İçeriğe geç

KAN VE TAÇ

Bölüm 15 · 23 dk okuma

KAN VE TAÇ

Bölüm 15

ATEŞİN GARDİYANI

Karanlık.

Her yerde karanlık vardı. Ama bu, gözlerimin kör olduğu için hissettiğim karanlık değildi. Bu, başka bir karanlıktı. Daha derin, daha eski, daha canlı. Nefes alan, bekleyen, izleyen bir karanlık.

Rüyamda olduğumu biliyordum. Ama bu bilgi, korkumu azaltmıyordu.

Bir ormandaydım. Ağaçlar, tanıdık değildi; gövdeleri siyah, yaprakları gümüş rengiydi. Ay ışığı, dalların arasından süzülüyor, yere keskin gölgeler düşürüyordu. Ve o gölgeler... hareket ediyordu. Kendi başlarına. Bana doğru.

Kaçmak istedim. Ama ayaklarım, yere kök salmış gibiydi. Kollarımı kaldıramıyordum. Sesimi çıkaramıyordum. Sadece izleyebiliyordum.

Gölgeler, etrafımda bir çember oluşturdu. Tıpkı Gümüş Çember gibi. Ama bu sefer, askerler yoktu. Sadece gölgeler. Ve çemberin ortasında, bir silüet belirdi.

Uzun boylu, geniş omuzlu. Siyah bir pelerin. Siyah bir maske. Ve gözleri... gözleri, gümüş rengiydi.

Kanlı Avcı.

Bana doğru yürüdü. Her adımında, gölgeler ayaklarının altında titreşiyor, ormanın zemini çatlıyordu. Önümde durdu. Eli, siyah deri eldivenli eli, maskesine gitti. Ve maskeyi çıkardı.

Kızıl saçlar. Kurt saçı modeli. Fildişi beyazı ten. Ve gözler... gözler, gümüşten altına dönüyordu. Sadece bana bakarken.

"Ama..."

Konuşamadım.

"Sen," dedi, sesi artık insan değildi. "Sen de beni bırakacaksın. Herkes bırakıyor. Herkes gidiyor. Ama sen... Sen gitmeyeceksin."

Eli, boğazıma uzandı. Siyah deri eldivenli parmakları, tenime değdi. Soğuk. Buz gibi.

"Seni bir daha kaybetmeyeceğim, Buz Yıldızı. Anladın mı? Bir daha asla."

Nefes alamıyordum. Gölgeler, beni sarıyordu. Karanlık, beni yutuyordu. Ve son bir kez, Kanlı Avcı'nın gözlerine baktım. O gözler, simsiyahtı. Ama içlerinde, minik bir ışık vardı. Altın rengi. Sadece bana bakarken yanan bir ışık.

"Yardım et," diye fısıldadım. "Lütfen..."

Ve uyandım.

Çığlık attım.

Gözlerimi açmaya çalıştım ama çok acıyordu. Işık, göz kapaklarımın ardından bile tenimi yakıyor, görüşüm bulanıklaşıyor, şekiller birbirine karışıyordu. Ama görebiliyordum. Zar zor da olsa, görebiliyordum. Arden'ın şifa büyüleri işe yaramıştı.

Nerede olduğumu anlamaya çalıştım. Taş duvarlar. Loş bir ışık. Eski bir şömine. Ve duvarlarda, Morvath'ın kuzgun bayrağı. Kanlı Avcı'nın sığınağı. Hâlâ buradaydık.

Tam o sırada, göğsüme ağır, tüylü bir şey uzandı.

Kocaman, siyah tüylü bir kurt.

Ronan.

Kurt formunda, bedenimin üzerine tamamen yerleşmişti. Kafasını göğsüme koymuş, altın rengi gözleriyle bana bakıyordu. Konuşamıyordu; kurt formu, ses tellerini devre dışı bırakırdı. Ama o gözler, her şeyi anlatıyordu. Endişe. Korku. Ve tarifsiz bir rahatlama.

Tüylerini okşadım. Kalındı; siyah, parlak, bir kurdun gururu. İlk karşılaştığımızda onunla inatlaşıyordum. Şimdi ise üzerimde yatıyor, beni sakinleştirmeye çalışıyordu.

"Sakin ol, inatçı kurt," diye fısıldadım, sesim hâlâ çatallı. "Kaburgalarım kırılacak."

Homurdandı. Ama kalkmadı. Tam tersine, kafasını göğsüme daha da bastırdı. Kalp atışlarımı dinliyordu. Hâlâ attığından emin olmak ister gibi.

"İnatçı siyah kurt," dedim, tüylerini okşamaya devam ederek. "Kaburgalarım. Gerçekten. Kırılacak."

Homurtu.

"Tirian. Kalk lan üstümden."

Homurtu.

"Ronan. Tirian."

"Ronan, rahat bırak kızı, zaten yeni gözleri açıldı." Arden'ın sesi, sığınağın diğer ucundan geldi.

Yavaşça kalktı, yanımıza geldi. Yeşil gözleri, yorgun ama rahatlamıştı. "İyileşiyorsun," dedi, sessizce. "Ama gözlerin hâlâ hassas. Bir süre daha dinlenmen gerek."

Ronan homurdandı, sonunda üzerimden kalktı. Ama tamamen gitmedi. Arkama geçti, kocaman kurt bedeniyle sırtıma yaslandı. Sıcak, tüylü, yaşayan bir yatak oldu.

"İnatçı bu," dedim Arden'e, Ronan'ı işaret ederek.

Arden, nadir görülen bir gülümsemeyle başını salladı. "Kurtlar böyledir. Sürülerini bırakmazlar."

"Ben onun sürüsü müyüm?"

"Öyle diyor."

Ronan, bir kez daha homurdandı; bu sefer, "tabii ki öylesin" der gibi.

Sığınağın içinde göz gezdirdim. Aella, köşedeki sandalyede uyuyakalmıştı; gün doğumu renklerindeki saçları, yüzüne dökülmüştü. Ryder, kapının yanında oturuyordu; gözleri açıktı, tetikteydi. Ve kuzgun, şöminenin üzerindeki taş çıkıntıya tünemiş, zümrüt yeşili gözleriyle beni izliyordu.

Ama bir eksik vardı.

"Kanlı Avcı nerede?" diye sordum, sesim fısıltıdan farksızdı.

