Sabah güneşi, Vexmere'in doğu kulesine vurduğunda, ben çoktan uyanıktım. Ama bu sefer, ne bir kabustan ne de bir çığlıktan. Sagece... Komodinin üzerinde duran beyaz anka kuşu broşundan gelen hafif bir sıcaklıkla.
Heatt.
Dün gece, onu komodine bırakmıştım. Ama bu sabah, broş formunda değildi. Minik anka kuşu, komodinin üzerinde oturmuş, kanatlarını düzeltiyor, altın rengi gözleriyle beni izliyordu.
Üzerinde, hafif bir ateş aurası titreşiyordu; sıcak, ama yakıcı değil. Tıpkı bir şöminenin karşısında oturmak gibi.
"Günaydın, Reina," dedi Heatt, kristal çanları andıran sesiyle. "İyi uyudun mu?"
"Hayır," dedim, yatakta doğrulurken. "Bir anka kuşu, bütün gece komodinimde ateş aurası yaydı. Biraz dikkat dağıtıcıydı."
"Özür dilerim. Alışmaya çalışıyorum. Burası, alıştığım mağaralardan biraz daha... Küçük."
Tam o sırada, saçlarımın arasındaki yuvasından bir homurtu yükseldi. Kuzgun, başını tüylerimin arasından çıkardı, zümrüt yeşili gözlerini Heatt'e dikti. Gagasını araladı, tısladı.
"O şey hâlâ burada mı?"
"Heatt, bir 'şey' değil," dedim, kuzgunu okşayarak. "O benim... şey... Kadim Parçam."
"Kadim Parça." Kuzgun, gagasını şaklattı. "Ben de senin gölgenim. Ama beni komodine koymuyorsun."
"Sen saçlarımda uyuyorsun!"
"Bu farklı."
Heatt, minik kanatlarını çırptı, havalandı, kuzgunun karşısına kondu. "Sen kıskanıyorsun," dedi, altın gözlerini kuzgunun zümrüt yeşili gözlerine dikerek.
"Ben kıskanmam. Ben korurum."
"Ben de korurum."
"Sen daha dün geldin."
"Sen de bir aydır buradasın. İkimiz de yeniyiz."
"Ben daha eskiyim."
"Bir ay, Kadim Parça için bir saniyedir."
Kuzgun, cevap veremedi. Sadece tüylerini kabarttı, arkasını döndü ve pencerenin kenarına kondu. Ama zümrüt yeşili gözleri, hâlâ Heatt'in üzerindeydi.
"Harika," diye mırıldandım. "İki doğaüstü varlık arasında kaldım. Tam da ihtiyacım olan şey."
Tam o sırada kapı çalındı. Sert, resmi bir tıklatma. Aella değildi; o, kapıyı çalmadan dalardı. Ronan da değildi; o, daha yumuşak vururdu.
"Girin."
Kapı açıldı. İçeri, Leydi Keina girdi. Bileklerindeki gümüş kelepçeler, sabah ışığında parlıyordu. Yüzü, her zamanki gibi ifadesizdi; ama gözlerinde, bir aciliyet vardı.
"Reina Arlon," dedi, sesi kontrollü ama hızlı. "Lord Wilder, Gümüş Anka Birliği'ni acil toplantıya çağırıyor. Hemen Gözetleme Kulesi'ne gelmelisin."
"Neden? Ne oldu?"
Keina, bir an tereddüt etti. Gözleri, komodinin üzerindeki Heatt'e kaydı; onu görebiliyordu. "Kanlı Avcı," dedi, sessizce. "Wilder, onunla ilgili bir görev verecek."
Heatt, minik kanatlarını çırptı, omzuma kondu. "Gitmelisin," dedi, kulağıma fısıldayarak. "Bu önemli."
Kuzgun, pencerenin kenarından homurdandı. "Ona güvenme."
"İkinize de güveniyorum," dedim, ayağa kalkarken. "Şimdi susun da giyineyim."
Giyindikten sonra odadan çıktım. Anlaşılan bugün, Kırık Kanatlar bir araya gelemeyecekti.
Yemekhaneye hiç uğramadım. Zaten midem bulanıyordu.
Gözetleme Kulesi'nin toplantı salonu, daha önce hiç görmediğim bir yerdi. Kulenin tam kalbinde, yuvarlak, geniş bir oda. Duvarlar, Gümüş Anka'nın amblemiyle süslenmişti: küllerinden doğan, altın ve gümüş tüylü bir anka kuşu.
Ortada, yuvarlak bir masa; masanın etrafında, on beş sandalye. Ama şimdilik, sadece üçü doluydu.
Thorne Vexmere, masanın sol tarafında oturuyordu. Kollarını kavuşturmuş, gözlerini bana dikmişti. Sırıtışı, her zamanki gibi zehirliydi; ama bu sefer, altında bir gerginlik vardı. Belli ki liderliğin bende olması, hâlâ hazmedemediği bir şeydi.
Glade Frost, masanın sağ tarafında oturuyordu. Buz mavisi saçları, omuzlarına dökülmüştü; soluk mavi gözleri, boşluğa bakıyordu. Yüzü, her zamanki gibi ifadesizdi. Ne gergin, ne heyecanlı, ne de meraklı. Sadece buz. Tıpkı elementi gibi.
Ben, masanın başına oturdum. Lider olarak. Bu, garip bir histi. Daha birkaç hafta önce, kara listedeki kızdım. Şimdi ise Vexmere'in en özel birliğinin lideriydim. Lord Wilder'ın oyununda bir piyon. Ya da belki, bir vezir.
Wilder, masanın diğer ucunda, ayakta duruyordu. Kristal asası, her zamanki gibi elindeydi; kehribar rengi gözleri, tek tek hepimizi süzdü. Arkasında, Leydi Keina duruyordu; bileklerindeki kelepçeler, loş ışıkta parlıyordu.
