Salı sabahı, Vexmere Savaş Okulu'nun üzerine çöken sis, dağın zirvesinden aşağı doğru süzülüyordu. Güneş, bu kez yüzünü göstermemişti; gri bulutlar, gökyüzünü bir kalkan gibi kaplamış, havayı ağır ve nemli bir örtüyle sarmıştı.
Pencereden baktığımda, kulelerin tepeleri sisin içinde kaybolmuştu; sanki okul, bulutların arasında asılı kalmış bir adaydı.
Bu hava, albinizmli tenim için bir lütuftu. Güneş yoktu; yanma, kaşıntı, kabarcık riski yoktu. Ama yine de, içimde bir huzursuzluk vardı. Sanki bu sis, sadece havayı değil, ruhumu da kaplamıştı.
Kuzgun, her zamanki gibi saçlarımın arasındaki minik yuvasında uyuyordu. Onu uyandırmamaya çalışarak yataktan kalktım, pencereye yürüdüm.
Aşağıda, avluda bir hareketlilik vardı. Normalde bu saatte avlu sakin olurdu; öğrenciler kahvaltıya inmeden önce biraz daha uyur, tembellik ederdi.
Ama bugün, herkes ayaktaydı. Öğrenciler, gruplar halinde toplanmış, fısıldaşıyordu. Ve yüzlerinde, dün olmayan bir ifade vardı.
Korku.
"Reina?" Aella'nın uykulu sesi, arkamdan geldi. "Ne oluyor? Niye herkes avluda?"
"Bilmiyorum," dedim, gözlerimi kalabalıktan ayırmadan. "Ama iyi bir şey olmadığı kesin."
Tam o sırada, kapımız çalındı. Sert, aceleci bir tıklatma. Aella ile bakıştık. Bu saatte kim olabilirdi?
Kapıyı açtım. Ronan. Nefes nefeseydi; saçları her zamankinden daha dağınıktı ve gözlerinde, daha önce görmediğim bir ifade vardı. Endişe. Hatta, korku.
"Okçum," dedi, sesi kontrollü çıkmaya çalışarak. "Hemen aşağı inmelisiniz. Yemekhaneye. Şimdi."
"Ne oldu?"
Ronan, bir an tereddüt etti. Sonra, elindeki gazeteyi bana uzattı. "Syndril Gazetesi. Sabah baskısı. Manşeti gör."
Gazeteyi aldım, açtım. Ve okuduğumda, mideme bir yumruk yedim.
"KANLI AVCI, İKİNCİ KARAKOLU DA YERLE BİR ETTİ! ORTAKLIK ALARMA GEÇTİ!"
Manşetin altında, dünkünden daha net bir fotoğraf vardı. Bu sefer, saldırı gece değil, gün batımında gerçekleşmişti. Fotoğrafta, yıkıntıların ortasında duran siyah pelerinli silüet, daha belirgindi. Yüzü hâlâ görünmüyordu; ama pelerininin altından, gece mavisi saçlarının bir tutamı rüzgârda savruluyordu. Ve elinde, gölgelerden yapılmış bir kılıç tutuyordu.
Fotoğrafın altındaki yazıyı okudum:
"Dün akşam saatlerinde, Vexmere Savaş Okulu'na sadece üç günlük mesafedeki Ortaklık Karakolu, Kanlı Avcı'nın saldırısına uğradı. Görgü tanıkları, saldırganın tek başına karakolu bastığını, gölgeleri silah olarak kullandığını ve hiçbir iz bırakmadan kaybolduğunu bildirdi. Ortaklık yetkilileri, tüm diyarda olağanüstü hal ilan edildiğini duyurdu. Vexmere Savaş Okulu da dahil olmak üzere, Syndril'deki tüm Ortaklık kurumlarında güvenlik seviyesi en üst düzeye çıkarıldı."
"Ortaklık sözcüsü Lord Zarden; yaptığı açıklamada şu ifadelere yer verdi: 'Kanlı Avcı, sadece Ortaklık'ın değil, tüm diyarların huzurunu tehdit eden bir teröristtir. Onu yakalamak ya da etkisiz hale getirmek için tüm kaynaklarımızı seferber etmiş bulunuyoruz. Halkımızdan, şüpheli bir durumla karşılaştıklarında derhal yetkililere bildirmelerini istiyoruz.'"
Gazeteyi indirdim. Ellerim titriyordu.
Üç günlük mesafe. Kanlı Avcı, neredeyse kapımızdaydı. Ve o, K.A. olabilir miydi? Bana notlar gönderen, tılsımlar bırakan, "seni buldum" diyen o ses... bir katil miydi?
"Reina?" Aella, yanıma gelmişti; gözleri, gazeteye kilitlenmişti. "Bu... bu çok yakın. Çok yakın!"
"Biliyorum," dedim, sesim fısıltıdan farksızdı.
Ronan, omzuma dokundu. "Yemekhaneye inelim. Herkes orada. Lord Wilder bir açıklama yapacakmış."
Gazeteyi katladım, yatağımın üzerine bıraktım. Kuzgun, uyanmıştı; zümrüt yeşili gözleri, bana bakıyordu. Gagasını hafifçe araladı, sanki bir şey söyleyecek gibiydi. Ama sonra, vazgeçti. Sadece, tüylerini kabarttı ve yeniden yuvasına gömüldü.
Yemekhane, hiç olmadığı kadar kalabalıktı. Ama bu sefer, neşeli bir kalabalık değildi bu. Herkes, fısıltıyla konuşuyordu; masalarda, gazete sayfaları elden ele dolaşıyordu.
Gökyüzü Birliği'nin masasına oturduğumuzda, Arden ve Ryder çoktan oradaydı. Arden, her zamanki gibi sessizdi; ama yeşil gözleri, normalden daha koyuydu. Sanki ormanın derinliklerinde bir fırtına kopuyordu. Ryder ise her zamanki sakinliğini koruyordu; ama parmakları, masanın kenarında ritmik bir şekilde tıkırdıyordu. Bu, onun endişelendiğinin tek işaretiydi.