Arden, başını iki yana salladı. "Gitti. Sabah olmadan önce. 'Wilder'ın gözleri burayı bulmadan dönmelisiniz,' dedi. Ve gölgelere karıştı."

"Bir şey daha söyledi mi?"

Arden, bir an tereddüt etti. Sonra, yeşil gözlerini bana dikti. "Sana bir mesaj bıraktı. Ama okumak isteyip istemediğinden emin değilim."

"Ne mesajı?"

Arden, cebinden minik, katlanmış bir parşömen çıkardı. Gece mavisi. Üzerinde, gümüş mürekkeple yazılmış tek bir harf parlıyordu.

K.A.

Ellerim titreyerek parşömeni açtım. İçinde, tanıdık el yazısıyla yazılmış birkaç cümle vardı:

"Buz Yıldızı,

Gözlerin açıldığında, bu notu okuyacaksın. Bil ki, sen uyurken ben gölgeleri saydım. Tam üç bin dört yüz yirmi yedi gölge. Her biri, senin bir nefesin için. Her biri, senin bir kalp atışın için.

Nilüfer özünü bulacağım. Gözlerini iyileştireceğim. Ve o zaman, beni göreceksin. Gerçekten göreceksin.

O zamana kadar, kuzgun sana göz kulak olacak. Ve ben... Ben, gölgelerde seni bekliyor olacağım.

Unutma: Yalnız değilsin.

– K.A."

Notu göğsüme bastırdım. Kalbim, deli gibi atıyordu. Üç bin dört yüz yirmi yedi gölge. O, ben uyurken gölgeleri saymıştı. Her birini, benim için.

"Reina," dedi Aella, uykulu bir sesle. Gözlerini ovalayarak doğruldu. "İyi misin? Ağlıyor musun?"

"Hayır," dedim, gözyaşlarımı silerek. "Sadece... gözlerim hâlâ hassas."

Aella, bana inanmadı. Ama üstelemedi. Sadece, yanıma geldi, elimin üzerine elini koydu. "Geri döneceğiz," dedi. "Ve her şeyi düzelteceğiz."

"Biliyorum."

Ronan, arkamda homurdandı; bu sefer, "ben de buradayım" der gibi.

Ve ben, ilk kez, gerçekten güvende hissettim.

Arden haritayı açtı. Parmağı, sığınağın bulunduğu noktadan Vexmere Savaş Okulu'na doğru bir rota çizdi. Yüzü, her zamanki sakinliğini koruyordu; ama yeşil gözlerinde, bir endişe kırıntısı vardı.

"Şu an sabahın sekizi," dedi. "Ve Lord Wilder'dan aldığım iletişime göre, hemen gitmemiz lazım."

İletişim. Elbette. Wilder, Kırık Kanatlar'a görev verirken her an ulaşabilmek için Arden'a büyülü bir iletişim kristali vermişti. Küçük, yeşil bir taş. Ve görünüşe göre, şimdiye kadar sessiz kalan o taş, bu sabah titreşmeye başlamıştı.

"Ne diyor?" diye sordu Aella, uykusunu tamamen atmış, ayağa kalkmıştı.

"Görevin sonucunu öğrenmek istiyor. Ve hemen dönmemizi emrediyor."

"Emrediyor," diye tekrarladı Ronan, hâlâ kurt formundaydı. Homurtusu, küçümseme doluydu.

"Ne bekliyordun ki?" dedi Ryder, her zamanki sakin sesiyle. "Bizi Gümüş Çember'e gönderen adam, şimdi de geri dönmemizi emrediyor. Muhtemelen neden hâlâ hayatta olduğumuzu merak ediyordur."

Aella, sırt çantasını toplamaya başladı. "Ne diyeceğiz peki? Kanlı Avcı'yı gördüğümüzü söyleyecek miyiz?"

"Hayır." Arden'ın sesi keskindi. "Wilder'a, saldırıya uğradığımızı, rehberin bize ihanet ettiğini, ama bir şekilde kurtulduğumuzu söyleyeceğiz. Kanlı Avcı'dan bahsetmeyeceğiz."

"Peki ya Solaris? O eli kopmuş halde Ortaklık'a dönecek. Kanlı Avcı'yı gördüğünü söyleyecek."

"Biz görmedik," dedi Ryder, sakin bir sesle. "Solaris yalan söylüyor olabilir. Sonuçta, bir öğrenci grubuna yenildiğini itiraf etmek istemeyecektir. Onun yerine, Kanlı Avcı'yı bahane edecektir."

"Ve Wilder da buna inanacak mı?"

"Wilder, inanmak istediğine inanır. Biz sadece hikayemizi tutarlı anlatmalıyız."

Aella, çantasını omzuna attı. "Peki. Ama bir sorun var." Parmağıyla, sığınağın kapısındaki ince ışık huzmesini işaret etti. "Dışarısı güneşli. Ve Reina..."

Herkes bana döndü.

Haklıydı. Güneş ışığı, albinizmli tenim için zehirdi. Normalde, Arden'ın güneş kalkanı kremiyle idare edebiliyordum. Ama şimdi tenim, Gümüş Çember'in rünleri tarafından yakılmıştı. Her zamankinden daha hassastı. En ufak bir ışık bile, kabarcıklara ve dayanılmaz bir acıya neden olabilirdi.

"Ben hallederim," dedi Arden, çantasına uzanırken. Minik, mor bir şişe çıkardı. "Güneş kalkanının daha güçlü bir versiyonu. Ama etkisi sadece birkaç saat sürüyor. Okula varmak için yeterli."

Şişeyi elime aldım. Serin bir sıvı, avucuma döküldü. Tenime sürdüğümde, ferahlatıcı bir his yayıldı. Yanıklar sızlamayı kesti, kabarcıklar yatıştı. Ama biliyordum ki, bu geçici bir çözümdü.

"Teşekkür ederim, Arden."

"Teşekkür etme. Sadece işe yaramasını um."

Ronan, sonunda kurt formundan çıktı. Tüyleri geri çekildi, pençeleri kayboldu, gözleri kahverengiye döndü. Ayağa kalktı, kılıcını kuşandı. "Ben taşırım," dedi, gözlerini bana dikerek. "Reina'yı. Yürümek zorunda değil."

"Ronan, ben yürüyebilirim."

