Nyxoria'nın masmavi ışığında gözlerim parladı.
Sabahın ışıklarıyla esneyerek uyandım. Nyxoria'nın masmavi ışığında gözlerim parladı.
Benden önce kalkmıştı Ronan. Altında sadece siyah, rahat bir tayt, üzeri çıplak, sadece yarasında bez bağlamıştım. Pencerenin önünde durmuş, sokağı izliyordu. Sırtındaki kaslar, sabah ışığında gerilmiş bir yay gibiydi. Yara izi şimdiden solmaya başlamıştı bile. Kurt kanı.
"Günaydın," dedi arkasını dönmeden.
Sesinde bir şey vardı. Huzursuzluk mu? Hayır. Daha çok, bekleme odasındaki bir savaşçının sessiz sabırsızlığı.
"Kaçta kalktın sen?" diye mırıldandım, yataktan doğrulurken.
"Güneş doğmadan."
"Niye?"
"Kurtlar," dedi, sonunda bana döndü. Sarı gözleri, Nyxoria'nın mavi ışığında kehribar gibi parlıyordu. "Güneşi karşılamayı sever."
Gözlerimi devirdim. "Çok şiirselsin sabah sabah."
"Sen de çok huysuzsun."
"Uyumadım."
"Fark ettim." Gözleri yüzümü taradı. "Bütün gece dönüp durdun."
Demek o da uyumamıştı.
Yataktan kalktım, çantamı toparladım. Yayımı kontrol ettim, oklarımı saydım. Hepsi yerindeydi. Sol avucumda hafif bir karıncalanma vardı ama dünkü gibi acımıyordu. Sadece... tetikteydi. Sanki içimdeki o şey, bugün bir şey olacağını biliyordu.
Kapıya yöneldiğimde Ronan kolumu tuttu.
"Ne?"
"Kahvaltı," dedi. "Yemek yemeden yola çıkılmaz."
"Acilen yetişmemiz gereken bir yer yok. Hem Nyx'in yemekleri..."
"Zehirli değilse yerim."
"Zehirli mi dedin sen?"
Gülümsedi. O sinir bozucu, sivri dişli gülümsemesi. "Test etmek istersen, önce sen ye."
Kahvaltıda Nyx bize sıcak ekmek, bal ve tuhaf mavi bir reçel getirdi. Reçelin içinde minik yıldız şeklinde parçacıklar yüzüyordu. Ronan kuşkuyla baktı, ben bir kaşık aldım.
"Yıldız meyvesi," dedi Nyx, sessizce. "Sadece bu köyde yetişir. Yolculara şans getirir."
"Şansa ihtiyacımız var mı?" diye sordum.
Nyx'in gece mavisi gözleri bana döndü. O bakışta yine o kadim şey vardı; yüzyıllardır burada bekleyen bir şey.
"Vexmere'e giden herkesin ihtiyacı olur."
Mideme bir taş oturdu. Nasıl biliyordu?
"Ben size iyi şanslar dilemedim mi?" diye ekledi, hafif bir gülümsemeyle. "Şimdi diliyorum."
Ronan'la bakıştık. İkimiz de bir şey söylemedik.
Nyxoria'nın kapısından çıktığımızda, güneş tam tepemizdeydi. Köyün yıldızlı sokakları gündüz bile hafif bir parıltı saçıyor, taşların arasındaki yosunlar ayak izlerimizi yutuyordu. Arkama baktığımda, hanın penceresinde Nyx'i gördüm. Elini kaldırdı, bir vedadan çok, bir uyarı gibi.
"O kadın," dedi Ronan, alçak sesle. "Normal değil."
"İkimiz de normal değiliz, kurt."
"Haklısın, okçu."
Köyün sınırına vardığımızda, orman aniden bitti. Froll Ormanları'nın o sıkışık, boğucu ağaçları yerini uçsuz bucaksız bir bozkıra bıraktı. Rüzgar burada farklı esiyordu; tuzlu, keskin, insanın ciğerlerini dolduran bir rüzgar.
"Lunaris Kıyıları," dedi Ronan, ufku göstererek. "Oradan geçmemiz gerekecek."
Efsanelere göre Lunaris, dalgalarla dolu, insanın gözlerini karatan deniz kızlarının,gezginlerin bulunduğu söylenir.
"Ne var kıyılarda?"
"Gelgit mağaraları. Dolunayda sular altında kalırlar. Ama şimdi... geçebiliriz." Duraksadı. "Eğer hızlı olursak."