"Gümüş Anka Birliği'nin ilk toplantısına hoş geldiniz," dedi Wilder, sesi her zamanki gibi kontrollü. "Bugün, size önemli bir görev vereceğim. Bu görev, sadece sizin gibi üstün yetenekli öğrencilerin üstesinden gelebileceği türden."
Thorne, öne doğru eğildi. "Nedir bu görev, Lord Wilder?"
Wilder, kristal küresine dokundu. Kürenin içinde, bir görüntü belirdi: Kanlı Avcı'nın silüeti. Siyah pelerin, gümüş gözler, gölgelere karışan bir hayalet.
"Kanlı Avcı," dedi Wilder. "Hepiniz onu duydunuz. Ortaklık'ın en büyük düşmanı. Ama aynı zamanda, Ortaklık'ın kontrol edemediği tek güç."
Glade'in kaşları, hafifçe kalktı. Bu, ondan gördüğüm ilk duygusal tepkiydi.
"Ve siz," diye devam etti Wilder, "onunla ittifak kuracaksınız."
Dondum. Kulaklarım yanlış mı duymuştu? Karakolları tek başına yok eden o avcıyla ittifak mı kuracaktık?
Bu ne saçma bir sistemdi?!
Sessizlik. Thorne'un sırıtışı dondu. Glade'in gözleri, bir an bana kaydı. Ve ben... Ben, duyduklarıma inanamıyordum.
"İttifak mı?" Thorne'un sesi, şaşkınlık ve öfke karışımıydı. "Onunla ittifak mı kuracağız? O, bir katil! Karakolları yerle bir eden, askerlerimizi öldüren biri!"
"Evet," dedi Wilder, sakin bir sesle. "Ve işte tam da bu yüzden, onunla ittifak kurmamız gerekiyor."
"Ama neden?"
Wilder, Thorne'a döndü. Kehribar rengi gözleri, bir an soğuk bir şekilde parladı. "Çünkü Bay Vexmere, düşmanınızı yok edemiyorsanız, onu kontrol edersiniz. Kanlı Avcı, şu ana kadar Ortaklık'ın tüm saldırılarından sağ kurtuldu. Onu öldürmeye çalışmak, kaynak israfıdır. Ama onu yanımıza çekersek... diyarların en güçlü silahına sahip oluruz."
"Ya kabul etmezse?"
"O zaman, en azından nerede olduğunu, ne yaptığını, ne planladığını öğreniriz. İttifak teklifi, aynı zamanda bir keşif görevidir."
Thorne, dişlerini sıktı. Belli ki bu fikir, hoşuna gitmemişti. Ama Wilder'ın karşısında, itiraz edecek gücü yoktu.
"Peki," dedi Glade, buz gibi bir sesle. "Bu ittifakı nasıl kuracağız? Kanlı Avcı'yı nerede bulacağız?"
Wilder, kristal küresine tekrar dokundu. Görüntü değişti; Demirkuyu Ormanı'nın derinliklerinde, terk edilmiş bir gözetleme kulesi belirdi. "İstihbaratımıza göre, Kanlı Avcı'nın sığınağı bu bölgede. Tam yerini bilmiyoruz. Ama siz, onu bulacaksınız."
"Ve sonra?" diye sordum, ilk kez konuşarak.
Wilder, bana döndü. Kehribar rengi gözleri, bir an üzerimde kaldı. "Ve sonra, Bayan Arlon, ona bir teklif sunacaksınız. Ortaklık adına. Eğer kabul ederse, ona dokunulmayacak. Hatta, ona kaynak sağlayacağız. Eğer reddederse..." Durdu, gülümsedi. "...en azından, yüzünü görmüş olursunuz."
"Yüzünü mü? Kimse Kanlı Avcı'nın yüzünü görmedi."
"O zaman, bu görevde bir ilki başarırsınız."
Wilder, asasını yere vurdu. Ses, toplantı salonunda yankılandı. "Göreviniz, yarın sabah başlıyor. Hazırlanın. Ve unutmayın: Bu görev, Gümüş Anka Birliği'nin ilk sınavıdır. Başarırsanız, diyarların kaderini değiştirebilirsiniz. Başaramazsanız..." Gözleri, bir an bana takıldı. "...Gümüş Çember'den daha kötü şeyler var."
Tehdit. İnce, üstü kapalı, ama net bir tehdit.
Toplantı bitti. Thorne, homurdanarak çıktı; Glade, sessizce onu takip etti. Ben, tam kapıya yönelecekken, Wilder'ın sesi arkamdan duyuldu.
"Bayan Arlon. Bir dakika."
Durdum, döndüm.
"Bu görev, sizin için özellikle önemli," dedi Wilder, sessizce. "Kanlı Avcı, gölge elementine sahip. Siz de öyle. Belki de... ortak bir nokta bulabilirsiniz."
Cevap vermedim. Kapıyı açtım, çıktım.
Ama zihnim, hâlâ Wilder'ın sözleriyle doluydu. "Ortak bir nokta." Kanlı Avcı'nın bana "Buz Yıldızı" dediğini, nilüfer özü gönderdiğini, gölgeleriyle beni izlediğini bilmiyordu. Ama bir şeylerden şüpheleniyordu. Ve bu görev, o şüpheyi doğrulamak için bir tuzaktı.
Koridorda yürürken, Heatt omzumda belirdi. "Bu bir tuzak," dedi, minik sesiyle.
"Biliyorum."
"Ne yapacaksın?"
"Bilmiyorum."
Kuzgun, pencereden içeri süzüldü, omzuma kondu. "Ona güvenme," dedi, kastettiği Wilder'dı. "Ama Kanlı Avcı'ya da güvenme. Henüz değil."
"Kime güveneyim peki?"
"Bana," dedi Heatt.
"Bana," dedi kuzgun.
İkisi aynı anda konuşmuştu. Sonra birbirlerine baktılar; biri altın, diğeri zümrüt yeşili gözlerle.
"Harika," diye mırıldandım. "İki doğaüstü varlık arasında kaldım. Ve şimdi bir de Kanlı Avcı'yla ittifak kurmam gerekiyor."