"Yürüyebilirsin. Ama yürümek zorunda değilsin." Kolunu uzattı. "Hadi, okçu. Zaman kaybediyoruz."

Derin bir nefes aldım. Ve koluna girdim.

Sığınaktan çıktığımızda, sabah güneşi ormanın üzerinde altın bir örtü gibiydi. Ağaçların yaprakları, ışıkta parlıyor; kuşlar, dallarda cıvıldıyordu. Normalde güzel olması gereken bir manzara. Ama benim için, bir savaş alanı kadar tehlikeliydi.

Arden'ın kalkanı işe yarıyordu; tenim yanmıyordu, gözlerim acımıyordu. Ama yine de, her adımda gölgelere sığınmaya çalışıyordum. Alışkanlık. Yılların öğrettiği bir refleks.

Aella, rüzgâr sürücü aracı sığınağın arkasındaki kayalığa kamufle etmişti. Kanatların üzerine yapraklar ve dallar örtmüş, aracı neredeyse görünmez kılmıştı. "İyi iş çıkarmışsın," dedi Ryder, aracı incelerken.

"Teşekkür ederim, gizemli çocuk."

Araca bindik. Aella, motoru çalıştırdı; rüzgâr, kanatların altında uğuldadı. Ve havalandık. Altımızda, Demirkuyu Köyü'nün terk edilmiş evleri küçüldü, ormanın yeşil denizi uzandı, dağların zirveleri parladı.

Yaklaşık bir saatlik uçuşun ardından, Vexmere Savaş Okulu'nun yedi kulesi ufukta belirdi. Gözetleme Kulesi, Alev Kulesi, Bilgelik Kulesi... Hepsi, sabah güneşinde parlıyordu. Okul, bir dağın zirvesine oyulmuş bir kartal yuvası gibiydi. Ve biz, o yuvaya geri dönüyorduk.

"İnişe geçiyorum," dedi Aella. "Batı kapısına."

Araç, yavaşça alçaldı. Batı kapısının önünde, bir karşılama komitesi bizi bekliyordu. Lord Wilder, her zamanki gibi kusursuz görünüyordu; gümüş saçları geriye taranmış, kehribar rengi gözleri aracımızı süzüyordu. Arkasında, Leydi Keina duruyordu; bileklerindeki gümüş kelepçeler, güneş ışığında parlıyordu. Ve yanlarında, Thorne Vexmere. Sırıtıyordu. Her zamanki gibi.

Araçtan indik. Ronan, beni kollarında taşıyordu. Wilder'ın gözleri, bir an bana takıldı; yanık tenimi, hassas gözlerimi, Ronan'ın kollarındaki çaresiz halimi gördü. Ve o an, dudaklarının kenarında bir şey belirdi. Memnuniyet mi? Zafer mi? Yoksa sadece merak mı?

"Hoş geldiniz, Kırık Kanatlar," dedi Wilder, sesi her zamanki gibi kontrollü. "Göreviniz hakkında rapor bekliyorum."

"Vereceğiz, efendim," dedi Ryder, öne çıkarak. "Ama önce, Reina'nın tedaviye ihtiyacı var."

"Elbette." Wilder, Leydi Keina'ya döndü. "Revire kadar eşlik edin. Ve sonra, hepinizi odamda bekliyorum."

Keina, başını salladı. Bana yaklaştı, elini omzuma koydu. "Benimle gel," dedi, sessizce.

Ve yürüdük.

Revir, Bilgelik Kulesi'nin zemin katındaydı. Keina, beni küçük bir odaya götürdü; beyaz çarşaflı bir yatak, ilaç dolapları, ve pencerede kalın perdeler. Güneş ışığı, içeri sızamıyordu. Tam bana göre.

"Arden, seninle ilgilenecek," dedi Keina. "Ben, Wilder'ın sorgusuna gidiyorum. Ama önce..." Durdu, gözleri beni süzdü. "Kanlı Avcı'yı gördünüz mü?"

Yalan söylemeli miydim? Keina'ya güveniyordum. Ama Wilder'ın her yerde kulakları vardı. Ve bu oda bile, güvenli olmayabilirdi.

"Hayır," dedim, sessizce. "Görmedik."

Keina, bir an bana baktı. Sonra, başını salladı. "Anlıyorum. Dinlen, Reina. Sonra konuşuruz."

Ve çıktı.

Yalnız kaldım. Arden, ilaç dolabından bir şeyler alıyordu; Aella, yanımda oturmuş, elimi tutuyordu. Ronan, kapının önünde nöbet tutuyordu. Ryder, her zamanki gibi sessizdi.

Ve ben... Ben, yatağımda uzanmış, tavana bakıyordum. Zihnim, hâlâ Kanlı Avcı'nın sözleriyle doluydu.

"Seni bir daha kaybetmeyeceğim."

"Buz Yıldızı."

Ve o gözler. Gümüşten altına dönen gözler.

Kimdi bu adam? Neden bana böyle bakıyordu? Ve neden, kalbim onu her düşündüğünde sızlıyordu?

"Reina," dedi Arden, yanıma gelerek. "Gözlerini kapat. Şimdi dinlenme zamanı."

Gözlerimi kapattım. Ve karanlık, beni yuttu.

Gözlerimi açtığımda, revirin tavanı hâlâ üzerimdeydi. Beyaz, çatlak, tanıdık. Ne kadar uyumuştum? Dakikalar mı, saatler mi? Bilmiyordum. Ama tenimdeki yanık hissi azalmış, gözlerimdeki bulanıklık hafiflemişti. Arden'ın şifa büyüleri, yavaş yavaş işe yarıyordu.

Aella, yanımdaki sandalyede uyuyakalmıştı. Gün doğumu renklerindeki saçları, yüzüne dökülmüş, elleri hâlâ elimin üzerinde kenetliydi. Ronan, kapının önünde ayakta duruyordu; uyumamıştı, gözleri hâlâ tetikteydi. Ryder, pencerenin kenarına oturmuş, dışarıyı izliyordu. Ve Arden, ilaç dolabının önünde bir şeyler karıştırıyordu.

"Ne kadar uyudum?" diye sordum, sesim hâlâ çatallı.

Arden, arkasını döndü. "Yaklaşık bir saat. Tenin iyileşiyor, ama gözlerin hâlâ hassas. Birkaç gün daha dinlenmen gerek."

