Mutfaktaki o neşeli ve kahkahalı hava, Benji’nin masaya bıraktığı kahve kupasını biraz sert bir hareketle tezgaha vurmasıyla aniden elektrikli bir gerilime büründü. Benji, sandalyesini çekip otururken yüzündeki o alaycı sırıtışı bir anda ciddiyetsiz bir meydan okumaya dönüştürdü.
"Biliyor musun Hunter," dedi Benji, gözlerini kardeşinin yakut kırmızısı parlayan gözlerine dikerek. "Bazen düşünüyorum da, bu insan kızını korumak için konseyin önüne atılman tam bir dramatik tiyatro eseriydi. Yüzyıllardır kural tanımayan, kimseye boyun eğmeyen o korkunç avcı nerede? Bakıyorum da bir ölümlünün elinde pamuk şekere dönmüşsün."
Hunter’ın çene kasları gerildi. Sandalyesinin sırtlığında duran elleri hafifçe sıkıldı, parmak eklemleri bembeyaz kesildi. Masadaki hava, vampirlerin doğasından gelen o baskın ve boğucu aura ile bir anda ağırlaştı.
"Benim ne yaptığım ya da kimi koruduğum seni ilgilendirmez, Benji," dedi Hunter, sesi bıçak gibi keskin ve buz gibi soğuktu. "Ama eğer hafızan zayıfladıysa, sana son hatırlatmamızda mine çiçeğinin altında nasıl kıvrandığını ve seni oradan kimin çekip çıkardığını hatırlatabilirim."
Benji’nin yüzündeki alaycı ifade silindi, yerine karanlık bir meydan okuma geldi. Bir anda yerinden fırladı; hızı insan gözünün takip edemeyeceği kadar keskin bir rüzgâr gibiydi. Masanın etrafından dolaşıp Hunter’ın yakasına yapıştı ve onu oturduğu yerden sertçe ayağa kaldırdı.
İki kardeş burun buruna geldiler. İkisinin de gözleri aynı vahşi yakut kırmızısıyla parlıyor, odadaki lambaların camları bu devasa vampir enerjisinin titreşimiyle çıtırdıyordu.
"Beni o cehennemden sen mi çıkardın sandın, küçük kardeş?" diye tısladı Benji, dişleri tehlikeli bir şekilde ortaya çıkarken. "Ben seni o aptal konseyin elinden kurtarmak için kendi hayatımı riske attım! Ama sen hâlâ o kibre tutunuyorsun. Yüzyıllardır sırtını kollayanın kim olduğunu unuttun galiba!"
Hunter da aynı sertlikle Benji’nin yakasından kavradı ve onu mutfak tezgahına doğru savurdu. Tezgahın üzerindeki tabaklar gürültüyle sallandı, bardaklar yere düşüp kırıldı.
"Benim kimsenin desteğine ihtiyacım yok!" diye kükredi Hunter, sesi evin ahşap kolonlarını titretti. "Kendi savaşımı veririm!"
Millie yerinden korkuyla fırladı, nefesi kesilmişti. İki devasa ve ölümcül varlığın birbirini yok edebilecek güce sahip olduğunu biliyordu ama bu kadar büyük bir patlama beklememişti. "Hunter! Benji! Durun artık!" diye bağırdı genç kız, elleriyle ağzını kapatarak.
Selena ise kafasını bile çevirmeden, elindeki çay kaşığıyla fincanını karıştırmaya devam etti. Yüzünde en ufak bir korku yoktu; aksine, bu iki kardeşin yüzyıllardır her yüz yılda bir tekrarlanan bu çocuksu kavgalarına fazlasıyla alışkındı.
"Bırak bağrışsınlar sevgilim," dedi Selena sakince, Millie’nin omzuna hafifçe dokunarak. "Erkek ego testi yapma saatleri geldi yine. Birazdan birbirlerinin saçını çekmezlerse merhabalaşmış sayılmazlar."
Benji tezgahtan doğrulurken üzerindeki ceketi düzeltti, yüzünde yeniden o sinir bozucu, kinayeli sırıtışı belirdi. Hunter ise derin bir nefes alarak öfkesini kontrol altına almaya çalıştı, gözlerindeki vahşi kırmızı ışık yavaşça eski soğuk mavimsi tonuna geri döndü.
"Hâlâ aynı fevri piç kurususun," dedi Benji gülerek, kardeșine hafifçe omzuyla vurduktan sonra masaya geri oturdu. "Neyse ki kızların yanında rezil olmamak için erken durdun."
Hunter, kardeşine öldürücü bir bakış atıp yerine geri oturduğunda, Millie hâlâ titreyen elleriyle ona bakıyordu.