İnsan hiç gitmediği bir yere adımını attığında sanki özgürlüğünü kaybedecek gibi hisseder miydi?
Ben hissediyordum. Tam şu an.
Bahçe çok geniş, kapıların yanında büyük Tanrı heykelleri, Tanrıça heykelleri bulunuyordu.
Sağdaki heykele baktım.
Boynunda yıldız sembolü. Kutsal yıldız.
Yıldız Tanrıçası Asteria.
Efsaneye göre, Asteria'nın özel günlerde yıldızlara bakan insanları kutsadığı bilinirmiş.
Sol tarafımdaki Tanrı heykeline baktım.
Gökyüzü Tanrısı. Adını unutmuştum. Gökyüzünün yedi kat tapınağında yaşamış bir tanrı.
Adını hatırlayamadan, avlunun önüne sürüklendik.
"Elleme dedim!" Öfkeyle baktım.
"Yürü."
Çırpına çırpına yürüdüm.
Avlu, bir platformla bağlantılı şekilde yükseldi.
En önce; gri saçları, yüzü hafif kırışık, üzerinde kahverengi zırhı, içinde beyaz bluzu, altında siyah pantolon, belinde kılıç, hançerlerle dolu, 'ben liderim' havasıyla duran biri vardı.
"Kim bu?" dedim zincirlerin sıklığıyla hareket ederek.
Ronan derin nefes aldı. "Okulumun müdürü. Lord Wilder. Disiplinli biridir. Sağdaki kadını görüyor musun?"
Avlunun sağ tarafına baktım.
Lord Wilder'ın gölgesinde kalmış, dimdik duran bir kadın. Teni soluk, neredeyse saydam. Saçları gece mavisi, tepede sıkı bir topuzla toplanmış, tek bir tutam alnına dökülmüş. Üzerinde gümüş işlemeli lacivert bir pelerin, altında zincir zırh. Ama asıl dikkat çeken şey, boynundaki mühürdü. Gümüş Ortaklığı'nın tutsak mührü. İnce bir zincir gibi duruyordu ama büyülü olduğu her halinden belliydi; deriye gömülmüş, etrafındaki damarlar hafifçe morarmıştı.
"Su Cadısı," dedi Ronan alçak sesle. "Leydi Keina. Okulun müdür yardımcısı. Ona bulaşma."
"Bulaşmak istediğim falan yok. Sadece zincirlerimi çözmelerini istiyorum."
"Sabır, okçu."
"Sabır mı? Şu an avlunun ortasında mahkum gibi duruyorum. Herkes bana bakıyor."
Ronan başını hafifçe eğdi. "Bakıyorlar, evet. Ama korktukları için değil. Seni merak ediyorlar."
"Ne fark eder?"
"Çok fark eder."
"Sus, inatçı kurt."
Lord Wilder platformun kenarına doğru bir adım attı. Tok sesi avluda yankılandı, rüzgarı bile susturdu.
"Vexmere'in yeni dönemine hoş geldiniz."
Öğrencilerden hafif bir uğultu yükseldi. Kalabalık, bölükler halinde sıralanmıştı. Kızıl Kartal Birliği en önde, üniformaları bordo ve altın rengi; hepsi dimdik, omuz omuza. Gümüş Alev Birliği onların yanında, lacivert ve gümüş pelerinleri rüzgarda dalgalanıyor. Zümrüt Yaprak Birliği biraz daha geride, yeşil pelerinleri çimenlerle neredeyse aynı renkte. Mor Yıldız Birliği en arkada, yüzleri pelerinlerinin kapüşonları altında gizli.
"Bu yıl," diye devam etti Wilder, "aramıza yeni öğrenciler katılıyor. Bazıları... özel durumlarla."
Gözleri doğrudan bana kaydı. Midem düğümlendi.
"Reina Arlon."
Adımı söyledi. Avluda bir sessizlik oldu. Sonra fısıltılar başladı. Nereden biliyorsa adımı!
"Arlon mu?"
"Realix'in varisi değil mi o?"
"Şu albino olan mı?"
"Kara listede değil miydi o?"
Fısıltılar büyüdü, arı vızıltısı gibi etrafımı sardı. Zincirlerimi sıktım. Demir, bileklerimi acıtıyordu. Ama fiziksel acı, o sözlerin acısından daha hafifti. Ona alışmıştım. Sözlere asla.
"Yanıma getirin."