"Birkaç günümüz yok," dedi Ryder, pencereden bakmaya devam ederek. "Wilder, sorgu için bizi bekliyor. Ve er ya da geç, oraya gitmek zorundayız."

"Şimdi gidelim," dedim, yatakta doğrulmaya çalışarak. "Ne kadar erken bitirirsek, o kadar iyi."

Ronan, hemen yanıma geldi. "Emin misin, okçu? Zorlama kendini."

"Zorlamıyorum. Sadece... Bu işi bitirelim."

Aella, gözlerini ovuşturarak uyandı. "Sorgu mu? Şimdi mi? Ama ben daha hazır değilim... Saçımı taramadım, yüzümü yıkamadım..."

"Aella," dedi Ryder, hafif bir gülümsemeyle, "Wilder senin saçını umursamaz."

"Ben umursarım!"

Arden, elindeki karışımı bir şişeye doldurdu, bana uzattı. "Bunu iç. Enerji verir. Sorgu sırasında ihtiyacın olacak."

Şişeyi aldım, içtim. Tadı, toprak ve bal karışımı gibiydi; garip, ama rahatlatıcı. "Teşekkür ederim, Arden."

"Teşekkür etme. Sadece işe yaramasını um."

Revirden çıktık. Koridorlar, her zamankinden daha sessizdi. Dersler devam ediyordu; öğrenciler sınıflarındaydı. Ama biz, Gözetleme Kulesi'ne doğru yürürken, birkaç öğrencinin fısıltılarını duydum.

"Kırık Kanatlar dönmüş..."

"Reina Arlon'u kollarında taşımışlar..."

"Ne oldu acaba?"

Fısıltılar, koridorun taş duvarlarında yankılanarak arkamızdan geliyordu. Ama dönüp bakmadım. Şimdi, onlarla uğraşacak halim yoktu.

Gözetleme Kulesi'nin merdivenlerini tırmandık. Her basamakta, bacaklarım biraz daha titriyordu.

Ama Ronan, kolumu tutuyordu; Aella, arkamda hazır bekliyordu; Ryder, önümüzde yürüyordu; Arden, elimin altında bir şifa büyüsü daha hazır tutuyordu. Kırık Kanatlar olarak, birbirimizi bırakmıyorduk.

Lord Wilder'ın odasının kapısına vardığımızda, Ronan kapıyı çaldı. İçeriden, tanıdık ses yankılandı: "Girin."

Oda, her zamanki gibiydi. Devasa maun masa, kristal küre, kadife örtüyle kaplı nesne, duvarları kaplayan kitaplar. Ve Lord Wilder, masasının arkasında, her zamanki gibi kusursuz. Gümüş saçları, kehribar rengi gözleri, babacan ama hesaplı gülümsemesi. Yanında, Leydi Keina duruyordu; bileklerindeki gümüş kelepçeler, her zamanki gibi parlıyordu. Yüzü ifadesizdi. Ama gözleri, bir an bana takıldı. Ve o bakışta, bir soru gördüm: "İyi misin?" Başımı hafifçe salladım. İyiyim. Şimdilik.

"Oturun," dedi Wilder, eliyle sandalyeleri işaret ederek.

Oturduk. Beşimiz, yan yana. Tıpkı göreve çıkmadan önce olduğu gibi.

"Şimdi," dedi Wilder, parmaklarını masanın üzerinde birleştirerek, "görevinizi anlatın. Başından sonuna kadar. Hiçbir detayı atlamayın."

Ryder, öne doğru eğildi. Anlatmaya başladı. Demirkuyu Köyü'ne varışımızı, Taegen'le karşılaşmamızı, köyün terk edilmiş olduğunu fark etmemizi, "güvenli patika" tuzağını, Gümüş Çember'i, askerlerin saldırısını... Her şeyi, olabildiğince sakin ve tarafsız bir sesle anlattı.

Ama Kanlı Avcı'dan bahsetmedi.

Wilder, anlatılanları sessizce dinledi. Sonra, gözleri bana kaydı. "Peki ya sen, Reina Arlon? Sen ne gördün?"

"Ryder'ın anlattıklarını," dedim, sesimi olabildiğince kontrollü tutarak. "Rehber bize ihanet etti. Askerler saldırdı. Gümüş Çember'i kırmayı başardık. Ama ben yaralandım. Gözlerim... Gümüş rünlerin ışığı, tenimi yaktı."

"Ve güneş büyücüsü Solaris?"

"Ona karşı savaştık. Arden'ın sarmaşıkları, Ryder'ın gölgeleri, Ronan'ın kurt formu... Birlikte üstesinden geldik."

Wilder, bir an sessiz kaldı. Kehribar rengi gözleri, beni delip geçiyordu. Sonra, masasının üzerindeki kristal küreye dokundu. Küre, hafifçe parladı; içinde, Demirkuyu Ormanı'nın görüntüleri dönmeye başladı. Ağaçlar, patika, Gümüş Çember'in yanık izleri... Ve sonra, görüntü dondu. Kürede, Kanlı Avcı'nın silüeti belirmemişti. Ama Solaris'in kopan eli, yerde yatan askerler, ve çemberin kırılmış rünleri... Hepsi oradaydı.

"İlginç," dedi Wilder, sessizce. "Çünkü Solaris, olay yerinde Kanlı Avcı'nın da olduğunu iddia ediyor. Hatta, onun tarafından yaralandığını söylüyor."

"Solaris yalan söylüyor olabilir mi?" diye sordu Ryder, sakin bir sesle. "Bir öğrenci grubuna yenildiğini itiraf etmek, bir güneş büyücüsü için utanç verici olurdu. Kanlı Avcı'yı bahane etmek, onurunu kurtarmanın bir yolu."

Wilder, Ryder'a baktı. Uzun, tartan bir bakış. Sonra, dudaklarının kenarında ince bir gülümseme belirdi. "Zekice bir çıkarım, Bay Ether. Oldukça zekice." Ayağa kalktı, pencereye yürüdü. "Peki. Raporunuzu kabul ediyorum. Rehberin ihaneti, Gümüş Çember saldırısı, ve Solaris'in... abartılı iddiaları. Hepsini not ettim."

Döndü, bize baktı. "Ama bir şey daha var. Bugün, sizin için önemli bir duyuru yapacağım. Tüm okulun katılacağı bir duyuru. Avluda, öğle saatlerinde. Orada olmanızı bekliyorum."