"Duydunuz mu?" diye sordu Aella, oturur oturmaz. "Üç günlük mesafede! Neredeyse burada lan!"
"Duymayan kalmadı," dedi Arden, sessizce. "Bitkiler, bütün gece huzursuzdu. Şimdi anlıyorum nedenini."
"Bitkiler ne diyor?" diye sordum.
"Kaçın," dedi Arden, gözlerini bana kaldırarak. "Bitkiler, 'kaçın' diyor. Ama nereye kaçacağımızı söylemiyorlar."
Ryder, parmaklarını durdurdu. "Kanlı Avcı, Ortaklık karakollarına saldırıyor. Sivillere, okullara, köylere dokunmuyor. Bu, onun bir terörist değil, bir hedefi olan biri olduğunu gösteriyor."
"Hedefi ne peki?" diye sordu Ronan.
"Ortaklık." Ryder'ın sesi, her zamankinden daha ciddiydi. "Ve eğer hedefi Ortaklık'sa, Vexmere de bir Ortaklık kurumu. Yani..."
"Yani hedefteyiz," diye tamamladı Aella, yüzü bembeyaz olarak.
Kanlı Avcı.... Lakabında "Avcı" olan biri, masumları nasıl koruyabilirdi ki?
Tam o sırada, yemekhanenin büyük kapıları açıldı ve Lord Wilder, her zamanki ihtişamıyla içeri girdi. Leydi Keina, bir gölge gibi onu takip ediyordu. Ama bu sefer, Wilder'ın yüzünde o bildik babacan gülümseme yoktu. Yüzü, mermer bir maske gibiydi; sert, soğuk, ifadesiz.
"Öğrenciler," dedi, sesi yemekhanenin en uzak köşesinden bile duyulacak kadar yüksek ve otoriterdi. "Bu sabahki gazeteleri görmüşsünüzdür. Kanlı Avcı, Syndril'deki ikinci Ortaklık karakolunu da yok etti. Saldırı noktası, okulumuza sadece üç günlük mesafede."
Yemekhanede bir uğultu yükseldi. Öğrenciler, korkuyla fısıldaşmaya başladı.
"Sessizlik!" Wilder'ın sesi, uğultuyu bir kılıç gibi yardı. Herkes sustu. "Ortaklık, tüm diyarda olağanüstü hal ilan etti. Bu, Vexmere Savaş Okulu olarak bizim de güvenlik önlemlerimizi en üst düzeye çıkarmamız anlamına geliyor."
Asasını yere vurdu. Kristal, koyu kırmızı bir ışıkla parladı.
"Bugünden itibaren, okul sınırları içinde şu önlemler alınacaktır: Bir, tüm izinler iptal edilmiştir. Hiçbir öğrenci, okul sınırlarının dışına çıkamaz. İki, gece nöbetleri başlatılacaktır. Her birlik, sırayla okulun çevresini gözetleyecek. Üç, şüpheli herhangi bir durum, derhal bana ya da Leydi Keina'ya bildirilecektir. Ve dört..." Gözleri, avludaki herkesi tek tek süzdü. "...Kanlı Avcı hakkında bilgi sahibi olan, onunla temas kuran ya da onu gördüğünü düşünen herkes, bunu saklamakla değil, bildirmekle yükümlüdür. Saklayanlar, vatana ihanetle suçlanacaktır. Suçlama ile Ortaklığı'mıza teslim edilecektir."
Vatana ihanet. Bu sözler, mideme bir buz kütlesi gibi oturdu.
Çünkü ben, K.A. ile temas halindeydim. Notlarını saklıyordum. Tılsımlarını taşıyordum. Ve eğer K.A. gerçekten Kanlı Avcı'ysa... ben, bir vatan haini miydim?
Wilder, konuşmasını bitirdi, Leydi Keina ile birlikte yemekhaneden çıktı. Ve salon, bir anda uğultuya boğuldu.
Öğrenciler, gruplar halinde toplanmış, hararetli hararetli tartışıyordu. Kimi korkuyla, kimi öfkeyle, kimi de garip bir heyecanla konuşuyordu. Ama herkesin dilinde aynı isim vardı.
Kanlı Avcı.
"Üç günlük mesafe! Yarın her an kapımızda olabilir!" dedi bir öğrenci, Demir Alev Birliği'nin masasından. Sesi, korkuyla titriyordu. "Üç gün dedikleri, at sırtında üç gün. Ama o... o gölgelerin içinde seyahat ediyormuş. Belki de birkaç dakikalık mesafededir!"
"Saçmalama," dedi bir diğeri. "Gölgelerin içinde seyahat etmek diye bir şey yok. O, sadece bir büyücü. Güçlü bir büyücü."
"Sadece bir büyücü mü? Karakolları tek başına yerle bir eden bir büyücüden bahsediyoruz! Hem de hiç iz bırakmadan!"
"İz bırakıyormuş aslında," diye araya girdi Mor Yıldız'dan bir kız, sesi komplo teorisi fısıldayan biri gibi alçalarak. "Her saldırı yerinde, gümüş bir kuzgun tüyü buluyorlarmış. Ortaklık bunu gizliyor ama benim kaynağım var."
Buz kesildim.
Gümüş kuzgun tüyü. K.A.'nın bana gönderdiği gece mavisi tüyü düşündüm.
Gümüş uçlu, hafifçe parlayan bir tüy. Tuniğimin iç cebinde, tam şu an, kalbimin hemen yanındaydı.
"Onunla bağlantısı olanlar neden vatan haini ilan ediliyor ki?" diye sordu bir başka öğrenci, Altın Taç'tan soylu bir kız. Sesi, korkudan çok merak doluydu. "Yani, belki de adam haklıdır. Ortaklık'ın her yaptığı doğru mu?"
Masada bir sessizlik oldu. Herkes, bu sözleri duymazdan gelmekle, onaylamak arasında bocaladı.
"Kes sesini!" diye tısladı Ignis Ferran, Demir Alev'in masasından. Yeşil gözleri, öfkeyle parlıyordu. "O adam bir katil! Karakollarda masum insanlar vardı. Askerler, memurlar, aileleri..."