Muhafızlar kollarımdan tutup beni platforma doğru sürükledi. Yürümedim, sürüklendim. Ayaklarım taş zeminde iz bırakıyordu. Ronan arkamda kaldı, sesini duydum: "Sakin ol, Reina. Sakin."
Sakin. Sakin olmak. Hayatım boyunca hep sakin olmamı söylediler. Sakin ol, görünme. Sakin ol, yok ol.
Artık yok olmak istemiyordum.
Lord Wilder platformun kenarına kadar indi. Gözleri kahverengiydi, sıcak kahverengi. Ama o sıcaklık, buz tutmuş bir gölün yüzeyi gibiydi; altında ne olduğunu görmek imkansızdı.
"Reina Arlon," dedi tekrar. Sesi, adeta tadını çıkarır gibiydi. "Realix Krallığı'nın varisi. Syndril ve Mythos'un birleştiği kan. Ve..." Durakladı, gülümsedi. "Codex'in peşinde olan bir varis."
Avlu karıştı. Öğrenciler birbirine baktı. Codex Taşıyıcısı. Bu kelime, burada biliniyordu. Lanet olsun.
"Yalan," dedim. Sesim titredi ama çıktı. "Ben sadece..."
"Sadece ne?" diye kesti sözümü. "Sadece bir kaçak mı? Sadece başına ödül konmuş bir varis mi? Sadece avucunda yıldızları titretebilen bir kız mı?"
Donakaldım. Sol avucumu nasıl biliyordu? Ronan'a bile göstermemiştim. Nyx'ten başka kimse bilmiyordu.
Wilder gülümsemeye devam etti. "Bilgi, Vexmere'in en büyük silahıdır, Reina Arlon. Senin hakkında her şeyi biliyoruz. Ve buna rağmen, sana bir şans veriyoruz."
"Ne şansı?"
"Eğitim. Barınma. Korunma." Ellerini iki yana açtı. "Gümüş Ortaklığı'nın kanatları altında, güvende olacaksın."
"Gümüş Ortaklığı," dedim dişlerimi sıkarak, "benim ailemi öldürdü. Krallığımı yıktı. Beni kara listeye aldı. Ve şimdi güvende olacağımı mı söylüyorsun?"
Wilder'ın gözlerindeki o sahte sıcaklık bir an titreşti. Ama kaybolmadı. Ustaydı. "Geçmiş, geçmişte kaldı. Şimdi önüne bakma zamanı."
"Geçmiş geçmişte kalmaz," dedi bir ses.
Herkes döndü. Leydi Keina konuşmuştu. Sesi buz gibiydi, tıpkı zincirleri gibi. Wilder'la bakıştılar, aralarında bir şey geçti, ne olduğunu anlayamadım. Sonra Keina geri çekildi, pelerininin içine gömüldü.
Wilder boğazını temizledi. "Neyse. Ronan Tirian."
Ronan platforma çıktı. Zincirleri yoktu. Yürüyebiliyordu. Omzundaki yara hâlâ sargılıydı ama dimdik duruyordu. Yanıma geldi, omuz omuza durduk.
"Siyah Kurt Kabilesi'nden Ronan Tirian. Görevin hakkında rapor vereceksin. Başarısız olduğunu biliyoruz."
Ronan'ın çenesi kasıldı. "Başarısız olmadım. Takviye gelmedi."
"Takviye, başarılı askerlere gönderilir." Wilder'ın sesi soğuktu. "Ancak hayatta kalman, bir şeyleri doğru yaptığını gösteriyor. Okulda kalma iznin var. Ama bir dönem denetimli olacaksın."
Ronan başını eğdi. Ama eğilirken, sarı gözleriyle bana baktı. Sakin ol, dedi bakışları. Sakin.
"Ve sen, Reina Arlon." Wilder bana döndü. "Senin için özel bir program hazırladık. Yeteneklerini ölçeceğiz. Eğer başarılı olursan, okulda kalabilirsin. Başarısız olursan..."
"Ne olacak?" dedim.
Gülümsedi. O gülümseme, cevaptan daha korkunçtu.
"Keina seninle ilgilenecek. Testler hakkında bilgi verecek. Ronan, sen de kışlaya dön. Yeni dönem başladı. Herkes yeni derslerine."
