Ormanın derinliklerinden dönerken, güneş çoktan tepemize tırmanmıştı. Gölge kurtlarının saldırısından sonra, kayıp birliğin izini sürmeye devam etmiştik. Ama ne bir iz, ne bir işaret, ne de bir hayatta kalan. Sadece sessizlik.
Ve karanlık.
Ve Kanlı Avcı'nın gölgeleri, etrafımda bir kalkan gibi.
Şimdi, Vexmere'in batı kapısına yaklaşırken, bedenim iflasın eşiğindeydi. Gözlerim, gölge kalkanına rağmen sızlıyor; tenim, Arden'ın kremine rağmen kaşınıyordu. Her adımda, bacaklarım biraz daha ağırlaşıyor, nefesim biraz daha daralıyordu. Ama durmadım. Duramazdım. Liderler durmazdı.
Kanlı Avcı, bir adım önümde yürüyordu. Kızıl saçları, rüzgârda hafifçe dalgalanıyor; gölgeleri, beni güneşten korumaya devam ediyordu. Ara sıra, başını çevirip bana bakıyordu. Gümüş gözleri, her seferinde bir anlığına altın rengine dönüyordu. Sadece bana bakarken.
Thorne, arkamızdan yürüyordu. Sessizdi. Ama sessizliği, konuşmasından daha tehlikeliydi. Gölge kurtlarıyla savaşta, Kanlı Avcı'nın beni nasıl koruduğunu görmüştü. Glade'in buz elementinin kurdun ayaklarını dondurduğunu, benim gölge okumun yaratığı yok ettiğini... Ve Kanlı Avcı'nın, her şey bittikten sonra bana sorduğu o tek soruyu: "İyi misin?"
Thorne'un gözlerindeki şüphe, artık bir yangına dönüşmüştü. Ve o yangın, er ya da geç bizi yakacaktı. Ama şimdi değil. Şimdi, sadece yürüyordum.
Glade, her zamanki gibi sessizdi. Buz mavisi gözleri, ufka dikilmişti. Ama ara sıra, Kanlı Avcı'ya bakıyordu. Saygıyla. Glade, gücü tanırdı. Ve Kanlı Avcı, gücün vücut bulmuş haliydi.
Batı kapısına vardığımızda, nöbetçi muhafızlar bizi görünce irkildi. "Geri döndünüz! Kayıp birlik..."
"Bulamadık," dedim, sesim yorgun ama kontrollü. "Orman, gölge kurtlarıyla dolu. Birlik, büyük ihtimalle..."
Cümlemi tamamlamadım. Tamamlamama gerek yoktu.
Muhafız, başını eğdi. "Lord Wilder, sizi bekliyor."
"Biliyorum," dedim, kapıdan içeri adım atarken.
Ama içeri adımımı attığım an, dünya dönmeye başladı. Gözlerim karardı, dizlerimin bağı çözüldü. Yere düşecektim. Tam o an, güçlü bir kol beni yakaladı. Siyah deri eldivenli bir el.
Kanlı Avcı.
"Yavaş," dedi, sesi alçak ama endişeli. "Çok zorladın kendini."
"İyiyim," diye mırıldandım, başımı kaldırmaya çalışarak. "Sadece... biraz yorgunum."
"Yorgun değilsin. Tükenmişsin." Siyah deri eldivenli eli, hâlâ belimdeydi. Gölgeleri, etrafımı sarmış, beni ayakta tutuyordu. "Revire gitmelisin."
"Wilder..."
"Wilder bekleyebilir. Sen bekleyemezsin."
Thorne, arkamızda durdu. Gözleri, Kanlı Avcı'nın belimdeki eline kilitlenmişti. "Haklı," dedi, sesi zehirli bir bıçak gibiydi. "Liderimiz, dinlenmeli. Ben, Lord Wilder'a raporu veririm."
"Hayır," dedim, Kanlı Avcı'nın kolundan kurtulmaya çalışarak. "Raporu ben vereceğim."
"Bu halde mi?"
"Bu halde."
