Gerda yatağın önünde diz çöküp dua etmeye başladı. Geçen yarım saatin ardından Travis odaya girdi. Emma'yı babasının yanında görünce şaşırmıştı Gerda'ya bakarak "Durumu nasıl?" dedi.
"Lordum ölürse onu nasıl toparlarız hiçbir fikrim yok" dedi Gerda. "O güçlü bir adam. Benim umudum var" dedi Travis. Yatağın içinde kıvrılmış babasının elini hiç bırakmayacak gibi sarılan sevdiği kıza baktı.
"Sizin dinlenmeniz ve gelecek olan fırtınaya hazırlıklı yakalanmanız lazım lordum" dedi
Gerda.
"Sözümü tutamadım Gerda..." dedi acıyla.
"Siz elinizden geleni yaptınız efendim. Ben büyümenizin şahidi olarak bu aileye ne
kadar değer verdiğinizi biliyorum"
"Onu seviyorum Gerda" dedi Travis. İtiraf etmenin hafifliğini en derinlerinde hissetti. "Lordum bizi terk ederse size çok ihtiyacı olacak"
"Lord kendini kaybetmeden önce onunla evliliğimizi onayladı" "Bu çok güzel bir haber"
"Umarım beni kabul eder Gerda. O öyle kabına sığmaz ki..."
Gerda "Edecektir ve sizin anlayışınızla tam bir leydi halini alacağına inanıyorum. Ayrıca size ilgisinin olduğunu biliyorum" dediğinde Travis'in içi umutla doldu. Emma uyurken gözlerinden süzülen yaşlarla doğruldu. Babasının elini tutan elleri buz gibi olmuştu. Gerda hızla hıçkıran kızın yanına gitti. "Emma ne oldu tatlım?" dedi telaşla.
"Annem...annemi gördüm. Babamla sarılıyorlardı" dedi haykırarak. Gerda donmuştu. Emma elini tuttuğu babasının ellerinin buz gibi olduğunu fark etti. "O çok soğuk" dedi korkuyla. O sırada Travis Lordun yanına geldi ve nefes alıp almadığını kontrol etti. Sonra başını Lordun göğsüne dayayıp kalbinin atıp atmadığını kontrol etti. En son nabzını kontrol etti. Elleri titriyor, mavi gözleri, olmadığı kadar koyulaşmıştı. Travis ayakta taş kesilmiş, elleri yumruk olmuştu. Gözünden izni olmadan bir damla yaş süzüldü.
"Lordum..." dedi ve diz çöküp "Tanrım... Lordumu cennetine kabul et" dediğinde, Emma yataktan fırlayıp "Hayır! Hayır! O ölemez!" diye haykırmaya başladı. Onun bütün haykırışları gecenin sessizliğine yayıldı. Dışarıda ayazda söylenen ilahiler sustu ve sessiz gözyaşlarına döndü. Gecenin karanlığı bir çok gözyaşı görmemiş yüzlerde Lordları için aktı. Loren halkı ve Loren kalesi ölen Lordlarına ağladılar.
***
İki hafta sonra...
Frederich pencerenin önünde gelen kışın habercisi göçen kuş sürüsünü izledi bir süre... Ta ki kuşlar göz önünden kaybolana kadar. Sıkıntıyla kahverengi kıvırcık kısa kesimli saçlarını çekiştirdi.
Emma'yla çok benzemesine karşın tek ayrılan yanları saçlarıydı. Emma'nın düz ipek sarı saçları annesinden aldığı özellikler arasındaydı. Frederich babasının kıvırcık kahverengi saçlarını, ten rengini almasına karşın onun kadar iri yapıda bir adam değildi. Boyu Emma'dan birkaç santim uzun ve erkek olmasına rağmen bedeni yaşadığı zamana göre çelimsizdi. Yaptığı sporlar, vücud çalışmaları bile onun irileşmesini sağlayamamıştı. Frederich bu fiziksel eksikliğini kıvrak zekâsıyla örtmeyi bilen, bulunduğu ortama uyum sağlayan ve çenesini kullanmayı becerebilen biriydi ki savaş stratejileri herkesi hayrete düşürecek kadar mükemmeldi. Bu becerisi savaşta geçirdiği iki yıl boyunca iyice gelişmişti.