Kalabalık dağılmaya başladı. Öğrenciler gruplar halinde ana binaya yöneldi. Kimisi bana bakmaya devam ediyordu. Kimisi fısıldaşıyordu. Bir kız, eliyle ağzını kapatmış, arkadaşına bir şey söylüyordu. Ne dediğini duymama gerek yoktu. Tahmin edebiliyordum.
Ronan gitmeden önce koluma dokundu. "Dayan, okçu."
"Sen de, inatçı kurt."
Gülümsedi. Zoraki değil, gerçek bir gülümsemeydi bu. Sonra Kızıl Kartal Birliği'nin arasına karıştı, kayboldu.
Leydi Keina yanıma geldi. Muhafızlar zincirlerimi çözdü. Bileklerim kızarmıştı, iz yapmıştı. Ovaladım.
"Beni takip et," dedi Keina. Sesi ne sıcak ne soğuktu. Sadece... yorgun. "Testlerin için Şifacılar Sarayı'na gideceğiz. Sonra kayıt. Sonra yurt."
"Ya geçemezsem?"
Durdu. Bana döndü. Gece mavisi gözleri, boynundaki mühür gibi parlıyordu. "Geçersen zincir takmayacaksın. Geçemezsen..."
Cümlesini tamamlamadı. Ama anlamıştım. Geçemezsem, zincirler kalıcı olacaktı. Belki de daha kötüsü.
Keina yürümeye başladı, onu takip ettim.
Ana binanın kapısından girdik. İçerisi dışarıdan daha büyüktü. Büyüyle genişletilmişti. Tavan yüksek, duvarlar kristal avizelerle aydınlatılmış, zeminde diyarların haritası işlenmişti. Syndril üstte, Mythos altta, arada tarafsız bölge. Vexmere tam ortada. Tam da Gümüş Ortaklığı'na yakışır bir konum.
Merdivenlerden çıktık. Koridorlar, sınıflar, kütüphane... Keina hiçbir şey anlatmıyordu. Sadece yürüyordu. Peşinden gittim.
Şifacılar Sarayı, ana binanın doğu kanadındaydı. İçerisi bitki kokuyordu; nane, adaçayı, lavanta. Duvarlarda asılı raflar, raflarda yüzlerce şişe. Yeşil, mavi, mor, altın rengi iksirler. Ortada büyük bir masa, masanın üzerinde bir taş. Gri, sıradan görünen bir taş.
"Potansiyel taşı," dedi Keina. "Büyü potansiyelini ölçer. Elini üzerine koy."
Elimi taşa koydum. Bir an hiçbir şey olmadı. Sonra taş ısındı. Rengi değişti. Önce beyaz, sonra altın, sonra...
Çatırdadı.
Taşın üzerinde ince bir çatlak belirdi. Sonra bir tane daha. Sonra bir tane daha. Keina'nın gözleri büyüdü. Eliyle beni itti, taştan uzaklaştırdı. Tam o anda taş ortadan ikiye ayrıldı. Masanın üzerine düştü, paramparça oldu.
Keina bana baktı. İlk kez, yüzünde bir ifade gördüm. Korku muydu, şaşkınlık mı, yoksa... hayranlık mı?
"Bu," dedi, "daha önce hiç olmadı."
"Ben yapmadım," dedim. "Yemin ederim, ben sadece..."
"Biliyorum." Eliyle alnındaki teri sildi. "Sen yapmadın. Ama içindeki şey yaptı." Boynumdaki mührü ovuşturdu, sanki benimkine benzer bir acı hissediyormuş gibi. "Bu test burada bitti. Kayda geçecek. Ama Lord Wilder'a söylemeyeceğim... her şeyi."
"Neden?"
Bana döndü. Gözlerindeki yorgunluk, yerini başka bir şeye bırakmıştı. Merhamet mi? Hayır, daha karmaşık bir şey. "Çünkü senin ne olduğunu anlamak istiyorum. Ve bunu Wilder'dan önce anlamalıyım."
Cevap vermedim. Verecek bir şeyim yoktu.
"Şimdi kayıt," dedi, sertleşen sesiyle. "Sonra yurt. Yarın derslerin başlıyor."
"Ne dersleri?"
Keina kapıya doğru yürüdü. "Lanetli olanların dersleri."
Ne demekti bu? Benim gibi 'kara listede' olanlarda mı vardı? Buraya gelmekte hata mı etmiştim ki?
Ronan'a güvenmemem mı gerekirdi?