Yürümeye devam ettim. Çünkü başka seçeneğim yoktu.
Öğleden sonra güneşi, Vexmere'in batı kapısına vurduğunda, üçümüz çoktan oradaydık. Aella, rüzgâr sürücü aracı hazırlamıştı; ama bu sefer, araçta sadece üç kişilik yer vardı. Kırık Kanatlar'ın geri kalanı –Ronan, Ryder, Arden– bu görevde yoktu. Wilder'ın emriyle, bu kez sadece Gümüş Anka Birliği görev alacaktı.
Thorne, pelerinini düzeltirken sırıtıyordu. "Ne oldu, Arlon? Kurt prensin olmadan korkuyor musun?"
"Hayır," dedim, araca binerken. "Sadece seninle aynı araçta olmaktan rahatsızım."
Thorne'un sırıtışı dondu. Glade, her zamanki gibi sessizce araca bindi, arka koltuğa yerleşti. Aella, pilot koltuğunda son kontrolleri yapıyordu; ama yüzü, her zamanki neşesinden yoksundu. Beni yalnız göndermek istememişti. Ama Wilder'ın emirleri netti.
"İletişim kristalini unutma," dedi Aella, elime minik, mavi bir taş tutuştururken. "Bir şey olursa, hemen ara. Ve..." Gözleri, Thorne'a kaydı. "...dikkatli ol."
"Dikkatli olacağım."
Motor çalıştı. Kanatlar, rüzgârı yakaladı. Ve araç, havalandı.
Kanlı Avcı'nın sığınağına ikinci gidişimdi. Ama bu sefer, yanımda dostlarım değil, Thorne Vexmere ve Glade Frost vardı. Biri, beni yok etmek için fırsat kolluyordu; diğeri ise sessizliğiyle ne düşündüğü belli olmayan bir bilinmezdi.
Orman, her zamanki gibi sessizdi. Ağaçlar, rüzgârda hafifçe sallanıyor; yapraklar, fısıltılar taşıyordu. Ama bu sefer, ormanın derinliklerinde bir hareket vardı. Gölgeler, bizi izliyordu.
"Bu taraftan," dedim, sığınağa giden patikayı işaret ederek.
Thorne, kılıcını çekmiş, etrafı tarıyordu. "Burada olduğunu nereden biliyorsun?"
"Bilmiyorum. Sadece... hissediyorum."
"Hissediyormuş." Thorne, alaycı bir sesle homurdandı. "Harika. Liderimiz hisleriyle hareket ediyor."
Glade, sessizce yürümeye devam etti. Buz mavisi gözleri, ağaçların arasındaki gölgelere kilitlenmişti. O da bir şeyler hissediyordu. Ama ne olduğunu söylemiyordu.
Sığınağın girişine vardığımızda, yosun kaplı kaya duvar olduğu gibi duruyordu. Ama bu sefer, duvarın önünde biri vardı.
Kanlı Avcı.
Yerde, siyah bir minderde bağdaş kurmuştu. Sırtı bize dönüktü; saçları, bu kez siyah ve kızıl karışıktı; omuzlarına dökülen teller, ormanın loş ışığında kan ve gece gibi parlıyordu. Üzerinde, siyah hafif deri zırhı vardı; kolları çıplaktı, kasları meditasyonun verdiği dinginlikle gevşemiş ama her an harekete geçmeye hazırdı. Pelerini, yanında katlanmış duruyordu; üzerinde, gölgelerin izleri hâlâ titreşiyordu. Altında, bol siyah bir pantolon; ayaklarında, deri çizmeler. Ve duvarlarda... Duvarlarda, her türden silah asılıydı. Kılıçlar, bıçaklar, kancalar, fırlatma yıldızları, zehir şişeleri. Bazıları kanla lekeli, bazıları henüz kullanılmamış. Hepsi, bir elin emrine hazır bekliyordu.
Meditasyon yapıyordu. Gözleri kapalı, nefesi düzenli, bedeni hareketsiz. Ama gölgeler, onun etrafında dönüyordu; tıpkı sadık köpekler gibi. Bizi fark ettiğini biliyordum. Her şeyi fark ederdi.
Thorne, kılıcını kavradı, bir adım öne çıktı. "Kanlı Avcı," dedi, sesi olabildiğince otoriter. "Lord Wilder'ın emriyle–"
Cümlesini tamamlayamadı.
Çünkü o an, duvardan kendiliğinden bir şey fırladı. Kan kırmızısı, titreşen, ölümcül bir lazer kılıcı. Havada bir yay çizdi, Thorne'u es geçti, Glade'in buz kalkanını sıyırdı ve doğrudan bana doğru geldi.
Bana birkaç santim kala durdu.
Kılıcın ucu, tam gözlerimin hizasındaydı; titreşen enerjisi, tenimde hafif bir sıcaklık bıraktı. Kıpırdamadım. Nefes almadım.
"Kusura bakmayın," dedi Kanlı Avcı, gözlerini açmadan. Sesi, sakin ve derindi; tıpkı meditasyonun verdiği dinginlikle. "Silahlarım, düşman gördüğünde kendiliğinden fırlıyor. Onları kontrol etmek... Bazen zor oluyor."
Kılıç, görünmez bir el tarafından çekilmiş gibi geri çekildi, duvardaki yerine döndü. Diğer silahların arasında, titreşmeye devam etti; sanki bir daha fırlamak için sabırsızlanıyordu.
Kanlı Avcı, yavaşça ayağa kalktı. Hareketleri, bir panterin tembelliğiyle zarifti; her kası, deri zırhının altında dalgalanıyordu. Sırtı hâlâ bize dönüktü; elini uzattı, duvardaki pelerinini aldı, omuzlarına attı. Siyah kumaş, gölgelerin içinde eridi; onu daha da karanlık, daha da tehlikeli gösterdi.
Sonra döndü.
