birliği'nin masasında, Aella çoktan yerini kapmış, önünde koca bir tabak börekle oturuyordu.

"Reina!" El salladı, ağzı doluydu. "Çabuk gel, börekler bitiyor!"

Tepsiyi alıp yanına oturdum. Aella, dünkü gibi neşeliydi; saçları yine gün doğumu renklerindeydi, gözleri parlıyordu. Ama bu sefer, yanında Arden Taryn de oturuyordu. Doğa Gardiyanı, önündeki sebze tabağına gömülmüş, sessizce yiyordu.

"Günaydın," dedi Arden, başını kaldırmadan. "Bitkiler, bugün iyi olacağını söyledi."

"Bitkilerin kehanet yeteneği mi var?" diye sordum, gülümseyerek.

"Hayır. Ama toprak elementin, dün gece çok dalgalıydı. Bugün sakinleşmiş." Yeşil gözlerini bana kaldırdı. "İyi uyudun mu?"

Kuzgunu, broşu, Efsaneler Kitabı'nı ve gece yarısı duyduğum o sesi düşündüm. "Sayılır."

Aella, böreğinden koca bir ısırık aldı, sonra parmağını bana doğru salladı. "Bugün programın ne? Benim ilk iki saat bireysel antrenman, sonra bir saat boş, sonra sihir tarihi, sonra rüzgar sürücülüğü."

"Rehberlik, okçuluk, arena dövüşleri, mitoloji," diye saydım.

Aella'nın çatalı elinden düştü. "Arena dövüşleri mi? İlk gününde mi?"

"Görünüşe göre."

Arden, sessizce bir domatesi dilimledi. "Komutan Zara," dedi, sesi her zamanki gibi sakin ama altında bir uyarıyla. "Ondan uzak dur. Ya da en azından, onu kızdırma."

"Kızdırırsam ne olur?"

"Geçen yıl bir öğrenci, onun dersinde gevezelik etti. Çocuk, bir hafta boyunca kılıcını kaldıramadı. Ve Zara, ona kılıcıyla bile dokunmadı. Sadece bakışlarıyla yaptı."

Midem, daha da kasıldı. Harika. Arena dövüşleri, bir de bakışlarıyla insanı sakatlayan bir komutanla.

Aella, konuyu değiştirmek için araya girdi. "Peki ya mitoloji? Profesör Elara Moonwhisper var. Onu seveceksin. Tam sana göre."

"Neden?"

"Çünkü o da senin gibi gizemli. Moonwhisper, bir ay elfi. Ama doğma büyüme Mythoslu. Ve derslerinde hep eski efsaneleri, kayıp hikayeleri anlatır. Hatta derler ki..." Sesini alçalttı, komplo teorisi fısıldayan biri gibi eğildi. "...Efsaneler Kitabı'nın bazı sayfalarını ezbere bilirmiş."

Kalbim hızlandı. Efsaneler Kitabı. Belki de Moonwhisper, kitabın ne olduğunu, neden bana seslendiğini, o siyah maskeli çocuğun kim olduğunu bilirdi.

"Bu arada," dedi Aella, birden ciddileşerek, "dün gece kütüphanede olanları hâlâ konuşmadık. O kitap sana ne gösterdi?"

Arden'ın çatalı durdu. Yeşil gözleri, bir an bana kilitlendi.

"Bir balo," dedim, sesim fısıltıdan farksız. "Bir balo ve... bir çocuk. Siyah maskeli. Bana 'seni buldum' dedi."

Aella'nın gözleri kocaman oldu. "Aşk Perisi sezgilerim, az önce çığlık attı. O çocuk, kalbindeki aşk izinin sahibi. Eminim."

"Adını bilmiyorum. Yüzünü hatırlamıyorum. Sadece... sesini."

Arden, domatesini bitirdi, peçeteyle ağzını sildi. "Efsaneler Kitabı, sadece hikayeleri değil, anıları da saklar," dedi, sesi düşünceli. "Belki de kitap, senin kaybettiğin bir anıyı sana geri vermeye çalışıyordur."

"Kaybettiğim bir anı mı?"

"Biri, hatırlamanı istememiş olabilir." Arden'ın yeşil gözleri, bir an için ormanın derinlikleri kadar karanlık göründü. "Ve Efsaneler Kitabı, gerçeği bilir. Her zaman."

Yemekhanenin çanı çaldı. Kahvaltı bitmiş, ders saati gelmişti.

İlk dersim: Rehberlik.

Profesör Lyanna Vex'in sınıfı, Gözetleme Kulesi'nin hemen altındaydı. Odaya girdiğimde, buranın diğer sınıflardan farklı olduğunu hemen anladım. Duvarlar, yumuşak lavanta rengine boyanmıştı; köşelerde, rahatlatıcı bitkiler ve tütsüler vardı. Sıralar yerine, daire şeklinde dizilmiş minderler. Ve pencereden, dağın zirvesindeki karların manzarası görünüyordu.

Ama sınıfta benden başka sadece üç kişi vardı.

Birincisi, Mor Yıldız Birliği'nden, ince çerçeveli gözlüklü, sürekli not alan bir kız. İkincisi, Altın Taç'tan, kendini beğenmiş tavırlarıyla bir oğlan; sırtını duvara yaslamış, kollarını kavuşturmuş, sıkılmış görünüyordu. Üçüncüsü ise...

Ignis Ferran.