Beni Şifacılar Sarayı'ndan çıkarırken, içimdeki ışık yeniden titreşti. Bu kez acıtmıyordu. Sadece... bekliyordu.
Sanki biliyordu. Vexmere bana cevaplar verecekti. Ama her cevabın bir bedeli olacaktı.
Ve o bedeli ödemeye hazır mıydım?
Henüz değil.
Ama öğrenecektim.
Keina beni Şifacılar Sarayı'ndan çıkardığında, koridorun loş ışığı gözlerime battı. Hayır, batmadı. Sadece alışık değildim. Ormanda gölgeler vardı, burada ise kristal avizelerin acımasız bir parlaklığı. Her şeyi gösteriyordu. Saklanacak yer yoktu.
"Kayıt ofisi batı kanadında," dedi Keina, adımlarını yavaşlatmadan. "Adını, soyunu, kan bağlarını kaydedeceğiz. Sonra yurt odana yerleşeceksin."
"Kan bağları mı?"
"Syndril ve Mythos. Annen ve baban." Durdu, bana döndü. "İtirazın var mı?"
Vardı. Hem de çok.
Ailemin isimlerini buraya, bu okula, Gümüş Ortaklığı'nın kayıtlarına vermek midemi bulandırıyordu. Ama başka seçeneğim var mıydı? Ormana geri dönemezdim. Nyxoria'ya geri dönemezdim. Ronan buradaydı. Ve içimdeki o ışık, ne olduğunu öğrenmem için beni dürtüp duruyordu.
"Yok," dedim. "İtirazım yok."
Keina'nın dudaklarının kenarı kıpırdadı. Gülümseme değil, onaylama da değil. Sadece... kaydetme. "Güzel. Beni takip et."
Batı kanadına giden koridor, doğu kanadından daha dardı. Duvarlarda asılı portreler vardı; geçmiş dönemlerin müdürleri, ünlü komutanlar, Gümüş Ortaklığı'nın kurucuları. Hepsi aynı ifadeyle bakıyordu: gururlu, soğuk, yargılayan. Portrelerin altında isimleri yazılıydı.
Lord Arcturus Vex, okulun kurucusu.
Leydi Mirena Thorn, ilk başbüyücü.
Komutan Ferris Killian, Mythos Kuşatması'nın galibi.
Durup birine baktım; Mythos Kuşatması. Babamın diyarına yapılan kuşatma. Ve bu adam, burada kahraman olarak anılıyordu.
Midem bulandı. Başımı çevirdim, yürümeye devam ettim.
Kayıt ofisi, koridorun sonunda, meşe ağacından oyulmuş çift kanatlı bir kapının ardındaydı. Kapının üzerinde Gümüş Ortaklığı'nın amblemi vardı: iki el, bir terazi tutuyor. Ama terazinin kefeleri boştu. Adaletin sembolü, adaletsizliğin merkezinde.
Keina kapıyı itti, içeri girdik.
Oda, beklediğimden daha küçüktü. Duvarlar boyunca uzanan raflar, raflarda yüzlerce parşömen rulosu, deri kaplı defterler, mürekkep şişeleri. Ortada büyük bir ahşap masa, masanın arkasında yaşlı bir kadın oturuyordu. Gözlükleri burnunun ucuna kaymış, parmakları mürekkep lekeli, saçları bembeyazdı. Gözleri, o yaşa rağmen keskindi. Beni süzdü.
"Yeni öğrenci," dedi Keina. "Reina Arlon."
Yaşlı kadının gözleri kısıldı. "Arlon mu? Realix'ten mi?"
"Evet."
Kadın bir an durdu. Sonra parşömeni aldı, tüy kalemini mürekkebe batırdı. "Adın tam olarak?"
"Reina Arlon."
"Baba adı?"
"Endral Lordu Eryon." Sesim titredi. Babamın adını burada, bu duvarlar arasında söylemek, ona ihanet etmek gibiydi.
Kadın duraksamadı, yazmaya devam etti. "Anne adı?"
"Solrean Leydisi Eranthe."
Kalem durdu. Kadın başını kaldırdı, gözlüklerinin üzerinden bana baktı. "Syndril ve Mythos. Aynı anda. İlginç."
"Öyle diyorlar."
"Kan testi yapıldı mı?"
Keina öne çıktı. "Potansiyel testi yapıldı. Yeterli."
"Sonuç?"
