Kasabanın o sisli ve sakin havası, dörtlü için uzun süredir aradıkları türden bir özgürlük alanı yaratmıştı. Yüzyıllardır karanlıkta saklanmaktan sıkılmış olan Benji, bu sıradan insan hayatı maskesini adeta bir eğlence aracına dönüştürmüştü.
Bir Cuma akşamı, kasabanın çıkışındaki gençlerin takıldığı loş ışıklı, ahşap dekorlu yerel barda soluğu aldılar. Dışarıdan bakıldığında yirmili yaşlarının başlarında dört üniversite öğrencisi gibi görünüyorlardı. Benji ve Hunter deri ceketleri ve cool duruşlarıyla barın köşesindeki masayı hâkimiyetleri altına almışken, Millie ve Selena yan yana oturmuş gülüşüyorlardı.
Ancak bu gençlik oyunu, onların gerçek doğasını gizlemiyordu. Gece yarısına doğru, avcı içgüdüleri baskın çıkmaya başladı. Benji ve Hunter, barın arka sokağındaki gölgeli kuytuda, kasabanın dehlizlerinde kaybolmaya müsait iki sarhoş kurbanı latife yaparak ve hipnotize edici fısıltılarla kolayca alt ettiler. İki kardeş, vampir doğalarının o vahşi açlığını tatmin edip tertemiz kıyafetlerle masaya döndüklerinde, gözlerindeki o koyu yakut parıltı hafifçe sönmüştü bile.
İçeride ise hava giderek ısınıyordu. İki vampir erkek doğaları gereği soğukkanlı, sert ve mesafeli birer koruyucu gibi masayı süzerken; Millie ve Selena adeta masumiyetin tablosu gibiydiler. Selena, yaşadığı yüzyıllara rağmen o naif, dalgın ve kırılgan cadı havasını koruyor, Benji’nin sert omuzuna başını yaslayarak porselen fincandaki bitki çayını yudumluyormuş gibi davranıyordu.
Millie ise o gece hayatının stresini atmak istiyordu. "Bana bu akşam hiçbir kural yok," diyerek barda peş peşe devirdiği sert içkilerin miktarını fazla kaçırmıştı. Alkolün etkisiyle yanakları al al olmuş, gözleri parlıyor, kahkahaları barın gürültülü müziğine karışıyordu.
Hunter, Millie’nin bardakları üst üste devirmesini kaşlarını çatarak izliyordu. Bir insanın bu kadar zayıf, bu kadar kırılgan ve dengesiz bir zehirle kendini bu hale getirmesi vampir zihnine tamamen yabancıydı.
"Yeter artık Millie," dedi Hunter, buz gibi ama hafifçe endişeli çıkan sesiyle. Genç kızın elindeki bardağı nazik ama kararlı bir parmak hareketiyle uzaklaştırmak istedi.
Millie ise başını kaldırıp ona sarhoş bir inatla gülümsedi. "Amaan Hunter, bırak eğleneyim biraz! Hayatımda ilk defa genç bir kız gibi hissediyorum."
Tam o sırada, barın diğer ucundan onları uzun süredir kesen biri harekete geçti. Yerel kolejden olduğu her halinden belli, üzerindeki bomber ceketle kendine fazlasıyla güvenen yapılı bir genç, elindeki viski bardağıyla masaya doğru adımladı. Gözlerini doğrudan Millie’nin parlayan sarhoş gözlerine dikmişti.
"Hey güzelim," dedi genç, sarhoşluğun verdiği cesaretle doğrudan Millie’nin yanındaki boş sandalyeye çökerek. "Bu masadaki soluk yüzlü asosyal tiplerle vakit harcamak için oldukça güzelsin. Gel seni şöyle biraz daha hareketli bir yere alalım, yalnız mısın?"
Benji, hafifçe sırıtarak bardağını kaldırdı ve sessiz bir sinema izler gibi popcorn yermişçesine arkasına yaslandı. Selena ise endişeli gözlerle Hunter’a baktı.
Hunter’ın yüzündeki o insan maskesi bir saniyeden kısa bir sürede paramparça oldu. Gözlerindeki yakut kırmızısı tehlikeli bir şimşek gibi çaktı. Sandalyesinden kalkarken çıkardığı o hafif ahşap gıcırtısı bile gencin tüylerini ürpertmeye yetmişti.
Hunter, tek bir hamleyle gencin yakasına yapıştı ve onu sandalyeden yukarı doğru kaldırdı. O an barın gürültülü müziği ve kahkahaları ikisinin etrafında sessizliğe gömüldü. Gencin yüzü korkudan sarardı; çünkü karşısındaki adamın ellerinde ölümün o buz gibi nefesini ve insanüstü gücünü hissetmişti.
"Ona bir daha adıyla bile hitap edersen," diye fısıldadı Hunter, sesi kilisedeki o vahşi yankısını hatırlatırcasına boğuk ve ölümcüldü, "...bu barın kapısından canlı çıkamazsın."
Genç, kekeleyerek "B... ben sadece..." diyebildi. Hunter onu sert bir itişle geriye, kendi sandalyesine fırlattı. Genç arkasına bile bakmadan koşa koşa bardan uzaklaştı.
Millie kafasını masaya yaslamış, aptal bir tebessümle Hunter’a bakıyordu. "Çok kıskançsın..." diye mırıldandı hafifçe sarhoş sesle.