Demir Alev'in zorba lideri, minderlerden birine yayılmış, beni görür görmez sırıttı. "Bak, bak. Kara listedeki kız, rehberliğe gelmiş. Ne oldu, yolunu mu kaybettin?"

"Rehberlik, kaybolanlar içindir," dedim, bir minder seçip otururken. "O yüzden seni burada görmek şaşırtıcı değil."

Gözlüklü kız kıkırdadı, sonra hemen not defterine bir şeyler karaladı. Ignis'in yüzü kızardı, ama daha cevap veremeden kapı açıldı ve Profesör Lyanna Vex içeri girdi.

Lyanna Vex, tahmin ettiğimden çok daha gençti. Otuz yaşlarında, kumral saçları sıkı bir topuz yapılmış, gözleri kehribar rengi, üzerinde sade bir gri elbise. Ama en dikkat çekici yanı, sesiydi. Yumuşak, sakin, neredeyse hipnotik bir sesi vardı.

"Günaydın," dedi, minderlerden birine oturarak. "Ben Profesör Vex. Bu ders, not alınacak ya da sınavına girilecek bir ders değil. Bu ders, kendinizi tanımak içindir." Gözleri, tek tek hepimizi taradı. "Ve kendini tanımak, Vexmere'deki en zor sınavdır."

Ignis, gözlerini devirdi. Altın Taçlı çocuk, esnedi.

"Bugün," diye devam etti Lyanna, onları görmezden gelerek, "element bilincinizle ilgili konuşacağız. Profesör Eryx'in dünkü dersinde, elementlerinizi ölçtünüz. Peki hiç düşündünüz mü, elementiniz neden o? Neden ateş? Neden su? Neden gölge?"

Gölge kelimesini duyduğumda, irkildim. Lyanna'nın gözleri, bir an bana kaydı; sanki bu soruyu özellikle bana soruyordu.

"Elementiniz, sadece bir güç değildir," dedi Lyanna. "O, sizin özünüzdür. Korkularınız, arzularınız, sırlarınız... elementiniz, hepsini bilir. Ve eğer elementinizle barışmazsanız, o sizinle savaşır."

Ignis, homurdandı. "Ben ateş elementim. Ateş, savaşmaz; yakar."

"Ateş, aynı zamanda ısıtır da," dedi Lyanna, sakin bir gülümsemeyle. "Ama sen, sadece yakmayı seçiyorsun. Neden?"

Ignis, cevap vermedi. Sadece önüne baktı.

Lyanna, bana döndü. "Reina Arlon. Senin elementin... üç tane. Ateş, toprak ve gölge. Hangisiyle barışıksın?"

Soru, beni hazırlıksız yakaladı. "Ben... bilmiyorum."

"Bence biliyorsun." Lyanna'nın kehribar rengi gözleri, içimi okuyor gibiydi. "Gölge elementin, diğerlerinden daha güçlü. Ama ondan korkuyorsun. Çünkü gölge, sana birini hatırlatıyor. Unuttuğun birini."

Kalbim durdu. "Siz... siz de mi görüyorsunuz?"

"Ben görmem," dedi Lyanna. "Ben sadece dinlerim. Ve senin elementin, çok şey anlatıyor." Ayağa kalktı, pencereye yürüdü. "Rehberlik dersi, sana cevapları vermek için değil, doğru soruları sordurmak içindir. Ve bence, senin sorman gereken soru şu: Neden unuttun?"

Cevap veremedim. Çünkü bilmiyordum.

Ve dersin geri kalanı, o sorunun yankısıyla geçti.

Teneffüs zili çaldı, hepimiz çıktık.

Çıktığımızda, üstü başı hafif yırtılmış olan Ronan'ı gördüm, kalbim bir an durdu.

Üzerinde kahverengi, ince deri zırhı, altında siyah okul pantolonu, göğsünün yakasında bir kartal broşu.

Kahve saçları dapınıktı ve gözlerinin altı uykusuzluktan mosmordu.

"Günaydın, inatçı kurt. Gerçi hala uyanamamışsın."

Başını kaldırdı, bana baktı. Güldü.

"Sana da günaydin, okçu."

Beraber koridorda yürüdük. "Dün ortalıklarda yoktun?" diye merak ettim.

Derin bir nefes verdi. Sanki gözleri uzaklara dalmıştı. "Dün biraz kendimi sorguya çektim."

Durdum. "Kendini. Sorguya. Mı. Çektin?"

Öyle vurguladım ki kelimeleri, başını eğdi. "Evet. Seni buraya getirerek hata mı ettim? diye düşünüp durdum. Çünkü sen zaten onlardan kaçıyorsun, bir de seni buraya getirerek..."

Sustu. Ama bu suskunluğu, bir ölüm sessizliği gibiydi.

"Ronan." Keskin. "Nefret ediyorum diye her zaman kaçmak zorunda değilim. Bazen o nefret ettiğin kişilerin merkezinde kalırsın, onların en kirli sırlarını dünyaya ifşa edersin. Benim buraya gelme amacım bu. O ortaklığın aileme neler yaptığını, halka neler yaptığını öğrenip, tüm dünyalara ifşa etmek."

Ronan tam cevap verecekti ki ders zili çaldı.

"Neyse," diye geçiştirdi. "Şimdi hangi dersin var?"

"Okçuluk temelleri."

O anda Ronan sırıttı. "O zaman yeteneklerini konuşturma vaktin geldi, okçu hanım."

"Senin dersin ne, kurt bey?"