Kanlı Avcı, bana baktı. Gümüş gözleri, bir an altın rengine döndü. Sonra, başını hafifçe eğdi. "Peki, lider. Ama ben de seninle geliyorum."
"Bu gerekli değil."
"Gerekli." Sesi, tartışmaya yer bırakmıyordu. "Gölge kurtları, bu ormanda olmamalıydı. Birisi onları serbest bıraktı. Ve bu, bir tuzaktı. Wilder'ın bilmesi gerekiyor."
"Ve bunu ona sen mi söyleyeceksin?"
"Hayır. Sen söyleyeceksin. Ben sadece... şahitlik edeceğim."
Thorne, dişlerini sıktı. "Ben de geleceğim."
"Sen," dedi Kanlı Avcı, Thorne'a dönerek, "Glade'le birlikte revire git. Arden'a, Reina'nın geldiğini haber ver. Ona ihtiyacı olacak."
"Ben emir almam–"
"Bu bir emir değil, bir rica." Kanlı Avcı'nın sesi, buz gibiydi. "Ve ricalarımı reddetmeni önermem."
Thorne, bir an duraksadı. Sonra, Glade'e baktı. Glade, sessizce başını salladı. Ve ikisi, revire doğru yürüdü.
Kanlı Avcı, bana döndü. "Yürüyebilir misin?"
"Evet."
"Emin misin?"
"Eminim."
Ama ilk adımımda, dizlerim yine büküldü. Kanlı Avcı, beni ikinci kez yakaladı. Bu sefer, kollarının arasına aldı; gölgeleri, ayaklarımı yerden kesti.
"İnatçı," diye mırıldandı, sesi maskesiz, sıcak ve yakın. "Nişanlım da böyle inatçıydı."
Beni kollarında taşıyarak Gözetleme Kulesi'ne doğru yürümeye başladı.
Ve ben, onun kollarında, gölgelerin serinliğinde, gözlerimi kapatıp sadece nefes almaya çalıştım. Kalbim, deli gibi atıyordu. Ve bunun sebebi, sadece yorgunluk değildi.
Gözetleme Kulesi'nin kapısına vardığımızda, Kanlı Avcı beni nazikçe yere bıraktı. Gölgeleri, ayaklarımın altından yavaşça çekildi; ama biri, hâlâ elimin üzerinde duruyordu; minik, serin, koruyucu bir dokunuş.
"Burada bekleyeceğim," dedi, sırtını duvara yaslayarak. Kızıl saçları, loş ışıkta kan gibi parlıyordu. "Eğer içeride bir şey olursa..."
"Olursa, bağırırım."
"Bağırmana gerek yok. Gölgelerim seni duyar."
Cevap vermedim. Sadece, kapıyı açtım ve içeri girdim.
Lord Wilder, her zamanki gibi masasının arkasında oturuyordu. Kristal küresi, önünde parlıyor; içinde, Demirkuyu Ormanı'nın görüntüleri dönüyordu. Beni görünce, gülümsedi.
"Bayan Arlon. Göreviniz hakkında rapor bekliyorum."
"Kayıp birlik bulunamadı, Lord Wilder. Orman, gölge kurtlarıyla dolu. Muhtemelen birlik..."
"Anlıyorum." Wilder, başını salladı. "Gölge kurtları, bu bölgede nadir görülür. Birisi onları serbest bırakmış olmalı."
Nereden biliyordu bunları?!
"Kanlı Avcı da aynı şeyi söyledi."
"Öyle mi?" Wilder'ın gözleri, bir an parladı. "Peki, görev sırasında Kanlı Avcı'nın performansı nasıldı?"
"Sadık," dedim, tek kelimeyle. "Ve etkili."
"Güzel." Wilder, ayağa kalktı, pencereye yürüdü. "Yarın, Gümüş Anka Birliği'nin resmi töreni yapılacak. Ve siz, lider olarak, bir birlik seçmek zorundasınız, Bayan Arlon."
"Biliyorum, Lord Wilder."
"Seçiminizi yaptınız mı?"