Yüzü, her zamanki gibi siyah maskesiyle kapalıydı. Sadece gözleri görünüyordu. Gümüş rengi. Fırtına grisi değil; saf gümüş. Parlak, soğuk, hesaplı. Ve o gözler, tek tek hepimizi süzdü.
Önce Thorne'u. Thorne, kılıcını kavramış, ter içinde kalmıştı. Az önceki lazer kılıcı, onu es geçmişti; ama Kanlı Avcı'nın bakışları, onu es geçmedi. Gümüş gözler, bir an Thorne'un üzerinde kaldı; sanki onu tartıyor, ölçüyor, yetersiz buluyordu. Thorne, bir adım geriledi. İstemsiz. Korkudan.
Sonra Glade'e baktı. Glade, buz mavisi gözlerini Kanlı Avcı'ya dikmiş, kıpırdamadan duruyordu. Buz elementi, avuçlarında titreşiyordu; ama kullanmıyordu. Kanlı Avcı, başını hafifçe yana eğdi; Glade'i inceledi. "Buz," dedi, sessizce. "Nadir. Ve tehlikeli. Saygı duyarım."
Glade, cevap vermedi. Sadece, başını hafifçe eğdi.
Ve sonra... Bana baktı.
Gümüş gözleri, bir an üzerimde kaldı. Ve o an, dünyadaki her şey sustu. Orman, rüzgâr, Thorne'un titreyen nefesi, Glade'in buz elementinin titreşimi... Hepsi kayboldu. Sadece o gözler vardı.
Gümüş rengi. Ve içlerinde, minik bir altın kıvılcımı. Sadece bana bakarken yanan bir kıvılcım.
Sonra gözlerini kaçırdı. Altın kıvılcım söndü. Gümüş, yeniden soğuk ve hesaplı oldu.
"Ne için geldiniz, Gümüş Ortaklığı'nın kuklaları?" diye sordu. Sesi, alaycı değildi; sadece yorgun. Çok yorgun.
Thorne, kendini toparlamaya çalıştı. "Biz kukla değiliz. Biz, Gümüş Anka Birliği'yiz. Ve sana bir teklif sunmaya geldik."
"Teklif." Kanlı Avcı, kelimeyi ağzında tarttı. "Ortaklık'tan bir teklif. Bu, genelde bir tuzak olur."
"Bu bir tuzak değil," dedim, ilk kez konuşarak. Sesim, beklediğimden daha sakindi. "Lord Wilder, seninle ittifak kurmak istiyor. Ortaklık adına."
Kanlı Avcı, bana döndü. Gümüş gözleri, bir an yeniden altın rengine döndü. Sadece bir an. "Ve sen, bu teklifi getiren elçisin."
"Evet."
"Ve onlar?" Başıyla Thorne ve Glade'i işaret etti. "Onlar ne? Yedek? Şahit? Yoksa... Cellat mı?"
"Biz Gümüş Anka Birliği'yiz," dedi Thorne, sesi hâlâ titriyordu. "En güçlü öğrenciler."
Kanlı Avcı, Thorne'a baktı. Uzun, tartan bir bakış. Sonra, dudaklarının kenarında bir gülümseme belirdi. "En güçlü," diye tekrarladı. "Öyle mi?" Bir adım attı. Thorne'a doğru. Thorne, geriledi. "Az önce kılıcım sana değil, ona yöneldi." Parmağıyla beni işaret etti. "Ve sen, onu korumak için hiçbir şey yapmadın. Liderinizi korumadınız. En güçlü öğrenciler, öyle mi?"
Thorne'un yüzü kızardı. Ama cevap veremedi.
Kanlı Avcı, bana döndü. "Lider sensin," dedi. Bu bir soru değildi. "Anlaşılan, Wilder seni seçmiş." Başını hafifçe yana eğdi, gözleri bir an altın rengine döndü. "Zekice bir seçim."
"Teşekkür ederim," dedim, sesimi olabildiğince kontrollü tutarak.
"Teşekkür etme. Sadece gerçeği söylüyorum." Eliyle sığınağın girişini işaret etti. "İçeri girin. Ama silahlarınızı kapıda bırakın. Silahlarım, yabancı metalleri sevmez."
Thorne, itiraz edecek gibi oldu; ama Glade, kılıcını çoktan çıkarmış, kapının yanındaki taşa bırakmıştı bile. Thorne, dişlerini sıktı, kılıcını çıkardı, Glade'inkinin yanına koydu. Benim zaten kılıcım yoktu. Sadece Ay Işığı'nı getirmiştim; yayımı. Onu da kapıya bıraktım.
Sığınağa girdik. İçerisi, hatırladığım gibiydi. Taş duvarlar, eski şömine, Morvath'ın kuzgun bayrağı, kitaplar, haritalar. Ama bu sefer, bir şey daha vardı. Köşede, minik bir yatak. Üzerinde, yedi yaşında bir kız çocuğuna ait olabilecek kadar küçük bir yastık, bir battaniye. Ve yatağın yanında, tahtadan oyulmuş minik bir at heykeli. Oyuncak.
Kanlı Avcı'nın gözleri, bir an o köşeye kaydı. Sonra, hızla başka yere baktı. Ama ben görmüştüm.
"Oturun," dedi, ortadaki masayı işaret ederek. Masa, eski ve yıpranmıştı; üzerinde haritalar, notlar, birkaç kitap.
Ve bir fincan.
Hâlâ sıcak.
Çay.
Kanlı Avcı, çay içiyordu.
Thorne, masanın soluna oturdu; Glade, sağına. Ben, tam ortaya, Kanlı Avcı'nın karşısına oturdum.
"Şimdi," dedi Kanlı Avcı, sandalyesine yaslanırken. Gölgeler, arkasında bir taht gibi yükseldi. "Şu teklifinizi duyalım. Ama önce..." Siyah deri eldivenli elini kaldırdı, parmaklarını şıklattı. Duvardaki silahlardan biri; minik, zarif bir hançer havalandı, süzüldü, masanın üzerine kondu. "Çay ister misiniz?"