Keyfi yerine gelmişti. "Öğle arasına kadar boşum. Öğleden sonra av ve avcılık dersim var. Yani, şu an, okçuluk dersinde yanında olup seni izleyeceğim."

Yüzüm kızardı. Gerçekten gelecek miydi?

"Geleceğim," dedi düşüncelerimi okuyarak. "Her zaman geleceğim."

"Daha okulun ikinci gününde bu kadar şair kesildin?" diye kahkaha attım.

"Kurtlar böyledir. Sadece sürülerine karşı."

Yürürken, bu kez biri ayağıma bilerek çelme taktı. Tam yere kapaklanırken, son anda Ronan'a tutundum.

"Yavaş ol!" diye bağırdım. "Gerizekalı."

O çocuk, neredeyse Ronan'la aynı boyda, aynı vücut yapıısna sahipti. Saçları hafif kızıl, göğsünde Mor Yıldız işareti.

"Ooo, engellilerin okulda okumalarına izin var mıydı?"

O anda Ronan'ın tüyleri kabardı. "Thorne. Sen bir gelsene iki dakika."

Ronan gerçekten dalacak gibiydi.

"Ne yapacaksın, Siyah Kurt? Beni mi ısıracaksın? Ne komiksin, gerçekten! Şu anda, yanındaki şıllığın dedikodusu, tüm okulda yayılmış durumda. Biraz eğlenemez miyiz?"

Ronan dişlerini sıktı. "Kapat çeneni, yoksa kapatmasını bilirim."

"Ronan." Koluna girdim. "Hadi, gidelim. Bunun gibi aptalların seviyesine inmek değmez."

Ronan hırıltıyla sakinleşti ve aşağı kata inmeye başladık. İnerken, "İyi misin?" diye sordum.

"İyiyim, ama..." Dişleri gıcırdadı. "Onun şu an hayatta kalması sıfırdı."

"Yapsan ne olacak ki, Ronan? Okuldan atıkacaktın, eğitim kariyerin yarım kalacaktı! Belki o zaman kabileni dahi tehdit edeceklerdi! Bunu mu istiyorsun?"

Sakinleşmeye çalıştı.

"Çok özür dilerim, Reina. Senin yanında öyle davrandığım için."

Kokunu sıktım. "Önemli değil. Ama dikkatli olacağız."

Okçuluk sınıfı; kantinin hemen sol çaprazındaki büyük bir odaydı. Neredeyse arena büyüklüğündeydi.

Kapıdan içeri adım attığımda, nefesim kesildi. Burası, şimdiye kadar Vexmere'de gördüğüm en etkileyici salondu. Tavan, büyülü bir gökyüzüyle kaplanmıştı; bulutlar, gerçek zamanlı olarak hareket ediyor, güneş ışığı yapay bir şekilde salonun ortasına düşüyordu. Duvarlar boyunca, her boydan ve her türden yaylar asılıydı; uzun yaylar, kısa yaylar, bileşik yaylar, tatar yayları... Kimi gümüş işlemeli, kimi ejderha kirişli, kimi sadece tahtadan. Ve salonun en ucunda, on iki hedef tahtası sıralanmıştı. Her biri, farklı mesafelerdeydi; en yakını on adım, en uzağı ise neredeyse yüz adım ötedeydi.

Ronan, kapının girişindeki seyirci bankına oturdu. "Git hadi," dedi, sırıtarak. "Yeteneklerini konuşturma vaktin geldi, okçu hanım."

"Burada kalacak mısın?"

"Söz verdim. Her zaman geleceğim."

Kalbim, bu sözlere karşı istemsiz bir sıcaklık hissetti. Ronan, dostluğunu böyle gösterirdi; az laf, çok sadakat. Başımı salladım ve sınıfın ortasına yürüdüm.

Diğer öğrenciler çoktan gelmişti. Yaklaşık on beş kişiydik. Aralarında tanıdık yüzler vardı; Gökyüzü Birliği'nden birkaç elf, Demir Alev'den iki öğrenci, Altın Taç'tan soylu bir kız. Ve tabii ki Ignis Ferran. Beni görür görmez gözlerini devirdi ama bu sefer sesini çıkarmadı. Belli ki dünkü dersten sonra, en azından derste bulaşmamayı öğrenmişti.

Sınıfın tam ortasında, Usta Okçu Thalen duruyordu.

Thalen, elli yaşlarında, zayıf ama kaslı bir adamdı. Saçları tamamen beyazlamış, at kuyruğu yapmıştı. Gözleri, bir okçuda olması gerektiği gibi keskindi; bir şahin gibi, her şeyi aynı anda görüyor gibiydi. Sağ elinde, üzerinde altın rünler işlenmiş siyah bir yay tutuyordu. Yayın kirişi, hafifçe parlıyordu; büyülü olduğu bellydi.

"Yeni öğrenciler," dedi Thalen, sesi sert ama adildi. "Okçuluk Temelleri dersine hoş geldiniz. Bu ders, size ok atmayı öğretmek için değildir." Bir an duraksadı, sınıfı süzdü. "Ok atmayı, herkes öğrenebilir. Maymunlar bile eğitilse ok atar. Ama okçuluk... okçuluk, ruhunuzu yayın kirişine bağlamaktır."

Salonda bir sessizlik oldu. Thalen, yayını kaldırdı.

