İçeriğe geç

KAN VE TAÇ

Bölüm 5 · 23 dk okuma

KAN VE TAÇ

Bölüm 5

İLK DERS: ELEMENT BİLİNCİ

Sabah güneşi, Vexmere Savaş Okulu'nun doğu kulesine vurduğunda, ben çoktan uyanmıştım.

Doğrusu, uyuyabildiğim söylenemezdi. Gece boyunca pencereden süzülen ay ışığı, yatağımın üzerine gümüş bir örtü gibi serilmiş, beni saatlerce izlemişti. Ya da ben öyle hissetmiştim. Yabancı bir yatak, yabancı bir oda, yabancı sesler... Syndril'deki saray odamdan ne kadar farklıydı burası. Orada en azından nerede duracağımı bilirdim. Köşede. Görünmez. Sessiz.

Ama Vexmere'de görünmez olmak bir seçenek değildi.

Yataktan kalktım, soğuk taş zemine çıplak ayaklarımla bastım. Pencerenin önüne gittim. Dağın zirvesine oyulmuş bu devasa okul, aşağıdaki bulutları seyredebileceğiniz kadar yüksekteydi. Aşağıda, uçsuz bucaksız bir orman, gümüş bir nehir ve uzakta, Syndril'in mavi-yeşil kuleleri görünüyordu. Evim. Annemin krallığı. Ve şimdi, bir dağın tepesinde, Gümüş Ortaklığı'nın gözlerinin önünde, bir yabancıydım.

Derin bir nefes aldım.

Dün gece, yurdun kapısından içeri adım attığım andan itibaren hissettiğim o tuhaf duygu hâlâ gitmemişti. Bir şeyler ters geliyordu. Okulun müdürü Lord Wilder fazla kibardı. Müdür yardımcısı Leydi Keina'nın bileklerindeki gümüş kelepçeleri fark eden tek kişi ben miydim? Ve neden herkes bana, sanki nefes almamı bile izliyormuş gibi bakıyordu?

Ama hepsinden önemlisi, içimdeki o ses.

Dün gece, uykuya dalmak üzereyken duymuştum. Uzaktan gelen, rüzgâra karışan bir fısıltı. Bir erkek sesi. Tanıdık. Ama nereden tanıdığımı çıkaramıyordum. "Reina..." demişti. Sadece adımı. Ama o sesin içinde öyle bir özlem, öyle bir acı vardı ki, göğsüm sıkışmıştı.

Başımı iki yana salladım. Şimdi bunları düşünmenin sırası değildi. İlk ders günümdü. Ve ben, Reina Arlon, hayatım boyunca ilk kez bir okula gidiyordum.

Dolabın kapağını açtım.

Vexmere Savaş Okulu'nun üniforması, içeride asılı duruyordu. Onu dün akşam, oda arkadaşım olduğunu söyledikleri –ama henüz yüzünü görmediğim– kişi uyurken sessizce dolaba asmışlardı. Şimdi gün ışığında, üniformayı ilk kez düzgünce gördüm.

Koyu lacivert bir ceket. Sol göğsün üzerinde, okulun amblemi işlenmişti: yedi kuleyi çevreleyen bir daire ve ortasında, alevler içinde yükselen bir anka kuşu. Ceketin kenarları gümüş iplikle şeritlenmişti. Altına giyilecek beyaz gömlek, lacivert pantolon ve omuza atılan kısa bir pelerin. Pelerinin iç astarı, her öğrencinin bağlı olduğu birliğin rengini taşıyacaktı. Ama ben henüz bir birlik seçmemiştim. Bu yüzden pelerinin astarı boştu; renksiz, kimliksiz, aidiyetsiz.

Tıpkı benim gibi.

Üniformayı elime aldım. Kumaşı kaliteliydi; Syndril sarayındaki terzilerin işçiliğini aratmazdı. Ama asıl mesele kumaş değildi. Asıl mesele, bu üniformanın içine girdiğimde, artık sadece Reina Arlon olmayacaktım. Vexmere'nin bir öğrencisi olacaktım. Ve bu okul, Gümüş Ortaklığı'nındı.

Annemin sesi kulaklarımda yankılandı: "O okulda dikkatli ol, Reina. Gümüş Ortaklığı, dost maskesi takmakta ustadır."

Ama benim başka seçeneğim yoktu. Codex'in sırlarını öğrenmek, gücümü kontrol etmek ve belki de... o sesin kime ait olduğunu bulmak için buradaydım.

Üniformayı giydim.

Kumaş, tenime değdiğinde ürperdim. Ayna yoktu odada; sadece dolabın kapağına yapıştırılmış küçük, çatlak bir cam parçası. Ona yaklaştım. Beyaz saçlarım, lacivert ceketin üzerine kar gibi dökülüyordu. Altın gözlerim, solgun tenim, ince dudaklarım... Albino. Herkesin ilk gördüğü şey. Herkesin tanımladığı şey. "Lanetli." "Ucube." "Kara listedeki kız."

Ama bu üniformanın içinde, belki de başka bir şey olabilirdim.

Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. İçimdeki güce odaklandım. Annemden gelen Syndril'in gökyüzü mirası ve babamdan gelen Mythos'un toprak mirası. İki kadim güç, içimde sürekli bir savaş halindeydi. Ama bu sabah, onları susturmaya çalışmadım. Onlarla konuştum.

"Buradayız," dedim içimden. "Bu okulda, bu odada, bu üniformanın içinde. Ve kimse bizi burada istemiyor. Ama buradayız. Öyleyse... bana yardım edin."

Bir an sessizlik oldu.

Sonra, derinlerden bir yerden, bir sıcaklık yükseldi. Gökyüzü mirası, hafif bir rüzgâr gibi tenimi yaladı. Toprak mirası, kemiklerimin içinde bir titreşim olarak cevap verdi. İlk kez, birbirleriyle savaşmıyorlardı. İlk kez, aynı şeyi istiyorlardı.

Hayatta kalmamı.

"Günaydın!"

Ses öyle ani geldi ki, neredeyse çığlık atıyordum. Arkamı döndüğümde, odanın diğer köşesindeki yatakta –dün gece boş sandığım yatakta– bir kız oturuyordu.

