Valerie zafer kazanmış bir gülümsemeyle elindeki mine çiçeğini ileri doğru uzattığı an, devasa gotik kilisenin demir kapısı kulakları sağır eden bir gürültüyle menteşelerinden koparak içeri uçtu.
Salondakilerin hepsi şaşkınlıkla kapıya döndü.
Toz bulutunun içinden, arkasındaki ay ışığını arkasına almış uzun boylu bir siluet belirdi. Üzerinde siyah deri bir ceket vardı; saçları Hunter’ınkinden biraz daha dağınıktı ama yüz hatlarındaki o keskin, asil ve tehlikeli benzerlik hemen fark ediliyordu. Gözleri aynı yakut kırmızısıyla parlıyordu, ancak onun bakışlarında yüzyılların yorgunluğundan ziyade dizginlenemez bir asi ruh ve eğlenceli bir kibir vardı.
"Hey, parti var da beni neden çağrılmadı sandınız?" dedi ses tonuyla salonu dolduran yabancı.
"Benji..." diye fısıldadı yerde acı içinde kıvranan Hunter, adeta hayalet görmüş gibi gözlerini açarak.
Hunter’ın abisi Benji, konseyin şaşkın bakışlarına aldırmadan elindeki tuhaf, parlayan siyah küreleri yere fırlattı. Küreler yere çarptığı anda ortalığı koyu, yoğun bir sis bulutu kapladı. Kilisenin içi aniden göz gözü görmez bir karanlığa büründü. Vampirlerin boğuk öfke çığlıkları ve Valerie’nin şaşkınlık nidası sisin arasında kayboldu.
Benji’nin hızı rüzgârdan farksızdı. Sisin içinden hayalet gibi süzülerek geçti, mine çiçeğinin zehriyle kaskatı kesilmiş olan Hunter’ı bir hamlede sırtladı ve diğer koluyla da Millie’yi kavradı.
"Kıpırdamayın küçük hanım, aksi takdirde bu hız midenizi bulandırabilir," dedi Benji kulağına fısıldayarak.
Saniyeler içinde kendilerini kilisenin dışındaki ıssız ormanda, bekleyen eski model ama güçlü bir Amerikan arabasının içinde buldular. Benji arabayı çalıştırdığı gibi lastiklerin çığlıkları eşliğinde oradan uzaklaştı. Arkalarında kalan konseyin öfke dolu haykırışları geceye karıştı.