Bir terslik vardı. Babası ve kafile neredeydi? Peki ama bu kalabalık neyin nesiydi? Babası gelmediyse çanlar niye çalmıştı. Emma çanların sesini doğru sayıp saymadığını düşündü. Doğru duymuştu çan dört kez çalmıştı. Emma halkın panik halde merakla kalenin ön tarafına doğru ilerlemeye çalıştığını gördü. İçlere doğru ilerledikçe insan mırıltıları uğultuya döndü. Onu fark edenler yol açmaya başladı. Kalabalığın yoğun olduğu tarafa doğru yürümeye devam etti. Onu görenler geri çekilmeye başladı. Her ne olduysa iyi bir şey olmadığı belliydi. Emma'nın boğazı kurumuş sanki bir şey ruhunu sıkmaya başlamıştı. Emma, ilk dizlerinin üzerinde Alaric'i gördü. Alaric yerde yatan birinin üzerine eğilmişti. Sonra Zorax'ın her zaman görmeye alıştığı ruhsuz yüzünü gördü. İlk defa Zorax'ın hiç bir duygu okunmayan yüzünde acıyı gördü. Tüyleri ürpermişti ve niye titriyordu bilmiyordu.
Yerde yatan kişiyi ilk önce Travis zannetti ama babasının acı dolu yüzünü gördüğünde "Baba" diye çığlık attı. "Olamaz! Baba!" diye haykırdı. Kimseden ses çıkmıyor Emma babasının yanına diz çökmüş titriyordu. Alaric'e döndü "Bana ölmediğini söyle!" diye
bağırdı. "Leydim yaşıyor ama çok kan kaybetti."
"Bu nasıl oldu? Bunu kim yaptı?"
A
laric "Eddesalı askerlerin saldırısına uğradık Leydim" dediğinde etraftan panik halinde uğultular yükselmeye başladı. Emma "Onu buradan kaldırmalıyız" dedi. İçi katılmak üzereydi ve hâlâ yerde yatan adamın babası olduğunu kabullenemiyordu. Babasının her zamanki kırmızı yanaklarındaki kan çekilmiş, kendinde değildi. Zorax "Hekim nerede kaldı!" diye bağırmaya çalıştı. Gücü kalmamış, yürüyecek hali yoktu. Emma gözyaşlarıyla babasına sarıldı "Baba! Baba!" Onu ayırmaya kimse cesaret edemedi. Tabii Max dışında "Leydim... gelin kaleye girelim. Hekime onu ulaştırmalıyız" dedi. Lord Glanger getirilen bir sedyenin üzerine kondu ve hızla kaleye sokuldu. Kalenin önün kalabalıklaşmaya başlamıştı. Emma babasının peşinden hızla kaleye girdi. Elleri titriyor, yüzü bembeyazdı. Ruhu dakikalar içinde tükenmişti. Alaric'in söyledikleri kafasında uğulduyordu. "Edessalı askerlerin saldırısına uğradık...."
Aklı "Neden?" diyerek isyan ediyordu.
Max salonda bulunan kalın ayaklı elli kişilik masanın üzerindekileri bir çırpıda yere saçtı. Alaric Lord'un üzerindeki örme zırhı çıkarması için yanındakilerden yardım aldı. Zırhı çıktıktan sonra aldığı kılıç yarası ortaya çıkmıştı. Emma yarayı görünce artık daha fazla dayanamadı ve hıçkıkararak ağlamaya başladı. Bu kadarı onun katlanacağı bir şey değildi. Babasını bu halde görmek ölüm gibiydi. Sevdiği merhametini kimseden esirgemeyen iyi yürekli babası acı çekiyordu ve Emma bu acıyı en derinde hissetti. Gerda gelmiş ona sarılmıştı ve kimseden ses çıkmıyordu. Zorax "Hekim nerede?" diye haykırdı tekrar.
Lord Glanger'ı şöminenin ateşine yakın tutmaya çalışıyorlar bir yandan yarasının kanamasını engelliyorlardı. Ayaklarını havaya dikip kanın bedeninde kalmasını sağladılar. O sırada hekim yamağıyla birlikte büyük kapıdan içeri girdi. "Kurtar onu!" diye haykırdı Zorax. Hekim hızla yaranın üzerindeki bez parçalarını kaldırdı ve "Çok kan kaybetmiş, ameliyat etmeliyiz. Vaktimiz yok burada yapacağız" dedi. Yamak çantadan çıkardığı küçük tahtayı baygın Lordun ağzına yerleştirdi.
