Not: Uzun Bölüm Uyarısı!
Sabah güneşi, Vexmere'in doğu kulesine vurduğunda, gözlerimi her zamankinden daha kolay açtım. Arden'ın merhemi, Heatt'in iyileştirme tozu ve Kanlı Avcı'nın gölge özü... Üçü birleşmiş, albinizmli bedenimi adeta yeniden doğurmuştu. Tenim hâlâ hassastı; ama en azından, sabah ışığı artık bir işkence değildi.
Yatakta doğruldum, elimi alışkanlıkla saçlarıma götürdüm. Kuzgunun yuvasını aradım.
Boştu.
Kaşlarımı çattım. Kuzgun, her sabah saçlarımın arasında, tüylerini kabartmış, gözlerini kırpıştırarak uyanırdı. Ama bu sabah, orada değildi. Gözlerim odada dolaştı; pencere kenarı boştu, komodin boştu, gardırobun üstü boştu. Sonunda, en karanlık köşede, yerde, sırtı bana dönük bir şekilde durduğunu gördüm.
Tüyleri kabarmış, başı omzuna gömülmüş, zümrüt yeşili gözleri kapalıydı. Uyuyor gibiydi. Ama uyumuyordu. Nefes alışından belliydi; hızlı, kesik, alıngan.
"Günaydın," dedim, yataktan kalkarken.
Kuzgun, cevap vermedi. Sadece, tüylerini daha da kabarttı, başını daha da gömdü.
"Kuzgun?"
Yine sessizlik.
Heatt, komodinin üzerinde kanatlarını gerdi. "Sanırım sana küsmüş," dedi minik sesiyle, altın rengi gözleri kuzguna kayarak. "Dün bütün gün onu hiç fark etmedin. Hatta dün gece, terasta Kanlı Avcı'yla konuşurken bile o, pencerede seni bekliyordu."
"Ne? Ama o... O hep yanımdaydı."
"Fiziksel olarak evet. Ama kalbin başka yerdeydi." Heatt, başını yana eğdi. "Ve o, bunu hissetti."
İçimde bir sızı hissettim. Haklıydı. Son günlerde o kadar çok şey olmuştu ki, kuzgunu ihmal etmiştim. Oysa o, daha ilk günden beri benimleydi. Kanlı Avcı'nın notlarını getirmiş, tüylerini bırakmış, saçlarımda yuva kurmuş, gece gölgelerle konuştuğumda beni sakinleştirmişti. Ve ben, onu fark etmemiştim.
Kuzgunun yanına gittim, yere oturdum. Elimi uzattım, tüylerine dokunmak istedim. Ama kuzgun, kanatlarını hafifçe araladı, geri çekildi.
"Özür dilerim," dedim, sessizce. "Haklısın. Seni ihmal ettim."
Kuzgun, tek gözünü araladı. Zümrüt yeşili iris, bana baktı; içinde, hem kırgınlık hem de bekleyiş vardı.
"Sana ceviz getireyim mi?" diye sordum, hafifçe gülümseyerek. "En iyi cinsinden. Hatta iki tane. Hatta üç tane."
Kuzgun, gagasını tüylerinin arasına gömdü. Cevap vermedi.
"Beş tane?"
Yine sessizlik.
"On tane?"
Kuzgun, başını hafifçe kaldırdı. Tek gözü, hâlâ bana bakıyordu; ama bu sefer, kırgınlık azalmış, pazarlık heyecanı belirmişti.
"On tane ceviz," dedim, elimi kalbime götürerek. "Ve bir daha seni asla ihmal etmeyeceğim. Söz."
Kuzgun, bir an durdu. Sonra, yavaşça ayağa kalktı, kanatlarını gerdi, bana doğru yürüdü. Ama tam elime gelecekken, Heatt komodinden havalandı, kuzgunun önünü kesti.
"Bir saniye," dedi Heatt, minik kanatlarını çırparak. "Sen dün bütün gece Reina'nın saçlarında uyudun. Ben ise komodinde, broş formunda bekledim. Ve şikayet etmedim. Ama sen, bir günlük ihmal için trip atıyorsun?"
Kuzgun, Heatt'e döndü. Zümrüt yeşili gözleri, altın gözlerle karşılaştı. "Ben, onun ilk dostuyum," dedi kuzgun, gagasını şaklatarak. "Sen ise yenisin. Ayrıca, sen bir broşsun. Ben, yaşayan bir varlığım."
"Ben de bir Kadim Parçayım! Ve senden çok daha güçlüyüm!"
"Güç, sadakati geçmez."
"Sadakat? Sen dün gece Kanlı Avcı'ya çalıştın!"
"Ben, onun habercisiyim. Ve aynı zamanda, Reina'nın koruyucusuyum. İkisini de yaparım."
"Ben de Reina'nın Kadim Parçasıyım! Ve onu asla yalnız bırakmam!"
"Ben de bırakmam!"
"Bıraktın! Dün gece terasta onu Kanlı Avcı'yla yalnız bıraktın!"
"O, tehlikeli değildi!"
"O, her zaman tehlikeli!"
İkisi, karşılıklı atışmaya devam ederken, ben yerde oturmuş, onları izliyordum. Bir anka kuşu ile bir kuzgun. Ateş ile gölge. Ve ben, ortada kalmış, iki doğaüstü varlığın kıskançlık kavgasının arasında.
"Yeter!" dedim, ayağa kalkarak. "İkiniz de susun. Kuzgun, sen benim ilk dostumsun. Heatt, sen de benim Kadim Parçamsın. İkinizi de seviyorum. Ve ikinize de ihtiyacım var. Anlaşıldı mı?"
Kuzgun, başını eğdi. Heatt, kanatlarını indirdi. İkisi de birbirine baktı, sonra bana. Ve aynı anda, başlarını salladılar.
"Anlaşıldı," dedi kuzgun, hışırtılı sesiyle.
"Anlaşıldı," dedi Heatt, kristal çanları andıran sesiyle.
"Güzel." Derin bir nefes aldım. "Şimdi, kahvaltıya gidiyoruz. Kuzgun, sen omzumda. Heatt, sen broş formunda pelerinimde. Ve ikiniz, birbirinizle kavga etmeyeceksiniz. En azından... Bugün."
Kuzgun, omzuma kondu. Heatt, broş formuna dönüştü, pelerinimin yakasına tutundu. Ve ben, odadan çıkmadan önce, aynadaki yansımama baktım. Beyaz saçlı, altın gözlü, solgun tenli bir kız. Omzunda bir kuzgun, pelerininde bir anka broşu. Ve kalbinde, iki doğaüstü varlığın bitmek bilmeyen kıskançlık savaşları.
"Harika," diye mırıldandım. "Bu okulda bir günüm bile sakin geçmiyor."
Ve kahvaltıya indim.
Yemekhane, her zamanki sabah kalabalığıyla doluydu. Ama bu sabah, hava daha da ağırdı. Savaş haberi, yemekhanenin taş duvarlarına sinmiş gibiydi; fısıltılar, dün geceden beri dinmemişti. Ve masalarda, Syndril Gazetesi'nin son sayısı elden ele dolaşıyordu.
Kırık Kanatlar, her zamanki gibi Gökyüzü Birliği'nin masasında toplanmıştı. Aella, bu sefer börek getirmemişti; önünde, başlığı kocaman harflerle yazılmış gazete duruyordu. Ronan, her zamankinden daha yakınımda oturuyordu; kurt gözleri, sürekli masamıza yaklaşan öğrencileri tarıyordu. Ryder, siyah pelerinini omuzlarına atmış, çayını yudumluyordu. Arden ise minik bir saksıya yeni bir tohum ekiyor, yeşil gözleriyle toprağı inceliyordu.