Derin bir nefes aldım. "Gümüş Anka. Lideri olduğum birliğin üyesi olmak, en doğrusu."
Wilder, arkasını döndü. Kehribar rengi gözleri, üzerimdeydi. Gülümsedi. "Beklediğim cevap. Yarın, törende açıklanacak. Ders programlarınız dağıtılacaktır. Şimdi, gidip dinlenin. Yorgun görünüyorsunuz."
"Teşekkür ederim, Lord Wilder."
Kapıya yöneldim. Tam çıkacakken, sesi arkamdan duyuldu. "Bayan Arlon. Kanlı Avcı'ya güveniyor musunuz?"
Durdum. "Evet."
"Neden?"
"Çünkü," dedim, dönüp ona bakarak, "güven, kazanılmak zorunda değildir. Bazen, sadece hissedilir."
Cevap vermedi. Sadece, kristal küresine döndü. Ve ben, kapıyı açtım, çıktım.
Revire vardığımda, Arden çoktan hazırdı. Kanlı Avcı'nın gölgeleri, beni yatağa kadar taşıdı; sonra, bir emir beklemeden geri çekildi. Ama hâlâ oradaydılar; köşelerde, duvar diplerinde, bekleyen sadık köpekler gibi.
Arden, gözlerime bir merhem sürerken sessizdi. Aella, her zamanki gibi börek getirmişti; ama bu sefer, yemem için ısrar etmiyordu. Ronan, kapının önünde nöbet tutuyordu; kurt gözleri, her an bir tehlike bekler gibi koridoru tarıyordu. Ryder, her zamanki sakinliğiyle pencerenin kenarına oturmuş, dışarıyı izliyordu.
"Gölge kurtları," dedi Ronan, sonunda. "Bu bir tuzaktı."
"Evet," dedim, gözlerim kapalı. "Ama kimin tuzağı? Wilder'ın mı, yoksa başka birinin mi?"
"Bilmiyorum. Ama öğreneceğiz."
Tam o sırada, Heatt omzumda belirdi. Minik anka kuşu, kanatlarını gerdi; altın rengi gözleri, endişeyle parlıyordu. "Reina," dedi, kristal çanları andıran sesiyle. "İzin ver, sana yardım edeyim."
"Nasıl?"
"Kadim Parçalar, sahiplerini iyileştirme gücüne sahiptir. Bu, bizim kanunumuzdur. Ama sadece seninle işe yarar. Diğerleri... Diğerleri beni göremez bile."
Heatt kanatlarını çırptı; tüylerinden, altın rengi bir toz döküldü. O toz, tenime değdiği anda, yanıklarımın acısı hafifledi. Gözlerimdeki sızlama azaldı; bulanıklık, yavaşça netliğe dönüştü.
"Teşekkür ederim," diye fısıldadım.
"Teşekkür etme. Ben senin Kadim Parçanım. Seni korumak, benim görevim."
Tam o sırada, revirin kapısı açıldı. İçeri, Gümüş Anka Birliği'nden bir öğrenci girdi; elinde, bir parşömen tutuyordu.
"Lider," dedi, nefes nefese. "Lord Wilder, yeni ders programını gönderdi. Gümüş Anka Birliği için."
Parşömeni elime aldım, açtım. Üzerinde, haftalık ders programı yazılıydı. Ama bu, sıradan bir program değildi. İleri seviye derslerle doluydu; Element Kontrolü, Stratejik Savaş, Liderlik, Gölge Manipülasyonu... Ve en altta, bir not vardı:
"Bu derslerin bazıları, Kanlı Avcı tarafından verilecektir. Kendisi, Gölge Manipülasyonu ve İleri Savaş Teknikleri konularında eğitim verecektir."
Kanlı Avcı, ders verecekti. Bu okulda. Bana.
Aella dondu, bir bana, bir de nota baktı.
"Ne?!" diye bağırdı. "Lan bu mümkün değil! Böyle bir şey yapmış olamazlar!"
"İlginç," dedi Ryder, parşömeni okuyarak. "Wilder, onu gerçekten de okula entegre etmeye çalışıyor."
