Saatler süren yolculuğun ardından araba, haritalarda neredeyse adı geçmeyen, dağların arasına saklanmış sisli ve sakin bir kasabada durdu. Ahşap evlerin, dar sokakların ve çam kokulu havanın hakim olduğu bu yer, dünyanın gürültüsünden tamamen izole edilmiş gibiydi.
Benji onları iki katlı, sarmaşıklarla kaplı eski bir dağ evine getirdi. İçeri girdiklerinde odayı adaçayı, lavanta ve kuru odun kokusu sarmıştı.
Şöminenin başında, ellerinde tütsü çubuklarıyla oturan genç bir kadın başını kaldırdı. Uzun, koyu renk saçları omuzlarından dökülüyor, gözlerinde ise sıradan insanlara ait olmayan, derin yeşil bir ışıltı parlıyordu. Üzerinde bohem tarzı uzun bir elbise vardı. Burası Benji’nin sevgilisi, kasabanın dışındaki ormanda yaşayan güçlü cadı Selena’nın eviydi.
"Tanrım, yine ne haltlar yediniz?" dedi Selena, oturduğu yerden hızlıca kalkarak. Gözleri Benji'nin sırtında taşıdığı ve teninden hâlâ dumanlar tüten Hunter'a takıldı. "Mine çiçeği mi? Aklınızı mı yitirdiniz siz?"
"Uzun hikâye sevgilim, ama önce onu kurtarmamız gerekiyor," dedi Benji, kardeşi Hunter’ı salonun ortasındaki ahşap sedire yatırırken.
Millie, elleri titreyerek Hunter’ın yanına çöktü. Adamın teni solmuş, nefesi zayıflamıştı. Mine çiçeği onun ölümsüz hücresel yapısını içeriden yakmaya devam ediyordu.
Selena hiç vakit kaybetmedi. Masanın üzerinden cam bir kase, gümüş bir bıçak ve mor renkte yabani otlar çıkardı. Avucunun içiyle kendi bileğini hafifçe çizdi; damlasından sızan kendi cadı kanını kaseye damlattı. Ardından özel bir dağ bitkisi tozu ve ezilmiş gümüş yapraklarını ekleyip tahta bir kaşıkla karıştırdı.
"Bu biraz acıtacak," dedi Selena, Hunter’ın sırtındaki mine çiçeği yanıklarına hazırladığı koyu yeşil, parlayan iksiri sürerken.
İksir tenle temas ettiği an, Hunter boğuk bir çığlık atarak sırtını yay gibi kavisli bir şekilde kaldırdı. Vücudundan simsiyah bir duman yükseldi, odadaki mumların alevleri yeşile döndü. Millie korkuyla bir adım geri çekilmek istedi ama Benji nazikçe ama sıkıca onun omuzundan tuttu.
"Korkma," dedi Benji hafif bir tebessümle, kardeşinin acı çeken haline bakarken. "Selena bu işin en iyisidir. Onu benden bile kolay harcayamazlar."
Birkaç dakika süren o gergin sessizliğin ardından, Hunter’ın kasılan bedeni yavaşça gevşedi. Solunumu düzene girdi; tenindeki o zehirli dumanlar tamamen yok oldu. Gözlerini yavaşça açtığında, karşısında endişeyle ona bakan Millie’yi gördü.
Hunter zayıf ama tanıdık o soğuk eliyle Millie’nin yanağına dokundu. "Sen... neden kaçmadın?" diye fısıldadı, sesindeki suçluluk duygusu hâlâ derindi.
Millie adamın elinin üzerine kendi elini bastırdı, gözlerindeki yaşları tutarak gülümsedi. "Çünkü seni o cehennemde bırakmaya niyetim yoktu."
Köşeden onları izleyen Benji, kollarını göğsünde kavuşturup Selena’ya doğru eğildi ve dudaklarında sinsi bir sırıtışla fısıldadı: "Görüyorsun değil mi sevgilim? Bizim ailedeki erkeklerin boynuna ipi takanlar hep en inatçı insanlar oluyor."
Selena elindeki kaseyi masaya bırakıp gözlerini devirdi ama yüzündeki tebessüm her şeyi anlatıyordu. Böylece, o dağ kasabasındaki ahşap evde; bir insan, iki vampir ve bir cadı, konseyin uzağında ama yeni fırtınaların habercisi olan yeni bir hayata adım atmış oldular.