"Günaydın," dedim, masaya otururken. Kuzgun, omzumdan inip masanın kenarına kondu; Heatt, pelerinimin yakasında broş formundaydı, sessizce etrafı izliyordu.
"Günaydın," dedi Aella, gözlerini gazeteden ayırmadan. "Ama iyi bir sabah değil."
"Neden? Ne yazıyor?"
Aella, gazeteyi bana doğru itti. Başlık, mürekkebi hâlâ tazeymiş gibi parlıyordu:
"GÜMÜŞ ORTAKLIĞI, MORVATH'A SAVAŞ İLAN ETTİ! TÜM DİYARLARDA SEFERBERLİK!"
Başlığın altında, dün gece Keina'nın anlattıklarını doğrulayan satırlar vardı. Ortaklık, Morvath Meclisi'ni "karanlık güçlerin merkezi" olarak ilan etmiş; tüm okulları, birlikleri ve öğrencileri seferberliğe çağırmıştı. Ve en altta, bir not:
"Vexmere Savaş Okulu, bu seferberlikte öncü rol üstlenecektir."
"Öncü rol," diye tekrarladı Ronan, dişlerini sıkarak. "Yani, bizi cephenin ortasına sürecekler."
"Wilder'ın planı bu," dedi Ryder, sakin bir sesle. "Gümüş Anka'yı yeni kurdu. Bizi, turnuva ve savaş için bir silah olarak kullanacak."
"Ya reddedersek?" diye sordu Aella.
"Reddetmek, vatana ihanetle suçlanmak demek. Keina'nın söylediği gibi."
"Vatana ihanet," diye homurdandı Ronan. "Hep aynı tehdit."
"Çünkü işe yarıyor," dedi Arden, toprağı karıştırırken. "Korku, en eski silahtır."
Tam o sırada, masamıza bir gölge düştü. Başımı kaldırdığımda, Thorne'un tepemizde dikildiğini gördüm. Yüzünde, her zamanki sırıtışı vardı; ama bu sefer, gözlerinde bir şey daha vardı. Zafer. Sanki savaş haberi, onun için bir fırsattı.
"Günaydın, Kırık Kanatlar," dedi, sesi alaycı bir nezaketle. "Ya da artık size 'Gümüş Anka'nın yedekleri' mi demeliyim?"
"Ne istiyorsun, Thorne?" diye sordum, sesimi olabildiğince sakin tutarak.
"Sadece gazeteyi okuyup okumadığınızı merak ettim." Gazeteyi işaret etti. "Seferberlik ilan edildi. Ve siz, benim birliğimde olacaksınız. Yani, teknik olarak, bana bağlısınız."
"Biz kimseye bağlı değiliz," dedi Ronan, ayağa kalkarak. "Ve senin birliğinde falan değiliz. Reina, Gümüş Anka'nın lideri. Sen ise sadece bir üyesin."
Thorne'un sırıtışı, bir an dondu. Ama hemen toparladı. "Lider," diye tekrarladı, gözlerini bana dikerek. "Tabii ya. Güneşe bile çıkamayan bir lider. Savaş alanında ne yapacak merak ediyorum. Gölgelerde mi saklanacak?"
Kuzgun, masanın kenarında tüylerini kabarttı. Heatt, pelerinimin yakasında titreşti. Ve ben, derin bir nefes aldım.
"Thorne," dedim, ayağa kalkarak. Ona doğru bir adım attım. "Benim güneşe çıkamıyor olmam, seni gölgede bırakmayacağım anlamına gelmez. Yeteneklerimi sorgulamadan önce, dün gölge kurtlarıyla savaşırken ne yaptığını hatırla. Kılıcını kaldıramıyordun."
Thorne'un yüzü kızardı. "O kurtlar—"
"O kurtlar, seni neredeyse yere seriyordu. Ve ben, gölge okumla onlardan birini yok ettim. Sen ise..." Başımı yana eğdim, gülümsedim. "...sadece izledin."
Masada, Aella kıs kıs güldü. Ronan, kollarını kavuşturdu; yüzünde, gururlu bir gülümseme belirdi. Ryder, çayını yudumladı; ama dudaklarının kenarında, ince bir gülümseme vardı. Arden ise sessizce toprağa bir tohum daha bıraktı.
Thorne, bir an cevap veremedi. Elleri, belindeki hançere gitti; ama Ryder, aynı anda ayağa kalktı.
"Thorne," dedi, sesi buz gibiydi. "Yemekhanede böyle konuşmak, senin için iyi olmaz. Hele ki Kanlı Avcı, az sonra burada olabilirken."
Thorne'un gözleri, bir an korkuyla kıpırdandı. Kanlı Avcı'nın adı, onu her seferinde tedirgin ediyordu. Hançerini bıraktı, geri çekildi.
"Bu bitmedi, Arlon," dedi, dişlerini sıkarak. "Savaş alanında görüşürüz. Ve o zaman, hangimizin lider olduğunu göreceğiz."
Döndü, masasına yürüdü. Aella, arkasından dil çıkardı. "Git başımdan, pislik."
"Aella," dedi Arden, sakin bir sesle. "Küfür etme."
"Etmedim. Sadece... Onu tanımladım."
Ryder, çayını bıraktı. "Thorne, savaş haberini kendi lehine kullanmaya çalışacak. Wilder'ın gözüne girmek için, cephede kahramanlık yapmak isteyecek."
"Ve bu, onu tehlikeli yapıyor," dedi Ronan. "Hem bize hem kendine."
"Kendi derdine düşsün," dedim, yerime otururken. "Bizim önceliğimiz, bu savaşın ne anlama geldiğini anlamak. Ve Kanlı Avcı'nın bu işin neresinde olduğunu."
"Kanlı Avcı," dedi Aella, gazeteye bakarak. "Morvath'a savaş açıldı. Ve o, bir Morvathlı. Bu onu nasıl etkileyecek?"
"Bilmiyorum," dedim, dürüstçe. "Ama öğreneceğiz."
Tam o sırada, yemekhanenin kapısı açıldı. Ve içeri, Kanlı Avcı girdi.
Kızıl saçları, bu sabah daha da koyuydu; neredeyse siyah. Üzerinde, her zamanki siyah deri zırhı; ama bu sefer, omuzlarına gri bir pelerin atmıştı. Gümüş gözleri, yemekhaneyi baştan sona taradı; öğrenciler, bir anda sustu. Ve o gözler, beni buldu.
Gümüş, bir an altına döndü. Sadece bir an. Sonra, yeniden gümüş.
Elini kalbine götürdü, bana uzaktan bir reverans yaptı. Ve yürüyüp Gölge Birliği'nin masasına oturdu.
"Bu adam," diye fısıldadı Aella, "her sabah sana reverans yapıyor. Ve sen hâlâ 'aramızda bir şey yok' diyorsun."
"Aella..."
"Ne? Gerçeği söylüyorum!"
Ronan, homurdandı. "Bence de tuhaf."
"Bence de," dedi Ryder.
"Bitkiler bile öyle düşünüyor," dedi Arden.
Kuzgun, masanın kenarında gagasını şaklattı. Heatt, pelerinimin yakasında hafifçe titreşti. Ve ben, başımı ellerimin arasına aldım.
"Harika," diye mırıldandım. "Şimdi herkes bana karşı."
Aella, gülümseyerek omzuma dokundu. "Merak etme, Beyaz Okçu. Biz senin yanındayız. Sadece... Yanlış anlama, ama Kanlı Avcı'nın sana aşık olduğunu hepimiz biliyoruz."
"Aella!"
"Ne? Aşk Perisi'yim ben!"
Kahvaltı, bu tür takılmalarla devam etti. Ama içimde, bir huzursuzluk vardı. Çünkü bugün, Gölge Manipülasyonu dersi vardı. Ve o dersi, Kanlı Avcı verecekti.