Gökyüzü elfi.

Bunu hemen anladım. Çünkü saçları, gün doğumunun renklerini taşıyordu; pembeden turuncuya, turuncudan altına akan dalgalar. Gözleri, berrak bir gök mavisiydi ve kelimenin tam anlamıyla parlıyordu. Teni, hafif sedefliydi; elf ırkının alametifarikası. Kulakları hafif sivriydi ve üzerinde minik yıldız küpeler sallanıyordu.

Ve gülümsüyordu. Öyle içten, öyle sıcak bir gülümsemeydi ki, bir an ne diyeceğimi bilemedim. Bana böyle gülümseyen çok az insan olmuştu hayatımda.

"Sonunda uyandın!" dedi kız, yataktan fırlayarak. Üzerinde hâlâ geceliği vardı; bulut desenli, uçuş uçuş bir şey. "Dün gece geldiğimde horluyordun, uyandırmak istemedim. Ama itiraf etmeliyim ki, meraktan çatladım!"

Bir anda karşımda bitiverdi. Elfler hızlıydı, biliyordum, ama bu kadarını beklemiyordum.

"Aella Skies," dedi, elini uzatarak. Parmakları uzun ve zarifti; tırnakları hafifçe parlıyordu. "Gökyüzü elfi, Keşif ve Gözetleme Bölümü, üçüncü sınıf. Ve sen..." Gözleri, saçlarımda ve tenimde gezindi. Ama bakışlarında, diğer insanlarınkinden farklı bir şey vardı. Tiksinme değil, merak. Hayranlık bile denebilirdi. "Sen Reina Arlon'sun."

"Beni tanıyor musun?" diye sordum, sesim istemsizce savunmaya geçerek.

"Elbette!" Aella'nın gülümsemesi daha da büyüdü. "Solrean'ın varisi, Syndril ve Mythos'un melezi, Efsaneler Kitabı'nın taşıyıcısı..." Bir an duraksadı, başını yana eğdi. "Ayrıca okuldaki hemen hemen herkes senden bahsediyor. Daha ilk günden efsane oldun."

Mideme bir yumruk oturdu. "Ne diyorlar?"

Aella'nın gülümsemesi bir anlığına soldu. Belli ki söylenenlerin farkındaydı ve tekrarlamak istemiyordu. Ama sonra omuz silkti; umursamaz, neşeli bir hareket.

"Şey... bilirsin işte. Alışılmış saçmalıklar. 'Albino', 'kara liste', 'lanetli' falan filan." Elini salladı, sanki sinek kovalıyordu. "Ama boş ver onları. Ben Aella'yım. Okulda bana 'Aşk Perisi' derler."

"Aşk Perisi mi?"

"Uzun hikâye." Göz kırptı. "Ama özetle, insanların kalbindeki aşkı görebiliyorum. Hafif bir yetenek. Her elfte olmaz. Ve şu anda senin kalbinde..." Başını yana eğdi, gözleri hafifçe parlıyordu. "Çok derin bir aşk izi var. Eski. Ama hâlâ sıcak. İlginç."

Donakaldım.

Sevgi, aşk, en nefret ettiğim duygulardan biriydi. Aella bunu gördü,sırıttı.

"Gizemli," dedi, parmağını şakağına dayayarak. "Çok gizemli. Ama merak etme, sır saklamakta iyiyim." Sonra koluma girdi, beni kapıya doğru çekiştirdi. "Hadi ama! Kahvaltıya geç kalırsak, yemekhanedeki börekleri kapışırlar. Ve inan bana, bu okulda hayatta kalmak için börek şart."

Yemekhane, Demir Kule'nin zemin katındaydı. Devasa bir salondu; tavanı, büyülü alevlerle aydınlatılan demir avizelerle süslüydü. Duvarlar boyunca, okulun tarihindeki büyük savaşların tasvir edildiği goblenler asılıydı. Ve masalar... masalar, birliklere göre ayrılmıştı.

Bunu hemen fark ettim. Çünkü her masanın üzerindeki bayraklar farklı renkteydi.

En solda, mor yıldızlarla süslü bir bayrak: Mor Yıldız Birliği. Yanında, gök mavisi zemin üzerine beyaz bulutlar: Gökyüzü Birliği. Ortada, alevler içinde bir çekiç: Demir Alev Birliği. Sağda, altın bir taç: Altın Taç Birliği. Ve en sonda... en karanlık köşede, üzerinde tek bir gümüş kuzgun olan siyah bayrak: Gölge Birliği.

Aella, kolumdan çekiştirerek beni Gökyüzü Birliği'nin masasına götürdü. "Burada oturuyorum," dedi, "sen de benimlesin. En azından birliğini seçene kadar."

Masaya oturduğumda, birkaç elf ve insan bana döndü. Bakışları, alışık olduğum türdendi. Merak, şüphe, biraz da küçümseme. Ama en azından açıkça bir şey söylemediler.

Ta ki kahvaltı tepsilerini alıp yerimize dönene kadar.

"Bakın, bakın!" diye bir ses yükseldi arka masalardan birinden. "Solrean'ın albino varisi, kahvaltıya tenezzül etmiş!"

Başımı çevirdim. Demir Alev Birliği'nin masasından, üç kız bana bakıyordu. En öndeki, ateş kızılı saçları ve yeşil gözleri olan, kaslı bir kızdı. Ceketinin üzerinde, birliğin sembolü olan alev çekici işlenmişti. Sırıtışı, bir sırtlandan farksızdı.

"Adı Reina'ymış," dedi yanındaki esmer kız, ağzını eliyle kapatarak kıkırdayarak. "Ama bence 'Kar Beyazı' daha uygun. Hani şu masaldaki uyuyan prenses gibi. Ama o güzelmiş. Bu ise..." Beni baştan aşağı süzdü. "...farklı."

Gülüşmeler yükseldi.

Aella'nın yüzü asıldı. "Onlar," diye fısıldadı, "Demir Alev'in zorba üçlüsü. Baştaki kızıl, Ignis Ferran. Ateş elementi. Oldukça güçlü, ama beyni kaslarından daha küçük."

