Bölüm 1: Sisler Arasındaki Yabancı
Şehrin en eski ara sokaklarında, zamanın sanki unuttuğu bir kuytuda yükseliyordu antika dükkânı. Vitrininde soluk renkli, mum ışığında parıldayan porselen fincanlar, tozlu kitaplar ve yüzyıllık objeler sergilenirdi. Millie, bu dükkânda çalışmayı, eski eşyaların taşıdığı o gizemli kokuyu ve sessizliği her şeyden çok severdi.
O gece saat gece yarısını çoktan geçmiştı. Dükkânın ağır ahşap kapısı gıcırdayarak açıldığında, içeriye dışarıdaki sonbahar ayazıyla birlikte keskin, iris çiçeğini ve soğuk çam ormanlarını anımsatan bir koku yayıldı.
Millie başını tezgâhtan kaldırdı. Karşısında duran adam, ne kadar karanlıkta kalmış olursa olsun, insan gözünün hemen fark edemeyeceği kadar kusursuz hatlara sahipti. Üzerinde koyu renkli uzun bir kaban vardı; siyah yakaları boynunu çerçeveliyordu.
"Yardım edebilir miyim?" diye sordu Millie, sesindeki hafif çekingenliği gizlemeye çalışarak.
Adam tezgâha doğru birkaç adım attı. Adımlarında en ufak bir ses, en ufak bir ağırlık yoktu; adeta zemine dokunmadan süzülüyordu. Gözleri, gecenin en koyu tonunda bir mavilikle parlıyordu.
"Aradığım şey vitrinde yok," dedi adam. Sesi kadife gibi pürüzsüz ama aynı zamanda buz gibi soğuktu. "Ben Hunter."
"Millie," dedi genç kız istemsizce kendini tanıtarak. Adamın gözlerinden bir an olsun gözlerini alamıyordu. İçinde anlam veremediği, hem ürkütücü hem de karşı konulmaz bir çekim alanı vardı.
