Sabahın köründe, güneş henüz dağların ardından tam olarak yükselmemişken, avluda toplanma zili çaldı.
Bu nasıl bir zil sesiydi ya?
Tam da en güzel rüyamdayken...
O kadar ani, o kadar yüksek bir sesti ki, yatağımdan fırladım.
Kuzgun, saçlarımın arasındaki yuvasından homurdanarak çıktı; Heatt, komodinin üzerinde kanatlarını gerdi, tüylerini kabarttı.
"Ne oluyor?" diye mırıldandı Heatt, minik sesiyle.
"Bilmiyorum," dedim, pencereye koşarken. Aşağıda, avluda öğrenciler toplanmaya başlamıştı bile. Çoğu, geceliklerinin üzerine alelacele pelerinlerini geçirmiş, saçları dağınık, gözleri uykuluydu. Herkes, ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.
"Reina!" Aella, yatağından fırladı, saçları her zamankinden daha dağınıktı. "Bu da ne? Sabahın altısında toplanma zili mi?"
"Giyinelim," dedim, dolaba yönelirken. "Wilder bir şey planlıyor."
Çabucak üniformamı giydim. Pelerinimin astarı, artık Gümüş Anka'nın renklerini taşıyordu; altın ve gümüş karışımı, küllerinden doğan bir anka kuşu. Gurur verici olması gereken bir şeydi.
Ama şu an, sadece bir hedef tahtası gibi hissediyordum.
Avluya indiğimizde, okulun tamamı neredeyse toplanmıştı. Yedi kulenin tüm öğrencileri, birliklerine göre sıralanmış, fısıldaşıyordu. Demir Alev'den Ignis, gözlerini ovuşturuyor, esniyordu; Mor Yıldız'dan Thorne, her zamanki gibi kusursuz görünmeye çalışıyor ama uykusuzluğunu saklayamıyordu; Gökyüzü Birliği'nin elfleri, rüzgârı dinliyor, endişeyle fısıldaşıyordu; Gölge Birliği ise her zamanki gibi karanlık köşelerde sessizce bekliyordu.
Kırık Kanatlar, her zamanki gibi bir aradaydı. Ronan, yanımda bitti; saçları dağınıktı, gözleri hâlâ uykuluydu ama bir kurt gibi tetikteydi. Ryder, siyah pelerinini giymiş, kollarını kavuşturmuştu; her zamanki sakinliğini koruyordu. Arden, elinde her zamanki gibi minik bir bitkiyle duruyordu; bu sefer, mor yapraklı bir gece çiçeği. Uykusuzluktan gözlerinin altı morarmıştı.
"Ne oluyor lan?" diye sordu Ronan, sesi hâlâ uykuluydu. "Neden bu kadar erken toplandık?"
"Bilmiyorum," dedim, avlunun ortasındaki platforma bakarak. "Ama Wilder'ın bir duyurusu var."
Tam o sırada, Lord Wilder platforma çıktı. Her zamanki gibi kusursuzdu; gümüş saçları geriye taranmış, kehribar rengi gözleri avluyu tarıyordu. Arkasında, Leydi Keina duruyordu; bileklerindeki kelepçeler, şafak ışığında parlıyordu. Ama bu sefer, Keina'nın yanında bir kişi daha vardı.
Bir muhafız. Elinde, büyük, demir bir anahtar tutuyordu.
"Vexmere Savaş Okulu'nun değerli öğrencileri," diye başladı Wilder, sesi avluda yankılanarak. "Bu sabah, sizleri bu kadar erken toplamamın bir sebebi var. Dün, Gümüş Anka Birliği, önemli bir görevi tamamladı. Ve bu görevin sonucunda, okulumuz için tarihi bir an yaşanacak."
Fısıltılar yükseldi. Öğrenciler, birbirine bakıyor, ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.
"Kanlı Avcı," diye devam etti Wilder, sesi tüm avluda yankılanarak, "Gümüş Ortaklığı ile ittifak kurmayı kabul etti. Ve bu sabah, şartları görüşmek üzere okulumuza geliyor."
Sessizlik.
Ölüm sessizliği.
Ardından, bir uğultu. Öğrenciler, şaşkınlık ve korku karışımı sesler çıkarmaya başladı. "Kanlı Avcı mı? Burada mı?"
"O bir katil!"
"Bizi öldürmeye mi geliyor?"
"Wilder ne yapıyor?"
Aella, yanımda nefesini tuttu. "Reina... O gerçekten geliyor mu?"
"Evet," dedim, sessizce. "Dün ittifakı kabul etti. Ama bu kadar erken geleceğini bilmiyordum."
Ronan, kaşlarını çattı. "Bu bir tuzak olabilir. Ona güvenmiyorum."
"Ben de güvenmiyorum," dedi Ryder, sakin bir sesle. "Ama Reina güveniyor. Ve bu, şimdilik yeterli."
"Reina, sen gerçekten ona güveniyor musun?" diye sordu Arden, yeşil gözlerini bana dikerek.
Derin bir nefes aldım. "Evet. En azından, bana zarar vermeyeceğine güveniyorum."
"Bu, hepimize zarar vermeyeceği anlamına gelmez," dedi Ronan, dişlerini sıkarak.
"Biliyorum. Ama şu an, başka seçeneğimiz yok."
Wilder, elini kaldırdı, sessizlik istedi. Avlu, yavaşça sustu. "Şimdi," dedi, "Kanlı Avcı'yı karşılamaya hazır olun. Unutmayın: O, şu an müttefikimiz. Ona saygı gösterin. Ve en önemlisi..." Gözleri, bir an bana takıldı. "...onu kışkırtmayın."