İlk kez, onunla bir sınıfta, öğretmen-öğrenci ilişkisi içinde olacaktım. Ve bunun, sandığımdan çok daha zor olacağını biliyordum.
Kahvaltı bittiğinde, ders zili çaldı. Gümüş Anka Birliği'nin ilk resmi dersi başlamak üzereydi. Ve o dersin adı, zihnimde bir yankı gibi dönüyordu: Gölge Manipülasyonu. Öğretmeni ise... Kanlı Avcı.
Derslik, Alev Kulesi'nin zemin katındaydı. Diğer sınıflardan farklıydı; daha geniş, daha karanlık, daha sessiz. Duvarlar, siyah mermerle kaplıydı; tavan, yıldızların taklit edildiği büyülü bir kubbeyle örtülmüştü. Ortada, yuvarlak bir platform; çevresinde, yükseltilmiş sıralar. Meşaleler yoktu. Sadece gölgeler vardı; duvarlardan sızan, tavanı kaplayan, yeri örten, canlı gölgeler.
İçeri girdiğimde, sınıf neredeyse doluydu. Gümüş Anka'nın on beş üyesi, platformun etrafında toplanmıştı.
Thorne, en ön sırada oturuyordu; kollarını kavuşturmuş, yüzünde her zamanki kibirli ifadesi. Glade, en arka sırada, buz mavisi gözleriyle boşluğa bakıyordu. Ignis, Demir Alev'den gelmişti; çünkü Gümüş Anka, tüm birliklerden seçilmiş üyelerden oluşuyordu. Ve diğerleri... Bazılarını tanıyordum, bazılarını değil. Ama hepsi, aynı şeyi bekliyordu: Kanlı Avcı'yı.
Kırık Kanatlar'dan Ronan, Ryder ve Arden da bu dersteydi.
Wilder, onları da Gümüş Anka'ya seçmişti; Ronan'ın kurt gücü, Ryder'ın gölge elementi, Arden'ın şifa yetenekleri...
Hepsi, bu birliğin bir parçasıydı. Aella ise Gökyüzü Birliği'nden geliyordu; rüzgâr elementiyle, Keşif dersinde uzmanlaşmıştı. Ama bugün, o da buradaydı. Çünkü Wilder, Gümüş Anka'ya "üstün yetenekli herkesi" dahil etmişti.
Yerime oturdum. Kuzgun, her zamanki gibi omzumdaydı; Heatt, pelerinimin yakasında broş formundaydı. İkisi de sessizdi; ama gergin olduklarını hissedebiliyordum. Sanki onlar da, az sonra olacakları bekliyordu.
Sınıfın kapısı açıldı. Ve içeri, Kanlı Avcı girdi.
Herkes sustu.
Kızıl saçları, bu sabah daha koyuydu; neredeyse siyah. Üzerinde, siyah deri zırhı; ama bu sefer, üzerine siyah bir cübbe giymişti. Cübbenin yakası, gümüş bir kuzgun iğnesiyle tutturulmuştu. Gümüş gözleri, sınıfı baştan sona taradı; tartıyor, ölçüyor, değerlendiriyordu. Ve o gözler, bir an bana takıldı.
Gümüş, altına döndü. Sadece bir an. Sonra, yeniden gümüş.
Platforma yürüdü. Adımları, taş zeminde yankılanmadı; çünkü gölgeler, ayaklarının altında bir halı gibi seriliyor, sesini yutuyordu. Platformun ortasına geldi, durdu. Kollarını kavuşturdu. Sınıfı süzdü. Ve konuştu.
"Gölge Manipülasyonu," dedi, sesi alçak ama sınıfın en uzak köşesinden bile duyulacak kadar net. "Bu ders, size gölgeleri nasıl kontrol edeceğinizi öğretmeyecek."
Bir an durdu, gözleri sınıfı taradı. "Çünkü gölgeler, kontrol edilmez. Onlar, ikna edilir."
Sınıfta bir fısıltı dolaştı. Kimisi şaşırmış, kimisi meraklanmıştı. Thorne, gözlerini devirdi; Ignis, öne doğru eğildi; Glade, buz mavisi gözlerini Kanlı Avcı'ya dikti.
"Gölgeler," diye devam etti Kanlı Avcı, platformda yavaşça yürümeye başlayarak, "en eski elementtir. Işıktan önce vardı. Ve ışık, her zaman onlardan doğar. Ama gölgeler, ışığın olmadığı yerde değildir. Onlar, ışığın olduğu her yerde, sadece görünmeyi bekleyen varlıklardır."
Eliyle havada bir hareket yaptı. Sınıfın tüm gölgeleri, bir anda canlandı; duvarlardan süzüldü, zemine aktı, platformun etrafında dönen bir kasırgaya dönüştü. Öğrenciler, nefeslerini tuttu. Thorne, sandalyesinde geriye yaslandı; Ignis, gözlerini kocaman açtı; Glade, buz mavisi gözlerini kıstı.
Ve ben... Ben, o gölgelerin içinde, kendimi evimde hissettim.
"Bugün," dedi Kanlı Avcı, gölgeleri yavaşça durdurarak, "gölgelerle ilk temasınızı kuracaksınız. Ama önce, bir gönüllüye ihtiyacım var."
Gözleri, sınıfı taradı. Herkes, geri çekildi; kimse gönüllü olmak istemiyordu. Thorne, başını öne eğdi; Ignis, gözlerini kaçırdı; Glade, buz gibi bir ifadeyle önüne baktı.
Ve Kanlı Avcı'nın gözleri, bende durdu.
"Reina Arlon," dedi, sesi sınıfta yankılanarak. "Lütfen platforma gelin."
Kalbim, göğsümden fırlayacak gibi attı. Sınıftaki herkes bana döndü. Aella, yanımda nefesini tuttu; Ronan, kaşlarını çattı; Ryder, her zamanki sakinliğiyle izledi; Arden, yeşil gözlerini bana dikti.
Ve ben, ayağa kalktım.
Kuzgun, omzumda kıpırdandı; Heatt, pelerinimin yakasında titreşti. İkisi de endişeliydi. Ama ben, onlara fısıldadım: "İyiyim."
Platforma yürüdüm. Her adımda, kalbim biraz daha hızlandı. Kanlı Avcı'nın karşısında durdum. Gümüş gözleri, bir an altın rengine döndü; sadece bana bakarken.
"Korkma," dedi, sadece benim duyabileceğim bir sesle. "Sana zarar vermeyeceğim."
"Biliyorum," diye fısıldadım.
Kanlı Avcı, sınıfa döndü. "Gölge manipülasyonu, üç aşamadan oluşur," dedi, sesi yeniden öğretmen tonuna dönerek. "Bir: Gölgeyi hisset. İki: Gölgeyle anlaş. Üç: Gölgeyi yönlendir. Şimdi, liderinizle birinci aşamayı göstereceğim."
Elini uzattı. Siyah deri eldivenli eli, avucu yukarı bakacak şekilde. "Elinizi uzatın, Bayan Arlon."
Elimi uzattım. Parmaklarım, onun eldivenli avucuna değdi. Ve o an, sınıftaki tüm gölgeler harekete geçti; dönerek, süzülerek, platformun etrafında bir halka oluşturdu. Kanlı Avcı'nın gözleri, altın rengindeydi; sadece bana bakarken.
"Şimdi," dedi, sesi fısıltı gibi, "gölgeni hisset. İçindeki gölgeyi. Ve onun, sana ne söylediğini dinle."
Gözlerimi kapatamadım. Çünkü onun gözlerine bakıyordum. Ve o gözler, bana bir şeyler anlatıyordu. Sadece bana.