Ignis ayağa kalktı, elinde meyve suyu bardağıyla bize doğru yürüdü. "Yeni kız, birliğini seçmemişsin. Belki de hiçbir birlik seni istemiyordur, ha?" Masamıza dayandı, yüzünü yüzüme yaklaştırdı. "Baksana, o beyaz saçlar, o kırmızı gözler... Yoksa albino değil de, bir tür tavşan mısın sen?"

Patlama anı.

Annem bana her zaman, "Sözlerini silahın yap, Reina. Kılıç yarası iyileşir, dil yarası iyileşmez," derdi. Yıllarca, sarayda bana fısıldanan hakaretlere sessiz kalmıştım. Çünkü annemin krallığını zor duruma düşürmek istemezdim. Ama burası Solrean değildi. Burası Vexmere'ydi. Ve eğer burada da sessiz kalırsam, sonsuza kadar av olurdum.

Çatalımı yavaşça tabağa bıraktım. Başımı kaldırdım. Altın gözlerimi, Ignis'in yeşil gözlerine kilitledim.

"Tavşan," dedim, sesim sakin ama keskindi. "İlginç bir benzetme. Tavşanlar hakkında ne biliyorsun, Ignis?"

Kızın sırıtışı bir an dondu. Adını bildiğime şaşırmıştı.

"Tavşanlar," diye devam ettim, "av sanılır. Ama bilirsin, bazı tavşan türleri, kendilerinden üç kat büyük yırtıcıları alt edebilir. Özellikle de..." Tabağımdaki havucu aldım, ortasından ısırdım. Çıtırtı salonda yankılandı. "...havuçlarını çalmaya çalışanları."

Salonda birkaç kişi kıkırdadı. Aella'nın gözleri kocaman açıldı, eliyle ağzını kapattı.

Ignis'in yüzü kızardı. "Sen... sen kim olduğunu sanıyorsun?"

"Ben," dedim, ayağa kalkarak. Onun kadar uzun değildim, ama dik durdum. "Reina Arlon. Solrean'ın varisi, Mythos'un mirasçısı ve Efsaneler Kitabı'nın taşıyıcısı. Senin kim olduğunu ise..." Başımı yana eğdim, düşünür gibi yaptım. "...henüz öğrenecek kadar ilginç bulmadım."

Aella'nın çatalı elinden düştü.

Ignis'in yeşil gözleri öfkeyle parladı. Eli, belindeki hançere gitti. "Seni..."

"Ateş elementi," diye sözünü kestim, sakinliğimi koruyarak. "Sinirlendiğinde avuçların kıvılcım çıkarıyor. Ama şu an bir yemekhanedesin. Ve kuralları okudum; yemekhanede büyü kullanmak, doğrudan Lord Wilder'ın odasına götürülmek demek." Gülümsedim. "Tabii, istersen dene. Müdürle tanışmayı çok isterim."

Ignis'in avuçlarındaki kıvılcımlar söndü. Çenesi kasıldı, dişlerini sıktı. Sonra, etrafındaki gülüşmelerin arttığını fark edince, bana son bir ölümcül bakış attı ve masasına döndü.

Aella, fısıltıyla, "Reina," dedi, "az önce Demir Alev'in en büyük zorbasını iki dakikada bitirdin. Sen bir efsanesin."

"Hayır," dedim, yerime otururken. Kalbim hâlâ hızlı atıyordu ama dışarıdan sakin göründüğümü biliyordum. "Sadece hayatta kalmayı öğrendim."

Aella'nın gözleri parladı. "Biliyor musun," dedi, koluma girerek, "sanırım çok iyi arkadaş olacağız."

Cevap veremeden, yemekhanenin büyük çanı çaldı. İlk dersin başlamasına yarım saat vardı.

Element Temelleri.

Profesör Eryx'in dersi.

Ve benim, gücümü kontrol etmeyi öğrenmem gereken ilk savaş alanı.

Element Temelleri dersliği, Alev Kule'nin tam kalbinde, yerin altına doğru oyulmuş devasa bir amfiydi.

Aella ile birlikte içeri girdiğimizde, sınıfın yarısından fazlası dolmuştu bile. Sıralar, yarım daire şeklinde yükseliyor, en altta ise düz bir arena bulunuyordu. Arenanın zemini, garip bir şekilde parlıyordu; üzerinde rünler vardı. Koruma rünleri. Demek ki burada sadece teori değil, pratik de yapılıyordu.

Midem kasıldı.

Sıralara göz gezdirdim. Her birlik, kendi köşesine çekilmişti sanki. Mor Yıldızlar en üst sırada, sakin ve mesafeli. Gökyüzü Birliği pencerenin kenarında, Aella'nın el salladığı birkaç elfle birlikte. Demir Alev, tam ortada; Ignis ve arkadaşları, beni görür görmez fısıldaşmaya başladılar. Altın Taç, en ön sırada; soylu tavırlarıyla diğerlerinden ayrılıyorlardı. Ve Gölge Birliği...

Gölge Birliği, en arka sırada, neredeyse karanlığa gömülmüş halde oturuyordu. Üç kişiydiler. Siyah pelerinli, sessiz, yüzleri gölgeler içinde. Onlara baktığımda, içimde tuhaf bir ürperti oldu. Tanıdık bir şey. Ama ne?

"Reina, buraya!" Aella, Gökyüzü Birliği'nin olduğu tarafa beni çekiştirdi. "Profesör Eryx gelmeden oturalım. Geç kalanlara ceza yazar, ruhunu emer, sonra da kahvaltı niyetine yer."

"Ne?"

"Şaka yapıyorum." Göz kırptı. "Çoğunlukla."

Tam oturacakken, sınıfın kapısı bir kez daha açıldı. Ve içeriye, bugüne kadar gördüğüm en tuhaf adam girdi.

Profesör Eryx.