Muhafıza döndü, başını salladı. Muhafız, demir anahtarı batı kapısının kilidine soktu, çevirdi. Kapı, gıcırdayarak açıldı.
Ve o an, avludaki tüm sesler kesildi.
Batı kapısından içeri, bir silüet adım attı. Uzun boylu, geniş omuzlu, ölümcül bir sessizlik. Koyu kırmızı saçları, kanla yıkanmış gibi parlıyor, omuzlarına vahşi bir aslan yelesi gibi dökülüyordu. Üzerinde, kızıl ve siyah karışımı deri bir zırh vardı; zırhın üzerinde, gölgelerin izleri hâlâ titreşiyordu. Kollarında, bacaklarında, belinde... Her yerinde, sayısız silah kılıfı, zehir şişeleri, bıçaklar, kancalar, fırlatma yıldızları parlıyordu. Her türlü acımasız silahı, her türlü ölümcül aleti taşıyordu. Ve arkasında, gölgeler bir pelerin gibi dalgalanıyordu.
Kanlı Avcı.
Yüzü, her zamanki gibi siyah maskesiyle kapalıydı. Sadece gözleri görünüyordu. Gümüş rengi. Soğuk, hesaplı, ölümcül. Ve o gözler, avluyu baştan sona taradı. Öğrencilerin üzerinde gezinirken, birçoğu geri çekildi. Ignis, korkudan rengi atmış bir halde Demir Alev'in arkasına saklandı. Thorne, yutkundu, bakışlarını kaçırdı. Sadece Gölge Birliği'nden birkaç öğrenci, ona saygıyla başlarını eğdi.
Ve sonra, o gözler beni buldu.
Gümüş, bir an altına döndü. Sadece bir an. Sadece bana bakarken.
Ama sonra, yeniden gümüş oldu. Kanlı Avcı rolüne geri döndü.
Platforma doğru yürüdü. Her adımında, gölgeler ayaklarının altında titreşiyor, avlunun taşları hafifçe sarsılıyordu. Muhafızlar, kılıçlarını çekmek istedi; ama Wilder, elini kaldırdı, onları durdurdu.
Kanlı Avcı, platformun önünde durdu. Wilder'a baktı. Uzun, tartan bir bakış. Sonra, siyah deri eldivenli elini kaldırdı, maskesine götürdü.
Ve maskeyi çıkardı.
Avluda, toplu bir nefes kesildi.
Maskenin ardından çıkan yüz, kimsenin beklemediği bir şeydi. Fildişi beyazı bir ten; mermer heykelleri kıskandıracak kadar pürüzsüz, ama canlı, ama sıcak. Kızıl renkli saçlar; kurt saçı modeli, dağınık, vahşi, ama bir o kadar asil.
Ve gözler... Maskesizken, gümüş rengi daha da parlaktı; içlerinde, fırtınalar dönüyordu. Ama o fırtınaların ortasında, bir sükunet vardı. Tehlikeli bir sükunet.
Çenesi, keskindi; elmacık kemikleri, belirgin. İnce bir yara izi, sol kaşının üzerinden geçiyor, ona vahşi bir hava katıyordu. Ve dudakları... İnce, ama gülümsemeye yatkın. Şu an gülümsemiyordu. Ama gülümseyebileceğini, ilk kez gören herkes anlamıştı.
Bu, Kanlı Avcı değildi.
Bu, karanlık prensti.
Ama o anda, avludaki hiç kimse bunu bilmiyordu. Onlar, sadece karşılarında duran, maskesini çıkarmış bir Kanlı Avcı görüyordu. Ve o yüz, beklediklerinden tamamen farklıydı. Bir canavar değil. Bir prens. Karanlık bir prens.
"Lord Wilder," dedi Kanlı Avcı, sesi maskesiz, berrak ve derin. Avlunun en uzak köşesinden bile duyuluyordu. "İttifak şartlarını görüşmek üzere buradayım."
Wilder, bir an için şaşkınlığını gizleyemedi. Ama hemen toparladı, gülümsedi. Babacan, sıcak, hesaplı bir gülümseme. "Hoş geldiniz, Kanlı Avcı. Ya da... Size nasıl hitap etmemizi istersiniz?"
"Kanlı Avcı yeterli." Sesi, soğuktu. Ama gözleri, bir an bana kaydı. Sadece bir an. "Şimdilik."
Wilder, başını salladı. "Peki. O zaman, sizi Gözetleme Kulesi'ne davet ediyorum. Şartları orada görüşelim."
Avcı, başını hafifçe eğdi. Ama yürümeden önce, son bir kez avluyu süzdü. Gözleri, Kırık Kanatlar'ın üzerinde durdu. Ronan'ı gördü; başını hafifçe eğdi, saygıyla. Ryder'ı gördü; bir an, gölgelerle konuşur gibi baktı. Arden'ı gördü; yeşil gözlerine, bir şifacıya duyulan saygıyla baktı. Aella'yı gördü; gün doğumu renklerindeki saçlarına, hafif bir gülümsemeyle baktı.
Ve sonra, bana baktı. Gümüş gözleri, bir an altın oldu. Sadece bir an. Sonra, yeniden gümüş.
Elini kalbine götürerek, bana reverans yaptı. Bende gülerek, ellerimi kalbime koyarak reveransını aldım.
"Gümüş Anka'nın lideri," dedi, sesi herkesin duyabileceği kadar yüksek. "Müzakerelerde sizin de bulunmanızı talep ediyorum."
Wilder'ın kaşları kalktı. Ama itiraz etmedi. "Tabii ki. Bayan Arlon, lütfen bize katılın."