"Siz onu tutun iç organlarını dikmeliyiz" dedi Hekim. Lordu yaraya yapışmış kıyafetlerinden temizledikten sonra şişe bir içindeki sıvıyı yaranın içine doğru döktü. Sivi tenine ve yaranın içine aktığı anda beyaz beyaz köpürmeye başladı. Lordun ağzındaki tahta parçası kırılacak gibi çıtırdadı. Emma bu manzarayı daha fazla seyredemeyeceğini düşünüp Gerdanın göğsüne yumdu yüzünü. O sıvı adeta babasının yarasına değil onun kalbine akıyordu. İçinden Edessalı askerlere bin bir lanet yağdırdı. "Emma biz çıkalım" dedi dadısı ve kızı neredeyse sürükleyerek dışarı çıkardı. Gerda salondan çıkarken "Tanrım Lorduma yardım et" diye dua etti ve büyük demir kapıyı kapattı. Emma "Ölmez değil mi? O çok güçlüdür. Benim babam güçlüdür ölemez" diye Gerda'ya sarıldı. Gerda sesini çıkaramadı. Yıllardır yaralı insanlar görmüş geçirmiş, savaşın dar zamanında hemşirelik bile yapmıştı ki Lordun fazla şansının olmadığını bilecek kadar ağır durumda olduğunu anlamıştı. Ne zaman sonra "Mucizelere inan Emma" diyebildi. İçerden gelen ufak iniltiler çığlıklara dönüştüğünde Emma, demir kapıya doğru gitmek istedi ama Gerda onu bırakmadı. Geçen yarım saatin ardından Lordun avaz avaz bağırmaları iniltiye dönüşüp, kocaman salonun içinde kayboldu. Emma Gerda'nın kollarında gözleri hiç olmadığı kadar yaşlı ve telaşlı bir şekilde bekliyordu. Sicim gibi akan gözyaşları elbisesini islatmıştı. Demir kapı açılıp Lord sedyenin üzerinde odasına götürülürken Emma hekimin mi? Yoksa babasının mı?
Yanına gideceğini şaşırmıştı. Babasının peşinden gitmeye karar verdi. Hızla onu taşıyan adamların arkasından yürümeye başladı. Babasının odasına geldiğinde yine dışarıda onun giydirilmesini bekleyecekti. Hekimin yanına gitmediğine pişman oldu.
Alaric, Lord odasına götürülürken kanlı ellerini yıkayan hekimin yanına geldi. Hekim kederliydi. Yıllardır hizmet ettiği Lordu bir kılıç darbesi yüzünden ölümle burun burunaydı. Alaric konuşmadan "Odasında şömine hiç sönmesin. Gerekirse yatağın yanında ateş yakın. Bedenini sıcak tutmalıyız" dedi. Zorax Alaric kadar sabırlı değildi. Hekimi kolundan tutup sinirle "Durumu ne?" diye sordu. "Gördünüz... çok kan kaybetmiş, ameliyat ederken bile kanı yoktu"
"Yaşayacak ama değil mi?" dedi Alaric.
"Tanrı isterse..." dedi hekim. Alaric ve Zorax kederle birbirine baktı. Frederich'e haber vermeleri gerçeğiyle yüzleşiyorlardı. Travis'in gelmesini bekleyecek ve Frederich'e bir ulak göndereceklerdi.
Emma çaresiz bir şekilde Lordun odasının önünde bekliyordu. Hekim ve Alaric gelip
ona selam vererek odaya girdiklerinde onlara öfkeyle doldu. Sadece kadın olduğu için
şu an babasının yanında olamıyordu. "Lanet olsun! O benim babam!" diye ayaklarını
yere vurup gözyaşlarına boğuldu.