Zayıftı; neredeyse bir iskelet kadar. Üzerinde, rengi güneşte solmuş eski bir cübbe vardı; bir zamanlar koyu kırmızı olduğu belliydi, ama şimdi yer yer turuncu, yer yer pembeydi. Saçları, başının etrafında elektrik çarpmış gibi dikiliyordu; bembeyaz, ince teller. Gözleri ise... gözleri farklı renkteydi. Biri kehribar sarısı, diğeri buz mavisi. Ve ikisi de aynı anda farklı yönlere bakıyor gibiydi. Ama en tuhafı, sürekli hareket halinde olmasıydı. Parmakları titriyor, dudakları kıpırdıyor, hatta yürürken bile zıplıyordu.

"Günaydııııııın!" diye bağırdı, sesi sınıfta yankılanarak. "Yeni dönem, yeni yüzler, yeni elementler, yeni felaketler! Oh, ne kadar heyecan verici!"

Sınıftan birkaç kişi kıkırdadı. Ama çoğu, onun deli olduğunu düşünen bir ifadeyle bakıyordu.

Profesör Eryx, arenanın ortasına kadar zıplayarak yürüdü. Kürsüyü görmezden geldi, onun yerine doğrudan koruma rünlerinin üzerine oturdu. Bağdaş kurdu. Sonra parmağını bize doğru salladı.

"Element Temelleri. Dersin adı bu. Ama ben size şimdiden söyleyeyim, bu derste 'temel' diye bir şey yoktur. Elementler, kaosun ta kendisidir. Onları kutuya koymaya çalışırsanız, kutu patlar. Onlara saygı duyarsanız, size hizmet ederler. Onları severseniz..." Gözleri parladı. "...onlar da sizi sever. Ve inanın, sevilen bir elementten daha güçlü silah yoktur."

Sınıfta bir sessizlik oldu. Herkes, bu çılgın profesörün ne söyleyeceğini merak ediyordu.

"Şimdi!" diye bağırdı Eryx, ellerini birbirine vurarak. Kıvılcımlar saçıldı. "Yeni dönem, yeni öğrenciler demek. Ve yeni öğrenciler, ölçülmemiş element potansiyeli demek. O yüzden bugün, hepinizin element bilincini ölçeceğiz."

Bir uğultu yükseldi.

"Evet, evet, biliyorum. Bazılarınız yıllardır element kullanıyor. 'Ben zaten ateş bükücüyüm, niye ölçüleyim ki?' diye düşünüyorsunuz. Ama sevgili öğrencilerim, element kullanmakla element bilincine sahip olmak farklı şeylerdir. Birincisi, kılıç sallamak gibidir; herkes yapar. İkincisi ise... kılıcın kendisi olmaktır."

Ayağa fırladı. Cübbesinin içinden, avuç içi büyüklüğünde, kristal bir küre çıkardı. Küre, rengarenk parlıyordu; içinde minik fırtınalar, alevler, su dalgaları dönüyordu.

"Bu, Bilinç Küresi. Elinizi üzerine koyacaksınız, elementinizle bağ kuracaksınız, ve küre bize sizin potansiyelinizi gösterecek. Basit." Sırıttı. "Teoride."

Ayağa kalktı, sıraları işaret etti. "En ön sıradan başlayalım. Altın Taç Birliği, şanslı gününüzdesiniz. İlk kurban sizsiniz!"

Altın Taç'tan bir öğrenci, gururla aşağı indi. Elini küreye koydu. Küre, altın rengi bir ışıkla parladı. "Toprak elementi, yüksek stabilite," dedi Eryx, not alarak. "Sıkıcı ama güvenilir. Geç."

Sırayla öğrenciler indi. Mor Yıldız'dan bir kız, küreyi mor bir alevle doldurdu; "Ruh bağı, ender görülen bir yetenek." Demir Alev'den Ignis, küreyi kızıl alevlerle patlattı; Eryx kaşlarını kaldırdı, "Ateş, beklendiği gibi. Ama kontrolsüz. Üzerinde çalışmalısın." Ignis, bunu bir iltifat sanıp sırıttı. Aella indiğinde, küre hafif bir rüzgarla döndü, içinde minik bulutlar oluştu; "Hava elementi, hafif ama keskin. Keşif için ideal." Aella bana göz kırparak yerine döndü.

Ve sonra sıra bana geldi.

"Arlon, Reina!" diye bağırdı Eryx, listeye bakarak. "Yeni kayıt. İlginç, çok ilginç. Gel bakalım, gizemli varis."

Tüm sınıfın gözleri üzerimdeydi. Fısıltılar yükseldi. "Albino olan...", "Codex'in taşıyıcısı...", "İki diyarın melezi..."

Yutkundum. Ayağa kalktım. Adımlarım, arenanın taş zemininde yankılanıyordu.

Eryx'in önünde durdum. Kristal küre, avuçlarının arasında titreşiyordu. Bana yakından baktı; biri kehribar, biri buz mavisi gözleri, sanki içimi okuyordu.

"İlginç," diye mırıldandı. "Çok ilginç. İçinde iki kadim güç var. Biri gökyüzü, biri toprak. Ama birbirleriyle savaşıyorlar. Ve daha da ilginci..." Başını yana eğdi. "Üçüncü bir şey var. Derinde. Uyuyor."

Üçüncü bir şey mi? Codex mi? Yoksa... Kara Codex mi?

"Elimi koymam yeterli mi?" diye sordum, sesim beklediğimden daha sakin çıkarak.

"Koy bakalım. Ama dikkatli ol. Bu küre, senin gücünü ölçerken biraz... heyecanlanabilir."

Elimi kürenin üzerine koydum.

Kristal, tenime değdiği anda, dünya durdu.

Önce soğuk bir titreşim geldi. Sonra sıcaklık. Sonra ikisi aynı anda. Küre, avcumun altında canlandı; içindeki renkler hızla dönmeye başladı. Önce gök mavisi –Syndril'in gökyüzü mirası– yüzeye çıktı, kürenin yarısını doldurdu. Sonra zümrüt yeşili –Mythos'un toprak mirası– diğer yarıyı ele geçirdi. İki renk, kürenin içinde birbirinin etrafında döndü; bir fırtına, bir kasırga gibi.