Sınıf, nefesini tutmuştu. Gölgeler, etrafımızda dönüyordu. Ve ben, onun elini tutarken, zihnimde bir fısıltı duydum. Kendi gölgemin sesini.
Ve o ses, bana şöyle dedi: "O, sana ait. Ve sen, ona."
Kalbim, duracak gibiydi. Ama elimi çekmedim. Çünkü o an, bilmediğim bir şeyi anladım: Kanlı Avcı'yla aramdaki bağ, sandığımdan çok daha derindi. Ve bu bağ, gölgelerin dilinde yazılmıştı.
"O, sana ait. Ve sen, ona."
Bu fısıltı, zihnimin derinliklerinde yankılandı. Ama bu, kendi iç sesim değildi. Daha kadim, daha tanıdık, daha özlem dolu. Ve o ses, bir kıvılcım çaktı.
Aniden, tüm vücudum titremeye başladı.
Görüşüm bulanıklaştı. Sınıf, gölgeler, Kanlı Avcı'nın altın rengi gözleri... Hepsi, birbirine karıştı. Ve sonra, zihnimde bir görüntü belirdi. Kopuk, silik, ama gerçek.
Balo.
Mavi-yeşil bir salon. Kristal avizeler. Ve merdivenlerden inen, masmavi elbisesiyle parlayan bembeyaz saçlı bir kız.
Siyah maskeli bir çocuk. Gece mavisi saçları, fırtına grisi gözleri. Elini uzatıyor.
"Seni buldum."
Nefesim kesildi. Kalbim, göğsümden fırlayacak gibi atıyordu. O kız... O kız bendim. Ama bu anıyı hiç yaşamamıştım. Hiç görmemiştim. Peki neden, bu kadar gerçekti?
"Bayan Arlon? İyi misiniz?"
Kanlı Avcı'nın sesi, sisin ardından geliyordu. Ama ben, o görüntüye kilitlenmiştim. Siyah maskeli çocuğun gözleri, fırtına grisinden altına dönüyordu. Sadece bana bakarken.
Ve sonra, her şey karardı.
Dengemi kaybettim. Ayaklarım, yerden kesildi; bedenim, geriye doğru savruldu. Sırtım, platformun kenarındaki tahtaya çarptı. Acı, omurgamda bir şimşek gibi yayıldı. Ama asıl acı, zihnimdeydi. O görüntünün, o anının, o çocuğun verdiği acı.
"Reina!"
Kanlı Avcı, bir saniye içinde yanımdaydı. Siyah deri eldivenli eli, kolumu nazikçe tuttu; beni düşmekten korudu. Aella, sıraların arasından fırladı, platforma koştu. Ronan, ayağa kalkmıştı; kurt gözleri, endişeyle üzerimdeydi. Ryder ve Arden de yaklaşmıştı; ama Kanlı Avcı, elini kaldırdı, onları durdurdu.
"Yaklaşmayın," dedi, sesi kontrollü ama altında bir aciliyet vardı. "Ona alan bırakın."
"Reina!" Aella, yanıma çöktü. "Reina, iyi misin? Ne oldu?"
Cevap veremedim. Çünkü hâlâ o görüntünün etkisindeydim. Siyah maskeli çocuk. Mavi elbise. Ve o söz: "Seni buldum."
Kanlı Avcı, kolumu bırakmadı. Siyah deri eldivenli eli, hâlâ kolumdaydı; ama bu sefer, sadece destek olmak için. Gümüş gözleri, bir an altın rengine döndü; sonra, yeniden gümüş. "Bayan Arlon," dedi, sesi sınıftaki herkesin duyabileceği kadar yüksek ama bir o kadar da yumuşak. "Lütfen, derin nefes alın."
Derin nefes aldım. Bir. İki. Üç. Kalbim, yavaşça sakinleşmeye başladı. Görüşüm, yeniden netleşti. Ve sınıf, yeniden şekillendi. Gölgeler, tavanda asılı kalmıştı; kimse kıpırdamıyordu. Herkes, bana bakıyordu.
"İyiyim," dedim, sesim titrek. "Sadece... Başım döndü."
"Başın dönmedi," dedi Kanlı Avcı, sessizce. "Bir anı gördünüz."
Donakaldım. Bunu nereden biliyordu?
"Reina," dedi Aella, gözleri dolu dolu. "Gel, Şifacılar Bölüğü'ne gidiyoruz. Hemen."
"Gerek yok," dedim, doğrulmaya çalışarak. "İyiyim. Gerçekten."
"Hayır, değilsin." Aella, koluma girdi. "Arden, sen de gel."
Arden, başını salladı. "Ben gelirim. Ama önce, Kanlı Avcı'nın iznine ihtiyacımız yok. Bu bir sağlık meselesi."
Kanlı Avcı, Aella'ya döndü. "Haklısınız. Ders, sizin için bitmiştir." Sonra bana baktı; gümüş gözleri, bir an altın rengine döndü. "Bayan Arlon, lütfen dinlenin. Ve..." Durdu, sanki bir şey söyleyecekti ama vazgeçti. "...kendinize iyi bakın."
Başımı salladım. Aella ve Arden, beni sınıftan çıkardı. Koridorda yürürken, sınıftan bir fısıltı yükseldi; ama ne söylendiğini duyamadım.
Şifacılar Bölüğü, Bilgelik Kulesi'nin zemin katındaydı. Küçük, beyaz, huzurlu bir oda. Arden, beni bir yatağa oturttu, gözlerimi kontrol etti. Aella, kapıda nöbet tutuyordu; Ronan, Ryder ve diğerleri, ders bitene kadar sınıfta kalmıştı.
"Ne oldu?" diye sordu Arden, sesi sakin ama endişeli. "Sınıfta, birden ne gördün?"
"Bilmiyorum," dedim, dürüstçe. "Bir görüntü. Bir anı gibi. Ama yaşanmamış."
"Ne gördün?"
Derin bir nefes aldım. "Bir balo. Mavi-yeşil bir salon. Ve..." Durdu. "Siyah maskeli bir çocuk. Bana 'seni buldum' dedi."
Aella, kapıdan döndü. Gözleri kocaman açılmıştı. "Siyah maskeli çocuk mu? Reina... Bu, daha önce anlattığın rüyayla aynı! Kızım sen kafayı yemeye başladın."
"Biliyorum." Başımı eğdim. "Ama bu sefer, daha gerçekti. Sanki... Sanki o anıyı yaşamışım gibi."
Arden, bir an sessiz kaldı. Sonra, elini omzuma koydu. "Belki de yaşadın," dedi, sessizce. "Belki de unuttun."
"Unutmak mı?"
"Bazı anılar, çok acı verici olduğunda, zihin onları kilitler. Ve yıllar sonra, bir tetikleyici, o kilidi açar." Yeşil gözleri, bana kilitlendi. "O siyah maskeli çocuk... Senin için önemli biri olabilir. Ve sen, onu unutmuş olabilirsin."
Kalp atışlarım hızlandı. Kanlı Avcı'nın terastaki hikayesi geldi aklıma. Bembeyaz saçlı kız. Mavi elbise. Altın gözler. Ve "Kuzgun" diye seslenen kız.
Bu, benim hikayem miydi?
Kanlı Avcı'nın nişanlısı... Ben miydim?
Hayır. Bu, çok saçmaydı. Ben, hiç baloya gitmemiştim. Hiç dans etmemiştim. Hiçbir çocuk, bana "seni buldum" dememişti.
Öyle değil mi?
Tam o sırada, kapı açıldı. İçeri, Kanlı Avcı girdi. Cübbesini çıkarmıştı; sadece siyah deri zırhıyla duruyordu. Kızıl saçları, alnına dökülmüştü; gümüş gözleri, üzerimdeydi.