Hekim içeri girdi ve kanı çekilmiş, yüzü kireç beyazına dönmüş, Lordun ağzından birkaç sıvı döktü ve yutmasını sağladı. O sırada Emma dayanamadı ve kapıdan başını uzattı. Alaric onu başıyla selamladı. Hekim "Leydim..." diyerek eğildi ve selam verip çıktı. Emma gözyaşlarıyla babasının yatağının yanında diz çöktü. Elini alıp dudaklarına götürdü. Babasının elinin soğukluğunu yüreğinde hissetti. Isıtmak isterce öpmeye başladı.
"Lütfen! Ölme... lütfen ölme! Söz veriyorum bundan sonra seni hiç bağırtmayacağım. Sözünden çıkmayacağım. Bir daha asla kılıç kullanmayacağım. Yeterki sen beni bırakma!" diye hıçkırdı. Alaric bu duruma daha fazla katlanamadı. Odayı terk ederken kalenin ve Lordluğun en kaddar adamı Alaric'in göz pınarları dolmuştu. Emma babasının yanından bir saniye bile ayrılmadı.
Alaric ve Zorax kalenin önünde telaşla Travis için adam gönderip göndermemeyi tartışıyorlardı. Pusuya düşürülmüş oldukları yere çoktan beş yüz kişilik asker göndermişlerdi ama Travis'ten halen haber yoktu.
"Ben giderim senin burada kalman gerekli. Bu durumda Leydi yalnız kalmamalı" dedi Alaric.
"Burada en yetkili kişi şu an sensin. Ben giderim" dedi Zorax
"Olmaz" diye karşı çıktı Alaric.
"O zaman başkası gitsin. Şimdiye dönmeliydi" dedi Zorax. O sırada kale girişinden atın üzerinde dört nala koşan Travis göründü. "Şükürler olsun" dedi Alaric. Travis attan indi ve "Lord nasıl? Hayatta mı?" diye sordu nefes nefese. Öldü kelimesini duymak istemiyor iç içten içe bütün yol boyunca yaptığı gibi dua etmeyi sürdürüyordu.
"Hayır ölmedi. Ameliyat edildi ama...."
"Ama ne?"
"Hekim ümit olmadığını söyledi. Frederich'e haber vermeliyiz" dedi Zorax. Travis cevap vermeden koşarak Lordun odasına çıktı. Kapıyı araladığında Emma'ın babasının yatağının başında diz çökmüş yalvarışını acıyla izledi. Hıçkırıkları acı dolu hale geldiğinde Travis dayanamadı ve kapıyı kapatıp yanına geldi. Genç kız halen onun geldiğini anlamamıştı. Ağlıyor bir yandan babasının elini öpüyor, yüzüne bastırıyordu.
"Emma..." diyebildi Travis. Emma başını kaldırdı ve karşısında zırhının içinde, saçı başı
dağılmış, elleri kan ve çamura bulanmış Travis'i gördü. Yerinden kalkıp ne zaman ona
sarıldı bilmiyordu. Genç adam ona sarılan kadınla birlikte gözlerini kapatıp, burnunu
saçlarına gömdü. Özlemini duyduğu çiçek kokusu ciğerlerine dolduğunda onu ne kadar
çok sevdiğini düşündü.
"Travis... o ölüyor" diye sessizce haykırdı Emma. İçi boşalmış, herşey önemini yitirmişti. Babası onun bütün dayanağıydı. Travis ne diyeceğini bilemedi. Ölümün çaresizliğine kimsenin bir ilacı yoktu. Olsaydı Travis çoktan onu bulup getirir ve sevdiği kadının gözyaşlarının durmasını sağlardı.
"Emma üzgünüm. Onu koruyamadım... sana verdiğim sözü tutamadım" dedi acıyla. Genç kadının yeşil gözleri kararmış, denizin fırtınadaki yeşil halini almıştı. Omuzları ağlayarak sarsılıyor, kendini susturamıyordu.
"Bunu kim yaptı?" diye sordu gözyaşlarının arasında.
"Lord Edessa'ın adamları bizi pusuya düşürdü"
"Bunu neden yapsın? Uzun zamandır barış şartlarına uyuyordu. Neden şimdi?" "Bilmiyorum Emma... Öğreneceğim ve bunun nedenini ilk sen duyacaksın" "Şimdi ne olacak? Frederich..."
"Ona haber ulaştırmak için savaşın bulunduğu yere ulak göndereceğiz" dedi Travis.