"Karakoldaki askerler masum muydu?" Bu sefer konuşan, Gölge Birliği'nin arka sıralarında oturan, yüzü gölgeler içinde kalmış bir öğrenciydi. Sesi, sakin ama keskindi. "O karakollar, sadece evrak işleri için kullanılmıyordu. İşkence odaları, sorgu hücreleri, kayıp insanlar... Ortaklık'ın karanlık yüzünü hepimiz biliyoruz. Sadece konuşmaya cesaret edemiyoruz."
Salon, bir kez daha sessizliğe gömüldü. Ignis, cevap vermek için ağzını açtı, ama Thorne onu kolundan tuttu, susturdu. Thorne'un yüzü, her zamankinden daha ciddiydi. Belli ki o da bir şeyler biliyordu. Ya da en azından, şüpheleniyordu.
Aella, yanımda huzursuzca kıpırdandı. "Bu konuşmalar çok tehlikeli," diye fısıldadı. "Eğer biri duyarsa..."
"Duymuşlardır bile," dedi Ryder, her zamanki sakin sesiyle. Ama gözleri, salonun köşelerini tarıyordu. "Wilder'ın her yerde kulakları var. Kristal küresiyle tüm okulu izliyor. Az önce konuşanlar, çoktan fişlenmiştir."
"Fişlenmek mi?" Aella'nın sesi, korkuyla inceldi. "Ne demek fişlenmek?"
"Gözetime alınmak. Takip edilmek. Ve eğer Ortaklık için tehdit oluşturduklarına karar verilirse..." Ryder, cümlesini tamamlamadı. Ama tamamlamasına gerek yoktu. Hepimiz anlamıştık.
Ronan, sessizce homurdandı. "Bu okul, bir okuldan çok bir hapishane."
"Zaten öyle," dedi Arden, fısıltıyla. Yeşil gözleri, önündeki çay bardağına kilitlenmişti. "Bitkiler, buranın toprağının kanla sulandığını söylüyor. Ve bu kan, sadece düşmanların değil. Öğrencilerin de."
Mideme bir ürperti yayıldı. Arden'ın sözleri, zihnimde yankılanıyordu. Toprağın kanla sulanması. Öğrencilerin kanı. Bu okulda, gerçekten güvende miydik? Yoksa hepimiz, Ortaklık'ın kafesindeki kuşlar mıydık?
"Gece nöbetleri olacakmış," dedi Aella, konuyu dağıtmak istercesine. "Bugün başlıyor."
"Nöbetler mi?" diye sordum.
"Evet. Lord Wilder'ın söylediği ya. Her birlik, sırayla okulun çevresini gözetleyecek. Bugün, Gökyüzü Birliği'nin sırası. Yani..." Aella, derin bir nefes aldı. "...bu gece, ben nöbetteyim."
"Aella, bu çok tehlikeli!"
"Biliyorum. Ama başka seçeneğimiz yok. Reddedemeyiz. Wilder, reddedenleri 'şüpheli' ilan eder. Ve şüpheli olmak..." Gözleri, bir anlığına karardı. "...burada, ölüm fermanıdır."
Sessizlik, masamıza çöktü. Hepimiz, Aella'nın sözlerinin ağırlığını hissediyorduk.
"O zaman yanında duracağım," dedi Arden.
"Ama—"
"Ama'sı yok, Aella. Gecenin bir vakti seni o nöbet yerinde yalnız bırakacak kadar aptal değilim," diye tersledi Arden.
"Arden, sakin ol kardeşim." Ryder, elini Arden'ın omzuna koydu. "Nöbet listelerini idare hazırlayacak. Kendi kafana göre gidemezsin oraya."
Ve ben, o an, içimde bir şeyin kırıldığını hissettim. Korkuyla, merakla, öfkeyle karışık bir şey. K.A.'nın notlarını, tılsımlarını, sözlerini düşündüm.
"Ben, seni buldum. Ve bir daha kaybetmeyeceğim."
"Korkma. Onlar, benim habercilerim."
"Sesin, karanlığımı aydınlatıyor."
Eğer K.A. gerçekten Kanlı Avcı'ysa... o zaman, bana ulaşmaya çalışan kişi, Ortaklık'ın en çok aradığı adamdı. Ve eğer biri, onun bana ulaştığını öğrenirse, sadece ben değil, arkadaşlarım da tehlikedeydi.
Aella, Ronan, Arden, Ryder... Kırık Kanatlar.
Ama aynı zamanda, K.A.'nın sesindeki o özlemi, o sıcaklığı, o tanıdıklığı düşündüm. Bana "Buz Yıldızı" diyen sesi. Balodaki piyanoyu hatırlayan sesi.
Gölgeleri habercisi yapıp bana "korkma" diyen sesi.
Bu ses, bir katile ait olabilir miydi? Yoksa Kanlı Avcı, Ortaklık'ın bize anlattığı gibi biri değil miydi?
Ya annem?. Solrean'ın lideri. Kayıp. Krallığı yıkık. Ortaklık, onu bulmak için hiçbir şey yapmamıştı.
Hatta belki de... onun kaybolmasından Ortaklık sorumluydu.
Tıpkı Morvath'la savaşmaları gibi. Tıpkı Keina'yı zincirlemeleri gibi.
Ve babam... Mythos'ta, Endral'da.
Onu en son ne zaman görmüştüm? Yıllar olmuştu. Ortaklık, iki diyar arasındaki ulaşımı bozmuş, ticareti engellemiş, aileleri ayırmıştı.
Ben, annemle babamın aşkının meyvesiydim. Ve Ortaklık, o aşkı cezalandırmıştı.
Şerefsiz pislikler!
Bunları düşündükçe, içimdeki korku, yerini yavaş yavaş öfkeye bırakıyordu. Kanlı Avcı, Ortaklık'a savaş açmıştı. Ve Ortaklık, benim de düşmanımdı. Annemi kaybetmeme neden olan, babamdan ayıran, beni kara listeye alan, albinizmim yüzünden aşağılayan... hepsi Ortaklık'ın eseriydi.