"Bayan Arlon," dedi, sesi alçak. "Nasılsınız?"
"İyiyim," dedim, başımı kaldırarak. "Teşekkür ederim."
Aella, araya girdi. "O iyileşene kadar ders yok. Arden böyle söyledi."
"Ben de öyle düşünüyorum." Kanlı Avcı, bana döndü. "Ama yarın, dersime bekliyorum. Ve o zaman, gölgelerle barışmanızı istiyorum."
"Barışmak mı?"
"Evet. Gölgeler, sizden korkmuyor. Tam tersine... Sizi tanıyorlar." Gözleri, bir an altın rengine döndü. "Ve onlar, sizinle konuşmak istiyor. Ama siz, onları dinlemiyorsunuz."
Cevap veremedim. Çünkü o an, zihnimde yeniden o fısıltı yankılandı. "O, sana ait. Ve sen, ona."
Ve ben, o fısıltının ne anlama geldiğini bilmiyordum. Ama öğrenmek istiyordum. Artık, gerçekten öğrenmek istiyordum.
Şifacılar Bölüğü'nden çıktığımızda, güneş çoktan tepedeydi. Arden, beni diğer derslere sokmamakta kararlıydı. "Bugünlük ders yok," demişti, yeşil gözlerini üzerimde tutarak. "Ve bu, sadece bir tavsiye değil, bir şifacı emri."
"Emir mi?" diye mırıldandım, hafifçe gülümseyerek.
"Evet. Şifacılar, liderleri bile dinlenmeye zorlayabilir." Arden, nadir görülen bir gülümsemeyle karşılık verdi. "Özellikle de inatçı liderleri."
Aella, koluma girdi. "Ben de destekliyorum. Bugün, odanda dinleneceksin. Sana börek getiririm."
"Börekle her şey çözülmüyor, Aella."
"Yalan. Börek, her şeyi çözer."
Kuzgun, omzumda kıpırdandı. Heatt, pelerinimin yakasında hafifçe titreşti. İkisi de, nedense gergindi. Ama şimdilik sessizlerdi.
Aella ve Arden, beni kız yurduna kadar götürdü. Aella, "Ben birazdan gelirim, böreklerle," dedi ve Gökyüzü Birliği'ne doğru koştu.
Arden, bana son bir kez gözlerime bakıp "dinlen, yoksa bitkilerle konuşurum senin hakkında" diye şaka yaptı ve serasına gitti.
Odama girdim. Kapıyı kapatır kapatmaz, Heatt broş formundan çıktı, kanatlarını gerdi; kuzgun ise omzumdan inip pencerenin kenarına kondu. İkisi de birbirine bakmıyordu. Ama gerginlikleri, odanın havasına sinmişti.
"Tamam," dedim, yatağa otururken. "Ne oldu? Neden bu kadar gerginsiniz?"
Kuzgun, gagasını şaklattı. "Ben gergin değilim."
Heatt, minik kanatlarını çırptı. "Ben de değilim."
"İkiniz de yalan söylüyorsunuz."
Sessizlik. Ardından, Heatt dayanamadı. "O, senin saçlarında yaşıyor. Her gece, her gün. Ve ben, broş formunda bekliyorum. Ama bugün, sınıfta o anı gördüğünde, o senin yanındaydı. Ben değil."
Kuzgun, tüylerini kabarttı. "Ben, onun ilk dostuyum. Ve o anı, benim getirdiğim notlarla hatırladı. Sen daha yeni geldin."
"Senin getirdiğin notlar mı? O notları, efendin yazdı!"
"Ve efendim, bana güvendi. Sen ise sadece bir broşsun."
"Ben bir Kadim Parçayım!"
"Ben bir gölgeyim!"
"İkiniz de susun!" diye bağırdım, ayağa kalkarak. "Tanrılar aşkına, bir kuzgunla bir anka kuşunun kavgası mı izleyeceğim? Neyin kavgası bu?"
Kuzgun, başını eğdi. Heatt, kanatlarını indirdi. İkisi de sustu. Ama birbirlerine olan kıskançlıkları, hâlâ hissediliyordu.
"Kuzgun," dedim, derin bir nefes alarak. "Sen, benim ilk dostumsun. Heatt, sen de benim Kadim Parçamsın. İkiniz de benim için özelsiniz. Ama birbirinizle sürekli kavga ediyorsunuz. Bu, beni yoruyor."
Kuzgun, zümrüt yeşili gözlerini bana kaldırdı. "Özür dilerim," dedi, hışırtılı sesiyle. "Sadece... Seni kaybetmek istemiyorum."
Heatt, minik kanatlarını çırptı, omzuma kondu. "Ben de. Senin Kadim Parçanım. Ve görevim, seni korumak. Ama bazen... Bazen, senin yanında olmak istiyorum. Seni sadece broş olarak izlemek değil."
İkisine de baktım. İkisi de, farklı varlıklardı; biri gölge, biri ateş. Ama ikisi de, bana bağlıydı. Ve ben, onları kırmaktan nefret ediyordum.
"Tamam," dedim, ellerimi iki yana açarak. "Barış yapın. En azından, bugünlük."
Kuzgun, bir an durdu. Sonra, pencereden uçtu, omzuma kondu. Heatt, diğer omzuma yerleşti. İkisi de birbirine baktı, sonra bana. Ve aynı anda, başlarını salladılar.
"Anlaştık," dedi kuzgun.
"Anlaştık," dedi Heatt.
"Güzel." Gülümsedim. "Şimdi, ben Leydi Keina ile buluşacağım. Ve siz ikiniz, burada kalıp kavga etmeyeceksiniz."
"Ama ben seninle gelmek istiyorum," dedi Heatt.
"Ben de," dedi kuzgun.
"Peki, ikiniz de gelin. Ama sessiz olun. Keina, ikinizi de görebilir. Ve onun önünde kavga etmeyin."
"Anlaşıldı."
"Anlaşıldı."
Ve birlikte, Leydi Keina ile buluşmak üzere Yasaklı Eserler Bölümü'ne doğru yola çıktık.
(Okul Kütüphanesi-Yasaklı Eserler Bölümü)
Kütüphane, her zamanki gibi loş ve sessizdi. Raflar, tavana kadar uzanıyor; kitaplar, zincirleriyle birlikte fısıldıyordu. Yasaklı Eserler Bölümü'nün kapısına vardığımızda, Leydi Keina çoktan oradaydı.
Bileklerindeki gümüş kelepçeler, loş ışıkta parlıyordu. Yüzü, her zamankinden daha yorgundu; ama gözlerinde, beni görünce beliren bir sıcaklık vardı.
"Reina," dedi, sesi fısıltıdan farksız. "Gel, içeri gir. Konuşmamız gereken şeyler var."
İçeri girdik. Keina, Efsaneler Kitabı'nın yanındaki sandalyeye oturdu; ben, karşısına. Kuzgun, omzumda; Heatt, diğer omzumda. İkisi de sessizdi; ama Keina, onları gördü.
"Senin yanında iki tane var," dedi, hafifçe gülümseyerek. "Biri gölge, biri ateş. İlginç bir kombinasyon."
"Heatt'i görebiliyorsunuz," dedim, şaşkınlıkla.
"Evet. Su Kristali'nin bekçisi olarak, Kadim Parçaları görebiliyorum." Keina, Heatt'e döndü. "Merhaba, küçük anka. Seni görmek güzel."
Heatt, minik kanatlarını çırptı, Keina'nın önüne uçtu. "Merhaba, Su Bekçisi. Seninle konuşmak istiyordum. Ama hep uzaktan izledim."
"Uzaktan izlemek, bazen en güvenlisidir." Keina, bileklerindeki kelepçelere baktı. "Özellikle de zincirlerle yaşarken."