Sınıftan hayret nidaları yükseldi.

"İki element," diye fısıldadı biri. "Aynı anda..."

"Ama bu imkansız!"

Eryx hiçbir şey söylemedi. Gözleri küreye kilitlenmişti.

Ve sonra, işler kontrolden çıktı.

Kürenin içindeki renkler, aniden siyaha dönmeye başladı. Mavi ve yeşil, kenarlardan içeri doğru kararıyordu; tıpkı mürekkebin suya yayılması gibi. Siyah, derin, aç bir siyah. Küre titremeye başladı. Avcumun altında yanıyordu.

"Profesör," dedim, sesim titreyerek, "ne oluyor?"

Eryx'in gözleri kocaman açıldı. "Geri çekil," dedi. Ama sesi, az önceki neşeli tondan tamamen farklıydı; ciddi, neredeyse korkmuştu. "Elini çek, hemen!"

Ama çekemedim.

Küre, avcuma yapışmıştı. Siyah renk, kürenin içinden taştı; parmaklarıma, bileğime, koluma doğru tırmandı. Soğuk, yakıcı bir karanlık. İçimde bir şey uyandı. Derinde, çok derinde, uyuyan o şey. Gözlerini açtı.

Ve o an, sınıftaki tüm mumlar söndü.

Karanlık çöktü. Kızlar çığlık attı. Erkekler küfretti. Bir masa devrildi. Aella bir yerlere koştu. Ama ben hiçbirini duymuyordum. Sadece karanlığı duyuyordum. Ve karanlığın içinde, bir ses vardı.

"Buz Yıldızı..."

O ses. Dün gece duyduğum ses. Ama bu sefer daha netti. Daha yakındı. Tanıdıktı. Öyle tanıdıktı ki, kalbim acıdı.

"Buz Yıldızı... beni bul..."

Küre patladı.

Şok dalgası beni yere fırlattı. Sırtım, arenanın taş zeminine çarptı; nefesim kesildi. Kırılan kristal parçaları, etrafa saçıldı; her biri, içlerinde hapsolmuş karanlıkla titreşiyordu. Mumlar yeniden yandı; büyülü alevler titreşerek canlandı. Ve ben, yerde yatıyordum.

Sınıf sessizdi.

Herkes bana bakıyordu. Ama bakışlar farklıydı. Artık sadece "albino" değildim. Sadece "kara listedeki kız" değildim. Şimdi bir şey daha eklenmişti: Tehlike.

Aella, yanıma koştu. "Reina! İyi misin? Ne oldu öyle?"

Doğrulmaya çalıştım. Avcum yanıyordu; baktığımda, tenimde siyah izler vardı. Parmak uçlarımdan bileğime doğru uzanan, damar gibi kıvrılan çizgiler. Ama yavaş yavaş soluyorlardı.

"Bilmiyorum," diye fısıldadım. "Kontrol edemedim..."

Profesör Eryx, kırık kürenin başında duruyordu. Yüzü, ilk kez ciddiydi. "Herkese duyuru," dedi, sesi sınıfta yankılanarak. "Ders bitmiştir. Bugünlük bu kadar. Arlon, Reina... sen kal."

Öğrenciler, fısıldaşarak ve bana son bir kez bakarak sınıfı terk etti. Aella gitmek istemedi; "Git," dedim, "iyiyim." İsteksizce, en son o çıktı. Kapı kapandı.

Eryx, kırık kürenin parçalarından birini eline aldı. Kristalin içindeki karanlık, hâlâ titreşiyordu; minik, esir bir gölge gibi. Ona baktı, sonra bana.

"Bu," dedi, kristali göstererek, "element değil."

"Ne peki?"

"Bilincinde uyuyan bir şey var, Arlon. Ve o şey, bu kürenin kaldırabileceğinden çok daha güçlü. Çok daha eski. Ve..." Duraksadı, gözleri kısıldı. "...çok daha karanlık."

İçimde bir şey düğümlendi. "Codex mi?"

"Codex olsaydı, küre parlardı. Bu..." Kristali avucunda sıktı, toz haline getirdi. Siyah toz, parmaklarının arasından döküldü. "...bu, Kara Codex'in habercisi."

Kalbim durdu.

"Kara Codex diye bir şey yok," dedim, ama sesim inandırıcı çıkmadı.

"Var," dedi Eryx. "Ve galiba, onun taşıyıcısı da sensin." Ayağa kalktı, cübbesinin tozunu silkeledi. "Lord Wilder'a söylemeyeceğim. Henüz değil. Ama sana bir tavsiye: gölgelerle oynama. Hele ki o gölgeler, sana bir isimle sesleniyorsa."

Kanım dondu. "Sesini... siz de mi duydunuz?"

Eryx başını iki yana salladı. "Duymadım. Ama gözlerin, başka birinin sesini dinler gibi boşluğa baktı. Ve o boşlukta, sevdiğin birinin adını sayıkladın."

Cevap vermedim. Veremedim.

"Git şimdi," dedi Eryx, sesi yeniden neşeli tona dönerken. Ama bu neşe, zorlamaydı. "Bahçede biraz hava al. Aşk Perisi'yle dedikodu yap. Normal bir öğrenci gibi davran. Çünkü bu okulda normal olmayanlar..." Gözleri bir anlığına karardı. "...fark edilir. Ve fark edilmek, Vexmere'de iyi bir şey değildir."

Sınıftan çıktığımda, Aella beni kapıda bekliyordu.

"Anlat," dedi, koluma girerek. "Ne oldu orada? Küre neden patladı? Profesör Eryx ne dedi? O siyah şey neydi?"

Yürümeyi bıraktım.

"Aella..."

"Bak," dedi, yüzü ciddileşerek. "Aşk Perisi'yim ben. İnsanların kalbindeki aşkı görürüm. Ve senin kalbinde, az önce o küre patladığında, öyle bir aşk dalgası yayıldı ki... neredeyse bayılacaktım. O kadar yoğun, o kadar eski, o kadar... acılı?"