Keina'nın çenesi kasıldı. "Yeterli, dedim."
İkisi bakıştı. Aralarında bir şey vardı, odayı geren, görünmez bir ip. Sonra yaşlı kadın omuz silkti, parşömeni rulo yaptı, mühürledi. "Kayıt tamamlandı. Yurt odan Kızlar Kulesi, yedinci kat, on üç numara. Eşyaların yoksa, temel ihtiyaçlar sandığında mevcut. Yarın sabah sekizde, ana binanın ikinci katında, Element Temelleri dersinde olacaksın."
"Element Temelleri mi?"
"Birinci sınıflar için zorunlu ders. Geç kalmayı tavsiye etmem. Eğitmen Eryx, geç kalanlara... pek merhametli değildir."
Keina başıyla kapıyı işaret etti. Çıktık. Koridorda birkaç adım attıktan sonra durdum.
"Neden söylemediniz? Taşın kırıldığını?"
Keina yürümeye devam etti. "Bazı şeyleri bilmek, bilmemekten daha tehlikelidir. Senin potansiyelin, bu okuldaki herkesten fazla. Ama potansiyel, kontrolsüz olduğunda yıkım getirir. Ben sana kontrolü öğreteceğim. Ama önce, kimse ne kadar güçlü olduğunu bilmemeli."
"Bana neden yardım ediyorsunuz?"
Durdu. Bana döndü. Boynundaki mühür, kristal ışığının altında mor mor parladı. "Çünkü ben de bir zamanlar, birinin bana yardım etmesini diledim. Ve kimse gelmedi."
Cevap vermedim. Verecek bir şeyim yoktu. Keina arkasını döndü, pelerininin etekleri yerde sürüklenerek uzaklaştı.
Ben de sol kuleye adım attım.
Kızlar Kulesi, ana binanın solunda yükselen, sarmaşıklarla kaplı taş bir kuleydi. Yedi kat yüksekliğindeydi; her katta dar pencereler, pencere kenarlarında titreyen mum ışıkları. En tepede, gece nöbeti için bir gözetleme balkonu vardı. Kulenin taşları yosun tutmuştu, rüzgar estikçe sarmaşıklar hışırdıyordu.
Kapıyı ittim, içeri girdim. Giriş katı geniş bir salondu. Ortada büyük bir şömine yanıyor, etrafında kızlar toplanmış, fısıldaşıyordu. Beni gördüler.
Fısıltılar kesildi. Gözler üzerimdeydi; mavi, yeşil, kahverengi, gri. Hepsinde aynı ifade: merak, yargı, biraz da korku.
Yürüdüm. Merdivenlere yöneldim. Basamaklar taştan, dar ve dönemeçliydi. Her katta kapılar vardı, kapıların üzerinde numaralar. Birinci kat, ikinci kat, üçüncü kat... Altıncı kata geldiğimde nefes nefeseydim. Ormanda saatlerce yürürdüm, yorulmazdım. Ama burada, bu taş duvarların arasında, hava ağırdı. Ciğerlerime dolmuyordu.
Yedinci kat. On üç numara.
Kapıyı açtım.
Oda küçüktü. Ama temizdi. Bir yatak, bir masa, bir sandalye, bir gardırop. Duvarda boş bir çerçeve asılıydı; içine ne konacağını bekleyen, tozlanmış bir çerçeve. Pencereden avlu görünüyordu; aşağıda öğrenciler hâlâ toplanmış, dersler hakkında konuşuyordu. Temel ihtiyaçlar sandığını açtım. İçinde üniforma, iç çamaşırı, bir çift deri çizme, diş fırçası, sabun, havlu.
Bir de küçük bir not vardı.
"Vexmere'e hoş geldin. Kuralları oku. Kurallara uy. Kuralları çiğnersen, pişman olursun."
Notun altında Gümüş Ortaklığı'nın mührü vardı. Kâğıdı buruşturdum, çöpe attım.
Pencereye gittim. Avluda öğrenciler hareket ediyordu. Birlikler halinde dolaşıyor, ders programlarını tartışıyor, yeni gelenleri süzüyordu. Kalabalığın içinde Ronan'ı aradım. Bulamadım. Ama başka bir şey buldum.
Avlunun kenarında, tek başına duran bir kız. Gökyüzü mavisi saçları rüzgarda dalgalanıyordu. Üzerinde Gümüş Alev Birliği'nin lacivert pelerini vardı. Yüzü bana dönüktü. Gülümsüyordu. Doğrudan bana bakıyordu.