Başımı salladım. Ve üçümüz, Gözetleme Kulesi'ne doğru yürümeye başladık. Arkamızda, avlu uğultuya boğulmuştu.
"Gördünüz mü? Maskesini çıkardı!"
"Çok yakışıklı!"
"Yakışıklı mı? O bir katil!"
"Katil falan değil! Baksana, ne kadar asil!"
"Reina'yı çağırdı. Neden onu?"
"Çünkü o, ittifakı kuran kişi."
"Duyduğuma göre, sadece ona hesap verecekmiş."
"Ne? Yani, Kanlı Avcı, Reina Arlon'un emrinde mi?"
Fısltılar, koridorun taş duvarlarında yankılanarak arkamızdan geliyordu. Ama dönüp bakmadım. Şimdi, asıl sınav buradaydı. Gözetleme Kulesi'nde, Lord Wilder'ın karşısında, Kanlı Avcı ile.
Ve oyun, şimdi başlıyordu.
Gözetleme Kulesi'nin toplantı salonu, daha önce hiç bu kadar soğuk olmamıştı.
Lord Wilder, masanın başında oturuyordu. Kristal asası, her zamanki gibi elindeydi; kehribar rengi gözleri, karşısındaki siyah maskeli adama kilitlenmişti. Gülümsüyordu; babacan, sıcak, hesaplı. Ama gözlerinin içi, bir yılanınki kadar soğuktu.
Kanlı Avcı, masanın diğer ucunda oturuyordu. Maskesini çıkarmıştı; ama bu, onu daha az tehlikeli yapmıyordu. Tam tersine. Kızıl saçları, kurt saçı modeliyle omuzlarına dökülüyor; fildişi beyazı teni, loş ışıkta mermer gibi parlıyordu. Gümüş gözleri, Wilder'ın üzerindeydi; tartıyor, ölçüyor, bir saniye bile güvenmiyordu. Siyah deri eldivenli elleri, masanın üzerinde sakince duruyordu; ama parmaklarının hafifçe aralık olması, her an bir silaha uzanmaya hazır olduğunu gösteriyordu.
Ben, ikisinin tam ortasında oturuyordum. Arabulucu. Lider. Ve hedef tahtası.
Wilder, söze girdi. "İttifakınız, Ortaklık için büyük bir adım. Ancak, bazı şartlarımız var."
Kanlı Avcı, başını hafifçe yana eğdi. "Dinliyorum."
"Bir: Saldırılarınızı durduracaksınız. Ortaklık'a bağlı hiçbir karakola, birliğe ya da yetkiliye zarar vermeyeceksiniz."
"Karakollarınız masumlara zarar vermediği sürece, kabul."
Wilder'ın gözleri, bir an kısıldı. Ama devam etti. "İki: Ortaklık'ın düşmanlarına karşı, bizimle birlikte savaşacaksınız. Size hedef göstereceğiz, siz de onları etkisiz hale getireceksiniz."
"Masumları öldürmemi istemediğiniz sürece, kabul. Ama hedeflerinizi kendim seçerim. Yanlış bir emir verirseniz, o emri vereni hedef alırım."
Wilder'ın gülümsemesi, bir an dondu. Ama toparlandı. "Üç: Kimliğiniz gizli kalacak. Ortaklık, sizinle iş birliği yaptığını resmi olarak açıklamayacak. Gölgelerde kalacaksınız."
"Zaten hep gölgelerdeyim."
"Dört: Okulumuza karşı herhangi bir tehdit oluşturmayacaksınız. Öğrencilerime, öğretmenlerime, personelime dokunmayacaksınız."
Kanlı Avcı'nın gümüş gözleri, bir an bana kaydı. "Öğrencilerinize dokunmayacağım. Tabii onlar bana dokunmaya kalkmazsa."
Wilder, bu cevabı duyunca başını salladı. "Anlaşıldı. Şimdi, benim şartlarım bitti. Sizin şartlarınızı dinlemek istiyorum."
Kanlı Avcı, arkasına yaslandı. Gölgeler, sandalyesinin etrafında hafifçe titreşti. "Benim şartlarım basit. Bir: Sığınağıma ve içindeki her şeye dokunulmayacak. İki: Sadece lidere hesap vereceğim." Parmağıyla beni işaret etti. "Reina Arlon'a. Başka kimseye değil. Üç: Herhangi bir ihanet girişiminde, ittifak sona erer. Ve o zaman, Gümüş Çember'den daha kötü şeyler olur."
Wilder, bir an sessiz kaldı. Kehribar rengi gözleri, Kanlı Avcı'nın üzerinde gezindi; sonra bana kaydı. "Bayan Arlon, bu şartları kabul ediyor musunuz?"
"Ediyorum, Lord Wilder."
"Peki öyleyse." Wilder, ayağa kalktı. "İttifak resmileşmiştir. Kanlı Avcı, artık Gümüş Ortaklığı'nın gayri resmi müttefikidir."
Kanlı Avcı, ayağa kalkmadı. Sadece, başını hafifçe eğdi. "Anlaştık."
Odadan çıktık.
Gözetleme Kulesi'nin ağır kapıları arkamızdan kapandığında, avludaki uğultu hâlâ dinmemişti. Öğrenciler, platformun etrafında toplanmış, fısıldaşıyordu. Ama biz üçümüz –Wilder, Kanlı Avcı ve ben– koridorda yürürken, herkes sustu. Gözler, üzerimizdeydi. Özellikle de Kanlı Avcı'nın üzerinde.
Maskesiz yüzü, herkesin gördüğü bir şeydi artık. Ve o yüz, beklediklerinden çok farklıydı. Bir canavar değil. Bir prens. Karanlık bir prens.