"Ne duyurusu?" diye sordu Aella, dayanamayarak.

Wilder, gülümsedi. "Sabredin, Bayan Skies. Öğlene kadar." Eliyle kapıyı işaret etti. "Şimdi, gidip dinlenin. Özellikle siz, Bayan Arlon. Gözlerinizin iyileşmesi için zamana ihtiyacınız var."

Beşimiz, aynı anda ayağa kalktık. Kapıya yöneldik. Ama tam çıkacakken, Wilder'ın sesi arkamızdan duyuldu: "Ve Arlon... Bir daha, gözlerinizi böyle riske atmayın. Codex Vârisi'ni bulana kadar, size ihtiyacım var."

Cevap vermedim. Kapıyı açtım, çıktım.

Codex Vârisi. Yine o. Sanki Wilder'ın her cümlesi, her bakışı, her emri, Codex Vârisi'ne çıkıyordu. Kimdi bu varis? Neden bu kadar önemliydi? Ve neden Wilder, onu bulmak için her şeyi yapmaya hazırdı?

"Codex Vârisi," diye mırıldandı Aella, merdivenlerden inerken. "Wilder'ın dilinden düşmüyor. Sanki her şey onun etrafında dönüyor."

"Çünkü dönüyor," dedi Ryder, arkasından yürürken. "Wilder için Codex Vârisi, diyarların en büyük silahı. Onu kontrol eden, her şeyi kontrol eder."

"Peki ya varis kim?" diye sordu Ronan, sesi hâlâ gergindi. "Kimse bilmiyor. Keina bile bilmiyor."

"Birileri biliyor," dedi Arden, sessizce. "Yoksa Wilder bu kadar emin olmazdı."

Revire döndüğümüzde, Arden beni yatağa oturttu, gözlerimi kontrol etti. "Hâlâ hassas. Ama iyileşiyorsun. Birkaç güne tamamen açılır."

"Birkaç günümüz yok," dedim, gülümseyerek. "Öğlene kadar toparlanmam lazım. Wilder'ın duyurusu var."

"O duyuruyu kaçırma," dedi Aella, yatağın kenarına otururken. "Wilder, ne zaman böyle gizemli bir duyuru yapsa, arkasından ya bir felaket ya da bir fırsat gelir."

"Bu sefer hangisi olacak dersin?"

"İkisi birden."

Tam o sırada, pencerenin camına bir şey çarptı. Hepimiz irkildik. Başımı çevirdiğimde, kuzgunun pencere pervazına konmuş olduğunu gördüm. Zümrüt yeşili gözleri, her zamankinden daha parlaktı. Ve gagasında, minik, mavi bir şişe tutuyordu.

"Bu da ne?" diye fısıldadı Aella.

Kuzgun, pencereyi gagasıyla tıklattı. Arden, pencereyi açtı; kuzgun içeri süzüldü, doğrudan bana doğru uçtu. Ve gagasındaki şişeyi, avucuma bıraktı.

Şişe, minik ve zarifti. Mavi cam, içindeki sıvıyla birlikte hafifçe parlıyordu; tıpkı ay ışığını hapsetmiş gibi. Üzerinde, gümüş bir etiket vardı. Ve etiketin üzerinde, tanıdık el yazısıyla tek bir kelime yazılıydı:

"Nilüfer."

Kalbim durdu. Nilüfer özü. Aella'nın bahsettiği, sadece Morvath sınırındaki gölgelik sularda yetişen, gözlerimi iyileştirebilecek olan nilüfer çiçeğinin özü.

Kanlı Avcı'nın notunda söz verdiği şey. Ve şimdi, buradaydı. Avucumdaydı.

"Bu..." Aella'nın sesi, şaşkınlıkla inceldi. "Bu nilüfer özü! Ama nasıl? Nilüfer çiçeği sadece Morvath'ta yetişir! Onu bulmak haftalar sürer!"

Kuzgun, omzuma kondu, gagasını kulağıma yaklaştırdı. "O, söz verdi," diye fısıldadı. "Ve sözünü tuttu."

"Ne zaman buldu? Nasıl?"

"Geceleri uyumadı. Gölgeleri taradı. Morvath sınırına gitti, döndü. Ve bunu size getirdi." Kuzgun, gagasıyla şişeyi işaret etti. "Kullan. Gözlerin, onun karanlığında bir yıldız gibi parlamalı."

Şişeyi avucumda sıktım. Soğuk cam, tenimi serinletti. Ve o an, göğsümde bir sıcaklık hissettim. Kanlı Avcı, geceleri uyumamıştı. Gölgeleri taramış, Morvath'a gitmiş, nilüfer çiçeğini bulmuş ve bana getirmişti. Bir söz için. Bana verdiği bir söz için.

Arden, şişeyi elimden nazikçe aldı. "Bunu hemen kullanmalıyız," dedi, sesi her zamanki sakinliğini koruyordu ama gözlerinde bir heyecan kıvılcımı vardı. "Nilüfer özü, bekledikçe etkisini kaybeder. Hadi, gözlerini kapat."

Gözlerimi kapattım. Arden'ın serin parmakları, göz kapaklarıma nilüfer özünü sürdü. Sıvı, tenime değdiği anda bir serinlik yayıldı; önce hafif bir sızlama, sonra derin bir ferahlık. Gözlerimin ardındaki karanlık, yavaşça aydınlanmaya başladı. Şekiller netleşti, renkler canlandı, ışık... artık acıtmıyordu.

Gözlerimi açtım.

Ve gördüm.

Aella'nın endişeli yüzünü. Ronan'ın rahatlamış ifadesini. Ryder'ın sakin gülümsemesini. Arden'ın elinde tuttuğu boş şişeyi. Ve kuzgunun, omzumda parlayan zümrüt yeşili gözlerini.

"İşe yaradı," diye fısıldadım, sesim inanmazlıkla doluydu. "Gerçekten işe yaradı."

"Tabii ki işe yaradı," dedi Aella, gözleri dolu dolu. "O, sana söz verdi. Ve Kanlı Avcı, sözünü tutar."

Kuzgun, gagasını kulağıma yaklaştırdı bir kez daha. "Şişenin içinde, bir not daha var. Bak."