Bahçeye çıkmıştık. Öğle güneşi, kulelerin arasından süzülüyor, taş bankların üzerine altın rengi lekeler düşürüyordu. Bir banka oturdum. Aella yanıma oturdu, elimi tuttu.

"Anlat," dedi yumuşak bir sesle. "Sır saklamakta iyiyim."

Ve anlattım.

Ona balodan bahsettim. Solrean'ın mavi-yeşil salonunda, altın tilki maskeli bir kızı kimsenin dansa kaldırmadığı geceden. Siyah maskeli bir delikanlının, cesaretini toplayıp o kıza elini uzatmasından.

Ve o siyah delikanlının sadece maskesini hatırlıyordum. Adı filan kafamdan silinmişti.

Aella'nın gözleri doldu. "Bu.. Nasıl bir hikaye lan?"

Gülümsedim. Islak bir gülümseme, ama yine de bir gülümseme. "Böyle bir hikaye."

Öğle güneşi tepedeydi ve benim, Lord Wilder'ın odasına gitmem gerekiyordu.

Birlik seçimi.

Aella, "Sakın Demir Alev'i seçme," diye tembihleyerek beni Gözetleme Kulesi'nin merdivenlerine bıraktı. "Ignis ve çetesiyle uğraşamazsın. Gökyüzü'nü seç, benimle ol. Ya da Gölge Birliği... gerçi onlar karanlık, gizemli, biraz da ürkütücü."

"Aella, kendim karar vereceğim."

"Biliyorum, biliyorum. Sadece... dikkatli ol. Lord Wilder'ın yanında."

Merdivenleri çıktım. Gözetleme Kulesi, okulun en yüksek noktasıydı. Lord Wilder'ın odası ise en tepede, kristal bir kubbenin altındaydı. Yukarı çıkarken, bacaklarımda bir ağırlık hissettim. Element Temelleri dersindeki karanlık hâlâ içimdeydi; uyuyan o şey, gözlerini kapatmıştı ama gitmişti. Ama dün akşam bana Buz Yıldızı diyen ses, kulaklarımda yankılanıyordu.

Kapıya vurdum.

"Girin."

Lord Wilder, devasa ceviz masasının arkasında oturuyordu. Gümüş saçları her zamanki gibi kusursuzca taranmış, kehribar rengi gözleri beni süzüyordu. Gülümsedi. Babacan, sıcak bir gülümseme. Ama o gülümsemenin altında, tartan, ölçen, hesaplayan bir şey vardı.

"Reina Arlon. Hoş geldin." Eliyle karşısındaki sandalyeyi işaret etti. "Otur lütfen."

Oturdum.

"İlk dersin nasıl geçti? Profesör Eryx'ten duyduğuma göre... ilginç bir ölçüm olmuş."

Kalp atışlarım hızlandı. "Evet, efendim. Küre... patladı."

"Eryx'in küresi çok hassastır. Bazen yüksek potansiyelli öğrencilerde böyle şeyler olur." Eliyle önemsemez bir hareket yaptı. "Endişelenecek bir şey yok. Asıl mesele, birlik seçimin."

Masasının üzerinde, altı tane küçük bayrak duruyordu. Mor Yıldız, Gökyüzü, Demir Alev, Altın Taç, Gölge... ve yedincisi, boş bir bayrak. Renksiz.

"Her birlik, farklı bir felsefeyi temsil eder," dedi Wilder, parmaklarını birleştirerek. "Mor Yıldız, bilgelik ve strateji. Gökyüzü, keşif ve özgürlük. Demir Alev, güç ve dayanıklılık. Altın Taç, liderlik ve diplomasi. Gölge..." Duraksadı, gözleri bir an bana kilitlendi. "...gizlilik ve içsel yolculuk."

"Ve boş bayrak?"

"Seçim yapmayanlar için. Ama seçim yapmamak da bir seçimdir, Reina. Ve genellikle... en yalnız olanıdır."

Bayraklara baktım. Her biri, bir yol, bir kimlik, bir aidiyet vaat ediyordu. Ama hiçbiri, içimdeki boşluğa tam oturmuyordu.

Sonra, Gölge Birliği'nin bayrağına gözüm takıldı. Siyah zemin üzerine gümüş kuzgun. Ve o anda, içimdeki karanlık kıpırdadı. Hafif, yumuşak bir dokunuş gibi.

"Karar veremedin," dedi Wilder, gülümseyerek. Ama gözleri gülmüyordu.

"Henüz... hayır."

"Anlıyorum." Ayağa kalktı, pencereye yürüdü. "Sana bir tavsiye vereyim, Reina. Bu okulda, en tehlikeli şey kararsızlıktır. Çünkü karar vermeyenler, başkalarının kararlarının kurbanı olur." Arka döndü, kehribar rengi gözleri üzerimdeydi. "Acele etme. Ama çok da yavaş olma. Gölgelerin bile bir sabrı vardır."

Gölgeler.

Bu kelimeyi özellikle mi seçmişti? Yoksa içimde uyuyan şeyi mi?

"Teşekkür ederim, Lord Wilder," dedim, ayağa kalkarak.

"Rica ederim, sevgili çocuğum. Ve unutma..." Kapıya yöneldiğimde seslendi. "Vexmere'de herkesin bir maskesi vardır. Senin masken ne olacak, Reina Arlon?"

Cevap vermedim. Kapıyı açtım, çıktım.

Ve merdivenlerden inerken, avcumdaki siyah izlerin hâlâ tam olarak geçmediğini fark ettim.

Sakin ol Reina. Sen bir okçusun, tam on ikiden vurursun.

Akşam yemeğine kadar kendimi toparlayamadım.

Lord Wilder'ın teklifi, Aella'nın kalbimdeki iz hakkında söyledikleri, Profesör Eryx'in dersinde kontrolü kaybedişim... her şey üst üste binmişti. Odama dönüp biraz dinlenmek istedim ama Aella izin vermedi.

"Kütüphaneye gidiyoruz," dedi, koluma girerek.

"Aella, gerçekten yorgunum."

"Kütüphane, yorgunluğa birebirdir. Ayrıca, sana göstermek istediğim bir şey var."

"Ne?"