"Artık gelmeli. Edessa denilen o canavar boş durmayacaktır. Onun ne kadar gaddar ve acımasız olduğunu sen söylemiştin" dedi Emma. Travis halen kafasındaki soru işaretlerine bir cevap bulamamıştı. Onlara saldıran adamların pelerinlerinde Edessa arması vardı ama Travis daha önce onun askerleriyle karşılaşmıştı. Edessa'ın askerleri en az onlar kadar soylu ve Lordlarına sadakatle bağlıydılar. Öldürdüğü adamlar Edessa'a hakaret ettiğinde sinirlenmemiş hatta katıla katıla gülmüşlerdi. Travis bunları düşünmeyi sonraya bıraktı. Emma, genç adamın onu kavrayan kollarında kendini o kadar iyi hissetti ki... Bir süre daha o kollarda olmayı istedi ama Gerda usulca kapıdan girdiğinde Emma, utançla genç adamın kollarından kurtuldu ve yatağın yanında diz çöküp babasının elini tekrar avuçlarına aldı.
Gerda onların bu haline gülümsedi ve eğilip Travis'e selam verdi. "Efendim, lütfen temizlenip dinlenin, size yemek hazırlattım. Ben Emma'ın yanında olacağım" dedi. Travis itiraz etmesinin uygunsuz olacağını biliyordu. Ayrıca temizlenmeliydi. Bir domuz gibi koktuğu bir gerçekti. Dizleri üzerinde, gözü yaşlı kıza bir kere daha baktı ve usulca odayı terk etti. Gerda, Emma'ya hiçbir şey söylemedi. Lord ölümün kollarından bir mucize olup dönerse bu kızının sevgisiyle gerçekleşecekti.
Gerda yatağın önünde diz çöktü ve ellerini birleştirip dua etmeye başladı. Ara ara hekim gelip gidiyor, lordun ağzına sıvılar karıştırıp döküyor ve ayrılıyordu. Hekim çıkıyor Travis geliyor ama çaresizce dışarı çıkıyordu. Saatler geceyarısını gösterdiğinde, Gerda bir ara pencereden gelen uğultuları merak edip dua etmeye ara verdi. Kalkıp pencereye doğru gitti. Kalın altın işlemeli perdeyi eliyle açtı ve şok oldu. "Emma..." diyebildi. Emma babasının elini şefkatle yatağa bıraktı ve Gerda'nın yanına geldi.
"Emma bak" dedi Gerda gözü yaşlı bir şekilde. Bütün Loren halkı elinde meşaleler kalenin önüne toplanmış, tek yürek halinde Lord için bir ağızdan ilahiler okuyarak dua ediyorlardı. Böylesine büyük bir kalabalığın toplanması demek babasının ne kadar sevilen bir lider olduğunu gösteriyordu. Gecenin siyahını ışığıyla aydınlatan dolunay tam tepeye çıkmıştı. Yıldızlar aya yarenlik edip pırıl pırıl parlıyordu. Binlerce kişinin elinde tuttuğu meşalelerle aydınlanan kale hiç bu kadar hüznü bir arada görmemişti. Emma hıçkırıklara boğuldu ve Gerda'ya sarıldı.
"Bu kadar dua onu yaşatacak ben eminim" dedi ümitle. Gerda içeriyi soğutmamak adına kızı pencerenin önünden geriye doğru çekti ve kapattı. "Hadi biraz dinlen"
"Ben iyiyim. Gözümü kapatırsam..." dedi ve sustu. Emma annesi öldüğünde anlayamayacak kadar küçüktü. Gerda onu büyüten kişi olarak onu ağlarken hiç görmemişti. Şimdi Emma babası getirildiğinde bu yana çaresizlikle akan gözyaşlarını tutamıyordu.
"Ben babanın başında olacağım" dedi Gerda.
"Ama..." dedi Emma.
"Neden onun yanına uzanmıyorsun? Bu ısınmasına yardımcı olur" dedi Gerda. Emma bu teklifle tamam anlamında başını salladı. Usulca yatağın soluna geçti ve babasının yanına uzandı. Elini avuçlarına alıp yan döndü. Gözyaşları mutlu gün
lerini hatırlayarak akmaya devam etti. Emma sıcağın ve üzüntünün verdiği kasvetle uyuyakaldı.