El salladı.
Ne yapacağımı bilemedim. Kimse bana el sallamazdı. Kimse bana gülümsemezdi. Yanlış kişiye bakıyor olmalıydı. Arkama döndüm, odaya baktım. Boştu. Sadece bendim. Tekrar pencereye döndüğümde, kız hâlâ oradaydı. Hâlâ gülümsüyordu. Ve şimdi, iki eliyle birden sallıyordu.
Pencereden uzaklaştım. Kalbim hızlı atıyordu. Aptal, dedim kendime. Sadece bir kız. Sana gülümseyen bir kız.
Ama neden? Neden bana?
Yatağa oturdum. Saate baktım, öğlene geliyordu. Bugün kayıtımı yaptırmıştım. Ve yarın ilk dersim başlıyordu. Element Temelleri...
Elimdeki belgeye baktım. Parşömen sararmıştı, kenarları yıpranmıştı ama üzerindeki mürekkep hâlâ tazeydi.
Birlik bölümleri, ders programları, seçmeli dersler, zorunlu eğitimler... Hepsi sıralanmıştı.
Kızıl Kartal Birliği: Savaş ve Strateji.
Gümüş Alev Birliği: Elemental Büyü.
Zümrüt Yaprak Birliği: Doğa ve Şifa Sanatları.
Mor Yıldız Birliği: Mistik Sanatlar ve İlüzyon.
Bronz Dişli Birliği: Savaş Mühendisliği.
Altın Ejder Birliği: Yaratık Eğitimi ve Binicilik.
Ve daha nice birlik...
Yarınki programdan sonra gideceğim birliği seçecektim.
Ama hangisini? Ateşe dokundum, beyaz alev çıktı. Suya dokundum, yunus silüeti fırladı. Toprağa dokundum, kökler büyüdü. Havaya dokundum, rüzgar esti. Hepsine yatkındım. Hiçbirine ait değildim.
İroniye bak. Ben onlardan kaçıyorum, şimdi onların okulundaydım.
Parşömeni buruşturmamak için kendimi zor tuttum. Derin bir nefes aldım. Ormanda öğrendiğim numarayı yaptım; nefes al, dörde kadar say, nefes ver, sekize kadar say. Kalbim yavaşladı. Ellerim titremeyi bıraktı.
Anlayamıyordum. Madem burası Gümüş Ortaklığı'nın okulu, müdürü de onların adamı, o zaman neden beni burada tutuyorlardı? Neden zincirlerimi çözdüler?
Neden bana oda verdiler, üniforma verdiler, yemek verdiler?
Başıma ödül koyan onlar değil miydi? Krallığımı harabeye çeviren onlar değil miydi? Beni kara listeye alan, albinizmi bir lanet gibi gösteren, ailemi...
Ailemi.
Annem. Babam. Neredeydiler? Yaşıyorlar mıydı? Gümüş Ortaklığı Realix'i harabeye çevirdiğinde, ben Froll Ormanları'na kaçmıştım. Onlar ise... Bilmiyordum. İşte asıl acı buydu. Bilmemek.
Sol avucum sızladı. Işık, derinin altında titreşti. Bu sefer kızmadım, susturmaya da çalışmadım. Sadece baktım. Avucumu açtım. Işık, odanın loş karanlığında bir yıldız gibi parlıyordu. Codex'in peşine düşen varis. Öyle demişti Wilder.
Efsanelere göre, yedi kristali birleştirebilen tek kişi.
Kapı çalındı.
Yumruğumu sıktım, ışık söndü. "Kim o?"
"Benim, okçu."
Ronan. Kalktım, kapıyı açtım. Koridorda duruyordu, üzerinde Kızıl Kartal Birliği'nin bordo pelerini vardı. Omzu hâlâ sargılıydı ama yüzüne renk gelmişti. Sarı gözleri, loş ışıkta parlıyordu.
"Kızlar Kulesi'ne çıkmak yasak değil mi?" dedim.
"Yasak." Sırıttı. "Ama ben kurdum. Kurallar beni bağlamaz."
"İnatçı kurt."
"Okçu."
İçeri aldım. Oda küçüktü, ikimiz sığamadık. Ronan duvara yaslandı, kollarını kavuşturdu. "Duyduklarıma göre testlerde olay çıkarmışsın."