Gözlerini kapatıp çok değil üç sene öncesine dönmeyi diledi ama artık herşey için çok geçti. Artık babası ölmüştü ve Frederich vicdanı, kendini suçlayan iç sesiyle baş başaydı. İçinde büyüyen acıyla kaleye dönmek yerine savaşı bırakıp bu küçük manastira kapanmıştı.
Babasıyla son konuşması beyninde yankılanıyor gece uyku uyumasına izin vermiyordu "Bu senin savaşın değil! Doğru bir savaş değil! Kralın gözünü hırs bürümüş, sen burada bana ve halkına hizmet için kalmalısın" demişti.
Frederich o günlerde babasını krala ihanet ile suçlamasa bile ima etmiş ve onu dinlemeden savaşa gitmişti. Babasına "Üzgünüm Lordum, savaşa gidecek ve kararlarını sorgulamadan bağlı olduğum Kralı onurlandıracağım. Bunu bana sen öğrettin" demişti. Babası son olarak "Ben sana körü körüne bir aptal olmayı öğretmedim" dedi ve salonu terk etti. Bu Frederich'in babasını son görüşüydü. Babası o savaşa giderken onu yolculama törenine bile katılmadı.
Seslice "Şimdi... Olsa" dedi vicdan azabıyla hırsla taş duvarı yumrukladı. Vurdu vurdu... eli parçalanıncaya kadar durmadı. Babasının haklı olduğunu savaşa gittiği bir yılın sonunda anlayabilmişti. Meydanlarda her iki tarafın askerleri böcek gibi ölürken, Krallar bir araya geliyor ve barış yapmaları halinde birlikte haçlı seferlerine katılmayı ve bundan elde edilecek toprak ve gücü konuşuyorlardı. İngilterenin Fransızlarla yaptığı bu savaş baştan aşağı rant meselesiydi. İki krallığın sen, ben savaşından başka bir şey değildi.
Her zamanki gibi ezilen ne için savaştığını bilmeyen fakir askerler oluyordu. Frederich bunu anladığında dönmek için çok geçti. Savaşın ortasında geri dönmek demek babasının ve halkının ismini lekelemek olurdu ki o kendine kaçtı dedirtmezdi. Şimdi babasının ölümü sayesinde inanmadığı savaştan kurtulmuştu ama...
Çok sevdiği Lordu, babası da onu terk etmişti. Ona veda edemeden babası ölmüştü. Oysa o babasının öleceğini hiç düşünmemişti. Hep Lordluk için heves etmiş ama hiçbir zaman koltuk sevdalısı olmamıştı. Şimdi omuzlarına binen yük, yüreğinde o kadar büyük bir sıkıntı haline gelmişti ki yere göğe sığmıyordu. Şimdi Kalede olup Emma'nın dizlerine yatıp ağlamayı öyle çok istiyorduki ama bunu yapacak yüzü yoktu. Babası gibi Emma'da ona savaşa katıldığı için kızgındı. Buruk bir gülümseme yayıldı dudaklarına, Emma'ın onu yolcularken söyledikleri geldi aklına "Kendine iyi bak, sıkı giyin ve yemeklerine dikkat et" diye ağlamaklı sesle onu azarlamıştı.
O ise sertçe "Emma bana çocuk gibi davranma" diye terslemişti kardeşini. Emma "Seni aptal! Senin hassas bünyen bu savaşa dayanır mı sanıyorsun? Sakın ölme!" diyerek ona sarılmıştı.
Acı dolu gülümsemesi yüzüne yayıldığında odanın kapısı açıldı ve Frederich ruh halinden sıyrıldı. Manastırda olduğunu bilen birkaç kişiden biri olan Alaric kapıyı çalarak içeri girdi ve saygıyla eğildi.