"Bir okçu, sadece hedefi görmez. Rüzgarı görür, mesafeyi hisseder, kalp atışını sayar. Ok, yaydan çıkmadan önce, çoktan hedefe varmıştır. Çünkü okçu, okun varacağı yeri, ok yaydan çıkmadan önce zihninde canlandırır." Gözleri, tek tek hepimizi taradı. "Bugün, hazırbulunuşluk testi yapacağız. Her biriniz, sırayla buraya gelecek, bir yay seçecek ve üç ok atacaksınız. Hedef tahtaları, sizin seviyenize göre ayarlanacak. Ne çok yakın, ne çok uzak. Tam olmanız gereken yerde."

Öğrenciler arasında bir uğultu yükseldi. Thalen, elini kaldırdı ve sessizlik anında sağlandı.

"İlk okçu: Aella Skies."

Aella?

Şaşkınlıkla arkama döndüm. Aella, banktan kalktı, bana göz kırptı. "Ne o, şaşırdın mı? Keşif ve Gözetleme Bölümü'ndeyim. Okçuluk, temel dersim."

Yayların asılı olduğu duvara yürüdü. Uzun uzun baktı, sonra orta boy bir elf yayı seçti. Kirişi gerdi, test etti. Sonra hedef tahtasının karşısına geçti. Thalen, onun seviyesine göre hedefi ayarladı; yaklaşık elli adım.

Aella, derin bir nefes aldı. Yayı kaldırdı, kirişi gerdi. Gözleri, hedefe kilitlendi. Ve bıraktı.

Ok, hedefin tam ortasına saplandı.

İkinci ok. Üçüncü ok. Hepsi, tam ortaya.

"İyi," dedi Thalen, not alarak. "Ama çok düşünüyorsun. Okçuluk, düşünmek değil, hissetmektir. Geliştirilmesi gerekiyor."

Aella, sırıtarak yerine döndü. "Birazdan sende," diye fısıldadı yanımdan geçerken. "Onlara göster, Beyaz Okçu."

Sırayla diğer öğrenciler geçti. Demir Alev'den bir çocuk, yayı zar zor gerdi, okları hedefin dışına saçtı; Thalen, "kol kasların zayıf, çalışman gerek" dedi.

Altın Taç'tan soylu kız, mükemmel bir duruşla üç ok attı, hepsi orta halkadaydı; Thalen, "tekniğin iyi ama ruhun yok" dedi.

Ignis Ferran, yayı agresif bir şekilde gerdi, ilk iki ok hedefe saplandı ama üçüncüsü sapıttı; Thalen, "öfkeni kontrol et, yoksa okun da kontrolden çıkar" dedi.

Ve sonra sıra bana geldi.

"Reina Arlon."

Adımı duyduğumda, kalbim hızlandı. Aella'nın fısıltısı kulağımda yankılandı: Beyaz Okçu. Bu lakap, dün geceden beri içimde bir yerde kök salmıştı. Ama şimdi, bu lakabı hak edip etmediğimi kanıtlama zamanıydı.

Yayların asılı olduğu duvara yürüdüm. Gözlerim, raflarda gezindi. Uzun yaylar, kısa yaylar, bileşik yaylar... Ama hiçbiri, beni çağırmadı. Ta ki en üst rafta, toz içinde kalmış bir yay görene kadar.

Beyaz bir yay. Uçları, gümüş işlemeli. Kirişi, soluk mavi renkte parlıyordu; ay ışığı gibi.

"Şu yayı alabilir miyim?" diye sordum.

Thalen, yayı gördüğünde bir an duraksadı. Gözleri, bana döndü; sanki beni yeniden değerlendiriyordu. "O yay, yıllardır kimse tarafından seçilmedi," dedi. "Adı, Ay Işığı. Eski bir ay elfine aitti. Çoktan öldü. Ama yay, hâlâ sahibini bekliyor."

"Beni çağırdı," dedim, dürüstçe.

Thalen, başını yavaşça salladı. "Al öyleyse. Ama dikkatli ol. Ay Işığı, sadece saf niyetli olanlara cevap verir."

Yayı raftan aldım. Parmaklarım, soğuk ahşaba değdiğinde, bir titreşim hissettim. Yay, beni tanıyordu. Ya da ben öyle hissettim. Kirişi gerdim; direnci mükemmeldi. Ne çok sert, ne çok gevşek. Sanki benim ellerim için yapılmıştı.

Hedef tahtasının karşısına geçtim. Thalen, hedefi ayarladı; yetmiş adım. Sınıftaki herkes susmuştu. Ronan, bankta öne eğilmiş, nefesini tutmuştu. Aella, ellerini göğsünde kavuşturmuş, dua eder gibiydi.

Derin bir nefes aldım.

Odaklan, Reina. Rüzgarı hisset. Kalp atışını say. Hedefi gör. Ama sadece gözlerinle değil, ruhunla.

Yayı kaldırdım. Kirişi gerdim. Ok, parmaklarımın arasında titriyordu; sanki uçmak için sabırsızlanıyordu.

Ve bıraktım.

Ok, havayı yardı. Rüzgarı yararak, mesafeyi yutarak, hedefe doğru uçtu. Ve tam ortaya saplandı. On ikiden.

Sınıftan bir mırıltı yükseldi. Thalen, not defterine bir şey yazmadı.

İkinci oku aldım. Bu sefer, daha hızlı. Nefes alıp vermeden, düşünmeden, sadece hissettim. Ok, ilk okun tam yanına saplandı. Aralarında bir parmak bile boşluk yoktu.

Üçüncü ok. Son ok. Hedefin tam ortası. Ama bu sefer, önceki iki oku yardı. İkisinin tam arasından geçti, hedefin merkezine saplandı. Bir ok, iki okun arasına. Kusursuz bir üçgen.