"Ya da onu kontrol altında tutmaya," dedi Ronan.
"İkisi de olabilir."
Tam o sırada, kapı tekrar açıldı. Bu sefer, içeri Leydi Keina girdi. Yüzü, her zamankinden daha solgundu; bileklerindeki kelepçeler, her zamanki gibi parlıyordu. Ama gözlerinde, daha önce görmediğim bir ifade vardı. Korku.
"Reina," dedi, sesi acil bir fısıltı. "Kırık Kanatlar. Hepiniz... Haberi duydunuz mu?"
"Ne haberi?" diye sordum, yatakta doğrularak.
Keina, derin bir nefes aldı. Eli, bileklerindeki kelepçelere gitti; sanki onlardan güç alıyordu. "Az önce, Ortaklık'tan resmi bir bildiri geldi. Tüm diyarlara duyuruldu."
"Ne bildirisi?"
Keina, bir an durdu. Gözleri, tek tek hepimizi süzdü. Sonra, kelimeleri ağzından döktü:
"Gümüş Ortaklığı, Morvath Meclisi'ne savaş ilan etti. Ve tüm okullar, tüm birlikler, tüm öğrenciler... seferberliğe çağrıldı."
Savaş.
Bu kelime, revirin duvarlarında yankılandı ve hepimizi susturdu. Gümüş Ortaklığı, Morvath Meclisi'ne savaş ilan etmişti. Ve biz, Vexmere Savaş Okulu'nun öğrencileri olarak, bu savaşın içine çekiliyorduk. Keina'nın sözleri, odadaki havayı buz gibi dondurmuştu.
"Morvath Meclisi," diye fısıldadı Aella, gün doğumu renklerindeki saçları titreşirken. "Onlar hakkında çok az şey biliyoruz."
"Bildiklerimizi paylaşalım," dedi Ryder, her zamanki sakinliğiyle. "En azından, neyle karşı karşıya olduğumuzu anlayalım."
Keina, başını salladı. Bileklerindeki kelepçeler, loş ışıkta parladı. "Morvath Meclisi, dört diyarın en eskisi ve en gizemlisidir. Aetherium'un ışığına, Syndril'in özgürlüğüne, Mythos'un toprağına karşılık; Morvath, gölgenin, alacakaranlığın ve kadim gücün diyarıdır. Karanlıkla özdeşleştirilirler, ama bu onların kötü olduğu anlamına gelmez. Sadece farklı bir dengeyi temsil ederler."
Arden, yeşil gözlerini Keina'ya dikti. "Yönetim şekilleri nasıl?"
"Morvath, bir meclis tarafından yönetilir. Bu meclis, diyarın en güçlü ailelerinin temsilcilerinden oluşur. Meclisin başında, her zaman bir Tanrı oğlu bulunur. Şu anki Meclis'in başına geçeçek Tanrı oğlunun kim olduğu bilinmiyor, ama söylentilere göre, Morvath'ın ilk varisi, yıllar önce dünyaya gönderilmiş ve bir daha geri dönmemiş. Meclis, onun dönüşünü bekliyor. Döndüğünde, meclisin başına o geçecek."
Kalbim hızlandı, ama yüzüm hiçbir şey belli etmedi.
"Peki ya halkı?" diye sordu Ronan, kollarını kavuşturarak. "Morvath halkı nasıl?"
"Morvath halkı, gölgelerin içinde yaşamaya alışmıştır. Aralarında gölge büyücüleri, alacakaranlık rahipleri, ruh çağıranlar bulunur. Ama sıradan halk da vardır; çiftçiler, tüccarlar, zanaatkârlar. Onlar da tıpkı diğer diyarlardaki insanlar gibidir. Sadece karanlığa adapte olmuşlardır. Ve şimdi, Ortaklık onlara savaş açtı."
"Peki ya güçleri?" Ryder'ın sesi, her zamanki gibi sakindi; ama kehribar rengi gözleri, strateji hesaplıyordu.