Arden, şişeyi inceledi. Gerçekten de, camın içinde minik, katlanmış bir parşömen vardı. Dikkatlice çıkardı, bana uzattı. Ellerim titreyerek açtım. İçinde, tanıdık el yazısıyla yazılmış tek bir cümle vardı:

"Gözlerin, benim karanlığımda bir yıldız gibi parlıyor. Artık beni görebilirsin.

– K.A."

Notu göğsüme bastırdım. Kalbim, deli gibi atıyordu. Artık görebilirdim. Onu görebilirdim. Ama o, hâlâ gölgelerde saklanıyordu. Hâlâ bekliyordu. Hâlâ, bana ulaşmak için doğru anı kolluyordu.

"Teşekkür ederim," diye fısıldadım kuzguna.

Kuzgun, gagasını saçlarıma sürttü. "Teşekkür etme. O, senin için her şeyi yapar."

Öğle güneşi, Vexmere'in yedi kulesinin üzerinde yükseldiğinde, avlu öğrencilerle dolup taşıyordu.

Herkes, Lord Wilder'ın gizemli duyurusunu merak ediyordu. Fısıltılar, avlunun taş duvarlarında yankılanıyor; öğrenciler, birliklerine göre toplanmış, tahminler yürütüyordu.

Kırık Kanatlar olarak, Gökyüzü Birliği'nin yanında duruyorduk. Gözlerim, nilüfer özü sayesinde artık net görüyordu. Işık, hâlâ rahatsız ediciydi ama Arden'ın güneş kalkanı ve nilüfer özünün kalıcı etkisi sayesinde, en azından acı çekmiyordum. Avlunun diğer ucunda, Ignis ve Thorne'un bana baktığını görebiliyordum. Ignis'in yeşil gözleri, her zamanki gibi nefretle parlıyordu; Thorne ise sırıtıyordu. Ama bu sefer, sırıtışlarının altında başka bir şey vardı. Beklenti.

Lord Wilder, platforma çıktı. Her zamanki gibi kusursuzdu; gümüş saçları geriye taranmış, kehribar rengi gözleri avluyu tarıyordu.

Arkasında, Leydi Keina duruyordu; bileklerindeki gümüş kelepçeler, öğle güneşinde parlıyordu.

Ama bu sefer, Keina'nın yanında bir kişi daha vardı.

Uzun boylu, geniş omuzlu, buz mavisi saçlı bir genç adam. Gözleri, soluk maviydi; neredeyse beyaz. Üzerinde, Gökyüzü Birliği'nin üniforması vardı; ama pelerininin astarı, diğerlerinden farklı olarak buz mavisi işlemelerle süslüydü.

"Kim bu?" diye fısıldadı Aella.

"Glade Frost," dedi Ryder, sessizce. "Gökyüzü Birliği'nden. Buz savaşçısı. Nadir bir element olan buzu kontrol edebiliyor. Çok güçlü olduğu söylenir. Ama pek konuşmaz."

"Buz mu?" Ronan'ın kaşları kalktı. "Bu element nadir değil mi?"

"Oldukça nadir. Ve çok tehlikeli."

Wilder, asasını platformun taşına vurdu. Ses, avluda yankılandı. Herkes sustu.

"Vexmere Savaş Okulu'nun değerli öğrencileri," diye başladı, sesi her zamanki gibi kontrollü ve etkileyici. "Bugün, sizlere önemli bir duyuru yapmak için toplanmış bulunuyoruz."

Bir an durdu, avluyu süzdü. Gözleri, tek tek her öğrencinin üzerinde gezindi; sanki her birini tartıyor, ölçüyor, değerlendiriyordu.

"Bildiğiniz gibi, Vexmere Savaş Okulu, diyarların en yetenekli öğrencilerini yetiştirmekle gurur duyar. Ancak, son zamanlarda yaşanan olaylar... Kanlı Avcı tehdidi, Gümüş Çember saldırıları, Ortaklık'ın artan güvenlik ihtiyacı... Tüm bunlar, bize şunu gösterdi: Sıradan eğitim yöntemleri, artık yeterli değil."

Avluda bir uğultu yükseldi. Öğrenciler, merakla fısıldaşıyordu.

"Bu yüzden," diye devam etti Wilder, "yeni bir birlik kurmaya karar verdim. Bu birlik, diğerlerinden farklı olacak. Sadece en yetenekli, en güçlü, en özel öğrencileri içerecek. Onlara, diğer birliklerin tüm imkanları sunulacak. Tüm derslere erişim, özel eğitimler, birebir mentorluk... Ve en önemlisi, doğrudan benim gözetimim altında olacaklar."

Sessizlik. Herkes, nefesini tutmuştu.

"Bu birliğin adı," dedi Wilder, asasını havaya kaldırarak, "Gümüş Anka Birliği."

Asanın kristali, altın ve gümüş karışımı bir ışıkla parladı. Işık, avlunun üzerinde bir anka kuşu silüeti oluşturdu; kanatları, avlunun tamamını kaplıyordu. Görüntü, birkaç saniye havada asılı kaldı; sonra, kristalin içine geri çekildi.

"Gümüş Anka Birliği," diye tekrarladı Wilder, "sadece on beş öğrenciden oluşacak. Her biri, kendi alanında en iyi olanlardan seçilecek. Ve bu öğrenciler, sadece Vexmere'i değil, tüm diyarları temsil edecek."

Eliyle, platformun kenarında duran Glade Frost'u işaret etti. "İlk üye: Glade Frost. Gökyüzü Birliği'nden, buz elementi kontrolörü. Nadir yeteneği ve disipliniyle, bu birliğe katılmayı hak eden ilk isim."

Glade, başını hafifçe eğdi. Yüzü ifadesizdi; ne gurur, ne heyecan, ne de memnuniyet. Sadece buz. Tıpkı elementi gibi.

"İkinci üye," diye devam etti Wilder, gözleri kalabalığı tararken, "Thorne Vexmere. Mor Yıldız Birliği'nden. Strateji ve kılıç ustalığıyla, bu birliğin önemli bir parçası olacak."

Thorne, kalabalığın arasından sıyrıldı, platforma çıktı. Sırıtışı, kulaklarına varıyordu. Gözleri, bir an bana takıldı; ve o bakışta, zafer vardı. "Gördün mü, Arlon?" der gibi.

"Ve üçüncü üye," dedi Wilder, sesi avluda yankılanarak, "Reina Arlon."

Kalbim durdu.