Wilder, platforma yeniden çıktı. Kanlı Avcı, onun bir adım arkasında duruyordu; gölgeleri, avlunun taşlarına serilmiş, öğrencilerin ayaklarına kadar uzanıyordu. Ben, ikisinin tam ortasında, Gümüş Anka'nın lideri olarak duruyordum.
"Vexmere Savaş Okulu'nun değerli öğrencileri," diye başladı Wilder, sesi avluda yankılanarak. "Az önce, Kanlı Avcı ile Gümüş Ortaklığı arasında bir ittifak kurulmuştur. Bu ittifak gereğince, Kanlı Avcı, okulumuza karşı herhangi bir tehdit oluşturmayacak, Ortaklık'ın düşmanlarına karşı bizimle birlikte savaşacak ve sadece Gümüş Anka Birliği'nin liderine hesap verecektir."
Avluda bir uğultu yükseldi. Öğrenciler, birbirine bakıyor, fısıldaşıyordu.
"Sadece lidere hesap verecek mi? Yani Reina Arlon'a mı?"
"Bu ne demek? Kanlı Avcı, onun emrinde mi?"
Wilder, elini kaldırdı, sessizlik istedi. "Ancak, bu ittifak geçici bir süre için geçerlidir. Kanlı Avcı'nın sadakatini test etmek için, kendisine bir görev verilecektir. Bu görevi başarıyla tamamlarsa, ittifak kalıcı hale gelecektir."
Kanlı Avcı'nın gümüş gözleri, bir an Wilder'a kaydı. Ama hiçbir şey söylemedi. Sadece, siyah deri eldivenli parmaklarını hafifçe araladı; her an bir silaha uzanmaya hazırdı.
"Bu görev," diye devam etti Wilder, "Gümüş Anka Birliği'nin lideri Reina Arlon tarafından belirlenecektir. Görev süresince, Kanlı Avcı, onun emirlerine uymak zorundadır."
Başımı kaldırdım, Wilder'a baktım. Bu, beklemediğim bir şeydi. Görevi ben mi belirleyecektim? Kanlı Avcı, benim emirlerime mi uyacaktı? Bu, Wilder'ın oyununun bir parçası mıydı? Yoksa gerçekten bana güveniyor muydu?
Hayır. Wilder kimseye güvenmezdi. Bu, bir testti. Hem Kanlı Avcı için, hem de benim için.
"Bayan Arlon," dedi Wilder, bana dönerek. "Lütfen, görevi açıklayın."
Derin bir nefes aldım. Avludaki tüm gözler, üzerimdeydi. Aella, endişeyle bakıyordu; Ronan, yumruklarını sıkmıştı; Ryder, her zamanki sakinliğiyle izliyordu; Arden, yeşil gözlerini bana dikmişti.
Ve Kanlı Avcı...
Kanlı Avcı, gümüş gözleriyle bana bakıyordu. O gözler, bir an altın rengine döndü. Sadece bir an. Güven bana, der gibi.
"Kanlı Avcı'nın görevi," dedim, sesimi olabildiğince kontrollü tutarak, "Ortaklık'ın son zamanlarda kaybettiği birliğin izini sürmek olacak. Demirkuyu Ormanı'nın derinliklerinde, kayıp bir keşif birliği var. Onları bulacak. Ve hayatta kalanları, okula geri getirecek."
Bu, hem gerçek bir görevdi, gerçekten de kayıp bir birlik vardı, hem de Kanlı Avcı'nın sadakatini test etmek için idealdi. Eğer gerçekten iş birliği yapmak istiyorsa, bu görevi kabul ederdi. Eğer bir tuzaksa, ormanda kaybolur, bir daha geri dönmezdi.
Wilder, başını salladı. "Makul bir görev. Kanlı Avcı, kabul ediyor musunuz?"
Kanlı Avcı, bana baktı. Uzun, tartan bir bakış. Sonra, dudaklarının kenarında bir gülümseme belirdi. İnce, neredeyse görünmez. Ama oradaydı. "Kabul ediyorum," dedi, sesi avluda yankılanarak. "Liderin emirlerine uyacağım."
"Güzel," dedi Wilder. "Görev, yarın sabah başlıyor. O zamana kadar, Kanlı Avcı, okul sınırları içinde kalacak. Kendisine, konuk odalarından biri tahsis edilecektir."
Kanlı Avcı, başını hafifçe eğdi. "Kabul ediyorum. Ama bir şartım var."
Wilder'ın kaşları kalktı. "Nedir?"
"Odam, Gümüş Anka liderinin odasına yakın olacak."
Avluda bir uğultu daha yükseldi. Öğrenciler, şaşkınlıkla fısıldaşıyordu. "Ne? Neden onun odasına yakın olmak istiyor?" "Onu korumak için mi?" "Yoksa başka bir sebebi mi var?"
Wilder, bir an sessiz kaldı. Kehribar rengi gözleri, Kanlı Avcı'nın üzerinde gezindi; sonra bana kaydı. "Bayan Arlon, bu şartı kabul ediyor musunuz?"
Kalbim, deli gibi atıyordu. Kanlı Avcı, odamın yakınında olmak istiyordu. Neden? Beni korumak için mi? Yoksa... Bana yakın olmak için mi?
"Ediyorum," dedim, sesim beklediğimden daha sakin çıkarak.
"Peki öyleyse," dedi Wilder. "Toplantı bitmiştir. Dağılabilirsiniz."
Avlu, bir anda uğultuya boğuldu. Öğrenciler, gruplar halinde dağılmaya başladı; herkes, Kanlı Avcı hakkında konuşuyordu.