"Gölge büyüsü, en eski ve en tehlikeli büyü türlerinden biridir. Gölgeleri silah olarak kullanabilir, karanlıkta seyahat edebilir, hatta gölgeleri canlandırabilirler. Ama en büyük güçleri, adaptasyon yetenekleridir. Karanlık nereye giderse, onlar da oraya gider."
Keina, bir an durdu; gözleri, pencereden dışarı, karanlığa kaydı. "Ve şimdi, Ortaklık onları yok etmek istiyor."
Sessizlik. Ağır, nefes almayı zorlaştıran bir sessizlik. Aella, elindeki böreği tabağa bıraktı; iştahı kaçmıştı. "Peki biz ne yapacağız? Savaşa katılacak mıyız?"
"Seferberlik ilan edildi," dedi Keina. "Tüm okullar, tüm birlikler, tüm öğrenciler göreve çağrıldı. Reddetmek, vatana ihanetle suçlanmak demek."
"Vatana ihanet," diye homurdandı Ronan. "Hep aynı tehdit."
"Çünkü işe yarıyor," dedi Ryder. "Korku, en eski silahtır."
Tam o sırada, Gümüş Anka Birliği'nin ders programı aklıma geldi. Çantamdan çıkardım, yatağın üzerine serdim. Hepimiz, parşömenin etrafında toplandık.
Parşömen, yeniydi; mürekkebi hâlâ tazeydi. Haftalık ders programımız, en ince ayrıntısına kadar planlanmıştı.
Pazartesi sabahından cuma akşamına kadar, her saatimiz dolu görünüyordu.
Element Kontrolü, ileri seviye.
Stratejik Savaş Planlaması.
Liderlik ve Takım Yönetimi.
Gölge Manipülasyonu.
İleri Dövüş Teknikleri.
Keşif ve İstihbarat Toplama.
Kristal Enerjisi ve Rezonans Teorisi.
Ve en altta, gümüş mürekkeple yazılmış bir not daha vardı: "Gölge Manipülasyonu ve İleri Savaş Teknikleri dersleri, Kanlı Avcı tarafından verilecektir."
Aella, parmağını notun üzerine koydu. "Bu, şaka olmalı!"
"Şaka değil," dedi Ryder. "Wilder, onu gerçekten de okula entegre ediyor."
"Entegre etmek mi, yoksa göz hapsinde tutmak mı?" diye sordu Ronan, dişlerini sıkarak.
"İkisi de. Kanlı Avcı'yı öğretmen yaparak, hem onu kontrol altında tutuyor hem de onun gücünden faydalanıyor. Zekice." Ryder'ın sesi, stratejik bir hayranlık taşıyordu. "Ama riskli."
"Risk mi?" Ronan, kaşlarını kaldırdı. "Adam, karakolları tek başına yerle bir etti. Ve şimdi, öğrencilere ders verecek."
Arden, parşömeni inceledi. "Kristal Enerjisi ve Rezonans Teorisi. Bu ders, kristallerin nasıl bulunacağını anlatıyor olabilir."
"Keina'nın bahsettiği kristaller mi?" diye sordum.
"Evet. Su Kristali, Ateş Kristali ve diğerleri. Wilder, Gümüş Anka'yı kristal avcısı olarak yetiştiriyor olabilir."
"Bu, Codex Vârisi'ni bulma planının bir parçası." Aella, gözlerini bana dikti. "Reina, senin bu konuda ne düşündüğünü merak ediyorum."
"Wilder, ne yaptığını biliyor. Bizi, kendi oyununda piyon olarak kullanıyor. Ama biz, o piyonları vezire çevirebiliriz." Programı katladım, çantama geri koydum. "Derslere katılacağız, öğreneceğiz ve Wilder'ın planını tersine çevireceğiz."
"Anlaştık," dedi Ronan. "Ama önce, bu savaş meselesini halletmeliyiz. Morvath'a savaş açıldı."