Eğer K.A., Kanlı Avcı'ysa... ve Kanlı Avcı, Ortaklık'a karşı savaşıyorsa... o zaman, K.A. benim düşmanım değildi.
Ama hâlâ emin değildim. Hâlâ, K.A.'nın kim olduğunu bilmiyordum. Ve bu belirsizlik, içimi kemiriyordu.
"Reina?"
Ronan'ın sesi, beni düşüncelerimden çekip çıkardı. Başımı kaldırdığımda, dördü de bana bakıyordu. Gözlerinde, endişe vardı.
"İyi misin?" diye sordu Ronan, sesi yumuşak. "Bir an donup kaldın."
"İyiyim," dedim, sesimi kontrollü çıkarmaya çalışarak. "Sadece... düşünüyordum."
"Neyi?"
Derin bir nefes aldım. Onlara K.A.'yı anlatamazdım. Henüz değil. Ama bir şey söylemem gerekiyordu. "Şunu," dedim, sesim fısıltıdan farksızdı. "Ya Kanlı Avcı, kötü biri değilse? Ya Ortaklık, bize yalan söylüyorsa? Ya o... aslında bir kahramansa?"
Masada bir sessizlik oldu. Aella, gözlerini kırpıştırdı; Ronan, kaşlarını çattı; Arden, yeşil gözlerini bana kilitledi; Ryder ise başını hafifçe yana eğdi, düşünceli bir ifadeyle.
"Bu," dedi Ryder, sonunda, "tehlikeli bir düşünce."
"Biliyorum."
"Ama," diye devam etti, "imkansız değil."
Aella, bir an tereddüt etti. Sonra, elini masaya koydu, avcunu açtı. "Biz Kırık Kanatlar'ız," dedi, sessizce. "Ve kırık kanatlar, gerçeği aramaktan korkmaz."
Ronan, elini Aella'nın elinin üzerine koydu. "Ben okçumun peşinden giderim. O neye inanıyorsa, ben de ona inanırım."
Arden, elini Ronan'ınkinin üzerine koydu. "Bitkiler, doğrunun peşinden gitmemi söylüyor. Ve doğru, her zaman Ortaklık'ın söylediği değildir."
Ryder, sonuncu olarak elini Arden'ınkinin üzerine koydu. "Gölgeler, gerçeği saklar. Ama aynı zamanda, gerçeği ortaya çıkarır. Kanlı Avcı hakkındaki gerçeği öğrenmeliyiz."
Ve ben, en üste, elimi Ryder'ın elinin üzerine koydum. Beş el, masanın üzerinde birleşti. "Gerçeği öğreneceğiz," dedim. "Ama dikkatli olacağız. Birbirimizi koruyacağız. Ve Ortaklık'ın oyununu, onların kurallarıyla oynamayacağız."
Tam o sırada, yemekhanenin çanı çaldı. Dersler başlıyordu. Ama bugün, kimsenin ders dinleyecek hali yoktu.
İlk dersimiz, Profesör Eryx'le Element Temelleri'ydi. Alev Kulesi'nin en üst katına çıkan merdivenleri tırmanırken, Ronan yanımda yürüyordu. Aella, kendi sınıfına gitmişti; Ryder ve Arden da öyle. Bu sabahki toplantıdan sonra, ayrılmak zor gelmişti.
"Bu gece," dedi Ronan, sessizce, "Aella nöbette olacak. Onun için endişeleniyorum."
"Ben de," dedim. "Ama Aella güçlüdür. Üstelik, nöbet tek başına tutulmuyor. Yanında başkaları da olacak."
"Yine de..." Ronan'ın çenesi kasıldı. "Kanlı Avcı, karakolları tek başına yerle bir eden biri. Eğer bu gece okula saldırırsa..."
"Saldırmaz," dedim, düşünmeden.
Ronan durdu, bana baktı. "Nereden biliyorsun?"
Dondum. Gerçekten, nereden biliyordum? K.A.'nın notlarını mı düşünmüştüm? Onun sesindeki o koruma içgüdüsünü mü? Yoksa sadece, içgüdüsel bir his miydi?
"Bilmiyorum," dedim, dürüstçe. "Sadece... bir his."
Ronan, bir an sessiz kaldı. Sonra, başını salladı. "Senin hislerine güvenirim, okçu."
Sınıfa girdiğimizde, Profesör Eryx çoktan platformunda oturuyordu. Her zamanki gibi dağınık saçları, farklı renkteki gözleri, titreyen parmakları... Ama bugün, yüzünde o bildik deli gülümseme yoktu. Ciddiydi. Neredeyse endişeli.
"Günaydın," dedi, sesi her zamankinden daha alçak. "Bugün, elementlerle duygusal bağ kuracağız. Çünkü elementler, sadece güç kaynağı değildir. Onlar, aynı zamanda duygularınızı da yansıtır. Korktuğunuzda ateş titrer, öfkelendiğinizde toprak sarsılır, üzüldüğünüzde su bulanır. Ve şu an..." Gözlerini sınıfta gezdirdi. "...şu an, hepinizin elementi korkuyla titreşiyor."
Sınıfta bir sessizlik oldu. Kimse inkâr etmedi.
"Bu normal," diye devam etti Eryx. "Korku, en eski elementtir. Ama korkunun sizi kontrol etmesine izin verirseniz, elementiniz de sizi terk eder. Bu yüzden, bugünkü dersimiz şu: korkunuzla yüzleşin. Onu kabul edin. Ve sonra, onu serbest bırakın."
Eliyle, havada bir daire çizdi. Sınıfın ortasında, minik bir ateş topu belirdi; beyaz, titreşen, kırılgan bir alev. "Bu, benim korkum," dedi Eryx. "Onu her gün görüyorum. Ama onu kontrol etmeyi öğrendim. Şimdi sıra sizde."
Ders boyunca, her öğrenci sırayla kendi elementini kullanarak korkusunu somutlaştırmaya çalıştı. Ignis'in ateşi, hırçın ve kontrolsüzdü; Eryx, "öfkeni korkunla karıştırıyorsun" dedi. Thorne'un toprak elementi, masasını titretti; "korkun, kontrol edemediğin bir güç değil, kontrol edemediğin bir gelecek" dedi Eryx.