"Ya geçemezsek?"
Sarı gözleri bana döndü. "O zaman Ejderha Mızrağı Geçitleri'ni deneriz. Ama orası daha tehlikeli."
"Neden?"
"Çünkü orada ejderhalar yaşar. Ve onlar," dedi, dişlerini göstererek, "kurt etini sever."
Yürümeye başladık. Bozkırın ortasında, gökyüzüyle toprak arasında sıkışmış iki gölgeydik. Güneş tepemizdeydi ve ilk kez, saklanacak bir ağaç gölgesi yoktu. Tenim yanıyordu. Her zamanki gibi. Ama bu kez durmadım.
"Şapkanı çıkar," dedi Ronan bir süre sonra.
"Ne?"
"Şapkanı. Güneşten saklanıyorsun, ama gölgeyi içinde taşıyorsun. Çelişki bu."
"Nereden biliyorsun içimde gölge taşıdığımı?"
"Çünkü ben de taşıyorum."
Adımlarım durdu. Ona baktım. Ronan'ın yüzünde o her zamanki alaycı ifade yoktu. Sadece bir kurdun dürüstlüğü vardı.
"Ortaklık," dedi. "Kabilemi yok ettiğinde, ben küçüktüm. Annem beni bir mağaraya sakladı. Üç gün boyunca onların ayak seslerini dinledim. Üç gün, okçu. Sonra çıktığımda, herkes ölmüştü."
Ne diyeceğimi bilemedim. "Ronan..."
"Lafla olmuyor." Gözlerini ufka dikti. "Bu yüzden Vexmere. Bu yüzden eğitim. Bir daha saklanmamak için."
Sessizlik. Sonra yürümeye devam ettim. Bu kez yan yana.
Lunaris Kıyıları'na vardığımızda, güneş batıya kaymıştı. Kıyı dedikleri yer, devasa kireçtaşı kayalıkların altında saklanan bir dizi mağaraydı. Dalga sesleri kayaların arasında yankılanıyor, tuzlu su buharı havayı ağırlaştırıyordu. Ay, ufukta yükselmeye başlamıştı bile.
"Hızlı olmalıyız," dedi Ronan, burnunu havaya kaldırarak. "Gelgit başlıyor."
Mağaraya daldık. İçerisi karanlık değildi; duvarlar fosforlu yosunlarla kaplıydı, her adımda mavi-yeşil bir ışık yayılıyordu. Su diz boyuydu, buz gibi. Dişlerimi sıktım.
"Bir şey var," dedi Ronan aniden.
"Nerede?"
"Cevap vermedi. Sadece kolumu tuttu, beni bir kaya çıkıntısının arkasına çekti."
Ve sonra onları gördük.
Mağaranın ilerisinde, suyun üstünde yürüyen bir şeyler vardı. İnsan değillerdi. Uzun, ince uzuvlar, deri gibi parlayan ten, gözleri olmayan yüzler. Suyun yüzeyinde kayıyorlar, aralarında tiz bir sesle iletişim kuruyorlardı.
"Ay yürüyücüleri," fısıldadı Ronan. "Gelgitle beslenirler. Ama et de yerler."
"Kaç tane?"
"Şu an... altı. Belki daha fazlası arkadaki tünelde."
Yayımı hazırladım. "Geçmemiz gerekiyor."
"Delisin."
"Evet. Geliyor musun?"
Ronan bir an bana baktı. Sonra o sinir bozucu gülümsemesi geri geldi. "Önden buyur, okçu."
İlk oku fırlattım. Mağaranın tavanına saplandı, bir parça yosun düştü. Yürüyücülerin hepsi aynı anda başlarını o yöne çevirdi. İkinci ok, en yakındakinin omzuna saplandı. Çığlık atmadı. Sadece tiz bir titreşim yaydı, diğerleri cevap verdi.
"Koş!" dedi Ronan.
Koştuk. Su dizden bel hizasına yükseldi. Arkamızda yürüyücülerin çıkardığı o tiz ses, bir dalga gibi büyüyordu. Ronan kısmen dönüştü; kolları uzadı, pençeleri çıktı. Önümüze çıkan bir yürüyücüyü tek pençede ikiye ayırdı.
Üçüncü ok. Dördüncü. Beşinci. Oklarım azalıyordu.
"İleride ışık var!" diye bağırdım.