O akşam, yemekhane hiç olmadığı kadar sessizdi. Savaş haberi, herkesin üzerine çökmüştü. Herkes, gelecek için endişeliydi. Masamıza oturduğumuzda, Kırık Kanatlar olarak sessizce yemeğimizi yedik. Aella, bu kez börek getirmemişti; Ronan, her zamankinden daha tetikteydi. Ryder, strateji kitaplarını karıştırıyordu. Arden, minik bir saksıya yeni bir tohum ekiyordu. Ve ben, Gümüş Anka'nın lideri olarak bu masada otururken, bir yandan Kanlı Avcı'yı, bir yandan savaşı, bir yandan da Keina'nın anlattıklarını düşünüyordum.
Morvath.
Tanrı Oğlu.
Kanlı Avcı.
Hepsi aynı noktada kesişiyordu. Ama bunu henüz kimse bilmiyordu. Sadece ben. Ve kuzgun. Ve Heatt.
Diğer masalarda fısıltılar dolaşıyordu. Öğrenciler, savaşın ne zaman başlayacağını, hangi birliklerin cepheye gideceğini, kendilerinin ne yapması gerektiğini konuşuyordu. Korku, yemekhanenin havasına sinmişti; tıpkı duman gibi.
Ignis, Demir Alev'in masasında alışılmadık bir sessizlikle oturuyordu; Thorne, Mor Yıldız'ın masasında, her zamanki kibrinden eser kalmamış halde önüne bakıyordu. Gölge Birliği ise her zamankinden daha karanlık, daha derin bir sessizliğe gömülmüştü. Savaş, herkesin maskesini düşürmüştü.
"Yarın," dedi Ronan, sonunda. "Yarın, Kanlı Avcı bize ders verecek. Tuhaf olacak."
"Tuhaf mı?" Aella, hafifçe gülümsedi. "O adam, Reina'ya aşık. Ve şimdi, ona ders verecek. Bence bu, tuhafın ötesinde."
"Aella! Öldüreceğim seni!"
"Ne? Gerçeği söylüyorum!"
Ryder, kitabını kapattı. "Bence, yarın neler olacağını hep birlikte göreceğiz. Ama şimdi, dinlenmeliyiz."
"Haklısın," dedim, ayağa kalkarken. "Yarın, uzun bir gün olacak."
Odaya döndüğümde, kuzgun pencerenin kenarında, Heatt ise komodinin üzerinde beni bekliyordu. Heatt'in tüylerindeki altın rengi toz, hâlâ hafifçe parlıyordu; az önceki iyileştirme büyüsünün kalıntısı.
"Yarın," dedi kuzgun, hışırtılı sesiyle, "Kanlı Avcı'yı göreceksin. Sınıfta."
"Biliyorum."
"Ve ondan ders alacaksın."
"Biliyorum."
Kuzgun, gagasını şaklattı. "Tuhaf olacak."
(Akşam...)
Akşam terasa çıktığımda, Kanlı Avcı'yı da gördüm.
Üzerinde gri gömleği, altında siyah bol pantolonu... Kızıl saçları, rüzgârda hafifçe dalgalanıyor; fildişi beyazı teni, ay ışığında mermer gibi parlıyordu. Gömleğinin iki düğmesi açıktı; göğsünün üst kısmı, ince bir yara iziyle bölünmüştü. Kollarını korkuluklara yaslamış, gökyüzünü izliyordu. Yıldızlar, onun gümüş gözlerinde yansıyordu.
Tanrılar...
Adam gerçekten karanlık bir prensti.
Derin bir nefes aldım. Sesimi duydu; kulakları, bir kurdunki gibi dikildi. Başını çevirdi, beni gördü. Ve gözleri, gümüşten altına döndü. Sadece bana bakarken.
Elini kalbine götürdü, reverans yaptı.
Yine.
"Hoş geldin, lider."
"Sen de hoş geldin, Kanlı Avcı." Yanına yürüdüm, üzerimde kapalı geceliğimle. Rüzgâr, beyaz saçlarımı savurdu. "Her zaman böyle mi diyeceğiz sana? Kanlı Avcı, Kanlı Avcı... Başka bir adın yok mu senin?"