Glade, kaşlarını kaldırdı. Thorne, şaşkınlıkla hançere baktı. "Bu bir hançer."
"Evet," dedi Kanlı Avcı, sakin bir sesle. "Ama aynı zamanda çay demliyor. Çok fonksiyonlu. İster misiniz?"
"Ben... Hayır, teşekkürler," diye kekeledi Thorne.
"Ben de," dedi Glade.
Kanlı Avcı, bana döndü. Gümüş gözleri, bir an altın rengine döndü. "Ya sen, lider? Çay ister misin?"
"Olur," dedim, gülümsemeye çalışarak. "Şekersiz."
Kanlı Avcı, bir an durdu. Sonra, siyah deri eldivenli eliyle hançeri kavradı, fincana doğru eğdi. Hançerin ucu, kendiliğinden sıcak, buharlı bir çay doldurmaya başladı. "Şekersiz," diye tekrarladı, sessizce. "Bunu not edeyim."
Fincanı, önüme doğru itti. Siyah deri eldivenli parmakları, fincanın kenarına hafifçe dokundu. Ve o an, sağ elinin başparmağı, işaret parmağına sürtündü. Sadece bir an. Sadece beni düşünürken yaptığı hareket.
Kalbim hızlandı. Ama yüzüm, hiçbir şey belli etmedi.
"Şimdi," dedi Kanlı Avcı, arkasına yaslanırken. Gölgeler, omuzlarında bir pelerin gibi duruyordu. "Şu ittifak teklifinizi duyalım. Lord Wilder, benden ne istiyor?"
Thorne, öne doğru eğildi. Kendini toparlamıştı; sesi, az önceki titrekliğinden kurtulmuş, yeniden kibirli tonuna kavuşmuştu. "Lord Wilder, seninle iş birliği yapmak istiyor. Ortaklık'a karşı olan saldırılarını durdurman karşılığında, sana dokunulmayacak. Hatta, kaynak sağlanacak."
Kanlı Avcı, başını hafifçe yana eğdi. "Dokunulmayacak," diye tekrarladı, kelimeyi ağzında tartarak. "Ne kadar... Cömert."
"Sana bir şans sunuyoruz, Avcı," diye devam etti Thorne, sesi biraz daha yükselerek. "Ya kabul edersin, ya da Ortaklık'ın tüm gücüyle karşı karşıya kalırsın. Gümüş Çember'den kaçabildin, ama bir dahaki sefere bu kadar şanslı olmayabilirsin."
Kanlı Avcı'nın gümüş gözleri, Thorne'a kilitlendi. Sığınağın içindeki tüm gölgeler, bir anda hareketsiz kaldı; sanki nefeslerini tutmuş, bekliyorlardı. "Tehdit mi ediyorsun, küçük lord?"
"Ben–"
"Çünkü," diye sözünü kesti Kanlı Avcı, sesi ipeksi ama ölümcül, "beni tehdit edenlerin listesi oldukça uzun. Ve o listedekilerin çoğu, artık listede değil. Çünkü onlar, artık nefes almıyor."
Thorne'un yüzü bembeyaz oldu. Dudakları titredi, ama ses çıkmadı.
Glade, sessizliği bozdu. Buz gibi sesi, sığınağın loşluğunda yankılandı. "Tehdit değil. Gerçek. Ortaklık, seni durdurmak için her şeyi yapar. Ama Wilder, seni durdurmak yerine, seni kazanmak istiyor. İttifak, iki taraf için de avantajlı."
Kanlı Avcı, Glade'e döndü. "Ve sen, buz savaşçısı, Ortaklık'ın çıkarlarını mı savunuyorsun? Yoksa kendi çıkarlarını mı?"
"İkisi de değil. Sadece gerçeği söylüyorum."
"Gerçek." Kanlı Avcı, ayağa kalktı. Sandalyesi, taş zeminde gıcırdadı. Gölgeler, onunla birlikte yükseldi; tavana kadar uzandı, sığınağın duvarlarını kapladı. "O zaman ben de size bir gerçek söyleyeyim."
Parmağıyla Thorne'u işaret etti. Sol eliyle. Başparmak, işaret parmağına sürtündü. "Şu an burada, benim sığınağımda, benim gölgelerimin arasında oturuyorsunuz. Ve bana tehdit savuruyorsunuz."
Thorne, sandalyesinde geriye doğru kaykıldı.
"Eğer," diye devam etti Kanlı Avcı, sesi alçak ve tehlikeli, "gerçekten bir ittifak teklif etmek istiyorsanız, önce saygı göstermeyi öğreneceksiniz. Lideriniz..." Gözleri bana kaydı. Gümüş, bir an altın oldu. "...saygıyı hak ediyor. Ama siz..." Gözleri yeniden Thorne'a döndü, bu sefer gümüş ve buz gibi. "...siz, sadece gölgelerin sabrını test ediyorsunuz."
Thorne, bir şey söylemek için ağzını açtı, ama Glade elini kaldırdı, onu susturdu. "Özür dileriz," dedi Glade, sesi hâlâ buz gibi. "Arkadaşım, sınırlarını aştı."
Kanlı Avcı, Glade'e baktı. Uzun, tartan bir bakış. Sonra, başını hafifçe eğdi. "Buz savaşçısı, sen aklıselim sahibisin. Takdir ettim."
Glade, başını eğerek karşılık verdi.
Kanlı Avcı, yeniden oturdu. Gölgeler, yavaşça geri çekildi; duvarlara, köşelere, tavanın karanlığına döndü. "Şimdi," dedi, sesi yeniden sakin, "teklifinizi yeniden duymak istiyorum. Ama bu sefer, tehdit olmadan. Sadece gerçekler."
Thorne, bir daha konuşmadı. Glade, kollarını kavuşturdu, beklemeye başladı. Ve ben... Ben, Kanlı Avcı'nın gözlerine baktım. Gümüş. Ama içlerinde, altın bir kıvılcım hâlâ yanıyordu.