Mağaranın sonuna yaklaşıyorduk. Ama su da yükseliyordu. Gelgit, tahmin ettiğimizden hızlıydı. Su şimdi göğüs hizasındaydı. Yürüyücüler arkamızda, suyun üstünde hızla yaklaşıyordu.
"Reina!" Ronan'ın sesi gergindi. "Bana güveniyor musun?"
"Ne?"
"Güveniyor musun?"
Bir an gözlerine baktım. Sarı, parlak, vahşi. Ama içlerinde bir şey vardı. Yalan yoktu.
"Evet!"
Beni belimden kavradı, tek koluyla kaldırdı. Ve bir kurt gibi, imkansız bir hızla ileri atıldı. Su iki yana açıldı. Arkamızda kalan yürüyücülerin çığlıkları, dalgaların arasında kayboldu.
Mağaradan çıktığımızda ikimiz de nefes nefeseydik. Kıyıya vurmuş, kumların üstünde yatıyorduk. Gökyüzünde yıldızlar yeni yeni beliriyordu. Ay, tepemizde asılı kalmıştı.
"Bir daha," dedim, ciğerlerim yanarken, "ay yürüyücüsü dediğinde... ne olduklarını da söyle."
"Anlaşmayı bozma," diye cevap verdi, aynı nefes darlığıyla. "Önden buyur demiştin."
Gülmeye başladım. Kontrol edemediğim, histerik bir kahkaha. Ronan da katıldı. İkimiz, kumların üstünde, az önce ölümden dönmüş iki kaçak, kahkahalarla gülüyorduk.
Sonra uzaktan bir boru sesi duyuldu.
Gülmem kesildi. Ronan doğruldu.
"O neydi?"
Burnu havadaydı. Gözleri kısıldı. Ve o an yüzündeki ifadeyi gördüm. Korku. Saf, katıksız korku.
"Gümüş Ortaklığı," dedi. "Devriyeler. Bizi buldular."
Kumların üzerinde, yorgun, ıslak ve oksuz kalmıştım. Ayağa kalktım. Sol avucum yanıyordu. Işık, derimin altında titreşiyor, sabırsızlanıyordu.
"O zaman," dedim, sesim beklediğimden daha sakindi, "karşılayalım onları."
Ronan bana baktı. "Okçunun oku kalmadı."
"Okçu başka şeyler de bilir."
Ufukta, meşalelerin ışığı belirdi. Boru sesleri yaklaşıyordu. Ve biz, Lunaris Kıyıları'nda, kumların üstünde, düşmanı beklemeye başladık.
"Gel hele gel." Ronan hırladı.
Meşalelerin ışığı kumlara vurduğunda, sayılarını saydım. Altı kişiydiler. Ortaklık üniformaları, gümüş zırhlar, ellerinde kılıçlar ve birinin omzunda asılı duran bir büyü kristali. Büyücü getirmişlerdi.
"Kaçaklar," dedi öndeki. Yüzünde çirkin bir gülümseme vardı. "Siyah Kurt ve... bir kız. Bekle." Meşalesini yüzüme doğru kaldırdı. Işık tenime vurdu, geri yansıdı. "Sen... sen o varsın. Listede olan."
Midem düştü. Yine başlıyordu.
"Başına ödül konan albino kız. Realix Varisi." Arkasındaki askerlere döndü. "Çocuklar, bugün şanslı günümüz. İki ödül birden."
Ronan önüme geçti. Kısmen dönüşmüştü hâlâ; pençeleri uzun, gözleri parlaktı. "Dokunursan," dedi, sesi bir kurdun hırıltısına yakındı, "parçalarım."
"Altı kişiyiz, kurt."
"Yetmez."
Askerler kılıçlarını çekti. Büyücünün kristali parlamaya başladı, havada metalik bir koku yayıldı. Ronan'ın kasları gerildi, atlamaya hazırdı. Ama ben onu durdurdum.
"Ronan."
"Ne?"
"Arkama geç."
"Reina—"
"Güven," dedim. Onun az önce bana sorduğu soruyu hatırlatarak. "Güveniyor musun?"
Bir an tereddüt etti. Sonra, yavaşça, yanımdan çekildi.
Askerler güldü. "Küçük kız bizi tek başına mı durduracak? O yayın bile yok—"
Sol avucumu açtım.
Ve o ışık, yıllardır içimde sakladığım, bastırdığım, kaçtığım o ışık, sonunda özgür kaldı.