Salonda çıt çıkmadı.

Thalen, not defterini kapattı. Bana baktı. Gözlerinde, şaşkınlık, hayranlık ve biraz da endişe vardı. "Sen," dedi, sesi alçak, "daha önce okçuluk eğitimi aldın mı?"

"Hayır," dedim, dürüstçe. "Sadece... hissettim."

"Hissettin?"

"Evet. Ok, yaydan çıkmadan önce, çoktan hedefe varmıştı. Ben sadece... izin verdim."

Thalen, bir an sessiz kaldı. Sonra, yüzünde ender görülen bir gülümseme belirdi. "Bu, okçuluk değil," dedi. "Bu, saf yetenek. Ve saf yetenek, ya bir armağandır ya da bir lanet. Hangisi olduğunu, zaman gösterecek." Elini uzattı. "Ay Işığı, artık senin, Arlon. Onu hak ettin."

Yayı göğsüme bastırdım. Kalbim, gururla atıyordu. Arkamda, Ronan'ın yavaşça alkışladığını duydum; Aella'nın çığlığını, diğer öğrencilerin fısıltılarını...

Ama en çok, Thalen'ın sözleri yankılandı zihnimde: Ya bir armağandır ya da bir lanet.

Tıpkı benim gibi. Tıpkı albinoluğum gibi. Tıpkı Codex gibi. Tıpkı...

Gece yarısı kafama gelen o ses gibi.

Ve o ses, şimdi yine geldi.

"Hislerini takdir ederim, Buz Yıldızı. Karşılaştığımızda da senden bu performansı bekliyor olacağım."

Kimsin lan sen?

Düşman mısın yoksa kurtarıcı mı?

Bu kez zihnimden o kişiyle temas kurmaya çalıştım.

"Karşılaştığımızda mı? Neden şu an karşıma çıkmıyorsun, korkak?"

Ses o anda kesildi.

Kimdin sen? Neden kalbim, sesini her duyduğunda paramparça oluyordu?

"Reina?"

Ronan'ın sesi, beni düşüncelerimden çekip çıkardı. Başımı kaldırdığımda, banktan kalkmış, yanıma gelmişti. Gözleri, endişeyle üzerimdeydi.

"İyi misin? Bir an dondun kaldın."

"İyiyim," dedim, yayı omzuma asarken. "Sadece... çok fazla şey oldu."

Thalen, sınıfın geri kalanına dönmüş, bir sonraki okçuyu çağırıyordu. Ama göz ucuyla hâlâ beni izliyordu. Ay Işığı'nı omzumda taşımamı onaylamıştı; ama bakışlarında, "bu yay senin için bir sınav olacak" der gibi bir ifade vardı.

"Şimdi," dedi Thalen, sesi sınıfta yankılanarak, "hazırbulunuşluk testiniz tamamlandı. Notlarınızı, ders çıkışında duyurulan panoda görebilirsiniz. Ama unutmayın: okçuluk, notla ölçülmez. Okçuluk, rüzgarla konuşmaktır. Ve rüzgar, not defterine yazmaz."

Öğrenciler, fısıldaşarak dağılmaya başladı. Aella, hemen yanıma koştu; gözleri zaferle parlıyordu.

"Beyaz Okçu! Dedim ben sana! Üç ok, üç tam isabet! Thalen'ın ağzı açık kaldı, gördün mü? O adam, öğrencilere nadiren gülümser!"

"Gülümsedi mi?" diye sordum, hâlâ dalgın.

"Evet, resmen gülümsedi! Hatta neredeyse iltifat edecekti. 'Bu saf yetenek' dedi. Saf yetenek, Reina!" Aella, kollarını boynuma doladı, beni sıktı. "Seninle gurur duyuyorum."

Ronan, arkamızda duruyordu. Kollarını kavuşturmuş, sırıtıyordu. "Ben bir şey demedim. Ama şu Thorne meselesinden sonra, okçulukta da gösteri yapman... güzel bir intikam oldu."

"Thorne'a karşı intikamım yok," dedim. "Sadece kendimi kanıtlamak istedim."

"Ve kanıtladın." Ronan, başını onaylarcasına salladı. "Şimdi sırada arena var. Ve itiraf edeyim, biraz endişeliyim."

"Neden?"

"Çünkü Komutan Zara, Thalen'dan on kat daha serttir. Ve sen..." Duraksadı, kelimelerini seçmeye çalışarak. "...sen, dikkat çekmeyi seviyorsun."

"Ben dikkat çekmeyi sevmiyorum. Dikkat, beni kendiliğinden buluyor."

"Haklısın." Ronan güldü; derin, sıcak bir ses. "O zaman şöyle diyelim: Lütfen, arena dövüşlerinde de dikkat çek. Ama bu sefer, kendini sakatlatmadan."

Arena, Zümrüt Kulesi'nin zemin katında, devasa bir yeraltı salonuydu. Tavanı, büyülü bir kubbe şeklinde yükseliyor; ortasında, etrafı demir parmaklıklarla çevrili bir dövüş alanı bulunuyordu. Kenarlarda, seyirciler için yükseltilmiş banklar sıralanmıştı.

Ve duvarlar boyunca, her türden silah asılıydı: kılıçlar, baltalar, mızraklar, kalkanlar, zincirler...