"Lord Wilder," dedim, sesimi olabildiğince sakin tutarak, "seninle iş birliği yapmak istiyor. Karşılığında, saldırılarını durdurmanı istiyor. Sana, Ortaklık içinde bir konum teklif ediyor. Reddedersen, peşine düşecek. Ama kabul edersen, korunacaksın."
"Korunmak." Kanlı Avcı, kelimeyi ağzında tarttı. "Benim korunmaya ihtiyacım yok."
"Biliyorum. Ama belki de... Yalnız savaşmaktan yorulmuşsundur."
Bu sözler, ağzımdan döküldüğünde, sığınaktaki tüm hava değişti. Gölgeler titreşti. Kanlı Avcı'nın elleri, masanın üzerinde hareketsiz kaldı. Ve gözleri... Gözleri, tamamen altın rengine döndü. Sadece bana bakarken.
"Yorulmak," diye fısıldadı, sesi maskesinin ardından boğuk ama net. "Sen, yorgunluğu nereden bilirsin?"
"Her gece uyumayan biri olarak," dedim, sessizce. "Biraz bilirim."
Kanlı Avcı, bir an sustu. Sonra, ayağa kalktı; bu sefer yavaş, tehditkâr değil. Sadece... Düşünceli. "Benimle gel," dedi, bana bakarak. "Sadece sen. Diğerleri burada kalsın."
Thorne, itiraz edecek gibi oldu; ama Glade, onu kolundan tuttu, susturdu.
Ayağa kalktım. Kanlı Avcı'nın peşinden yürüdüm. Sığınağın arka tarafına, dar bir koridora, kayaya oyulmuş küçük bir balkona çıktık. Burası, ormanın tepesine bakıyordu. Ağaçların üzerinde, güneş batıyor; gökyüzü, turuncu ve mor tonlarına boyanıyordu.
Kanlı Avcı, balkonun kenarına yaslandı. Maskesi hâlâ yüzündeydi. Ama omuzları, her zamankinden daha düşüktü. Yorgun. Gerçekten yorgun.
"Wilder," dedi, sessizce, "beni kontrol etmek istiyor. Bunu biliyorum. İttifak, bir tuzak."
"Evet," dedim, yanında durarak. "Büyük ihtimalle öyle."
"Ve sen, yine de bu teklifi getirdin."
"Getirmek zorundaydım. Reddedersem, Wilder'ın şüpheleri artar. Ve ben..." Durdu. "Ben, senin kim olduğunu biliyorum."
Kanlı Avcı, başını bana çevirdi. Gümüş gözleri, gün batımının ışığında altın rengine döndü. "Biliyor musun?"
"K.A.," dedim, fısıltıyla. "Notlar. Tılsımlar. Kuzgun. Nilüfer özü. Hepsi sendin."
Uzun bir sessizlik oldu. Güldü.
"Evet. Hepsi, benim eserim. Ve," Derin nefes aldı. "Gözlerindeki o ışığı bulduğum için mutluyum."
Kalbim hızla çarptı.
Rüzgâr esti. Ağaçlar hışırdadı. Ve ben, Kanlı Avcı'nın altın rengi gözlerine baktım.
"Bu ittifakı kabul edecek misin?" diye sordum, sesim fısıltıdan farksızdı.
"Senin için," dedi, "evet. Ama Wilder için değil. Ortaklık için değil. Sadece senin için."
"O zaman anlaştık."
"Anlaştık, Buz Yıldızı."
Elini uzattı. Siyah deri eldivenli elini. Tereddüt etmeden tuttum. Parmakları, elimin etrafında kapandı; sıcak, koruyucu, tanıdık. Ve o an, güneş tamamen battı. Gökyüzü, laciverde döndü. İlk yıldız belirdi.
"İçeri dönelim," dedi Kanlı Avcı, soğuk maskesini yeniden takarken. "Arkadaşların, seni merak etmiştir. Özellikle de şu kibirli lord çocuğu." Gözleri, bir an gümüş rengine döndü; bu sefer, soğuk ve hesaplı. "O çocuk, senden hoşlanıyor."
"Thorne mu? O benden nefret ediyor."
"Nefret ve aşk, aynı madalyonun iki yüzüdür. Ve o madalyon, şu an senin için dönüyor." Başını hafifçe yana eğdi; gümüş gözleri, bir an kıskançlıkla parladı. "Ama sorun değil. Eğer sana bir daha saygısızlık ederse, gölgelerim ona haddini bildirir."
"Kıskanıyor musun?"
"Ben kıskanmam. Ben korurum."
"Kuzgun da aynısını söylüyor."
"Kuzgun, benim bir parçam. O, benim hissettiklerimi yansıtır." Bir adım yaklaştı; sesi, fısıltıdan bile alçaktı. "Ve şu an, hissettiğim şey... Seni bir daha kaybetme korkusu."
Cevap veremedim. Çünkü o an, sığınağın içinden Thorne'un sesi yükseldi: "Arlon! Neredesin? İttifakı kabul etti mi?"
Kanlı Avcı, iç çekti. Maskesinin ardında, dudaklarının kenarında bir gülümseme belirdi. "Gidelim. Küçük lord, sabırsızlanıyor."
"O senin küçük lordun değil."
"Hayır. O, sadece bir sivrisinek. Ama senin birliğinde olduğu için, ona tahammül ediyorum."
Sığınağa döndük. Kanlı Avcı, masanın başına geçti; ben, karşısına oturdum. Thorne, huzursuzca kıpırdandı; Glade, her zamanki gibi sessizdi.
"Kararımı verdim," dedi Avcı, sesi yeniden Kanlı Avcı'nın sesiydi; soğuk, kontrollü, otoriter. "İttifakı kabul ediyorum. Ama şartlarım var."
"Şartlar mı?" Thorne'un kaşları kalktı.