Kanlı Avcı, dudaklarının kenarında bir gülümseme belirdi. "Var. Ama o adı, sadece hak edenler bilir."
"Ben hak etmiyor muyum?"
"Ediyorsun." Gözleri, bir an daha da altınlaştı. "Ama henüz değil. Sabret, Buz Yıldızı."
Korkuluklara yaklaştım, yanında durdum. Aşağıda, Vexmere'in yedi kulesi ay ışığında parlıyordu. Orman, karanlık bir deniz gibi uzanıyordu. Ve gökyüzü, yıldızlarla doluydu.
Bir süre sessiz kaldık. Sessizlik, rahatsız edici değildi. Aksine, huzur vericiydi. Onun yanında, nedense hep huzurluydum.
"Görevden geldiğimizde," dedim, sessizliği bozarak, "beni kollarında taşırken... Nişanlından bahsettin. 'Nişanlım da böyle inatçıydı,' dedin."
Kanlı Avcı'nın gülümsemesi, bir an dondu. Sonra, yerini daha yumuşak, daha hüzünlü bir ifadeye bıraktı. "Öyle mi demiştim?" dedi, sesi alçak. "Hatırlamıyorum."
"Yalan söylüyorsun."
"Evet, yalan söylüyorum." Gözlerini gökyüzüne dikti. "Hatırlıyorum. Her kelimesini."
Bu adamın esprili anlayışı, beni bitiriyordu. Bir an ölümcül bir savaşçı, bir an hüzünlü bir aşık, bir an da espri yapan biri. Hangisi gerçekti? Yoksa hepsi mi?
"Bana nişanlını anlatır mısın?"
Bu soruyu sorduğuma pişman oldum. Çünkü gözleri, anında hüzünlendi. O altın rengi, sönükleşti; gümüş, geri geldi. Ama bu sefer, soğuk ve hesaplı değildi.
Sadece... Kırık.
"Avcı... Özür dilerim, sormamalıydım—"
"Şşşt." Parmağını dudağıma koydu. Siyah deri eldivenli parmağı, tenime değmedi; sadece havada durdu, sessizlik istedi. "Özür dilemene gerek yok, Buz Yıldızı. Sadece... Anlatması zor."
Sırtını korkuluklara yasladı. Kollarını kavuşturdu; sağ elinin başparmağı, istemsizce işaret parmağına sürtündü. Onu düşünürken yaptığı hareket. Nişanlısını düşünürken.
"Sıradan bir savaşçıydım o zamanlar," diye başladı, sesi alçak ve yumuşak. "Gizlice bir krallığın balosuna gitmiştim. Krallığı hatırlamıyorum. Ama salonu hatırlıyorum. Mavi-yeşil tonlarında, kristal avizelerle süslü, büyülü bir salondu. Merdivenlerden kraliçe indi önce. Ve onun arkasından... Masmavi elbisesiyle parlayan, bembeyaz bir kız çıktı."
Yutkundum.
Bembeyaz.
Mavi elbise.
Kalbim, deli gibi atmaya başladı. Ama neden? Bu hikaye neden bu kadar tanıdıktı?
"Ne oldu sonra?" diye sordum, sesim fısıltıdan farksızdı.
"Kimse onunla dans etmek istemedi." Kanlı Avcı'nın sesi, bir an sertleşti; sonra yeniden yumuşadı. "Pislikler. Hepsi ona bakıyor, fısıldaşıyor, ama kimse elini uzatmıyordu. O, merdivenin dibinde durmuş, altın rengi gözleriyle kalabalığı izliyordu. Ve yüzünde, yılların öğrettiği bir kabulleniş vardı. Sanki... Sanki yalnızlığa alışmıştı."
Altın rengi gözler. Tıpkı benimkiler gibi.
"Ben de cesaretimi toplayıp önce ebeveynlerinden izin istedim. Annesi, önce şaşırdı; sonra, gözleri dolu dolu, başını salladı. Babası, beni süzdü; uzun uzun, tartar gibi. Sonra o da onayladı. Prensesin yanına gittim, elimi uzattım. 'Benimle dans eder misiniz?' dedim. Ve o..." Sesi, bir an kırıldı. "...o, bana 'neden?' diye sordu."