Heatt, Keina'nın kelepçelerine baktı. "Bunlar, seni mi engelliyor? Su Kristali'yle olan bağını mı kesiyor?"
Keina, başını salladı. "Evet. Ama tamamen değil. Su Kristali, hâlâ beni hissediyor. Ve ben, onu. Sadece... Aramızdaki bağ, zayıfladı."
"Üzücü," dedi Heatt, minik sesiyle. "Bir Kadim Parça, bekçisinden ayrı düştüğünde, çok acı çeker."
"Biliyorum." Keina, gözlerini Heatt'e dikti. "Sen de mi acı çekiyorsun?"
"Hayır. Çünkü ben, Reina'yı buldum. Ve o, bana iyi bakıyor." Heatt, bana döndü. "O, Ateş Kristali'nin seçilmişi."
"Ateş Kristali'nin seçilmişi mi?" Keina, gözlerini bana çevirdi. "Demek bu yüzden Heatt seninle. Anlıyorum."
"Bana Ateş Kristali hakkında bilgi verir misiniz?" diye sordum. "Heatt, çok şey anlattı. Ama sizin bakış açınızı da duymak istiyorum."
Keina, derin bir nefes aldı. "Ateş Kristali, Codex'i açığa çıkaracak yedi kristalden biridir. Ama o, sadece bir güç kaynağı değildir. Ateş Kristali, tutkunun, cesaretin ve yeniden doğuşun ta kendisidir. Onu kullanan kişi, sadece ateşi değil, kendi ruhunun alevini de kontrol etmeyi öğrenir."
"Peki neden beni seçti?"
"Bilmiyorum," dedi Keina, dürüstçe. "Kristaller, kendi seçimlerini yaparlar. Ve genellikle, seçtikleri kişi, onlara en çok ihtiyaç duyandır." Gözleri, bana kilitlendi. "Belki de, senin içindeki ateşi görüyordur. Ve o ateşi, dünyaya göstermek istiyordur."
Durdu. Derin bir nefes aldı.
"Codex Vârisi ortaya çıkana kadar diğer kristallerin de bulunması ve kullanıcılarını seçmeleri gerekecek."
"Ya Codex Vârisi ortaya çıktığında kristallere ne olacak?" diye sordum merakla.
Keina, Efsaneler Kitabı'na dokundu. "Codex Vârisi, nihai gücü açığa çıkaracak kristalleri çağıracak ve kristaller, kullanıcılarını terk edecek. En azından antik kehanetler böyle söylüyor."
Kalbim, hızlandı. Heatt, omzuma döndü, minik kanatlarını çırptı. Kuzgun, sessizce dinliyordu.
"Keina," dedim, sessizce. "Kanlı Avcı hakkında ne biliyorsunuz? Gerçekten."
Keina, bir an sustu. Gözleri, Efsaneler Kitabı'na kaydı; sonra, yeniden bana döndü. "Onun hakkında bildiklerim, bu kitapta yazılı olmayan şeyler. Ve bazen, bilmektense hissetmek daha güvenlidir."
"Ne demek istiyorsunuz?"
"Kanlı Avcı, karanlık bir geçmişe sahip. Ama kalbi, sandığından daha aydınlık. Ve o kalbin içinde, senin için bir yer var, Reina. Bunu hissedebiliyorum." Keina, elini kalbine götürdü. "Ama aynı zamanda, o kalbin içinde büyük bir acı da var. Ve o acı, onu zaman zaman karanlığa çekiyor."
"Ne yapmalıyım?"
"Hiçbir şey yapma." Keina, gülümsedi. "Sadece, kendin ol. Çünkü o, senin ışığına ihtiyaç duyuyor. Buz Yıldızı'nın ışığına."
Buz Yıldızı. Kanlı Avcı'nın bana taktığı isim. Keina'nın bunu bilmesi, içimi ürpertti. Ama aynı zamanda, garip bir huzur verdi.
"Teşekkür ederim, Keina."
"Teşekkür etme. Sadece... Dikkatli ol. Hem Kanlı Avcı'ya hem de Wilder'a karşı."
"Anlıyorum."
Keina, ayağa kalktı. "Şimdi gitmeliyim. Wilder, her an beni arayabilir. Ama yarın, yine burada olacağım. Ve o zaman, dönüşüm hakkında konuşuruz."
"Dönüşüm mü?"
"Evet. Ateş Kristali seni seçti. Ve yakında, ilk dönüşümünü gerçekleştirmen gerekecek." Keina, kapıya yürürken durdu, bana döndü. "Ve o an geldiğinde, Heatt sana yol gösterecek. Ama unutma: Dönüşüm, sadece güç değildir. O, bir yemindir."
Keina, kapıdan çıktı. Ve ben, Efsaneler Kitabı'nın yanında, omzumda kuzgun ve Heatt ile, yalnız kaldım.
"Bir yemin," diye fısıldadı Heatt. "Ateşin yemini. Ve sen, o yemini etmeye hazırsın."
Hazır mıydım? Bilmiyordum. Ama yakında öğrenecektim.
Keina gittikten sonra, Yasaklı Eserler Bölümü'nün sessizliğine gömüldüm. Efsaneler Kitabı, kaidesinde hafifçe parlıyordu; sanki az önceki konuşmayı dinlemiş, şimdi de beni izliyordu. Kuzgun, omzumda sessizdi; Heatt, diğer omzumda. İkisi de, nefeslerini tutmuş gibiydi.
"Dönüşüm," diye fısıldadım, kelimeyi ağzımda tartarak. "Keina, ilk dönüşümün yakında olacağını söyledi."
Heatt, kanatlarını çırptı, önüme uçtu. Minik anka kuşu, gözlerimin hizasında süzülüyordu. "Hazırsan, hemen yapabiliriz. Ama önce, seninle konuşmam gereken şeyler var."
"Nedir?"
"Dönüşüm, basit bir güç kazanımı değil. O, bir yemin. Ateşin yemini. Ve bu yemini ettiğinde, artık sıradan bir öğrenci olmayacaksın." Heatt'in altın rengi gözleri, ciddiyetle parlıyordu. "Sen, Ateş Kristali'nin taşıyıcısı olacaksın. Ve bu, sana hem güç hem de sorumluluk getirecek."
"Anlıyorum."
"Hayır, henüz anlamıyorsun." Heatt, omzuma kondu. "Dönüşüm sırasında, ben Mucize'nin içine hapsolacağım. Fiziksel olarak kaybolacağım, görünmez olacağım ve seninle sadece zihinsel olarak bağlantıda kalacağım. Konuşamayacağım, müdahale edemeyeceğim. Her şey, senin kontrolünde olacak."
"Bu, sana zarar verir mi?"
"Hayır. Ama enerjimi tüketir. Ve dönüşüm bittiğinde, çok yorgun olacağım. Hatta... Aç olacağım." Heatt, minik gagasını şaklattı. "O yüzden, bana tarçınlı kurabiye hazırla."
İstemsizce gülümsedim. "Tarçınlı kurabiye mi?"
"Evet. Ateş elementine sahip Kadim Parçalar, baharatlı şeyleri sever. Ve tarçınlı kurabiye, benim favorim."
"Anlaşıldı. Dönüşümden sonra, sana tarçınlı kurabiye getireceğim."
Heatt, memnuniyetle kanatlarını çırptı. "O zaman, başlayalım. Mucizeni tak."
Pelerinimin yakasındaki anka broşuna dokundum. Beyaz anka kuşu, loş ışıkta parlıyordu. Onu dikkatlice çıkardım, avucuma aldım. Ve Heatt'e baktım.
"Etkinleştirme sözleri ne?"