"Evet. Bir: Ortaklık, sığınağıma ve buradaki her şeye saygı gösterecek. İki: Ben, sadece lidere hesap vereceğim." Parmağıyla beni işaret etti. "Reina Arlon'a. Başka kimseye değil. Üç: Herhangi bir ihanet girişiminde, ittifak sona erer. Ve o zaman, Gümüş Çember'den daha kötü şeyler olur."
Thorne, itiraz edecek gibi oldu; ama Avcı'nın gölgeleri, masanın üzerinde titreşti. Sustu.
"Kabul edildi," dedim, ayağa kalkarak. "Anlaşma tamamdır."
Kanlı Avcı, ayağa kalktı. Siyah deri eldivenli elini uzattı. "Anlaşma tamamdır, lider."
Elini sıktım. Ve o an, Gümüş Anka Birliği ile Kanlı Avcı arasındaki ittifak, mühürlenmiş oldu.
Wilder'ın oyununda, bir hamle daha yapılmıştı. Ama bu hamlenin sonuçları, henüz bilinmiyordu.
Sığınaktan çıktığımızda, güneş çoktan batmış, gökyüzü laciverde dönmüştü. İlk yıldızlar, ağaçların tepelerinde titreşiyor; orman, geceye hazırlanıyordu. Thorne, önden yürüyordu; adımları sert, omuzları gergindi. Belli ki Avcı'nın azarları, hâlâ zihninde yankılanıyordu. Glade, her zamanki gibi sessizdi; buz mavisi gözleri, karanlık ormanı tarıyordu.
Ve ben... Ben, sığınağın kapısında son bir kez ona baktım. Siyah maskesi, yine yüzündeydi. Ama gözleri, gümüş rengiydi; sadece bana bakarken altın olan o gözler, şimdi yeniden soğuk ve hesaplıydı. Kanlı Avcı rolüne geri dönmüştü.
"Yarın," dedi, sesi maskesinin ardından boğuk ama net. "Okulun sınırında olacağım. Wilder'ın şartlarını dinleyeceğim. Ama unutma..." Bir adım yaklaştı; sesi, sadece benim duyabileceğim kadar alçaldı. "...beni buraya getiren sensin. Ve eğer bu bir tuzaksa, bedelini ödetirim."
"Tuzak değil," dedim, fısıltıyla. "Söz veriyorum."
"Yine de, gözüm üzerinde olacak." Sağ eli, siyah deri eldivenli parmakları, hafifçe elimin üzerine dokundu. Sadece bir an. Sonra geri çekildi. "Güle güle, Buz Yıldızı."
"Güle güle... Kanlı Avcı."
Adını söylediğimde, gözleri bir an altın rengine döndü. Sonra, gölgelere karıştı ve kayboldu.
Thorne, arkasını döndü. "Ne bekliyorsun, Arlon? Hadi gidelim. Bu ormanda bir dakika daha fazla kalmak istemiyorum."
Cevap vermedim. Sadece, rüzgâr sürücü araca doğru yürüdüm.
Araca bindiğimizde, Glade motoru çalıştırdı. Aella'nın yokluğunda, pilotluk görevini o üstlenmişti. Kanatlar, rüzgârı yakaladı; araç, havalandı. Altımızda, ormanın karanlığı uzandı; yukarıda, yıldızlar parlıyordu.
Yolculuk sessizdi. Thorne, kollarını kavuşturmuş, önüne bakıyordu. Ama içindeki öfke, her an taşmaya hazır bir volkan gibiydi. Sonunda, dayanamadı.
"Nasıl yaptın?" diye sordu, sesi zehirli bir fısıltı.
"Neyi?"
"Kanlı Avcı'yı. Onu nasıl ikna ettin? Adam, Ortaklık'ın en büyük düşmanı. Karakolları yerle bir eden bir katil. Ve sen, birkaç kelimeyle onu ittifaka razı ettin. Nasıl?"
"Belki de," dedim, gözlerimi yıldızlara dikerek, "ona saygı gösterdiğim içindir. Tehdit etmek yerine, dinlediğim içindir."
Thorne'un çenesi kasıldı. "Sen ve o... Aranızda bir şey var. Bunu hissediyorum."
"Aramızda olan tek şey, bir ittifak. Senin de duyduğun gibi."
"Yalan söylüyorsun."
"İnanmak ya da inanmamak sana kalmış, Thorne."
Thorne, bir şey daha söyleyecekti; ama Glade, o sırada konuştu. Sesi, buz gibiydi. "Yeter. İkiniz de susun. Okula dönüyoruz. Wilder'a rapor vereceğiz. Gerisi, onun bileceği iş."
Thorne, dişlerini sıktı, sustu. Ama gözleri, hâlâ üzerimdeydi. Ve o gözlerde, sadece nefret değil, aynı zamanda bir şüphe vardı. Kanlı Avcı'yla aramda bir şey olduğunu anlamıştı. Ama ne olduğunu bilmiyordu. Ve bu, onu daha da öfkelendiriyordu.
Vexmere'in yedi kulesi, ufukta belirdiğinde, gece yarısına yaklaşıyordu. Gözetleme Kulesi'nin tepesinde, Lord Wilder'ın odasının ışığı hâlâ yanıyordu. Bizi bekliyordu.
Araç, batı kapısına indi. İndiğimizde, Leydi Keina bizi karşıladı. Bileklerindeki gümüş kelepçeler, meşalelerin ışığında parlıyordu. Yüzü, her zamanki gibi ifadesizdi; ama gözlerinde, bir soru vardı.
"Lord Wilder sizi bekliyor," dedi, sessizce. "Hemen odasına gidin."
Gözetleme Kulesi'nin merdivenlerini tırmandık. Thorne, önden yürüyordu; Glade, arkadan. Ben, ortada. Keina, yanımda.
"Ne oldu?" diye fısıldadı, sadece benim duyabileceğim bir sesle.
"İttifakı kabul etti," dedim, aynı sessizlikle. "Ama şartları var."
"Şartlar mı?"
"Bana hesap verecek. Sadece bana."