Sıra bana geldiğinde, derin bir nefes aldım. İçimdeki üç elementi hissettim: ateş, toprak ve gölge.
Ve korkumu düşündüm. K.A.'nın kim olduğunu bilmemekten, Kanlı Avcı'nın yaklaşmasından, arkadaşlarımı kaybetmekten, annemi bir daha görememekten duyduğum korkuyu...
Avucumu açtım. İçinde, minik bir gölge topu belirdi. Ama diğer gölgelerden farklıydı; içinde, minik altın rengi kıvılcımlar vardı. Tıpkı K.A.'nın notlarındaki gümüş mürekkep gibi.
Eryx, gölge topuna baktı. Gözleri, bir an büyüdü. Sonra, başını salladı. "Senin korkun," dedi, sessizce, "birini kaybetmek. Ve aynı zamanda, birini bulmak."
Cevap vermedim. Gölge topunu avcumda sıktım, söndürdüm.
Ders bittiğinde, koridorlar teneffüs için dolmaya başlamıştı. Ama bugün, öğrenciler her zamanki gibi koşuşturmuyor, şakalaşmıyordu.
Herkes, küçük gruplar halinde toplanmış, fısıldaşıyordu. O Avcı hakkında.
Aella, Gökyüzü Birliği'nin dersliğinden çıktı, yanıma geldi. Yanında Arden ve Ryder da vardı. Ronan, Yakın Dövüş dersinden yeni çıkmıştı; alnında hâlâ ter damlaları vardı.
"Duydunuz mu?" dedi Aella, nefes nefese. "Nöbet listesi açıklanmış. Bugün, Gökyüzü Birliği ve Gölge Birliği birlikte nöbet tutacak. Ben ve Ryder, aynı nöbetteyiz."
"Bu iyi," dedi Ronan. "En azından birbirinizi kollarsınız."
"Evet, ama..." Aella'nın sesi alçaldı. "Nöbet yerimiz, okulun kuzey sınırı. Ormanın hemen bitişiğinde. Yani, en karanlık ve en tehlikeli bölge."
"Wilder bilerek mi yaptı bunu?" diye sordum, öfkeyle.
"Muhtemelen," dedi Ryder, sakin bir sesle. "Gölge Birliği'ni test etmek istiyor. Ve Aella'yı da, benimle birlikte olduğu için, gözlem altında tutmak."
Arden, sessizce bir şeyler düşünüyordu. Sonra, elini cebine attı, minik bir torba çıkardı. İçinden, mor yapraklı bir bitki. "Bunu al," dedi Aella'ya. "Gece açan bir çiçek. Adı Ay Gözyaşı. Karanlıkta hafifçe parlar. Ve eğer bir tehlike yaklaşırsa, yaprakları titreşir."
Aella, bitkiyi avucuna aldı, minnetle gülümsedi. "Teşekkür ederim, bitki manyağı."
"Bitki manyağı değil," dedi Arden, her zamanki gibi. Ama bu sefer, sesinde bir sıcaklık vardı.
Tam o sırada, koridorun diğer ucundan bir uğultu yükseldi. Başımı çevirdiğimde, bir grup öğrencinin, duyuru panosunun önünde toplandığını gördüm. Ignis ve Thorne da oradaydı; yüzleri, her zamankinden daha gergindi.
"Ne oluyor?" diye sordu Aella.
"Bilmiyorum," dedi Ronan. "Ama gidip bakalım."
Panoya yaklaştığımızda, kalabalığın arasından sıyrılıp yeni asılmış bir duyuruyu gördük. Parşömen, Lord Wilder'ın mührünü taşıyordu.
GECE NÖBETİ TALİMATI
1. Tüm öğrenciler, belirlenen sıraya göre gece nöbeti tutmakla yükümlüdür.
2. Nöbet sırasında herhangi bir şüpheli durumla karşılaşan öğrenci, derhal en yakın nöbetçi öğretmene haber verecektir.
3. Nöbet saatleri: Gün batımından gün doğumuna kadar.
4. Nöbet yerleri: Okul sınırları boyunca belirlenen yedi gözetleme noktası.
5. Nöbet sırasında büyü kullanımı serbesttir. Ancak, izinsiz okul sınırları dışına çıkmak kesinlikle yasaktır.
6. Kanlı Avcı'ya dair herhangi bir iz, işaret ya da bulgu, derhal Lord Wilder'a bildirilecektir. Bildirmeyenler, vatana ihanetle suçlanacaktır.
"Ağır," diye fısıldadı Ronan.
"Wilder, bizi korkutmak istiyor," dedi Ryder. "Ama korku, sadece itaat ettirmez. Aynı zamanda, isyan da ettirir."
"Haklısın," dedim, gözlerimi duyurudan ayırmadan. "Ve bence, bu okulda isyan edecek çok insan var."
Ignis, o sırada bana döndü. Yeşil gözleri, her zamanki gibi nefretle parlıyordu. Ama bu sefer, bakışlarında başka bir şey daha vardı. Şüphe.
"Sen," dedi, sesi alçak ama tehditkâr. "Kanlı Avcı hakkında bir şey biliyor musun?"
"Hayır," dedim, sesimi olabildiğince sakin tutarak.
"Emin misin? Çünkü senin gölge elementin var. Ve Kanlı Avcı da gölgeleri kontrol ediyor. Tuhaf bir tesadüf, değil mi?"
Kalbim hızlandı. Ama yüzüm, hiçbir şey belli etmedi. "Gölge elementi, sadece bende yok, Ignis. Gölge Birliği'ndeki herkeste var. Onlara da soracak mısın?"
Ignis, bir an sessiz kaldı. Sonra, dudakları ince bir çizgi halinde gerildi. "İzliyorum seni, Arlon," dedi. "Ve bir gün, masken düşecek."
Döndü, Thorne'la birlikte uzaklaştı. Aella, derin bir nefes aldı. "Bu gerizekalı, gerçekten bela."