Herkes bana döndü. Yüzlerce göz, üzerimdeydi. Aella, yanımda nefesini tuttu; Ronan'ın eli, omzuma kondu; Ryder, kaşlarını çattı; Arden, yeşil gözlerini kocaman açtı.

"Reina Arlon," diye devam etti Wilder, "üç elementin varisi, Beyaz Okçu. Yetenekleri, tartışılmaz. Ve bu birliğe, liderlik etmesini bekliyorum."

Liderlik. Bunu beklemiyordum. Kimse beklemiyordu.

Thorne'un sırıtışı, bir anda dondu. Gözleri, öfkeyle bana döndü. Belli ki, liderliğin kendisine verilmesini bekliyordu. Ama Wilder, onu değil, beni seçmişti. En azından, öyle söylüyordu.

"Reina Arlon, platforma gelir misiniz?"

Ayaklarım, beni kendiliğinden platforma götürdü. Kalabalık, önümde ikiye ayrıldı. Adımlarım, taş zeminde yankılandı. Platforma çıktım, Wilder'ın yanında durdum. Thorne, diğer yanımdaydı; öfkesini, dişlerini sıkarak belli ediyordu. Glade ise ifadesizdi; buz gibi.

"Gümüş Anka Birliği," dedi Wilder, sesi tüm avluda yankılanarak, "küllerinden doğanlardan oluşacak. Ve bu birlik, diyarların kaderini değiştirecek."

Küllerinden Doğanlar. Kanlı Avcı'nın sözü. Varian'ın günlüğüne yazdığı cümle. Ve şimdi, Wilder aynı cümleyi kullanıyordu. Tesadüf mü? Yoksa bir mesaj mı?

Wilder, asasını bir kez daha platformun taşına vurdu. Ses, avluda yankılandı. "Gümüş Anka Birliği'nin diğer üyeleri, önümüzdeki günlerde açıklanacak. Şimdi, dağılabilirsiniz."

Öğrenciler, fısıldaşarak dağılmaya başladı. Aella, hemen yanıma koştu; Ronan, Ryder ve Arden onu takip etti.

"Liderlik!" diye fısıldadı Aella, gözleri parlıyordu. "Reina, sen Gümüş Anka'nın liderisin!"

"Bu iyi bir şey mi, kötü bir şey mi, bilmiyorum," dedim, dürüstçe.

"İkisi birden," dedi Ryder, her zamanki sakin sesiyle. "Wilder seni lider yaparak, hem seni onurlandırdı hem de üzerindeki baskıyı artırdı. Artık her hareketin, her sözün, her kararın izlenecek."

"Ve Thorne," dedi Ronan, dişlerini sıkarak, "seni lider olarak kabul etmeyecek. Bu, onun için bir aşağılanma."

"Haklısın," dedim, platformdan inerken. "Ama şimdi, bunu düşünecek zaman değil. Gümüş Anka'nın ne olduğunu, ne yapmak istediğini öğrenmeliyiz."

"Ve en önemlisi," dedi Arden, sessizce, "bu birliğin gerçek amacını."

Wilder'ın sözleri, zihnimde yankılanıyordu. "Küllerinden doğanlar." "Diyarların kaderini değiştirecek." Ve en önemlisi: "Doğrudan benim gözetimim altında olacaklar."

Bu bir onur değildi. Bu, bir kafesti. Altın kaplama, gösterişli, ama yine de bir kafes.

Duyuru dağıldıktan sonra, Kırık Kanatlar olarak doğrudan odama çıktık.

Aella, hâlâ Gümüş Anka Birliği'nin lideri olduğum için heyecanlıydı; Ronan, Thorne'un öfkeli bakışlarını unutamamıştı; Ryder, her zamanki gibi sakin ve düşünceliydi; Arden ise nilüfer özünün etkisini kontrol etmek için gözlerimi son bir kez muayene edecekti.

"Gözlerin tamamen iyileşmiş," dedi Arden, el fenerini cebine koyarken. "Nilüfer özü, beklediğimden daha hızlı etki etti. Şanslısın."

"Şans değil," dedi Aella, göz kırparak. "Kanlı Avcı'nın hediyesi."

"Aella," dedim, uyarıcı bir sesle.

"Ne? Adam sana nilüfer özü gönderdi, not yazdı, kuzgunu yolladı. Bence romantik."

"Aella!"

Ronan, homurdandı. "Romantik değil, rahatsız edici. Herif gölgelerin içinde saklanıyor, notlar yazıyor, tılsımlar gönderiyor. Adı çıkmış bir katil. Ve sen, onun romantik olduğunu mu düşünüyorsun?"

"Katil olduğu doğru," dedi Ryder, sakin bir sesle. "Ama sadece Ortaklık askerlerini öldürüyor. Sivillere dokunmuyor. Hatta, köyleri koruduğuna dair söylentiler var."

"Bu onu daha az tehlikeli yapmaz."

"Yapmaz. Ama niyetini anlamamıza yardımcı olur."

Tartışmaları dinlerken, omzumdaki kuzgun sessizce tüylerini düzeltiyordu. Zümrüt yeşili gözleri, her zamanki gibi sakindi. Sanki her şeyi biliyor, ama hiçbir şey söylemiyordu.

"Her neyse," dedim, konuyu değiştirmek için. "Şimdi dinlenmeliyim. Arden, gözlerim için teşekkür ederim. Aella, Ronan, Ryder... Beni yalnız bırakabilir misiniz? Sadece biraz uyumak istiyorum."

"Tabii, okçu." Ronan, başımı okşadı. "Bir şeye ihtiyacın olursa, bağır."

"Bağırırım."

Tek tek çıktılar. Aella, son bir kez bana dönüp gülümsedi; Ronan, kapıyı arkasından kapatırken bir an durdu, sonra gitti. Sonunda, odada yalnızdım. Kuzgun, her zamanki gibi saçlarımın arasındaki yuvasında uyukluyordu. Ve her şey sessizdi.

Tam uzanacakken, komodinin üzerinde bir şey fark ettim.

Daha önce orada olmayan bir şey.

Beyaz bir broş. Anka kuşu şeklinde. Tüyleri, sedef gibi parlıyor; gözleri, minik altın taşlardan yapılmıştı. Ve kanatları, hafifçe aralanmıştı; sanki her an uçacakmış gibi.

"Bu da ne?" diye fısıldadım.