"Kim söyledi?"
"Herkes. Taşları parlattığını, beş elemente de yatkın olduğunu, Lord Wilder'ın az daha kalp krizi geçirdiğini... Okulun yarısı seni konuşuyor."
"Harika." Yatağa geri oturdum. "Tam da istediğim şey. Daha fazla dikkat."
Ronan'ın yüzü ciddileşti. "Reina, burada dikkat çekmek tehlikeli. Hele ki o dikkat Gümüş Ortaklığı'nın dikkatiyse."
"Biliyorum."
"Biliyor musun? O zaman neden kendini bu kadar açık ettin? Beş element, Reina. Beş! Bunu saklayamazdın bile. Şimdi Wilder'ın radarındasın. Hem de tam ortasında."
Ayağa kalktım. "Ne yapmamı bekliyordun, Ronan? Saklanmamı mı? Yıllarca saklandım. Ormanda, gölgelerde, kimsenin beni bulamayacağı yerlerde. Ama buldular. Hep buldular. En azından burada, neyle karşı karşıya olduğumu öğrenebilirim."
"Ya da tuzağa yürüyorsundur."
"Belki de. Ama başka seçeneğim yok."
Sessizlik. Ronan pencereden dışarı baktı. Avluda öğrenciler dolaşıyor, birlik bayrakları rüzgarda dalgalanıyordu. "Sana güveniyorum, okçu. Ama bu okulda herkes dost değil. Hatta çoğu düşman. Ve en tehlikelileri, dost gibi görünenler."
"Bunu nerden biliyorsun?"
Pelerininin kolunu sıyırdı. Omzundaki yaranın altında, daha eski bir iz vardı. Bir yanık izi. "Geçen dönem. Bana yardım etmek isteyen bir öğrenci vardı. Bana taktik öğretti, sırlarını paylaştı, arkadaşım oldu. Sonra bir gece, kışlada uyurken, üzerime ateş büyüsü yaptı. 'Ortaklık için' dedi. 'Sen bir tehditsin.' Meğer en başından beri beni izliyormuş."
"Ne yaptın?"
"Hayatta kaldım. O kalmadı."
Gözlerine baktım. Sarı, parlak, vahşi. Ama içlerinde bir şey vardı; pişmanlık değil, yorgunluk. "Bu yüzden mi bana yardım ediyorsun? Aynı şeyi yaşamayayım diye?"
"Hayır." Kapıya yöneldi. "Sana yardım ediyorum çünkü sen bana ormanda yardım ettin. Borcumu ödüyorum."
"Kurtlar borçlarını öder mi?"
Durdu, kapıyı araladı. "Sadece sürüye."
Gitti. Kapı kapandı. Odada yalnız kaldım.
Sürü.
Beni sürüsüne kabul etmişti. Siyah Kurt kabilesinden, yalnız gezen, kimseye güvenmeyen bir kurt adam.
Ve ben, albinolu, kara listeli, başı ödüllü bir varis. Ne tuhaf bir sürüydük.
Yatağa uzandım. Tavanı izledim. Taşların arasından ince bir ışık sızıyordu; büyüyle güçlendirilmiş, loş ama yeterli bir aydınlatma. Yarın ne olacaktı? Hangi birliği seçecektim? Ve en önemlisi, bu okulda ne kadar dayanabilirdim?
Gözlerimi kapattım. Uyku, yavaşça üzerime çöktü. Ama rüyalarımda, gölgeler ve yıldızlar vardı. Ve bir ses, tanıdık bir ses, fısıldıyordu:
"Buz Yıldızı... Dayan."
Korkuyla uyandım. Kimdi o konuşan? Yoksa ben mi kafayı yiyecektim?
Ne oluyor lan?
Kafamdaki o sesi unutmaya çalıştım. Sakin ol, Reina. İçinden say, aklına masalları getir, uyu.
Kafamı tekrar yastığa koydum. Uyumaya çalıştım.
Ve bu kez o sesle değil de, küçükken anlatılan masallarla uyudum.
O gece aklımda bir sürü masal, mitoloji senaryosu döndü.
Deniz sirenleri, vampirler, kadim ejderhalar, yepyeni Tanrılar ve Tanrıçalar...
Neden tüm masallar, mitoloji anlatıları anonimdi?
Neden bende bir masal veya hikaye yazıcısı olmuyordum?