İçeri girdiğimde, midem yeniden kasıldı. Ama bu sefer, korkudan değil. Heyecandan. Çünkü burada, sadece okçuluk değil, gerçek dövüş vardı.

Ve ben, Syndril sarayında yıllarca kendimi savunmayı öğrenmiştim. Görünmez olmak için, önce görünmez düşmanları tanımak gerekiyordu.

Komutan Zara, arenanın tam ortasında duruyordu.

Zara, kırk yaşlarında, uzun boylu, kaslı bir kadındı. Saçları, kısacık kesilmişti; yüzünde, eski bir savaş yarası vardı; sol kaşından çenesine kadar inen ince bir iz. Gözleri, çelik grisiydi; ve o gözler, tek tek hepimizi tartıyordu. Üzerinde, zırh yerine deri bir eğitim kıyafeti vardı; kolları çıplaktı ve kasları, mermer gibi sert görünüyordu. Elinde, eğitim kılıcı tutuyordu; ama o kılıcı öyle bir tutuyordu ki, sanki vücudunun bir uzantısıydı.

"Arena Dövüşleri," dedi Zara, sesi sert ve yankılı. "Bu ders, size dövüşmeyi öğretmek için değil. Dövüşmeyi, herkes öğrenebilir. Sokak kedileri bile dövüşür." Gözleri, sınıfı taradı. "Bu ders, size hayatta kalmayı öğretmek içindir. Çünkü savaş alanında, dövüşmeyi bilen ölür. Hayatta kalmayı bilen, yaşar."

Öğrenciler, sessizce onu dinliyordu. Sınıf, okçuluktan daha kalabalıktı; yaklaşık otuz kişiydik. Aralarında, Demir Alev'den Ignis ve arkadaşları, Mor Yıldız'dan Thorne, Altın Taç'tan soylu kız, Gölge Birliği'nden birkaç öğrenci ve... Ronan.

Ronan, arenanın diğer ucunda, kollarını kavuşturmuş, beni izliyordu. Yanında, tanımadığım birkaç öğrenci daha vardı; hepsi, Yakın Dövüş ve Silah Ustalığı Bölümü'ndendi. Kaslı, iri, savaşçı tiplerdi. Ama Ronan'ın gözleri, sadece bendeydi.

"Bugün," diye devam etti Zara, "temel dövüş tekniklerini çalışacağız. Savunma duruşları, saldırı kombinasyonları ve karşı saldırı zamanlaması. Sonra, eşleşmeli birebir dövüşlere geçeceğiz." Eliyle, duvardaki silahları işaret etti.

"Herkes, kendine uygun bir eğitim silahı seçsin. Gerçek kılıçlar yok; sadece köreltilmiş çelik ve tahta silahlar. Ama unutmayın, köreltilmiş çelik de can yakar. Ve ben, canınızın yanmasını istiyorum. Çünkü acı, en iyi öğretmendir."

Öğrenciler, silah duvarına yöneldi. Ben de aralarına karıştım. Gözlerim, silahları taradı. Kılıçlar, baltalar, mızraklar... Ama hiçbiri, Ay Işığı gibi beni çağırmadı. Sonunda, orta boy bir eğitim kılıcı seçtim. Dengeliydi, hafifti, ele oturuyordu. Ama kılıcı kavradığımda, zihnimde o ses yeniden yankılandı:

"Kılıç değil, gölge. Senin silahın gölge, Buz Yıldızı. Unutma."

Gölge. İçimdeki üçüncü element. Kontrol edemediğim, korktuğum, kaçtığım gölge.

"Korkma," dedi ses. "Gölge, senin düşmanın değil. Ben de senin düşmanın değilim. Şimdi, şu kızıl saçlı kıza odaklan. Ignis. Ateş elementi. Ateş, gölgeyi yakar sanır. Ama bilmez ki, gölge ateşi yutar."

Ne? Gölge ateşi mi yutar?

"Dene ve gör."

Zara, temel duruşları gösterdi. Ayaklar omuz genişliğinde açık, dizler hafif bükülü, ağırlık merkezi düşük. Kılıç, iki elle kavranmış, ucu rakibe dönük. "Bu, savunma duruşudur. Rakibin saldırısını bekler, sonra karşı saldırıya geçersin. Ama bekleme süren, saldırı sürenden kısa olmalı. Yoksa ölürsün."

Temel saldırı kombinasyonlarını gösterdi: yukarıdan kesme, yandan savurma, saplama. Hepimiz, sırayla bu hareketleri çalıştık.

Kılıç, ellerimde yabancıydı; ama vücudum, ritmi kavrıyordu. Syndril sarayında, gizlice yaptığım antrenmanlar işe yarıyordu.

Sonra, eşleşmeli dövüşler başladı.

Zara, eşleşmeleri rastgele belirledi. "İlk eşleşme: Reina Arlon ve Ignis Ferran."

Midem düğümlendi. Harika. Tam da istediğim şey.

Ignis, sırıtarak arenanın ortasına yürüdü. Elinde, alev desenleriyle süslü bir eğitim baltası vardı; kendine güveni tamdı. "Şanslı günümdeyim," dedi, dişlerini göstererek. "Dünkü tavşan, bugün burada. Bakalım, havuçsuz ne kadar dayanacaksın?"

Seyirciler arasından birkaç kişi güldü. Thorne, bankta öne eğilmiş, keyifle izliyordu. Ronan'ın elleri yumruk oldu; ama Zara'nın kurallarına saygıdan, yerinden kıpırdamadı.