Elimi uzattım. Parmağım, broşun kanadına dokundu. Ve o an, broş canlandı.

Beyaz anka kuşu, komodinin üzerinde doğruldu. Kanatlarını gerdi, tüylerini kabarttı ve minik, altın rengi gözleriyle bana baktı. Evet, bana baktı. Broş, canlanmıştı. Ve hareket ediyordu.

"Merhaba, Reina Arlon," dedi anka kuşu. Sesi, kristal çanların tınısı gibiydi; minik, berrak, büyülü. "Beni fark etmeni bekliyordum. Ben Heatt. Senin yeni dostun. Ve Ateş Kristali'nin gardiyanı."

Çığlık attım.

Yataktan fırladım, sırtımı duvara yasladım. "Ne-Ne-Ne?!"

Heatt, komodinin üzerinde sakince duruyordu. "Pekala, bu tepkiyi beklemiyordum. Genelde seçilmişlerim biraz daha sakin olur."

"Seçilmiş? Ne seçilmişi?! Sen nesin?! Nasıl konuşuyorsun?!"

"Ben bir Kadim Parça'yım. Ateş Kristali'nin yardımcısı. Ve sen, Reina Arlon, Ateş Kristali tarafından seçildin."

"Ben kimse tarafından seçilmedim!"

"Ama seçildin." Heatt, minik kanatlarını çırptı, havalandı. "Şimdi, lütfen bağırmayı kes. Duvarlar ince. Birileri seni duyacak."

Çok geçti. Kapı, bir anda açıldı. Aella, elinde bir yastıkla içeri daldı; Ronan, kılıcını çekmiş, arkasından geliyordu; Ryder, gölgeleri hazırlamıştı; Arden ise elinde bir saksıyla duruyordu. Hepsi, savaşa hazırdı.

"Ne oldu?!" diye bağırdı Aella. "Kim var? Nerede?!"

"Şey..." Ellerimi havaya kaldırdım. "Orada. Komodinin üzerinde. Konuşan bir broş var."

Dördü de komodine baktı. Sonra bana baktı. Sonra tekrar komodine baktı.

"Reina," dedi Ronan, yavaşça, "orada hiçbir şey yok."

"Ne?! Orada! Beyaz anka kuşu! Konuşuyor!"

Arden, komodine yaklaştı, elini boşluğa uzattı. "Burada bir şey yok, Reina. Gerçekten."

"Orada!" diye bağırdım, Heatt'i işaret ederek. "Şu an kanatlarını çırpıyor! Bana bakıyor! Kafasını yana eğdi!"

Heatt, gerçekten de kafasını yana eğmişti. "İlginç," dedi, sakin bir sesle. "Beni sadece sen görebiliyorsun. Ve Leydi Keina. O, Su Kristali'nin bekçisi olduğu için Kadim Parçaları görebilir. Ama diğerleri... Hayır."

"Ne demek sadece ben görebiliyorum?!"

"Bu, seçilmiş olmanın bir parçası. Kadim Parçalar, sadece seçtikleri kullanıcı tarafından görülebilir. Diğerleri için, sıradan bir broştan ibaretiz."

Aella, yanıma geldi, elini alnıma koydu. "Reina, tatlım, yorgunsun. Gümüş Çember'den yeni çıktın. Gözlerin yeni iyileşti. Belki de... Halüsinasyon görüyorsundur?"

"Halüsinasyon değil! Gerçek!"

Heatt, minik kanatlarını çırptı, havalandı, Aella'nın başının etrafında bir tur attı. Aella, hiçbir şey hissetmedi. "Bak," dedi Heatt, "hiçbir şey görmüyor. Tüylerim bile onun saçını dağıtmadı. Çünkü bu formda, fiziksel dünyaya etki edemem. Sadece senin için varım. Ve Leydi Keina için. Bu arada, Leydi Keina'yı çağırmanı öneririm. O, sana açıklayabilir."

Bu çok saçmaydı. Çok saçma.

Ama aynı zamanda, son bir haftada yaşadıklarımdan daha saçma değildi. Kanlı Avcı, gölge ruhlar, Efsaneler Kitabı'ndan kaçan efsaneler... Konuşan bir broş, neden olmasın?

"Tamam," dedim, derin bir nefes alarak. "Tamam. Sakinim. Sakinim." Duvarın dibinden ayrıldım, yatağa oturdum. "Heatt. Adın Heatt, değil mi?"

"Evet."

"Ve sen... Bir Kadim Parça'sın. Ateş Kristali'nin yardımcısı."

"Doğru."

"Ve beni... Seçtin."

"Ateş Kristali seni seçti. Ben sadece habercisiyim."

"Harika." Başımı ellerimin arasına aldım. "Bir Kanlı Avcı yetmezmiş gibi, şimdi de bir anka kuşu..."

Heatt, komodinin üzerinde yeniden broş formuna döndü. "Yarın, Leydi Keina ile konuş. O sana her şeyi açıklayacak. Şimdilik, dinlen. Ve lütfen... Beni bir daha fırlatma."

"Fırlatmadım ki."

"Az kalsın fırlatacaktın. Gözlerinden okudum."

Aella, hâlâ alnımı kontrol ediyordu. "Reina, kendi kendine konuşuyorsun."

"Biliyorum, Aella. Biliyorum."

Ronan, kılıcını kınına soktu, homurdandı. "Kafayı yemiş. Kesin kafayı yemiş."

"Yok," dedim, iç çekerek. "Sadece... Çok özel bir broşum var artık."

Dördü, birbirine baktı. Sonra bana baktı. Sonra, omuz silkip dağıldılar. Sadece kuzgun, her zamanki gibi sakindi. Zümrüt yeşili gözleri, Heatt'in komodinin üzerinde durduğu noktaya bakıyordu. Sanki onu görebiliyormuş gibi.

"Sen," dedim kuzguna, "onu görebiliyor musun?"

Kuzgun, gagasını araladı. "Görebiliyorum."

"Neden?"

"Çünkü ben, bir Kadim Parça değilim. Ben, bir gölgeyim. Ve gölgeler, her şeyi görür."

Derin nefes aldım.

"Nasıl bir hayatım var benim?" diye mırıldandım.

Yarın Leydi Keina ile konuşup, bu işi tek başıma halledecektim.

Kimse olmadan.

Bölüm sonu

3 yorum