"Boş ver," dedi Ronan. "Onun laflarına takılma. Önemli olan, bu geceyi atlatmak."
"Evet," dedi Ryder, gözleri uzaklaşan Ignis'te. "Ama asıl soru şu: Bu gece, gerçekten sadece bir nöbet mi olacak? Yoksa... bir şey mi olacak?"
Cevap veremedim. Çünkü içimde bir his, Ryder'ın haklı olduğunu söylüyordu. Bu gece, sıradan bir gece olmayacaktı.
Gün, ağır aksak ilerledi. Öğleden sonraki dersler, hiçbirimizin aklında kalmadı.
Profesör Moonwhisper, Mitoloji dersinde bize "Kayıp Krallıkların Efsaneleri"ni anlattı; ama gözlerim tahtada, zihnim başka bir yerdeydi.
Solrean'ı düşündüm. Yıkık krallığımı. Kayıp annemi. Ve K.A.'nın sesini: "Seni buldum."
Moonwhisper, dersin sonunda yanıma geldi. Gümüş saçları, loş ışıkta ay ışığı gibi parlıyordu. "Reina," dedi, sessizce. "Bugün çok dalgınsın. Zihnini meşgul eden bir şey var."
"Kanlı Avcı," dedim, yalanla karışık bir gerçekle. "Herkes gibi ben de endişeliyim."
Moonwhisper, başını yavaşça salladı. Ama gözleri, bana inanmadığını söylüyordu. "Endişe, anlaşılabilir. Ama unutma: bazı efsaneler, gerçeklerden daha doğrudur. Ve bazı avcılar, aslında koruyucudur."
Cevap vermemi beklemeden döndü, platformuna yürüdü. Arkasından bakakaldım. Moonwhisper, bir şey mi biliyordu?
Yoksa sadece, her zamanki gizemli sözlerinden birini mi söylemişti?
Son ders zili çaldığında, güneş çoktan batıya kaymıştı. Gökyüzü, turuncudan mora, mordan laciverte dönüyordu. Ve biz, Kırık Kanatlar olarak, akşam yemeğinden önce gizli geçitte toplandık.
Aella, nöbet kıyafetlerini çoktan giymişti. Üzerinde, Gökyüzü Birliği'nin koyu mavi nöbet tuniği; belinde, minik bir kılıç ve Arden'ın verdiği Ay Gözyaşı çiçeğinin asılı olduğu bir kemer. Saçlarını sıkı bir at kuyruğu yapmıştı; gün doğumu renkleri, meşalelerin ışığında titreşiyordu.
Ryder ise Gölge Birliği'nin siyah nöbet pelerinini giymişti; gözleri, her zamankinden daha keskin, daha tetikteydi.
"Hazır mısınız?" diye sordu Ronan, kollarını kavuşturarak.
"Hayır," dedi Aella, dürüstçe. "Ama olmak zorundayız."
Ryder, elini Aella'nın omzuna koydu. "Birlikteyiz. Ve bu, en büyük avantajımız."
Arden, cebinden iki minik torba daha çıkardı. Birini Aella'ya, diğerini Ryder'a uzattı. "Bunlar, uyarıcı tozlar. Eğer bir tehlike sezersiniz, havaya atın. Toz, rüzgârda parlayacak ve biz, nerede olduğunuzu anlayacağız."
"Arden, sen bir harikasın," dedi Aella, torbaları kemerine takarken.
"Biliyorum," dedi Arden, her zamanki sakinliğiyle. Ama dudaklarının kenarında, minik bir gülümseme belirdi.
Ronan, Aella'ya döndü. "Sakın kahramanlık yapma. Bir şey görürsen, önce haber ver. Sonra harekete geç."
"Emredersin, kurt bey," dedi Aella, asker selamı vererek. Ama sesindeki titreme, şakalarının ardındaki korkuyu ele veriyordu.
Ve ben... ben, onlara söyleyemediğim bir sırla, öylece duruyordum. K.A.'nın notlarını, tılsımlarını, sesini.
Ve içimde büyüyen o şüpheyi:
Ya Kanlı Avcı bu gece gelirse?
Ya K.A., gerçekten Kanlı Avcı'ysa?
Ve ya... ya K.A., bana zarar vermek istemiyorsa?
Ya gerçekten, beni korumak istiyorsa?
"Aella," dedim, sessizce. "Dikkatli ol."
Aella, bana döndü, gülümsedi. "Her zaman, Beyaz Okçu."
Ve birlikte, gizli geçitten çıktılar.
Gece, okulun üzerine siyah bir örtü gibi çöktü. Ay, bu gece görünmüyordu; bulutlar, gökyüzünü tamamen kaplamıştı. Yıldızlar yoktu. Sadece karanlık. Ve rüzgâr.
Odamda, pencerenin önünde oturuyordum. Aella gideli bir saat olmuştu. Kuzgun, her zamanki gibi saçlarımın arasındaki yuvasında uyukluyordu. Ama ben, uyuyamazdım. Gözlerim, karanlığa kilitlenmişti; kulaklarım, en ufak bir seste tetikteydi.
Ve kalbim, deli gibi atıyordu.
Tam o sırada, kuzgun uyandı. Başını tüylerimin arasından çıkardı, zümrüt yeşili gözleri karanlığa dikildi. Gagasını araladı, tısladı. Ve sonra, konuştu.
"Geliyor."
Kanım dondu. "Kim? Kanlı Avcı mı?"
Kuzgun, cevap vermedi. Sadece kanatlarını çırptı, pencerenin kenarına kondu. Ve dışarı, karanlığa baktı.
Ben de baktım. Ama hiçbir şey görmedim. Sadece rüzgârın ağaçlarda çıkardığı hışırtı. Sadece uzaklardan gelen bir baykuş sesi. Sadece karanlık.
Ve sonra, bir ışık.
Kuzey sınırında, Arden'ın uyarıcı tozlarının parıltısı. Mor, titreşen, acil bir ışık.
Aella ve Ryder.
Tehlike.
Kuzgun, çığlık attı. Ve ben, kapıya fırladım.