Heatt, gözlerimin içine baktı. "Beyaz Anka'nın alevleri, ruhumu sar."
Yutkundum. Kalbim, deli gibi atıyordu. Ama aynı zamanda, içimde bir heyecan vardı. Yıllardır dışlanmış, aşağılanmış, "kara listedeki kız" diye anılmıştım. Şimdi ise, bir güç kazanacaktım. Gerçek bir güç. Ve bu güç, beni hem korkutuyor hem de özgürleştiriyordu.
Broşu göğsüme taktım. Heatt, broşun önünde süzüldü; altın rengi gözleri, alev alev yanıyordu. "Hazır mısın, Reina Arlon?"
"Hazırım."
"O zaman söyle."
Derin bir nefes aldım. Ve fısıldadım:
"Beyaz Anka'nın alevleri, ruhumu sar!"
O an, dünya durdu.
Heatt, broşun içine çekildi; minik bedeni, altın rengi bir ışıkla kaplandı ve kayboldu. Broş, göğsümde alev aldı; ama yanmadım. Aksine, o alev, tenimde bir sıcaklık gibi yayıldı. Beyaz, altın ve kızıl renkler, bedenimi sardı. Görünmez ipler, uzuvlarımı kavradı; kostüm, üzerimde şekillenmeye başladı.
Önce ayakkabılarım değişti; siyah çizmeler, alev desenli altın şeritlerle süslendi. Sonra pantolonum; beyaz, vücudumu saran, hafif bir kumaş. Ardından göğsümde zırh belirdi; beyaz ve altın renkli, tüy desenli, kırılmaz bir zırh. Ellerimde eldivenler oluştu; parmaklarımı saran, alev işlemeli deri eldivenler. Ve sırtımda, bir pelerin açıldı; bembeyaz, uçları altın rengi, anka tüylerinden yapılmış bir pelerin.
Saçlarım, görünmez bir rüzgârda dalgalandı; bembeyaz teller, altın rengi parıltılarla kaplandı. Gözlerim, alev rengine döndü; altın ve kızıl karışımı. Ve yüzümde, minik bir maske belirdi; anka kanadı şeklinde, gözlerimi kapatan, kimliğimi gizleyen bir maske.
Kuzgun, şaşkınlıkla omzumdan havalandı. "Reina... Sen..."
Ama ben, ona bakamadım. Çünkü bedenim, güçle doluydu. Ateş, damarlarımda dolaşıyordu; kalbimde bir anka kuşu kanat çırpıyordu. Ve zihnimde, Heatt'in sesi yankılandı; artık dışarıdan değil, içeriden.
"Başardın, Buz Yıldızı. Artık sen, Solthia'sın."
Solthia.
Benim süper kahraman ismim. Ateşin varisi.
Ellerime baktım. Beyaz eldivenler, altın işlemeli. Ve avuçlarımda, minik alevler dans ediyordu. Bu güç, gerçekten benimdi.
Ama sonra, bir şey fark ettim. Yasaklı Eserler Bölümü'ndeydim. Ve burada, Keina dışında kimse yoktu. Ama dışarıda, okul vardı. Ve eğer biri, beni bu halde görürse, kimliğim açığa çıkardı.
"Kuzgun," dedim, sesim kendi kulaklarıma bile farklı geliyordu; daha güçlü, daha yankılı. "Dışarıda biri var mı?"
Kuzgun, kapıya uçtu, dinledi. "Hayır. Ama ayak sesleri duyuyorum. Yaklaşıyorlar."
Kalp atışlarım hızlandı. "Saklanmalıyım."
"Nasıl? O halde koridorda yürüyemezsin."
"Ama yapmak zorundayım."
Tam o sırada, koridordan gelen sesler netleşti. İki öğrenci, Yasaklı Eserler Bölümü'nün önünden geçiyordu. Sesleri, kapının arasından duyuluyordu.
"...savaş yüzünden mi dersler iptal ediliyor?"
"Bilmiyorum. Ama duyduğuma göre, Kanlı Avcı bugün Gölge Manipülasyonu dersinde bir kızın bayılmasına neden olmuş."
"Kim?"
"Şu albino kız. Reina Arlon."
Donakaldım. Benim hakkımda konuşuyorlardı. Ve eğer beni şimdi, süper kahraman formunda görürlerse, her şey biterdi. Kimliğim açığa çıkardı. Ve Keina'nın bahsettiği kanunlar... Kadim Parçalar'ın görünmezlik kanunu... Eğer beni görürlerse, Heatt ile bağım kopabilirdi.
Sesler, giderek yaklaşıyordu. Kalbim, göğsümden fırlayacak gibi atıyordu. Kuzgun, kapının önünde uçtu; Heatt, zihnimde fısıldadı: "Sakin ol. Bir çıkış yolu bulmalısın."
Etraflıca baktım. Yasaklı Eserler Bölümü, raflarla doluydu; ama arka tarafta, küçük bir pencere vardı. Dar, tozlu, ama açılabilirdi.
"Pencere," diye fısıldadım. "Arkadaki pencere."
Kuzgun, pencereye uçtu. "Açık. Ama dar. Sığabilir misin?"
"Sığmak zorundayım."
Pencereye koştum. Kostümüm, hareketlerimi kısıtlamıyordu; aksine, beni daha çevik yapıyordu. Pencereye ulaştım, açtım, dışarı baktım. Bahçe, aşağıda uzanıyordu. Ve ben, ikinci kattaydım.
"Atla," dedi Heatt, zihnimde. "Ateş, seni korur."
"Ateş mi? Nasıl?"
"Sadece güven. Ve atla."
Derin bir nefes aldım. Ve kendimi pencereden aşağı bıraktım.
Hava, bedenimi sardı. Yerçekimi, beni aşağı çekiyordu. Ama içimdeki ateş, avuçlarımda toplandı; ve ben, yere düşmek yerine, alevlerin üzerinde süzüldüm. Kısa bir an; ama o an, sonsuzluk gibiydi. Ve sonra, bahçenin çimlerine ayaklarımın üzerine indim. Sessiz, zarif, kusursuz.
"Başardın," dedi Heatt, gururla. "Ama çabuk ol. Beş dakikan var. Ve o süre dolmadan, odana dönmelisin."
Beş dakika. Yetişkin olmadığım için, dönüşüm sadece beş dakika sürecekti. Ve o süre içinde, odama dönmeliydim. Aksi halde, dönüşüm sona erer ve ben, süper kahraman formundan çıkardım. Hem de herkesin gözü önünde.
Koşmaya başladım. Bahçeden, kız yurdunun arka kapısına. Kuzgun, havada bana eşlik ediyordu; Heatt, zihnimde süreyi sayıyordu. "Dört dakika. Üç buçuk. Üç."
Arka kapıdan içeri daldım. Koridorlar sessizdi; çoğu öğrenci, derslerdeydi. Ama yine de, her köşe başında biriyle karşılaşabilirdim.
"İki dakika."
Merdivenleri koşarak çıktım. İkinci kat. Üçüncü kat. Bizim kat. Odamın kapısı.
Tam kapıya ulaşacakken, arkamda bir ses duydum. "Hey! Kim var orada?"
Dondum. Bir erkek sesi. Thorne'un sesi.
Arkamı dönmedim. Dönemezdim. Thorne, beni görmemeliydi. Beni bu halde görmemeliydi.
"Kaç!" dedi Heatt, zihnimde. "Hemen!"
Kapıyı açtım, içeri daldım, kapıyı kilitledim. Ve tam o an, dönüşüm sona erdi.
Altın ve beyaz ışık, bedenimi terk etti. Kostümüm, tüy desenli zırhım, pelerinim... Hepsi, göz açıp kapayıncaya kadar kayboldu. Ve ben, odamın ortasında, üzerimde kapalı geceliğimle, nefes nefese kaldım.