"Lordum sizin istediğiniz doğrultuda Edessa'a ait bütün evler askerlerin zoruyla boşaltıldı. Kendi halkımız tarafından bu duruma karşı çıkanlar, direnenlerle birlikte zindanlara kapatıldı. Karşı çıkmayanların hanları ve ticari işletmeleri ellerinden alınıp ayrılmaları için ek süre verildi.
Frederich bu kararın doğruluğundan emin değildi. Babasının öldürenlerin Edessa'ın
adamları olduğunu öğrendiğinde ilk öfkeyle bağırıp çağırıp böyle bir karar vermişti ve
geriye dönememişti.
Onun bu fevri kararıyla savaş çanları çalıyordu. Elli yıldır süre gelen barış anlaşması böylelikle bozulmuştu. Anlaşmanın ilk şartı olan her iki hanedanlığın halkı barış sürdüğü süre içersinde istediği yerde yaşayabilecek, Edessa Lorenlinin topraklarında çalışabilecek, yer satın alabilecek, bir Loren, Edessa topraklarında yaşayacak, yer satın alabilecek, iş kurabilecek kuralı çiğnenmişti. Frederich halkını huzursuz edeceğini ve halk arasında ilk intiba gaddar Lord olarak ün yapacağını biliyordu. Tabii bunları düşünmek için çok geçti.
"Başka saldırı var mı?"
"Hayır, ama biz her ihtimali düşünerek toparlanmaya başladık"
"Kral ulak gönderdi. Sizi bir araya getirmek istiyor. Kendinizi toparlamalı ve bir an önce
kaleye dönmelisiniz çünkü..."
"Çünkü ne?"
"Sizin olmadığınız iki sene boyunca işler pek yolunda gitmedi. Kış beklenilenden uzun sürüp hasadın heba olmasını sağladı. Ekonomi zor durumda. Babanız çiftçileri rahatlatmak adına kalenin stoklarını kullandı ve..."
"Neden savaş için saklanan stoklar kullanıldı? Hazineden niye yardım alınmadı? Anlat!"
"Efendim askerlerin maaşlarını ödeyemez hale geldiğimizde hazineyi kullanıp maaşlar ödendi."
"Tanrım!" dedi Frederich dehşetle. Şimdi sinsi bir plan uygulamaya koymadığı, alenen anlaşmayı bozduğu için pişmandı ama artık ok yaydan çıkmıştı. İçindeki vicdan şimdi daha fazla canını yakıyor, zor zamanda babasını yalnız bıraktığı için iyice kederleniyordu.
"Kaleye dönmelisiniz. Dedikodular, cenazeye katılmayışınız yüzünden çoğaldı. Herkes öldüğünüzü konuşuyor"
"Bana Travis ve Zorax'ı çağır" dedi Frederich.
"Ama efendim..."
"Ne var Alaric?"
"Onların kaleden ayrılması demek, kalenin iyice savunmasız kalması demek"
Frederich şöminenin karşısındaki tahta masaya oturdu ve mürekkebe batırdığı kuş tüyü kalemin, fazlalık mürekkebini alıp parşomene hızla bir şeyler yazmaya başladı. On dakika sonra "Bunu Leydi Emma'ya ulaştır. O ne yapacağını bilir" dedi. Alaric verilen emirlere çaresizce boyun eğdi. Hızla selam verdi ve Frederich'in yazdığı parşomeni kapatıp, yüzüğüyle mühürlemesini seyretti.
"Hemen yola çık. Birkaç gün sonra ikisini de yanımda istiyorum" dedi. Alaric geldiği gibi yola çıktı. Frederich onun gidişini manastırın demir penceresinden seyrederken planının işe yaraması için dua etmeye başladı.