Kumların üstünden bir dalga gibi yayıldı. Beyaz, altın karışımı, içinde kadim harflerin dans ettiği bir ışık. Askerlerin meşaleleri bir anda söndü. Büyücünün kristali çatladı, adam acıyla bağırdı. Atlar kişnedi, üzengiler koptu.
Ama en tuhafı şuydu: Işık, onları yakmadı. Sadece itti. Diz çöktürdü. Sanki bir şey, içlerindeki kötülüğü tartıyor ve onları yere bastırıyordu.
Altı asker, kumların üstünde yatıyordu. Bilinçleri yerindeydi ama hareket edemiyorlardı.
"Ne... nesin sen?" diye fısıldadı komutan.
Cevap vermedim. Çünkü bilmiyordum.
Işık söndü. Sol avucum sızlıyordu, damarlarımda ateş dolaşıyordu sanki. Ama ayaktaydım. Ronan'ın gözleri faltaşı gibi açılmıştı.
"Okçu," dedi sonunda. "Senin oklarını boş ver. Bu neydi?"
"Bilmiyorum. Ama sanırım... Vexmere'de öğrenmem gereken şey bu."
Arkamda bıraktığımız askerlerin iniltileri arasında yürümeye devam ettik. Ama artık adımlarım farklıydı. Daha emin. Daha az saklanarak. Ve Ronan'ın bana bakışı değişmişti. Korkuyla değil; saygıyla.
(Ertesi Gün...)
Sabaha karşı, Lunaris Kıyıları'nın ardındaki kayalık araziye vardık. Burada rüzgar farklı esiyordu; keskin, sıcak, kükürt kokulu. Ufukta, devasa kaya oluşumları göğe doğru yükseliyordu. Mızrak gibi. Ejderha Mızrağı Geçitleri.
"Burası," dedi Ronan, alçak sesle, "diyarların en eski geçidi. Syndril ve Mythos'u bağlayan üç yoldan biri. Diğer ikisi yıllar önce yıkıldı."
"Neden?"
"Çünkü insanlar ejderhalarla savaştı. Ve kaybetti."
Kayalara yaklaştıkça, geçidin büyüklüğünü daha iyi anladım. Kayalar, bir devin eliyle oyulmuş gibiydi. Her birinin üzerinde devasa pençe izleri, yanık lekeleri, antik yazıtlar vardı. Ve en tepede, kanat çırpan bir şey.
"Ejderha," diye fısıldadım.
"Evet. Bekçi. Geçitten geçmek isteyen herkesi sınar."
"Nasıl bir sınav?"
Ronan bir an duraksadı. "Her ejderha farklı sorar. Ama cevabı beğenmezlerse... ateşiyle imtihan ederler."
Geçide adım attığımızda, zemin titredi. Yukarıdan bir gölge süzüldü; devasa, koyu gri pullu, gözleri erimiş altın gibi parlayan bir ejderha. Kanatları iki yana açıldığında, güneşi kapattı. Yere indi; pençeleri kayalara gömüldü, kuyruğu geçidin girişini kapattı.
"İnsan," dedi. Sesi dağların içinden geliyordu sanki. "Ve yarı-insan. Neden geçmek istiyorsunuz?"
Ronan konuşacak oldu, ama ejderha başını bana çevirdi. "Bu soru, içinde ışık taşıyana."
Yutkundum. "Vexmere'e gidiyorum."
"Neden?"
"Öğrenmek için. Neyim, ne değilim, neden peşimdeler... Öğrenmek için."
Ejderha başını eğdi, altın gözleri üzerimde gezindi. Sanki ruhumu okuyordu. "Doğru söylüyorsun. Ama eksik söylüyorsun."
Kalp atışlarım hızlandı. "Ne demek istiyorsun?"
"Öğrenmek istiyorsun, evet. Ama asıl istediğin şey... onları durdurmak. Peşindekileri. Sana zarar verenleri. Ve belki de," ejderhanın gözlerinde bir parıltı belirdi, "dünyayı değiştirmek."
Cevap vermedim. Çünkü doğruydu.
"Bu yüzden," diye devam etti ejderha, "geçmene izin vereceğim. Ama bedelsiz değil."
"Ne bedeli?"
"Bana adını ver, Işık Taşıyıcısı."
"Reina Arlon."
"Reina Arlon," diye tekrarladı ejderha, adımı bir mühür gibi havaya kazıyarak. "Adın kayıtlara geçti. Bir gün, geri döndüğünde, benden bir iyilik isteyeceksin. Ve o zaman bedelini ödeyeceksin."