"Gizemli bir şey." Göz kırptı. "Aşk Perisi'nin sezgilerine güven."

Kütüphane, okulun en eski binasıydı. Yedi kulenin tam ortasında, yeraltına doğru inen devasa bir yapı. İçeri girdiğimizde, kitap kokusu burnuma doldu; küf, parşömen, mürekkep ve zamanın karışımı bir koku.

Raf sıraları arasında yürürken, Aella beni en arka bölüme, "Yasaklı Eserler" yazan bir kapıya götürdü.

"Aella, burada olmamalıyız."

"Olmamalıyız," diye onayladı, kapıyı iterek. "Ama olacağız."

İçerisi loştu. Sadece birkaç meşale yanıyordu. Raflar, zincirlerle bağlanmış kitaplarla doluydu. Bazıları titriyor, bazıları fısıldıyordu.

Ve tam ortada, bir kaide üzerinde, bir kitap duruyordu.

Onu gördüğüm an, nefesim kesildi.

Deri kapağı, yıldız ışığı gibi parlıyordu. Üzerinde hiçbir yazı yoktu, ama kitap... beni çağırıyordu. Adımı fısıldıyordu. Kalbim, göğsümden fırlayacak gibi atıyordu.

"Reina?" Aella'nın sesi uzaktan geliyordu. "Reina, iyi misin? Birden sarardın."

Ama cevap veremedim.

Ayaklarım, beni kendiliğinden kitaba doğru götürdü. Ellerim, görünmez bir ip tarafından çekiliyor gibiydi. Kitaba dokundum.

Ve dünya durdu.

Kapak, kendiliğinden açıldı. Sayfalar, rüzgârsız bir ortamda hızla dönmeye başladı. Kitabın içinden, altın rengi bir ışık fışkırdı; beni, Aella'yı, tüm kütüphaneyi aydınlattı.

Ve sonra...

"Reina Arlon."

Ses, kitabın içinden geliyordu. Derin, kadim, sonsuz bir ses.

"Efsanelerin taşıyıcısı. Sonunda geldin."

"Ben... ben kimseyi taşımıyorum," diye fısıldadım. "Ben sadece..."

"Sen, hepsinin anahtarısın. Ateşin, toprağın, gölgenin ve ruhun. Ve kaybettiğin şeyin."

"Kaybettiğim şey mi?"

Kitap, son bir kez parladı. Ve sayfaların arasından bir görüntü yükseldi. Bir balo. Mavi-yeşil bir salon. Bir kız, bembeyaz saçlı, altın tilki maskeli. Ve bir oğlan, siyah maskeli, gece mavisi saçlı. Dans ediyorlar.

"Seni buldum."

Oğlanın sesi. Tanıdık. Acı verecek kadar tanıdık.

Sonra görüntü kayboldu. Kitap, büyük bir gürültüyle kapandı. Raflardan birinden zincirle bağlı bir kitap düştü, sonra bir diğeri. Meşaleler titredi, söndü. Kütüphane sarsılmaya başladı.

"Reina!" Aella kolumu çekiştirdi. "Gitmemiz gerek! Hemen!"

Kendimi zorla kitaptan ayırdım. Aella ile birlikte koridora fırladık. Arkamızda, raflar devriliyor, kitaplar çığlık atıyor, zincirler kopuyordu. Yasaklı Eserler bölümünün kapısı, kendiliğinden çarparak kapandı.

Koridorda nefes nefese kaldık.

"O neydi?" diye bağırdı Aella, gözleri kocaman. "Reina, o neydi?!"

"Efsaneler Kitabı," diye fısıldadım, ellerim hâlâ titriyordu.

Ve o an, anladım.

O kitap, sadece bir kitap değildi. O, benim bir parçamdı. Ve onu açtığımda, sadece gücümü değil, kaybettiğim her şeyi de açığa çıkarmıştım.

Peki ya o oğlan kimdi?

Sorular zihnimde dolaştı. Silmeye çalıştım.

Silemedim. Akşam yemeğinde, olabildiğince normal görünmeye çalıştım.

Yemekhane, sabahkinden daha kalabalıktı. Meşaleler yanıyor, masalarda hummalı sohbetler dönüyordu. Aella, beni Gökyüzü Birliği'nin masasına oturttu, kendisi yanıma oturdu.

"Kütüphanedeki olayı kimse duymamış," diye fısıldadı. "Şanslıyız. Ama o kitap... Reina, seninle konuştu. Ve sen, 'o benim' dedin. Ne demek o?"

"Bilmiyorum," dedim, dürüstçe. "Sadece... onu hissettim. Sanki o kitap, benim için yazılmış gibi."

"Belki de yazılmıştır."

Yeni bir ses. Erkek. Yumuşak, sakin, toprak gibi derin.

Başımı kaldırdım. Masanın karşısında, daha önce fark etmediğim bir çocuk oturuyordu. Kahverengi saçları dağınıktı, gözleri yosun yeşiliydi. Üzerinde, Doğa ve Şifa Bölümü'nün zümrüt yeşili üniforması vardı. Elleri, toprak lekeleriyle doluydu ve önündeki tabakta et yoktu; sadece sebzeler, meyveler ve bir dilim ekmek.

"Arden Taryn," dedi Aella, gülümseyerek. "Reina, bu Arden. Doğa Gardiyanı. Okulun en sessiz, en gizemli ve en bitki manyağı insanı."

"Bitki manyağı değil," dedi Arden, sakin bir sesle. "Sadece bitkileri insanlardan daha çok severim." Yeşil gözleri bana döndü. "Ve sen, Efsaneler Kitabı'nın varisisin."

"Bunu nereden biliyorsun?"

"Bitkiler söyledi." Sanki bu, dünyanın en normal şeyiymiş gibi omuz silkti. "Ağaçlar, kökleri aracılığıyla haberleşir. Ve bugün, okuldaki bütün ağaçlar aynı şeyi fısıldıyor: 'Herkes Codex'in peşinde.'"

Ürperdim.

