Barın gürültülü ve boğucu atmosferinden uzaklaşıp dağ evinin ahşap merdivenlerini tırmandıklarında gece yarısını çoktan geçmiştı. Alkolün ve yorgunluğun zihninde yarattığı sis perdesiyle Millie, ayaklarında durmakta zorlanıyordu. Odalarına girdiklerinde Hunter hiç düşünmeden onu kucağına aldı; genç kızın hafif, sıcak bedenini yatak odalarındaki geniş, yumuşak yatağa bırakmak yerine, pencerenin kenarındaki büyük kadife berjer koltuğa kendisi oturarak onu kucağına yerleştirdi.
Millie, kollarını Hunter’ın boynuna dolamış, yüzünü onun siyah kazaklı omzuna gömmüştü. Alkolün ve yaşadığı heyecanın verdiği etkiyle durmaksızın konuşuyor, mantıksız ama bir o kadar da sevimli cümleler sıralıyordu.
"Şimdi şey... bak Hunter," diye mırıldandı Millie, kelimeleri birbirine karıştırarak parmağıyla adamın yakasını çekiştirirken. "Dünyanın en mantıksız şeyi ne biliyor musun? Dört yüz elli yaşında bir vampirin benden hoşlanması... Yani, düşünsene, sen Napolyon’u falan görmüşsündür kesin! Ben ise geçen hafta matematik sınavından kırk aldım..."
Hunter, kollarının arasında hafifçe kıpırdanan bu sarhoş ve sevimli kızın her kelimesini, sanki dünyanın en önemli tarihi belgeseliymiş gibi büyük bir dikkatle dinliyordu. Yüzünde, yüzyıllardır kimsenin görmediği o yumuşak, içten bir tebessüm belirmişti. Yüzlerce şişe içki içmiş olmalarına rağmen damarlarında dolaşan zehirli kanın hızı ve vampir metabolizması sayesinde en ufak bir sarhoşluk belirtisi taşımıyor, zihni buz gibi net çalışıyordu. Ama o an, o net zihniyle tek isteği Millie’nin bu saçma ama huzur veren sesini dinlemekti.
"Napolyon'u görmedim ama fena adam değildi," diye yanıtladı Hunter alçak, kadife gibi pürüzsüz sesiyle. Parmakları nazikçe Millie’nin dağılmış saçlarının arasına daldı, yumuşakça okşadı. "Ve matematik sınavından kaç aldığının hiçbir önemi yok, Millie."
"Var tabi ya!" diye huysuzlandı Millie, gözlerini yarı kapalı bir şekilde açıp Hunter’ın kusursuz çene hattına bakarak. "Ya ben seni çok seviyorum ama bu çok saçma. Sen uzaylı gibisin... Şey, vampir gibi... Yani, tenin hep buz gibi ama kalbin... Ah, senin kalbin aslında atıyor mu ki? Dur bakayım..."
Millie, meraklı bir çocuk gibi elini Hunter’ın gömleğinin aralığından içeri soktu ve doğrudan sol göğsünün üzerine koydu. Tabii ki orada, insanlardaki gibi güm güm atan sıcak bir kalp yoktu; sadece ölümsüzlüğün o derin, rüzgârı anımsatan sakin uğultusu vardı.
Millie’nin parmakları teninde gezinirken, Hunter’ın nefesi kesilir gibi oldu. Vampirlerin hissetmemesi gereken o yoğun tutku dalgası, göğsünün orta yerine adeta kor gibi düştü. Genç adamın gözlerindeki yakut kırmızısı parıltı bir an için derinleşti, fakat bunu hemen kontrol altına aldı.
"Atmasına gerek yok," diye fısıldadı Hunter, başını eğip alnını Millie’nin sıcak alnına yaslayarak. "Benim yerime senin kalbin atıyor ya, o bana yeter."
Odada sadece dışarıdaki rüzgârın camlara vuran uğultusu ve şömineden yansıyan loş, turuncu ışık vardı. Aralarında en ufak bir tutku patlaması ya da vahşi bir arzu yoktu; aksine, o anki yakınlaşma saf bir güvenin, kırılganlığın ve huzurun ta kendisiydi. Hunter, Millie’nin sırtını ve bacaklarını koruyucu bir çember gibi sarmış, sanki dünyadaki tüm tehlikelerden onu tek başına saklıyormuş gibi sıkıca tutuyordu.
Millie, murmurları yavaş yavaş sessizliğe dönerken, Hunter’ın boynuna yaslandığı yerde derin ve huzurlu bir uykuya dalmıştı.
Hunter saatlerce kıpırdamadan, kucağındaki kızın düzenli nefes alış verişini dinleyerek karanlık odada oturmaya devam etti. Dışarıda konseyin gölgeleri, dünyanın tehlikeleri ve yüzyılların getirdiği onca yük vardı; ama o an, o kolların arasındaki küçük dünyada her şey tamamen yerli yerindeydi.