"Maskesiz yüzünü gördünüz mü? Çok yakışıklı!"
"Yakışıklı mı? O bir katil!"
"Ama Reina'ya nasıl baktığını gördünüz mü? Gözleri altın rengine döndü!"
"Saçmalama, altın falan olmadı."
"Oldu! Yemin ederim, oldu!"
Kırık Kanatlar, her zamanki gibi yanımda bitti. Aella, koluma girdi; gözleri, heyecanla parlıyordu. "Reina! Kanlı Avcı, senin emrinde! Bu inanılmaz!"
"İnanılmaz değil, tehlikeli," dedi Ronan, dişlerini sıkarak. "Herif, odasının senin odana yakın olmasını istedi. Ne demek bu? Seni izlemek mi istiyor?"
"Belki de onu korumak istiyordur," dedi Ryder, sakin bir sesle. "Sonuçta, Reina Gümüş Anka'nın lideri. Ve liderler, her zaman hedeftir."
"Beni korumak için burada değil," dedim, sessizce. "En azından, sadece bunun için değil."
Aella, gözlerini kıstı. "Aşk Perisi sezgilerim, şu an çığlık atıyor. O adam, sana bir şey hissediyor. Ve bu, sadece ittifak değil."
"Aella..."
"Ne? Gerçeği söylüyorum!"
Arden, sessizce elindeki bitkiyi okşadı. "Bitkiler, onun niyetinin kötü olmadığını söylüyor. Ama aynı zamanda, çok karanlık bir enerjisi var. Sanki iki ayrı varlık, aynı bedende yaşıyor."
"İki ayrı varlık mı?" diye tekrarladım, düşünceli bir şekilde.
"Evet. Biri, korumacı. Diğeri... Yıkıcı. Ve ikisi de, seninle ilgili."
Bu sözler, zihnimde yankılandı. Kanlı Avcı'nın iki yüzü. Bir yanda, bana notlar yazan, tılsımlar gönderen, nilüfer özü getiren, "Buz Yıldızı" diyen adam. Diğer yanda, karakolları tek başına yerle bir eden, gölgeleriyle askerleri boğan, Solaris'in elini koparan katil. İkisi de aynı kişiydi. Ve ikisi de, benimle ilgiliydi.
"Her neyse," dedi Ronan, konuyu değiştirerek. "Bu gece, gizli geçitte toplanalım. Kanlı Avcı hakkında konuşmamız gereken çok şey var."
"Haklısın," dedim. "Akşam, her zamanki saatte."
Ve dağıldık.
⚔️⚔️⚔️⚔️⚔️
Akşam, Vexmere'in üzerine yavaşça çöktü. Gökyüzü, laciverde döndü; yıldızlar, birer birer belirdi. Ve ben, odamda, pencerenin önünde oturmuş, avluyu izliyordum.
Kanlı Avcı, okuldaydı. Şu an, koridorun sonundaki konuk odasında, gölgeleriyle birlikte oturuyordu. Ve bu düşünce, kalbimin normalden daha hızlı atmasına neden oluyordu.
Kuzgun, her zamanki gibi saçlarımın arasındaki yuvasında uyukluyordu. Heatt, komodinin üzerinde, minik kanatlarını düzeltiyordu. İkisi de sessizdi; ama aralarındaki rekabet, hâlâ hissediliyordu.
"Onu düşünüyorsun," dedi Heatt, minik sesiyle.
"Hayır, düşünmüyorum."
"Yalan söylüyorsun. Ateş elementin, kalp atışlarını hızlandırıyor. Ve bu, sadece onu düşündüğünde oluyor."
Kuzgun, gözlerini açmadan homurdandı. "Anka kuşu haklı. Kalbin, davul gibi atıyor."
"İkiniz de susun."
"Ama gerçeği söylüyoruz."
"Gerçek, can sıkıcı olabilir."
Tam o sırada kapı çalındı. Bu sefer, Aella'nın neşeli tıklatması değildi. Daha ağır, daha kontrollü. Ronan.
"Girin."
Kapı açıldı. Ronan, her zamanki gibi kapıda duruyordu; ama bu sefer, yanında Ryder, Arden ve Aella da vardı. Hepsi, gizli geçitte toplanmak için hazırdı.
"Hazır mısın, okçu?" diye sordu Ronan, sesi her zamankinden daha ciddiydi.
"Hazırım," dedim, ayağa kalkarken.
Heatt, omzuma kondu; kuzgun, saçlarımın arasından çıktı, pencerenin kenarına kondu. "Ben burada kalacağım," dedi kuzgun. "Kanlı Avcı'yı izleyeceğim."
"O, müttefikimiz," dedim.
"O, her şey olabilir. Ve ben, sana göz kulak olacağım."
Heatt, minik kanatlarını çırptı. "Ben de onunla geleceğim. Ateş elementi, gölgelere karşı iyi bir kalkandır. Ve merak etme, beni hiç kimse göremez."
Kuzgun, Heatt'e baktı. Uzun, tartan bir bakış. Sonra, gagasını şaklattı. "Onu koru."
"Her zaman."
Ve böylece, Kırık Kanatlar olarak gizli geçide doğru yola çıktık.
Gizli geçit, her zamanki gibi sıcak ve davetkârdı. Meşaleler, kendiliğinden yandı; yuvarlak masa, beş sandalye, tavandaki yıldızlar. Ama bu gece, atmosfer farklıydı. Gergin. Beklenti dolu.
Hepimiz sandalyelerimize oturduk. Aella, her zamanki gibi börek getirmişti; ama bu sefer, kimse yemiyordu.