Geri dönmek mi? Buradan bir daha geçeceğimi sanmıyordum. Ama ejderhanın gözlerindeki o kadim bilgi, bana öyle olmayacağını söylüyordu.
"Kabul," dedim.
Ejderha kanatlarını açtı, geçidi serbest bıraktı. Yanından geçerken, kuyruğunun ucu hafifçe omzuma dokundu. Buz gibiydi.
"Yolun açık olsun, küçük varis. Ama unutma: Işık, sadece aydınlatmaz. Bazen yakar da."
(Dakikalar Sonra...)
Geçidin sonuna vardığımızda, güneş batıyordu. Ve orada, ufukta, Vexmere'i ilk kez gördüm.
Devasa kuleler, siyah taştan, gökyüzüne meydan okur gibi yükseliyordu. Her kulenin tepesinde farklı bir flama dalgalanıyordu; kızıl, gümüş, yeşil, mor. Okul, bir dağın yamacına kurulmuştu; surları sarmaşıklarla kaplı, pencereleri loş bir ışıkla parlıyordu. Ne bir şato kadar soğuk, ne bir tapınak kadar kutsal. Daha çok, bir kale. İçinde sırlar saklayan bir kale.
"İşte," dedi Ronan. "Vexmere Savaş Okulu."
"Güzelmiş," dedim. "Kafesler genelde güzel olur zaten."
Yamacı tırmanmaya başladık. Yol boyunca tabelalar vardı.
"Adaylar Bu Yöne,"
"Sınavsız Giriş Yoktur,"
"Ejderhalar İçin Ayrı Giriş."
Sonuncusuna gülümsedim istemsizce.
Tam kapıya yaklaşmıştık ki, çalıların arasından bir hareketlenme oldu. Ronan'ın eli hemen beline gitti; ben yayımı kavradım. Ama sonra, çalıların arasından bir kız çıktı.
Gökyüzü elfıydi. Uzun, gümüşi saçları rüzgarla dans ediyor, gözleri heyecanla parlıyordu. Üzerinde Vexmere üniforması vardı; Gümüş Alev Birliği rozeti.
"Yeni gelenler!" diye bağırdı, sanki yıllardır bizi bekliyormuş gibi. "Sizi uzaktan gördüm! Ejderha Geçidi'nden gelenler! Bu çok havalı! Kayıt ofisine mi gidiyorsunuz?"
Ronan'la bakıştık.
"Evet?" dedim çekingen bir sesle.
"Harika! Ben Aella. Aella Skies. İkinci sınıf. Gelin, size yolu göstereyim!" Koluma girdi, beni sürüklemeye başladı. "Bu arada, Ejderha Geçidi'nden gelebilmek... Büyük olay. Hangi soruyu sordu?"
"Ne olduğumu sordu."
"Ne cevap verdin?"
"Bilmiyorum."
Aella bir an durdu. Sonra kahkaha attı; rüzgar çanları gibi, hafif ve neşeli bir ses. "Bilmiyorum! Ejderhaya 'Bilmiyorum' demişsin! Bu harika! Geçmene izin verdi mi?"
"Evet."
"O zaman doğru cevapmış!" Yeniden koluma girdi, sanki yıllardır arkadaşmışız gibi. "Bu arada saçların çok güzel. Yıldız tozu gibi."
Elim istemsizce saçlarıma gitti. "Teşekkürler."
Ronan arkamızdan geliyor, sessizce gülümsüyordu. "Hoş geldin Vexmere'e, okçu," dedi.
Ve o an, kafesin kapısından içeri adım attığımı bildiğim o an, tuhaf bir şey oldu. Sol avucumdaki ışık sakinleşti. İlk kez. Yıllardır içimde çırpınan o şey, sanki "nihayet" demişti.
Nihayet doğru yerdeyiz.
Kapıya vardığımızda, Aella çoktan önden koşmuş, kayıt görevlisine yeni gelenler olduğunu haber veriyordu. Ronan'la son kez bakıştık.
"Hazır mısın?" dedi.
Hazır mıydım? Hayır. Ama Nyxoria'da bir kadın bana "Henüz değil" demişti. Belki şimdi tam zamanıydı.
"Olacağım," dedim.
Ve Vexmere Savaş Okulu'nun devasa kapısı, gıcırdayarak açıldı.
O an anlamıştım; Her şey daha yeni başlamıştı.
Tutsaklıkla.