"Neden mi?"
"Evet. Çünkü daha önce kimse ona böyle bir soru sormamıştı. Kimse onunla dans etmek istememişti. Ve ben, bir yabancı, ona elimi uzattığımda, ilk sorusu 'neden?' oldu." Kanlı Avcı, derin bir nefes aldı. "O an, kalbimde bir şey kırıldı. Ve o kırığın içinden, başka bir şey doğdu."
"Ne?"
"Bilmiyorum. Ama o gece, onunla dans ederken, dünyadaki her şey sustu. Sadece ikimiz vardık. Gece ve kar. Gölge ve ay ışığı."
Gözlerim doldu. Neden? Bu hikaye neden bu kadar tanıdıktı? Neden kalbim, onun her kelimesinde biraz daha sızlıyordu?
"O balodan sonra," diye devam etti Kanlı Avcı, hafif bir gülümsemeyle, "herkes beni eleştirmeye başlamıştı. 'Bir büyücü, bir prensesle dans eder mi?' diye. Hatta bir ara Element Haberler'e bile çıkmıştım."
Gülmeye başladım. Gözyaşlarımı silerek. "Element Haberler'e mi?! Şaka yapıyor olmalısın!"
"Keşke şaka yapıyor olsam," dedi Kanlı Avcı, o da gülerek. "Haber şuydu: 'Gizemli Bir Büyücü, Kraliçe'nin Kızıyla Dans Etti! Aşk mı, Yoksa Siyasi Bir Oyun mu?' diye. Manşet, haftalarca konuşuldu. Ben de saklanmak zorunda kaldım."
"Ama saklanmamışsın."
"Hayır. Çünkü o kız, bana 'Kuzgun' demişti. Ve bir kuzgun, saklanmaz. Sadece gölgelerde bekler."
Kuzgun. Bu isim, zihnimde bir yankı buldu. Tanıdık. Çok tanıdık. Ama nereden?
"Sonra ne oldu?" diye sordum, sessizce. "Nişanlına ne oldu?"
Kanlı Avcı'nın gülümsemesi, tamamen soldu. Gözleri, yeniden hüzünlendi. "Onu benden aldılar," dedi, sesi fısıltıdan farksızdı. "Sözleneceğimiz gün, töreni bastılar. Krallığını yıktılar. Ve onu... Onu benden kopardılar." Sağ elinin başparmağı, işaret parmağına sürtündü. "Yaşıyor mu, öldü mü... Hiç bir şey bilmiyorum."
"O nerede şimdi?"
Kanlı Avcı, bana döndü. Gözleri, tamamen altın rengindeydi. Sadece bana bakarken. "Bilmiyorum. Hala yaşıyorsa, ne kadar zaman geçerse geçsin, onu bulacağım."
Kalbim, göğsümden fırlayacak gibi atıyordu. Bu hikaye... Bu hikaye, neden bu kadar tanıdıktı?
Bembeyaz saçlı bir kız.
Mavi bir elbise.
Altın rengi gözler.
Bir balo. Bir dans.
Ve bir Kuzgun.
"Teşekkür ederim," dedim, sessizce. "Bana nişanlını anlattığın için."
"Teşekkür etme, Buz Yıldızı. Hayattaysa, belki bir gün, onunla tanışırsın."
"İsterdim. Eminim, harika biridir."
Kanlı Avcı, başını eğdi. "Öyledir," dedi, sesi boğuk. "Çok harika biridir."
Rüzgâr esti. Yıldızlar, tepemizde parladı. Ve biz, ikimiz, uzun bir süre daha sessizce durduk. Konuşmadan. Sadece, yan yana.
Ama içimde bir şey, yerinden oynamıştı. Bir şüphe. Bir kıvılcım. Bir soru. Ve o soru, gece boyunca beni rahat bırakmadı.
Kanlı Avcı'nın nişanlısı... Kimdi?
Ve neden, bu hikaye bu kadar tanıdıktı?