"Konuşmamız gereken çok şey var," diye başladı Ronan, kollarını kavuşturarak. "Öncelikle, Kanlı Avcı burada. Okulda. Ve bu, hepimiz için bir risk."
"Risk mi, fırsat mı?" diye sordu Ryder, sakin bir sesle. "O, Ortaklık'ın en büyük düşmanı. Ve şimdi, bizim müttefikimiz. Bu, Ortaklık'a karşı kullanabileceğimiz bir koz."
"Eğer bize ihanet etmezse."
"Bize ihanet etmesi için bir sebep yok. En azından şimdilik."
"Peki ya Reina?" Aella, bana döndü. "Kanlı Avcı, sana karşı... Farklı. Bunu hepimiz gördük. Maskesini çıkardı, reverans yaptı, odasının senin odana yakın olmasını istedi. Ne düşünüyorsun?"
Derin bir nefes aldım. "Bilmiyorum. Ama onunla ilgili hissettiğim bir şey var. Sanki... Sanki onu tanıyorum. Çok eskiden."
"K.A.," dedi Arden, sessizce. "Kanlı Avcı, K.A. ile aynı kişi. Ve K.A., sana notlar gönderiyordu. 'Seni buldum' diyordu. 'Bir daha kaybetmeyeceğim' diyordu."
"Evet," dedim. "Ve bu, onu daha da gizemli kılıyor."
Ryder, parmaklarını masaya vurdu; ritmik, yavaş, düşünceli bir hareket. "Bence, Kanlı Avcı'nın kim olduğunu bulmalıyız. Gerçek adını. Geçmişini. Ve neden sana bu kadar bağlı olduğunu."
"Nasıl bulacağız?" diye sordu Ronan.
"Efsaneler Kitabı," dedi Arden. "Keina, Kanlı Avcı'nın kitaptan kaçtığını söylemişti. Ama belki de, kitapta hâlâ onunla ilgili bir şeyler vardır. Sadece, bakmayı bilmiyoruzdur."
"Yarın, Keina ile konuşurum," dedim. "Ama şimdi, asıl mesele şu: Kanlı Avcı'ya güveniyor musunuz? Onunla birlikte savaşabilir miyiz?"
Aella, elini masaya koydu. "Ben güveniyorum. Aşk Perisi sezgilerim, onun kalbinde saf bir niyet olduğunu söylüyor. En azından, sana karşı."
"Ben güvenmiyorum," dedi Ronan. "Ama sen güveniyorsan, ben de peşinden gelirim."
"Ben de aynı," dedi Ryder. "Şimdilik, temkinli bir güven."
Arden, yeşil gözlerini bana dikti. "Bitkiler, onun tehlikeli olduğunu söylüyor. Ama aynı zamanda, sadık olduğunu da. İkisi aynı anda doğru olabilir."
"O zaman," dedim, ayağa kalkarak, "Kanlı Avcı'ya bir şans veriyoruz. Ama gözümüz üzerinde olacak. Ve eğer bize ihanet ederse..."
"O zaman, ben onu hallederim," diye tamamladı Ronan, dişlerini sıkarak.
Aella, sonunda bir börek aldı, ısırdı. "Bence, ihanet etmeyecek. O adam, sana deli gibi aşık, Reina."
"AELLA!"
"Ne? Gerçeği söylüyorum! Gözleri altın rengine dönüyor! Sadece sana bakarken! Bu, aşk değilse nedir?"
Ryder, hafifçe gülümsedi. "Aella'nın Aşk Perisi sezgileri, genelde yanılmaz."
"Teşekkür ederim, Ryder!"
"Bu, onları daha az rahatsız edici yapmıyor."
"Ama doğru olduklarını kabul ettin!"
Tartışma, bir süre daha devam etti. Ama sonunda, beşimiz de aynı noktada birleştik: Kanlı Avcı'ya bir şans verecektik. Ama tetikte olacaktık. Ve her şeyden önce, birbirimize güvenecektik.
Gizli geçitten çıktığımızda, gece yarısını geçmişti. Koridorlar sessizdi; sadece meşalelerin cılız ışığı, taş duvarlarda titreşiyordu. Ronan ve Ryder, her zamanki gibi kız yurdunun girişine kadar bize eşlik etti.
"Yarın, görev başlıyor," dedi Ronan. "Kanlı Avcı ile birlikte ormana gideceksin."
"Evet."
"Yalnız gitme."
"Gümüş Anka Birliği olarak gideceğiz. Thorne, Glade ve ben."
Ronan'ın çenesi kasıldı. "Thorne. O yılan."
"Onunla başa çıkabilirim."
"Biliyorum. Ama yine de... Dikkatli ol." Durdu, gözlerini bana dikti. "Ve eğer Kanlı Avcı sana bir zarar verirse..."
"Vermez."
"Nereden biliyorsun?"
"Çünkü," dedim, gülümseyerek, "K.A., bana 'seni bir daha kaybetmeyeceğim' dedi. Ve şimdiye kadar, sözünü tuttu."
Ronan, bir an sessiz kaldı. Sonra, başını salladı. "Peki, okçu. Sana güveniyorum."
"Teşekkür ederim, kurt."
Ayrıldık. Odama döndüğümde, kuzgun pencerenin kenarında, Heatt ise komodinin üzerinde beni bekliyordu. İkisi de uyanıktı.
"Toplantı nasıldı?" diye sordu Heatt.
"İyiydi. Kanlı Avcı'ya bir şans vermeye karar verdik."
Kuzgun, gagasını şaklattı. "Akıllıca."
"Sen ne düşünüyorsun? Ona güveniyor musun?"