Heatt, broştan dışarı fırladı; minik bedeni, yere düştü. Yorgundu. Çok yorgundu. Ama yaşıyordu.
"Tarçınlı... Kurabiye..." diye fısıldadı, gözleri kapanarak.
Kuzgun, pencereden içeri süzüldü. "Sana kurabiye bulacağım, minik anka. Ama önce, kapıda bir sorun var."
"Ne sorunu?"
"Thorne. Seni takip etti. Ve şimdi, kapının önünde."
Yandık.
Hem de çok fena.
Tam o sırada, kapıya sert bir vuruş geldi. "Arlon! Aç kapıyı! Seni gördüm!"
Kanım dondu. Thorne, beni görmüştü. En azından, süper kahraman formunda birini görmüştü. Ve onun bu odaya girdiğini düşünüyordu. Ama emin değildi. Emin olsaydı, kapıyı çalmak yerine direkt içeri dalardı.
"Ne yapacağım?" diye fısıldadım.
Kuzgun, hemen harekete geçti. "Sen yatağa gir. Uyuyormuş gibi yap. Ben hallederim."
"Nasıl halledeceksin?"
"Gölgeler, benim dostumdur. Unutma." Kuzgun, gagasını şaklattı. "Ve Heatt, minik anka, sen de broş formuna dön. Eğer içeri girerse, seni görmemeli."
Heatt, zar zor kanatlarını çırptı, broş formuna döndü, komodinin üzerinde hareketsiz kaldı. Kuzgun, pencerenin önüne uçtu, kanatlarını gerdi. Ve ben, yatağa koştum, yorganı üzerime çektim.
Kapıya bir vuruş daha geldi. "Arlon! Seni duyuyorum! Aç şu kapıyı!"
Kuzgun, gagasını araladı. Ve konuştu. Ama bu sefer, sesi kendi sesi değildi. Thorne'un sesiydi. Tıpatıp aynı.
"Burada kimse yok, Thorne. Boşuna bağırıyorsun."
Kapının ardında bir sessizlik oldu. Thorne, kendi sesini duymuştu. Ama o, konuşmamıştı.
"Ne... Ne oluyor lan?" diye kekeledi Thorne.
Kuzgun, bu sefer farklı bir sesle konuştu. Bu kez, kanlı Avcı'nın sesiydi. Derin, tehditkâr, ölümcül.
"Küçük lord. Odaya yaklaşma. Yoksa gölgelerim, seni yutar."
Kapının ardında, bir nefes kesildi. Thorne, korkuyla geri çekildi. "Bu... Bu imkansız... Kanlı Avcı... Ama o derslikte..."
Kuzgun, bu sefer kendi sesiyle konuştu. Hışırtılı, tüyler ürpertici.
"Git buradan, Vexmere. Ve bir daha, bu kapıya yaklaşma. Anladın mı?"
Sessizlik. Sonra, hızlı adımlar. Thorne, koridorda koşarak uzaklaştı. Ayak sesleri, giderek azaldı, kayboldu.
Kuzgun, pencereden bana döndü. "Gitti."
Yorganı indirdim, derin bir nefes aldım. "Teşekkür ederim."
"Teşekkür etme. Seni korumak, benim görevim." Kuzgun, omzuma kondu. "Ayrıca, minik anka için de bir şeyler yapmalıyız. Açlıktan ölecek."
Heatt, komodinin üzerinde broş formundaydı; ama minik bir inilti çıkardı. "Kurabiye..."
Kuzgun, Heatt'e baktı. "Bu haldeyken, dışarı çıkıp sana kurabiye bulmamı mı bekliyorsun?"
"Sen... Benim için... Bir şey yapar mısın?" Heatt'in sesi, zar zor duyuluyordu.
Kuzgun, bir an durdu. Sonra, gagasını hafifçe eğdi. "Pencerenin altında, dün bir öğrenci kurabiye düşürdü. Belki hâlâ oradadır."
"O kurabiye, yenmez," dedim, yatakta doğrularak.
"Kadim Parçalar için yenilebilir." Kuzgun, pencereden dışarı süzüldü. "Ben hallederim."
Ve gerçekten de, birkaç dakika sonra, gagasında küçük bir kurabiye parçasıyla geri döndü. Onu, komodinin üzerindeki broşun yanına bıraktı.
Heatt, broş formundan çıktı; minik bedeniyle kurabiyeye yaklaştı, bir ısırık aldı. Ve anında, tüyleri parlamaya başladı. "Tarçın... Değil... Ama idare eder..."
Kuzgun, gagasını şaklattı. "Beğenmediysen, bırak."
"Hayır! Bırakmam!" Heatt, kurabiyeyi hızla yemeye başladı. "Teşekkür ederim, kuzgun."
Kuzgun, bir an sessiz kaldı. Sonra, başını hafifçe eğdi. "Rica ederim, minik anka."
İkisi, ilk kez birbirlerine teşekkür ediyordu. Ve ben, yatağımda oturmuş, onları izliyordum. Bir kuzgun ve bir anka kuşu. Gölge ve ateş. Kıskançlıkla başlayan ilişkileri, şimdi yavaş yavaş dostluğa dönüşüyordu.
"Bugün," dedim, gülümseyerek, "birbirinizle kavga etmediniz."
"Çünkü," dedi kuzgun, "bugün ortak bir düşmanımız vardı."
"Thorne," dedi Heatt, kurabiyesini bitirirken. "Ondan nefret ediyorum."
"Ben de," dedi kuzgun.
"Ben de," dedim.
Ve üçümüz, ilk kez aynı şeyde hemfikirdik.
(Geceye Doğru...)
O gece, yatağımda uzanırken, zihnimde hâlâ dönüşümün yankıları vardı. Beyaz anka kostümü, altın alevler, uçuş hissi... Her şey, bir rüya gibiydi. Ama gerçekti. Ben, Solthia olmuştum. Ateşin varisi.
Kuzgun, saçlarımın arasındaki yuvasında uyuyordu. Heatt, komodinin üzerinde, karnı tok, huzurla kıvrılmıştı. İkisi de sessizdi. Ve oda, huzur doluydu.
Ama zihnim, o huzuru bozacak bir soruyla doluydu. Gölge Manipülasyonu dersinde gördüğüm o görüntü.
Balo. Mavi elbise. Siyah maskeli çocuk. "Seni buldum."
Bu, bir anı mıydı? Yoksa sadece bir hayal mi? Ve o siyah maskeli çocuk... Kanlı Avcı mıydı?
Kanlı Avcı'nın terastaki hikayesi geldi aklıma. Bembeyaz saçlı kız. Mavi elbise. Altın gözler. Ve "Kuzgun" diye seslenen kız.
Ben miydim? Kanlı Avcı'nın nişanlısı... Ben miydim?
Hayır. Bu, çok saçmaydı. Ben, hiç baloya gitmemiştim. Hiç dans etmemiştim.
Öyle değil mi?
Parmağımdaki siyah taşlı yüzüğe baktım. Kanlı Avcı'nın bana gönderdiği yüzük. Ve tuniğimin iç cebindeki gece mavisi tüy, gümüş nota anahtarı... Hepsi, onun işaretleriydi. Hepsi, onun bana ulaşma çabasıydı.
Ama neden? Neden ben? Ve neden, beni bulduğunu söylüyordu?
Gözlerimi kapattım. Uyku, yavaşça beni çağırıyordu. Ama uyumadan önce, son bir düşünce zihnimi sardı:
"Seni buldum. Ve bir daha kaybetmeyeceğim."
Bu söz, bir yemin gibiydi. Ve o yemin, karanlığın içinde, bir yıldız gibi parlıyordu.
