Hunter o günden sonra dükkânın müdavimi oldu. Her gece aynı saatte geliyor, saatlerce hiçbir şey satın almadan sadece Millie ile konuşuyordu. Millie, Hunter’ın geçmişi hakkında neredeyse hiçbir şey bilmediğini fark etti. Adam, sanki tarihin derinliklerinden süzülüp gelmiş gibi dünyadaki en küçük detaylara bile yabancı ama bir o kadar da her şeyi bilen bir bilge gibi davranıyordu. Zaman zaman göğsünün sol tarafına, kalbinin atması gereken yere dokunduğunu ve derin bir nefes alırken gözlerinde beliren o tarifsiz kederi Millie çok net seziyordu.
Bölüm 2: Gölgelerin Ardındaki Gerçek
İlişkileri derinleştikçe, şehirde ve Hunter’ın etrafındaki tuhaflıklar da artmaya başladı. Gece yarısından sonra sokaklarda bulunan solgun, boyunlarında ince iki küçük izin bulunduğu meçhul cesetler yerel gazetelerin manşetlerini süslüyordu. Polis her yerde bir seri katil arıyor, halk ise sokağa çıkmaya korkuyordu.
Millie ise başka bir tehlikenin farkındaydı: Hunter’ın soğukluğu. Ne zaman elini tutsa, genç adamın teni buz gibiydi. Asla yemek yediğini görmemiş, gündüz saatlerinde ise asla dışarı çıkmamıştı. Ne var ki Millie, bu uyarı işaretlerini görmezden gelmeyi seçmişti; çünkü Hunter’ın ona baktığı anlarda hissettiği o derin tutku, tüm mantık süzgecini eritiyordu.
Her şey, aralık ayının dondurucu bir gecesinde, Millie’nin dükkânda unuttuğu kolyesini almak için gece yarısı geri dönmesiyle değişti.
Kapı kilitli değildi. İçeriden gelen boğuk bir hırıltı ve tanıdık bir inilti sesi duydu. Millie kalbi göğsünü kafese sığmaz bir kuş gibi çarparak içeri süzüldü. Rafların arasındaki loş gölgede, Hunter duruyordu. Ama bu tanıdığı Hunter değildi.