Kuzgun, bir an sessiz kaldı. Sonra, zümrüt yeşili gözlerini bana dikti. "O, benim efendim. Ve ben, onun kalbini bilirim. O kalp, senin için atıyor. Başka hiçbir şey için değil."
Cevap veremedim. Sadece, yatağa uzandım, gözlerimi kapattım. Ve yarını düşündüm. Kanlı Avcı ile birlikte ormana gidecektik. Ve bu, onunla ilk gerçek görevimiz olacaktı.
Uykuya dalarken, zihnimde onun sesi yankılandı.
"Senin için. Sadece senin için."
⚔️⚔️⚔️⚔️⚔️⚔️
Sabah güneşi, Vexmere'in doğu kulesine vurduğunda, ben uyanamamıştım.
Hayır, bu mecazi bir anlatım değildi. Gerçekten uyanamamıştım. Gözlerimi açmıştım, ama hiçbir şey görmüyordum. Sadece karanlık. Her yerde karanlık.
Bir an, Gümüş Çember'deki o anın geri geldiğini sandım.
Rünlerin ışığı, tenimi yakmış, gözlerimi kör etmişti. Nilüfer özü iyileştirmişti; ama belki de geçiciydi? Belki de yeniden...
Hayır. Bu farklıydı.
Gözlerimi kırpıştırdım. Şekiller, yavaşça belirmeye başladı. Bulanık, titrek, belirsiz. Ama oradaydılar. Demek ki kör olmamıştım. Sadece... gözlerim, alışık olduğundan daha yavaş adapte oluyordu. Albinizm. Sabah güneşi, pencereden içeri doluyor, gözlerime bir bıçak gibi saplanıyordu. Göz kapaklarım, istemsizce kısıldı; irislerim, ışığı reddediyordu.
Pencereye baktım. Kalın perdeler, aralık kalmıştı. Ve o aralıktan süzülen güneş ışığı, doğrudan yüzüme vuruyordu.
"Perde..." diye fısıldadım, elimi siper ederek.
Kuzgun, anında harekete geçti. Kanatlarını çırptı, pencereye uçtu, gagasıyla perdeyi çekti. Kalın kadife, güneş ışığını yuttu; oda, loş ve güvenli bir sığınağa dönüştü.
"Teşekkür ederim," dedim, gözlerimi ovuşturarak.
Kuzgun, omzuma kondu. "Güneş, bugün çok güçlü. Dışarı çıkmamalısın."
"Çıkmak zorundayım. Görev var."
"O zaman, seni gölgelerde tutarım."
Heatt, komodinin üzerinde kanatlarını gerdi. "Ben de ateş aurasıyla güneşi dengeleyebilirim. Ama bu, bütün gün sürmez. Birkaç saat, en fazla."
"Yeterli olur," dedim, yataktan kalkarken. "En azından, ormana varana kadar."
Üniformamı giydim. Gümüş Anka'nın pelerini, omuzlarıma oturdu; altın ve gümüş karışımı astar, loş ışıkta hafifçe parladı. Ay Işığı'nı elime aldım; yayım, her zamanki gibi serin ve tanıdıktı. Heatt'i broş formunda pelerinime taktım; kuzgunu ise her zamanki gibi omzuma aldım.
Bugün, Thorne ve Glade de olacaktı.
Ve en önemlisi, Kanlı Avcı.
Batı kapısına vardığımda, Thorne ve Glade çoktan oradaydı. Thorne, her zamanki gibi kusursuz görünüyordu; Mor Yıldız'ın pelerini, rüzgârda dalgalanıyordu. Glade, her zamanki gibi sessizdi; buz mavisi gözleri, ufka dikilmişti.
Ve Kanlı Avcı... O, kapının gölgesinde duruyordu. Sırtı, duvara yaslanmıştı; kollarını kavuşturmuş, bekliyordu. Kızıl saçları, bu sabah daha da koyuydu; neredeyse siyah. Üzerinde, her zamanki siyah deri zırhı; belinde, sayısız silah. Ama bu sefer, maskesi yoktu.
Yüzü, açıktı. Ve güneş ışığı, fildişi beyazı tenine vuruyordu. Gözleri, gümüş rengiydi; ama beni gördüğünde, bir an altına döndü.
Elini kalbine götürüp, bana reverans etti.
Gülümsedim.
"Lider," dedi, sesi her zamanki gibi kontrollü. Ama bu sefer, altında bir sıcaklık vardı. "Hazırım."
"Ben de," dedim, kapıya yürürken.
Ama kapıya adımımı attığım an, güneş ışığı yüzüme bir yumruk gibi çarptı. Gözlerim, anında kısıldı; ellerim, istemsizce yüzüme siper oldu. Tenim, kaşınmaya başladı; Arden'ın güneş kalkanı, birkaç saat önce sürdüğüm halde, bu kadar yoğun ışıkta yetersiz kalıyordu.
Thorne, sırıttı. "Ne oldu, lider? Güneşe dayanamıyor musun?"
Cevap veremedim. Çünkü o an, Kanlı Avcı hareket etti.
Bir adımda yanıma geldi. Gölgeleri, anında etrafımda bir kubbe gibi yükseldi; güneş ışığını kesen, serin bir karanlık. Siyah deri eldivenli eli, elimin üzerine kapandı; hafifçe, koruyucu bir şekilde.
"Benimle kal," dedi, sesi alçak ama net. "Gölgelerim, seni güneşten korur."
"Teşekkür ederim," diye fısıldadım.
Thorne'un sırıtışı dondu. Glade, buz mavisi gözlerini bize dikti; ifadesiz, okunaksız. Ama bir şey söylemedi.