Çıplak ayaklarım, taş koridorun soğuk zeminine vura vura ilerliyordu. Üzerimde sadece ince geceliğim vardı; saçlarım, arkamda beyaz bir bayrak gibi dalgalanıyordu. Ama umursamadım. Ne soğuğu, ne karanlığı, ne de koridorun sonundan yükselen diğer ayak seslerini.
Çünkü tek bir şey düşünüyordum: Aella ve Ryder.
Arden'ın uyarıcı tozlarının mor parıltısı, kuzey sınırından hâlâ titreşiyordu. Pencerelerden süzülen soluk ışık, avlunun taşlarını mora boyamıştı. Ve o ışığın altında, iki silüet belirdi.
Aella ve Ryder.
Koşarak avluya daldığımda, okul çoktan ayaktaydı.
Demir Alev Birliği'nden öğrenciler, kılıçlarını çekmiş, avlunun girişini tutmuştu. Mor Yıldız'dan birkaç üst sınıf öğrencisi, büyülü fenerlerle kuzey sınırına doğru ilerliyordu. Altın Taç'tan soylu öğrenciler, panik içinde birbirlerine emirler yağdırıyor, kimse kimseyi dinlemiyordu. Gölge Birliği'nden birkaç kişi, avlunun karanlık köşelerinde sessizce bekliyor, gözleriyle kuzey ormanını tarıyordu. Ve Gökyüzü Birliği'nin elfleri, rüzgârı dinlemek için gözlerini kapatmış, fısıldaşıyordu.
Herkes ayaktaydı. Herkes endişe içindeydi. Ve herkesin aklında aynı soru vardı: Kanlı Avcı burada mıydı?
Aella'yı gördüğümde, kalbim duracak gibi oldu. Ayakta duruyordu; yüzü bembeyazdı, dudakları titriyordu. Ama üzerinde kan yoktu, yara yoktu.
Hemen yanında, Ryder duruyordu; siyah pelerini rüzgârda dalgalanıyor, bir eli Aella'nın omzunda, diğer eli kılıcının kabzasındaydı. Gözleri, her zamanki sakinliğini koruyordu; ama parmaklarının hafifçe titrediğini fark ettim.
"Aella!" diye bağırdım, onlara doğru koşarken. "Ne oldu? İyi misiniz?"
Aella, başını kaldırdı. Gözleri, korkuyla karışık bir şaşkınlıkla üzerimdeydi. "Reina... Biz... Biz bir şey gördük."
"Ne gördünüz? Kanlı Avcı mı?"
Ryder, başını iki yana salladı. "Emin değiliz. Bir gölgeydi. İnsan formunda bir gölge. Ama..." Durdu, kelimelerini seçer gibiydi. "...saldırmadı."
"Saldırmadı mı?" Kaşlarımı kaldırdım.
"Hayır." Aella'nın sesi, titrek bir fısıltıydı. "Tam tersine. Bize bir şey verdi."
Elini uzattı. Avucunda, katlanmış bir parşömen vardı. Parşömen, gece mavisi renkteydi; üzerinde, gümüş mürekkeple yazılmış tek bir harf parlıyordu.
G.
"G mi?" diye fısıldadım, parşömeni alırken. "Ne demek bu?"
"Bilmiyoruz," dedi Ryder. "Notu açtık. Oku."
Parşömeni açtım. İçinde, aynı gümüş mürekkeple yazılmış birkaç cümle vardı. El yazısı, tanıdıktı. Çok tanıdık. Ama K.A.'nın el yazısından farklıydı; daha sert, daha köşeli, daha öfkeli.
"Nöbetçilere:
Okulunuzun duvarları içinde, Ortaklık'ın sandığından daha büyük bir tehlike var. Ve o tehlike, dışarıda değil, içeride. Lord Wilder'ın kristal küresi, sadece düşmanları değil, dostları da izliyor. Dikkatli olun.
– G."
Mideme bir buz kütlesi oturdu. G. Kimdi bu G.? K.A.'nın ortağı mı? Yoksa K.A.'nın başka bir yüzü mü? Kanlı Avcı'nın diğer tarafı mı?
"G," diye tekrarladı Aella, sessizce. "Bu kim? Neden bize yardım ediyor? Ve neden 'içerideki tehlike' diyor?"
"Bilmiyorum," dedim, dürüstçe. "Ama notun söylediği bir şey var: Wilder'ın kristal küresi. Hepimizi izliyor."
Ryder, başını salladı. "Bunu zaten tahmin ediyorduk. Ama şimdi, bir yabancı bile bize aynı şeyi söylüyorsa... Durum sandığımızdan daha ciddi."
Tam o sırada, Ryder pelerininin altından bir şey çıkardı. Minik, siyah bir tüy. "Gölge kaybolurken, bunu bıraktı," dedi, sessizce. "Kuzgun tüyü. Ama sıradan değil. Bak."
Tüyü avucuma bıraktı. Gece mavisi, ucu gümüş rengi, hafifçe parlıyordu.
Dondum.
Bu, kuzgunun bana getirdiği tüylerle aynıydı. K.A.'nın tüyleri. Ama şimdi, G. imzalı bir notla birlikte, Aella ve Ryder'a da ulaşmıştı.
Bu ne anlama geliyordu? K.A. ve G. aynı kişi miydi? Yoksa birlikte mi çalışıyorlardı?
Avucumdaki tüy, tenimde hafifçe titreşti; sanki içinde bir kalp atışı taşıyordu. Ve o an, zihnimde bir ses yankılandı. K.A.'nın sesi değil. Daha derin, daha kadim, daha öfkeli bir ses.
"Gölgelerin efendisi, size mesajını iletti. Şimdi sıra sizde. İçerideki tehlikeyi bulun. Yoksa, dışarıdaki tehlike içeri girecek."
Ve ses, rüzgârın uğultusunda kayboldu.
Tam o sırada, avlunun diğer ucundan bir gürültü koptu. Başımı çevirdiğimde, Lord Wilder'ın avluya girdiğini gördüm. Üzerinde, gecelik yerine tam üniforması vardı; saçları, her zamanki gibi kusursuzca taranmıştı. Ama yüzü, mermer bir maske gibiydi. Sert, soğuk, ifadesiz.