Keina, bir an durdu. Gözleri, bileklerindeki kelepçelere kaydı; sonra, yeniden bana döndü. "Bu, iyi bir şey mi, kötü bir şey mi?"
"İkisi birden."
Wilder'ın odasına girdiğimizde, o her zamanki gibi masasının arkasında oturuyordu. Kristal küresi, masanın üzerinde parlıyor; içinde, Demirkuyu Ormanı'nın görüntüleri dönüyordu. Bizi görünce, gülümsedi. Babacan, sıcak, hesaplı bir gülümseme.
"Hoş geldiniz, Gümüş Anka," dedi, eliyle sandalyeleri işaret ederek. "Oturun. Ve bana her şeyi anlatın."
Oturduk. Thorne, hemen konuşmaya başladı. "Kanlı Avcı, ittifakı kabul etti, Lord Wilder. Ama şartları var. Bir: Sığınağına saygı gösterilecek. İki: Sadece lidere hesap verecek. Üç: Herhangi bir ihanet girişiminde, ittifak sona erecek."
Wilder, kaşlarını kaldırdı. "Lidere hesap vermek," diye tekrarladı, gözleri bana kayarak. "Yani size, Bayan Arlon."
"Evet, efendim."
"İlginç." Wilder, parmaklarını masanın üzerinde birleştirdi. "Peki, bu şartları neden kabul ettiniz?"
"Çünkü," dedim, sesimi olabildiğince kontrollü tutarak, "Kanlı Avcı, Ortaklık'a güvenmiyor. Ama bana güveniyor. En azından şimdilik. Ve bu güveni kırmak, ittifakı kaybetmek anlamına gelir."
"Akıllıca." Wilder, başını salladı. "Çok akıllıca. Anlaşılan, lider olarak doğru seçimi yapmışım."
Thorne'un elleri, sandalyenin kolçaklarında yumruk oldu. Ama bir şey söylemedi.
"Kanlı Avcı, yarın okulun sınırında olacak," diye devam ettim. "Şartlarınızı dinlemek istiyor. Ve eğer kabul ederseniz, ittifak resmileşecek."
"Ediyorum," dedi Wilder, hiç tereddüt etmeden. "Yarın, onu karşılayacağım. Ve bu ittifak, diyarların kaderini değiştirecek." Ayağa kalktı, pencereye yürüdü. "Şimdi, gidip dinlenin. Yarın, uzun bir gün olacak."
Üçümüz, aynı anda ayağa kalktık. Kapıya yöneldik. Ama tam çıkacakken, Wilder'ın sesi arkamızdan duyuldu.
"Bayan Arlon. Bir dakika."
Durdum, döndüm. Thorne ve Glade, çoktan kapıdan çıkmıştı.
"Kapıyı kapatın."
Kapıyı kapattım. Oda, sadece ikimiz kalmıştık. Wilder, pencereden dışarı bakıyordu; sırtı bana dönüktü.
"Kanlı Avcı," dedi, sessizce, "size güveniyor. Bu, büyük bir avantaj. Ama aynı zamanda, büyük bir sorumluluk."
"Anlıyorum, efendim."
"Umarım öyledir." Döndü, kehribar rengi gözleri üzerimdeydi. "Çünkü eğer bu ittifak başarısız olursa, sorumlusu siz olursunuz. Ve başarısızlığın bedeli, Gümüş Çember'den daha ağır olur."
Tehdit. Yine. Her zamanki gibi.
"Anlaşıldı, efendim."
"Gidebilirsiniz."
Kapıyı açtım, çıktım. Koridorda, Thorne ve Glade beni bekliyordu. Thorne, kollarını kavuşturmuş, sırıtıyordu. "Ne oldu, lider? Özel bir görev mi aldın?"
"Hayır," dedim, yürümeye devam ederek. "Sadece bir uyarı."
"Ne uyarısı?"
"Başarısız olursam, Gümüş Çember'den daha kötüsü var."
Thorne'un sırıtışı, bir an dondu. Sonra, yeniden yerine geldi. "O zaman başarısız olma, Arlon. Çünkü senin başarısızlığın, bizim de sonumuz olur."
Glade, sessizce başını salladı. Ve üçümüz, Gümüş Anka Birliği'nin ilk görevini tamamlamış olarak, karanlık koridorlara dağıldık.
Odamın kapısını açtığımda, kuzgun pencerenin kenarında, Heatt ise komodinin üzerinde beni bekliyordu. İkisi de uyanıktı.
"Nasıldı?" diye sordu Heatt, minik kanatlarını çırparak.
"İttifak kuruldu," dedim, yatağa otururken. "Yarın, Kanlı Avcı okula geliyor."
Kuzgun, gagasını şaklattı. "O zaman, işler karışacak."
"Zaten karışık."
Heatt, omzuma kondu. "Korkuyor musun?"
"Hayır," dedim, düşünmeden. Sonra durdum, düzelttim. "Evet. Biraz."
"Neden?"
"Çünkü ona güvenmek istiyorum. Ama güvenmek, en büyük risktir."
Heatt, altın gözlerini bana dikti. "Bazen en büyük risk, en büyük ödülü getirir."
"Umarım haklısındır."
Kuzgun, pencereden uçtu, omzuma kondu. "O, sana asla zarar vermez. Bunu biliyorsun."
"Biliyorum. Ama ya Wilder'a? Ya Ortaklık'a? Ya Thorne'a? O, herkese zarar verebilir. Ve ben, onu durduramam."
"Durduramazsın," dedi kuzgun, dürüstçe. "Ama onu yönlendirebilirsin. O, senin için her şeyi yapar. Bunu da biliyorsun."O
Cevap vermedim. Sadece, yatağa uzandım, gözlerimi kapattım. Ve yarını düşündüm. Kanlı Avcı okula gelecekti. Ve her şey, bir daha asla aynı olmayacaktı.
Gözlerimi kapattığımda, zihnimde onun sesi yankılandı. Sağ elinin başparmağı, işaret parmağına sürtünürken söylediği o söz:
"Senin için. Sadece senin için."