"Yürüyelim," dedi Kanlı Avcı, sesi yeniden soğuk ve otoriter. "Orman, bizi bekliyor."
Ve yürümeye başladık. Kanlı Avcı, bir adım önümde; gölgeleri, etrafımda bir kalkan gibi. Güneş ışığı, bana ulaşamıyordu; sadece serin bir karanlık ve onun varlığı vardı.
Geçen sefer geldiğimizde, her şey farklıydı. Şimdi, bir de Kanlı Avcı vardı. Ve işler, daha da karmaşıktı.
Bir süre sessizce yürüdükten sonra Kanlı Avcı aniden durdu.
"Durun," dedi, elini kaldırarak.
Thorne, kılıcını çekti. "Ne oldu? Askerler mi?"
"Hayır. Daha kötüsü."
"Ne olabilir askerlerden daha kötü?"
Kanlı Avcı, cevap vermedi. Sadece, gözlerini ağaçların arasına dikti. Ve o an, ormanın derinliklerinden bir ses geldi. Alçak, hırıltılı, tehlikeli.
Kurt uluması. Ama sıradan bir kurt değil. Çok daha büyük. Çok daha vahşi.
"Gölge kurtları," dedi Kanlı Avcı, sessizce. "Morvath'tan kaçmışlar. Ve açlar."
Ağaçların arasından, üç çift kırmızı göz parladı. Ve sonra, yaratıklar ortaya çıktı. Devasa, siyah tüylü, ağızlarından gölge damlayan kurtlar. Gözleri, ateş gibi parlıyordu; pençeleri, toprağı eşeliyordu.
"Bunlar da ne?" diye bağırdı Thorne, kılıcını kaldırarak.
"Gölge kurtları," dedi Kanlı Avcı, iki kılıcını çekerken. "Ve onları durdurmanın tek yolu..."
Kurtlardan biri, üzerime atladı. Ama Kanlı Avcı, bir gölgeden daha hızlıydı. Kılıcı, kurdun boğazına saplandı; yaratık, bir çığlık atarak gölgelere karıştı, yok oldu.
"...onları gölgelere geri göndermek."
Diğer iki kurt, aynı anda saldırdı. Thorne, birini karşıladı; kılıcıyla kurdun pençesini savuşturdu, ama yaratık, onu yere sermek üzereydi. Glade, buz elementini kullandı; kurdun ayaklarını yere dondurdu, Thorne'a zaman kazandırdı.
Ve ben... Ben, Ay Işığı'nı kaldırdım. Bir ok, kirişe yerleşti. Ama gölge kurtları, sıradan oklarla ölmezdi. Gölge elementimi kullanmam gerekiyordu. Derin bir nefes aldım, gölge elementimi okun ucuna aktardım. Ok, siyah bir alevle kaplandı.
Ve bıraktım.
Ok, havayı yardı, üçüncü kurdun tam gözlerinin arasına saplandı. Yaratık, bir an dondu; sonra, gölgelere karıştı, yok oldu.
Son kurt, Thorne ve Glade'in ortak saldırısıyla etkisiz hale getirildi. Orman, yeniden sessizliğe gömüldü.
Thorne, nefes nefeseydi. "Bu da neydi böyle?"
"Gölge kurtları," dedi Kanlı Avcı, kılıçlarını temizlerken. "Morvath sınırından kaçmışlar. Ama burada olmamaları gerekirdi. Birileri, onları bilerek serbest bırakmış."
"Kim?"
"Bilmiyorum. Ama öğreneceğim." Kılıçlarını kınlarına soktu, bana döndü. "İyi misin?"
"İyiyim," dedim, yayımı indirirken. "Teşekkür ederim."
"Teşekkür etme. Sadece işimi yapıyorum." Ama gözleri, bir an altın rengine döndü. Sadece bir an.
Thorne, bizi izliyordu. Gözlerinde, şüphe ve kıskançlık karışımı bir ifade vardı. "Siz ikiniz... Aranızda bir şey var."
"Biz sadece müttefikiz," dedim, sesimi olabildiğince sakin tutarak.
"Öyle mi? Peki neden o adam, sadece sana bakarken gözleri altın rengine dönüyor?"
Kanlı Avcı, Thorne'a döndü. Gümüş gözleri, soğuk ve tehlikeliydi. "Bu, seni ilgilendirmez, küçük lord."
"Beni ilgilendirir. Çünkü o, benim liderim. Ve eğer ona bir şey olursa..."
"Ona bir şey olmayacak." Kanlı Avcı'nın sesi, bir kırbaç gibi şakladı. "Çünkü ben, onu koruyorum. Senin yapamadığın şeyi."
Thorne'un yüzü kızardı. Ama cevap veremedi.
Glade, sessizce araya girdi. "Devam etmeliyiz. Kayıp birlik, bizi bekliyor."
"Haklısın," dedim. "Hadi gidelim."
Ve yürümeye devam ettik. Ama bu sefer, Kanlı Avcı daha da yakınımdaydı. Gölgeleri, etrafımda bir kalkan gibi duruyordu. Ve Thorne'un bakışları, sırtımda bir bıçak gibi hissediliyordu.
Sanki her an sırtıma bir hançer batacakmış gibi bir his vardı içimde.
O an kafamın içinde mi bilinmez yine bir ses yankılandı. Ne Kanlı Avcı'ya aitti ne de kütüphanedeki gizli buluşmada ortaya çıkan o gölgeye aitti.
Bu...
Sanki bir Tanrı'nın sesiydi.
"Ölüm'den çok uzaklaştın, Realix Vârisi..."