"Planı gayet basitti. O kaleyi ve halkını korumak için gerekli desteği bulana kadar etrafındaki çakalları uzaklaştırmak Emma'ya kalıyordu. Frederich savaşta geçirdiği iki sene boyunca türlü türlü arkadaşlıklar kurmuştu. Hayatın İngiltere'den ibaret olmadığını kendi ülkesi, kendi savaşı olsun olmasın insanların inandıkları uğruna savaştıklarını görmüştü. Bu savaşta edindiği zengin ve çevre sahibi dostlarına ulaşmalı ve onlardan yardım almak için ikna etmeliydi. İlk kendini öldü göstermek üzerine plan yaptı ama bu çakalların kaleyi ve halkını sahiplenmesi demekti. Onun öldü haberi üzerine Loren halkı ve kalesi başka bir Lorda verilir, Emma bir sığıntı konumuna düşerdi. O aklına gelince onun en güvendiği kişi olduğunu hatırladı. Başka bir kadın olsa bu planı asla yapamazdı ama Emma diğer kadınlardan farklıydı. O tam bir erkek gibi yetişmişti ve isteyeceği şeyin üstesinden geleceğini biliyordu. İki haftaya kadar yola çıkma planını hazırlamak için gideceği, uğrayacağı yolları düzenlemeye başladı.
Alaric iki günlük yolu bir buçuk günde tamamlamıştı. Kaleye girdiğinde bacakları at sürmekten uyuşmuş durumdaydı. Atını kalenin önünde bekleyen hizmetliye teslim etti ve hızla merdivenlerden tırmandı. Saat epey ilerlemiş herkes salonda kurulan yas masasında sessizce yemek yiyordu. Kapıyı iki eliyle ittirip içeri girdiğinde bütün bakışlar ona çevrildi. Devasa masanın en başı boştu ki bu Lord Glanger'ın yeriydi. Alaric masayı başsız kalmış güçlü bir kurt gibi gördü. Kederle masaya ulaştı ve merakla ona bakan Emma'ın önünde durdu. Genç kadın geçen iki haftayla iyice solmuştu. Üzerinde siyah matem elbisesi onu iyice zayıf gösteriyordu. Bütün kale halkının alıştığı yüzündeki gülümseme yok olmuştu. Alaric çok duygusal biri olmamasına karşın Emma'nın gülen yüzünü görmeyi çok istedi ve "Leydim" diyerek eğilip selam verdi.
Emma "Alaric sizi beklemiyorduk. Kötü bir haber mi var? Frederich..."
"Efendim kendisinden halen bir haber yok" dedi Alaric. Emma gözünde biriken yaşın akmaması için "Yorulmuş olmalısınız. Oturup bize katılın" dedi.
"Sizinle yalnız konuşmalıyım leydim. Yemeğinizi..." dediğinde Emma çoktan ayağa kalkmıştı. O ayaklandığında masada bulunan herkes saygıyla ayağa kalktı.
"Bunca yolu gelmekte acele ettiğinize göre önemli olmalı. Hemen konuşabiliriz" dedi
Emma. Travis ve Zorax neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. Alaric'e merakla bakıyor bir işaret bekliyorlardı. Emma "Sizlere afiyet olsun. Lütfen devam edin" dedi. O kapıdan çıkarken herkes meraklı bir o kadar tedirgin Alaric ve Emma'ya baktı. Kapıdan çıkıp babasının çalışma odasına kadar sessizce ilerlediler. Alaric, Emma'nın kapıyı açıp girmesini bekledi ve genç kadın içeri geçtiğinde kapıyı kapattı.
"Efendim size iletmem gereken bir evrak var" dedi ve zırhının altından çıkardığı
parṣomeni ona uzattı.
"Loren Lordu Frederich tarafından size gönderildi" dedi. Emma aptalca Alaric'e baktı.
"Bana gönderdiğimiz ulakların savaş meydanında onu bulamadığını ve halen arandığını söylemiştiniz"
"Bu Lordumun emriydi Leydim"
Emma hızla abisi ve babasına ait olduğunu bildiği mührü koparıp masaya ilerledi. Parşomeni hız
la açtı ve masaya oturdu. Yazılanları okudukça yüzünde beliren her türlü duygu olayın ehemniyetini belli ediyordu.