"Korkma," dedi Arden, yumuşak bir sesle. "Ağaçlar senden korkmuyor. Sadece... merak ediyorlar. Uzun zamandır kimse Efsaneler Kitabı'nı açmamıştı. Senin açman, bir şeyleri değiştirdi. Toprak bile hissediyor."

"Ne değişti?"

Arden bir an düşündü. "Denge," dedi sonunda. "Diyarlar arasındaki denge, uzun zamandır bozuktu. Ama şimdi, terazinin bir kefesine bir ağırlık kondu. Sen." Duraksadı. "Ve bu, bazılarının hoşuna gitmeyecek."

"Kimlerin?"

Arden cevap vermedi. Sadece önündeki ekmeğe baktı.

Aella, gergin havayı dağıtmak için araya girdi. "Neyse, neyse! Arden, Reina'ya bitki koleksiyonundan bahsetsene. O etçil çiçeğin var ya, hani şu geçen hafta bir fareyi bütün yutan..."

Arden'ın yüzünde, ilk kez bir gülümseme belirdi. "Ah, Venüs. Evet, oldukça iştahlıdır."

Yemeğin geri kalanı, Arden'ın bitkileri, Aella'nın aşk dedikoduları ve okulun tuhaf gelenekleri hakkında konuşarak geçti. Ignis ve zorba üçlüsü, bir köşede bana öfkeli bakışlar atıyordu ama yanıma yaklaşmaya cesaret edemediler. Kütüphanedeki olayın yankıları, görünmez bir duvar gibi etrafımı sarmıştı.

Yemek bittiğinde, Aella ve Arden'la vedalaştım. Aella, yarınki Keşif dersi için heyecanlıydı; Arden ise bana, "bitkilerle konuşmayı öğrenmek istersen, seraya beklerim" dedi.

Odama döndüğümde, ay çoktan yükselmişti.

Aella henüz gelmemişti; gece kuşuydu, geceleri dolaşmayı severdi. Ben de üniformamı çıkardım, geceliğimi giydim ve pencerenin önüne oturdum.

Kütüphanedeki o anı düşünüyordum. Kitabın bana gösterdiği görüntü. O balo. O siyah maskeli çocuk. "Seni buldum."

Kimdi o? Neden kalbim, onu her düşündüğümde sızlıyordu? Neden hatırlamıyordum?

Tam o sırada, pencereye bir şey kondu.

Kuzgun.

Simsiyah tüyleri, ay ışığında mor ve mavi yansımalar saçıyordu. Gözleri, zümrüt yeşiliydi; insan gibi bakan, zeki gözler. Gagasında, minik bir dal parçası tutuyordu.

Başımı eğdim, o da başını eğdi.

Pencereyi açıp içeri aldım. Dal parçasını kulağımın arkasına sıkıştırıp, hızla kucağıma kondu.

Donup kaldım. Sakin ol Reina. Kuzgunlara yanlış bir şey yaparsan, ertesi gün kuzgun ordusu tarafından saldırıya uğrardın.

Sabahki kahvaltıdan kalan ekmeği böldüm, cevizi parçalayıp kuzguna verdim. Hızlıca yuttu.

Gagasını okşadığımda, gagasını elime sürttü.

Tam o sırada hafifçe uçtu ve saçlarıma kondu. Kanatlarıyla saçlarımı yaydı ve üzerime uzandı.

Üzerime. Bir. Kuzgun. Uzandı!

Kuzgunu iki elimle yakaladım, bu kez avuçlarıma uzandı.

Bu neydi lan böyle?

Kuzguna dikkat ederek yatağa uzandım. Tam o sırada kapı açıldı, saçları dağınık Aella geldi.

Adımını atmıştı ki; bir avuçlarımda uyuyan kuzguna, bir de bana baktı.

"Lan, bu..." Devam edemedi.

"Noldu ki?"

Yutkundu. "Bu kuzgun her yeni öğretim yılında her gün bu odaya konar, biri yerleşti mi diye göz gezdirir. O kadar çok gelmişti ki, okulun kuzgunu oldu artık. Fakat şimdi..."

"Bu oda doldu," dedim kuzgunu okşarken.

Gözlerini kırpıştırdı. "Kuzgun sana aşık oldu resmen!"

"Saçmalama, manyak!"

"Biraz saçmalıyor olabilirim, kabul ediyorum." Direkt yatağına uzandı. "O kadar yorgunum ki aralıksız uyumak istiyorum..."

"Yarın nasıl bir program var?" diye sordum.

Aella direkt başını kaldırıp baktı. Masadaki program parşömenini aldı. "Hmm... Benim yarın ilk iki saat bireysel antreman, sonraki bir saatim boş. Ondan sonraki iki saat sihir tarihi, ondan sonra öğlen arası. Öğleden sonraki iki ders rüzgar sürücülüğü, son dersim ise..." Durdu, gözleri büyüdü.

"Element temelleri mi?! Yine mi?!"

O an gülmekle şaşırmak arasında gidip geldim. Acaba yarınki programım nasıl işleyecekti?

O sırada bir kere daha kapı çaldı.

"Kim o?"

"Benim." Leydi Keina. Kapının altından bir parşömen bıraktı. "Yarınki programın, Arlon."

Hızlıca gidip aldım, yatağa gittim.

Yarın ilk saatim rehberlik, sonraki iki saatim okçuluk temelleri, sonraki iki saatim arena dövüşleri. Öğle arası. Son üç saatim ise mitoloji.

Ah!

Son üç saat, en sevdiğim saatler!

Aella parşömenimi aldı, inceledi. "Bu haksızlık! Ben de gökyüzü mitolojisi öğrenmek istiyorum!"

Sırıttım. Parşömenimi alıp katladım, kitabımın arasına koydum.

"Uyu, Aşk Perisi."

"Sen de uyu, Beyaz Okçu."

Bir an durdum Beyaz Okçu.

Alaycı lakapların aksine, bu lakabı sevmeye başladım. Gözlerimi kapattım, yatağımda bir kuzgunla, yarınki gerilimle, Aella ile olan dostlukla ve kafamda yankılanan o sesle uyudum.

"Erimene asla izin vermeyeceğim, Buz Yıldızı."

Bölüm sonu

2 yorum