Arenanın ortasına yürüdüm. Kılıcımı kavradım. Zara, kuralları hatırlattı: "İlk kan, ilk teslim, ya da ilk nakavt. Dövüş, benim işaretimle başlar, benim işaretimle biter. Büyü kullanmak yasak; sadece silahlar. Anlaşıldı mı?"

"Anlaşıldı," dedik ikimiz de.

"Başla!"

Ignis, doğrudan saldırdı. Baltasını yukarıdan aşağı savurdu; hareketi hızlıydı, ama öfkeliydi. Kontrolsüzdü. Kenara çekildim; balta, havayı yardı ve yere çarptı. Taş zeminde kıvılcımlar saçıldı.

"Kaçıyorsun, tavşan," diye hırladı Ignis, baltasını geri çekerek. "Kaçmak, senin tek yeteneğin mi?"

"Hayır," dedim, sesim sakin. "Sadece seni yormak."

Ignis'in gözleri öfkeyle parladı. Yeniden saldırdı; bu sefer yandan savurma. Kılıcımı kaldırdım, darbeyi karşıladım. Çelik çeliğe çarptı; bileğim, darbenin şiddetiyle titredi. Ama dayandım. Sonra, Zara'nın öğrettiği gibi, karşı saldırıya geçtim. Kılıcı yana kaydırdım, Ignis'in baltasını ittim, ve boşluğuna doğru bir saplama yaptım.

Kılıcın ucu, Ignis'in göğüs zırhına değdi. Ama durdum. Tam kalbinin üzerinde.

Zara, düdüğünü çaldı. "İlk kan! Arlon kazandı!"

Salonda bir sessizlik oldu. Sonra, Aella'nın çığlığı duyuldu. "Beyaz Okçu, arena dövüşünde de efsane!"

Ignis, baltasını yere fırlattı. Yüzü kıpkırmızıydı; öfkeden titriyordu. "Bu... bu hileydi! Büyü kullandı, eminim!"

"Büyü kullanmadı," dedi Zara, soğuk bir sesle. "Sadece senden daha hızlı düşündü. Sen, öfkenle dövüştün. O, aklıyla. Ders çıkar."

Ignis, homurdanarak arenadan çıktı. Thorne, bankta hayal kırıklığıyla geriye yaslandı. Ama Ronan'ın yüzünde, kocaman bir gülümseme vardı.

"İyi iş, Buz Yıldızı," dedi ses, zihnimde. "Ama asıl sınav, şimdi başlıyor."

Ne demek istiyorsun?

"Şu arkandaki banka bak."

Döndüm. Thorne, banktan kalkmış, arenaya iniyordu. Zara, bir sonraki eşleşmeyi açıkladı: "Ronan Tirian ve Thorne Vexmere."

Thorne'un soyadı Vexmere miydi? Bu, onun okulun kurucu ailesinden geldiği anlamına geliyordu. Lord Wilder'ın akrabası. Şimdi anlıyordum neden bu kadar kibirli olduğunu.

Ronan, arenaya indi. Yüzü, bir kurdun avına odaklanması gibi ciddiydi. Elinde, bir eğitim kılıcı vardı; ama onu tutuşu, bir kılıç ustasının ötesindeydi. Sanki kılıç, onun bir parçasıydı.

"Thorne," dedi Ronan, sesi alçak ve tehlikeli. "Koridorda, arkadaşıma söylediklerini hatırlıyor musun?"

Thorne, sırıttı. "Ah, şu albino kız mı? Ne olmuş ona? Gerçekleri söyledim sadece. Engellilerin okulda okumalarına izin var mıydı, diye sordum."

Ronan'ın gözleri, bir anlığına altın rengine döndü. Kurt tarafı, yüzeye çıkmak için sabırsızlanıyordu. Ama kendini tuttu. "Zara, izin var mı?" diye sordu, dişlerini sıkarak.

Zara, bir an düşündü. Sonra başını salladı. "Birebir dövüş, kurallar dahilinde. Ama kan görürsem, ikinizi de disipline veririm."

"Kan görmeyeceksin," dedi Ronan. "Sadece korku."

Ve dövüş başladı.

Thorne, ilk saldıran oldu. Kılıcıyla hızlı bir kombinasyon denedi; yukarıdan, yandan, saplama. Ama Ronan, hepsini savuşturdu. Hareketleri, bir kurdun pençeleri gibiydi; akıcı, ölümcül, kontrollü.

Sonra Ronan, karşı saldırıya geçti. Kılıcı, Thorne'un bacağına doğru savurdu; Thorne, darbeyi karşılamak için eğildi.

Ama bu, bir tuzaktı. Ronan, kılıcı yukarı kaldırdı, Thorne'un kılıcını elinden fırlattı, ve onu yere yapıştırdı. Kılıcın ucu, Thorne'un boğazına değdi.

"Şimdi," dedi Ronan, sesi hırıltılı, "özür dile. Arkadaşımdan. Hemen."

Thorne, nefes nefeseydi. Gözleri korkuyla büyümüştü. "Reina Arlon... özür dilerim."

Ronan, kılıcı geri çekti. Ayağa kalktı, Thorne'a elini uzattı. "Kalk. Ve bir daha, arkadaşıma ya da başka birine böyle davranırsan, bir dahaki sefere kılıcı boğazına değil, gururuna saplarım. Ve gurur yarası, kanamaz ama asla iyileşmez."

Thorne, elini tuttu, kalktı. Sonra, başını eğerek arenadan çıktı. Zara, düdüğü çalmadı; sadece başını salladı, onaylarcasına.