Arkasında, Leydi Keina duruyordu. Bileklerindeki gümüş kelepçeler, meşalelerin ışığında parlıyordu. Gözleri, avluyu taradı; bir an, bana takıldı. Ve o bakışta, bir uyarı gördüm. Sadece bir an sürdü, sonra kayboldu.
"Nöbetçiler!" diye bağırdı Wilder, sesi avlunun taş duvarlarında yankılanarak. "Rapor verin! Ne gördünüz?"
Aella ile Ryder bakıştı. Parşömeni hızla cebime sıkıştırdım; Aella, elini havaya kaldırdı. "Lord Wilder! Biz... bir şey gördük. Ama emin değiliz."
Wilder, hızla yanımıza geldi. Kehribar rengi gözleri, Aella'yı delip geçiyordu. "Ne gördünüz, Bayan Skies? Kanlı Avcı'yı mı?"
"Hayır, efendim. Bir gölge. İnsan formunda bir gölge. Kuzey sınırında, ormanın hemen bitişiğinde belirdi ve sonra... Kayboldu."
"Kayboldu mu?" Wilder'ın sesi, buz gibiydi. "Bir gölge belirdi ve kayboldu. Ve siz, onu durdurmak için hiçbir şey yapmadınız mı?"
"Efendim," diye araya girdi Ryder, sesi her zamanki sakinliğiyle, "gölge, bize saldırmadı. Sadece izledi. Sonra da kayboldu. Peşinden gitmek, okul sınırlarını terk etmek anlamına gelirdi. Ve talimatınız, sınırları terk etmememiz yönündeydi."
Wilder, bir an sessiz kaldı. Gözleri, Ryder'ın üzerinde gezindi; tartıyor, ölçüyor, değerlendiriyordu. Sonra, dudakları ince bir çizgi halinde gerildi. "Doğru karar vermişsiniz. Ama yine de, bu gece olanlar hakkında detaylı bir rapor istiyorum. İkiniz de, sabah ilk iş odama geleceksiniz."
"Anlaşıldı, efendim," dedi Ryder.
Wilder, döndü, avludaki diğer öğrencilere doğru yürüdü. "Herkes odalarına dönsün!" diye bağırdı. "Nöbet, planlandığı gibi devam edecek. Ve bu gece olanlar hakkında, sabah soruşturma başlatılacaktır. Dağılın!"
Öğrenciler, fısıldaşarak avludan çekilmeye başladı. Demir Alev Birliği, kılıçlarını kınlarına soktu; Mor Yıldız'ın büyücüleri, fenerlerini söndürdü; Altın Taç'ın soyluları, homurdanarak kulelerine yürüdü. Ve Gölge Birliği'nden birkaç kişi, Ryder'a anlamlı bir bakış attıktan sonra, karanlığın içinde kayboldu.
Aella, derin bir nefes aldı; sanki dakikalardır nefesini tutuyordu. "Bu çok yakındı," diye fısıldadı. "Çok yakındı."
"İyi misin?" diye sordum, kolunu tutarak.
"İyiyim. Sadece... o gölge. Reina, o gölge bana baktı. Ve gözleri..." Durdu, titredi. "...gözleri, insan gibiydi. Ama insan değildi. Ve bana bir şey anlatmak istiyordu. Sadece ne olduğunu anlamadım."
Koridorda yürürken, avucumdaki tüye baktım. Gece mavisi, ucu gümüş. K.A.'nın tüyü. G.'nin notu. Ve zihnimde yankılanan o öfkeli ses.
"G.," diye fısıldadım kendi kendime. "Kimsin sen? K.A. ile aynı kişi misin? Yoksa onun ortağı mı? Ya da... düşmanı mı?"
Cevap yoktu. Sadece rüzgârın uğultusu, koridorun taş duvarlarında yankılanıyordu.
Odaya döndüğümüzde, Aella yatağına yığıldı, saniyeler içinde uykuya daldı. Ama ben uyuyamadım.
Pencereye yürüdüm, avluya baktım. Wilder'ın adamları, hâlâ kuzey sınırında dolanıyor, büyülü fenerlerle ormanın kıyısını tarıyordu. Ama boşunaydı. Kanlı Avcı'yı bulamayacaklardı. Çünkü o, gölgelerin içinde kaybolmuştu. Ve gölgeler, sadece göstermek istediklerini gösterirdi.
Kuzgun, sessizce omzuma kondu. Gagasını kulağıma yaklaştırdı, fısıldadı.
"Dinlen. Yarın, uzun bir gün olacak."
"Dinlenemem," diye fısıldadım. "Zihnimde çok fazla soru var."
Kuzgun, başını yana eğdi. "Sorular, cevapları bulana kadar uyumaz. Ama cevaplar, uyumayanı bulmaz."
"Bu, K.A.'nın sözü mü?"
"Hayır. Bu, benim sözüm."
Ve gagasını saçlarıma sürttü, her zamanki gibi. Sonra pencerenin pervazına kondu, karanlığı izlemeye devam etti.
Yatağa uzandım, gözlerimi kapattım. Ama uyku, bir türlü gelmedi. Saatlerce, gölgelerin yeniden hareket etmesini bekledim. Ama etmediler. Sadece, ay ışığı odanın içinde gezinmeye devam etti; ve zihnimde, o iki ses yankılandı.
K.A.'nın yumuşak, özlem dolu sesi: "Seni buldum. Ve bir daha kaybetmeyeceğim."
Ve G.'nin sert, öfkeli sesi: "İçerideki tehlikeyi bulun. Yoksa, dışarıdaki tehlike içeri girecek."
İkisi de aynı kaynaktan mı geliyordu? Yoksa, gerçekten iki farklı kişi miydiler?
Cevabı bilmiyordum. Ama bir şeyden emindim: Bu gece, Vexmere Savaş Okulu'nun tarihinde bir dönüm noktası olmuştu.
Ve ben, o dönüm noktasının tam ortasındaydım.