Ronan, bana döndü. Gözleri, yeniden insan rengine dönmüştü. "Seni koruyacağımı söylemiştim," dedi, sessizce. "Ve korurum."

Kalbim, yeniden o sıcaklığı hissetti. Ama bu sefer, başka bir şey daha vardı. Endişe. Çünkü o ses, zihnimde yeniden yankılandı:

"Sadık bir dost. Ama unutma, Buz Yıldızı. Sadakat, bazen en büyük zayıflıktır."

Ne demek istiyorsun?

"Öğreneceksin. Şimdi, öğle yemeğine git. Açlık, dövüşten daha tehlikeli bir düşmandır."

İstemsizce gülümsedim. Bu ses, düşman mıydı, yoksa... tuhaf bir müttefik mi?

Öğle yemeğinde, yemekhane her zamankinden daha kalabalıktı. Aella, her zamanki gibi börekleri kapmış, Arden'la birlikte Gökyüzü Birliği'nin masasında oturuyordu. Ronan, kendi birliğinin masasından bana el salladı; yanında, Yakın Dövüş Bölümü'nden birkaç arkadaşı vardı. Beni masalarına çağırdılar ama Aella, kolumu bırakmadı.

"Burada oturacaksın," dedi, beni Arden'ın yanına çekiştirerek. "Arena dövüşünü konuşacağız. Ignis'i nasıl alt ettiğini, Thorne'un yüzündeki ifadeyi, Ronan'ın kahramanlığını..."

"Ronan kahramanlık yapmadı," dedim, tabağıma sebze alırken. "Sadece arkadaşını korudu."

"Ki bu, kahramanlığın ta kendisidir," dedi Aella, göz kırparak. "Aşk Perisi sezgilerim, şu an Ronan'ın kalbinde sana karşı çok güçlü bir sadakat olduğunu söylüyor. Ama..." Duraksadı, başını yana eğdi. "...başka bir şey daha var. O kadar derin değil, ama orada. Kıskançlık mı, yoksa..."

"Aella," diye sözünü kestim, "Ronan benim arkadaşım. Sadece arkadaşım."

"Biliyorum, biliyorum." Aella, ellerini teslim olur gibi kaldırdı. "Ama ben Aşk Perisi'yim. Kalpteki her titreşimi hissederim. Ve şu an, senin kalbinde iki iz var. Biri, o gizemli geçmiş aşkın. Diğeri ise... yeni oluşan bir şey. Arkadaşlık mı, başka bir şey mi, henüz belli değil."

Arden, sessizce salatasını yerken, yeşil gözleri bana kilitlendi. "Bitkiler, Ronan'ın senin için endişelendiğini söylüyor," dedi, her zamanki sakin sesiyle. "Ama endişesi, seni kaybetme korkusundan değil. Seni koruyamama korkusundan."

"Ne fark var?"

"Birincisi, sahiplenmedir. İkincisi, sadakat." Arden, bir kiraz domatesi ağzına attı. "Ronan, seni sahiplenmiyor. Sadece sana sadık. Ve bu, çok daha değerli."

Masada bir sessizlik oldu. Aella, böreğini çiğnemeyi bırakmış, Arden'a bakıyordu. "Sen bazen çok derin konuşuyorsun, bitki manyağı."

"Bitki manyağı değil," dedi Arden, hafifçe gülümseyerek. "Sadece bitkiler, insanlardan daha dürüst."

Öğle yemeğinin geri kalanı, arena dövüşlerinin analizi, Thorne'un kibirli tavırları ve Zara'nın "acı en iyi öğretmendir" felsefesi üzerine tartışarak geçti. Ignis, her zamanki gibi bize öfkeli bakışlar atıyordu ama yaklaşmaya cesaret edemedi. Ronan ise, yemeğini bitirdikten sonra yanımıza geldi, omzuma hafifçe dokundu.

"Mitoloji dersinde görüşürüz," dedi. "Profesör Moonwhisper'ın dersine ben de giriyorum. Sürpriz."

"Sen mi? Mitoloji mi?"

"Her kurt, efsaneleri bilmek zorundadır." Göz kırptı, sonra arkadaşlarının yanına döndü.

Aella, kaşlarını kaldırdı. "Her kurt, efsaneleri bilmek zorundadır," diye tekrarladı, Ronan'ın sesini taklit ederek. "Bence bu, 'seninle aynı derste olmak istiyorum' demenin kurtça versiyonu."

"Aella, saçmalama."

"Saçmalamıyorum. Aşk Perisi'yim ben."

Arden, tabağını toplarken, "Bence de saçmalıyorsun," dedi, her zamanki sakinliğiyle. "Ama eğlenceli saçmalıyorsun."

Aella'nın kahkahası, yemekhanenin tavanında yankılandı. Ve ben, bu kahkahanın içinde, bir anlığına da olsa, sesini, Codex'in sırrını, kayıp anılarımı unuttum.

Ama sadece bir anlığına.

Çünkü mitoloji dersi, Efsaneler Kitabı'na bir adım daha yaklaşmam demekti. Ve Efsaneler Kitabı, bana kaybettiğim her şeyi geri verebilirdi.

Ya da her şeyi daha da beter edebilirdi.

Bölüm sonu

1 yorum

  • Kim alır maçı soruna cevap veriyim direk paragrafa gitmeden cevap verince gitmedi cevabım buraya yazıyom Bitirdim bölümü ama tabi ki Reina 💕