İçeriğe geç

Kan Mezarlığı

Bölüm 13 · 5 dk okuma

Kan Mezarlığı

Bölüm 13

12

Karşı taraftaki kapıdan inip sesi duyduğum tarafa doğru hızla koşmaya başladım. Yeri sarsacak şekilde koşan kurtların karşısında önünde durdum. Ani bir şekilde durmak zorunda kaldılar.

Fazla değillerdi, en fazla on kişi. Bana doğru gelen kurdun Barnaby olduğunu biliyordum. Dönüştüklerinde yüzlerinde kıllar çıkıyordu ama kim olduğunu kestirebiliyordunuz.

"Ne oldu vampir," Sesi olduğundan kalın çıkmıştı, dönüşmelerinin başka bir özelliği. "Arkadaşlarını korumaya mı geldin?" dedi alay ederek. Evet, yine şu gereksiz özgüveni. Buna nasıl katlanacağımı bilmiyordum.

Gözlerimi kıstım. "Aslında sana bir teklifim vardı, Barnaby." Gözleri ilgiyle parladı. "Ama tabii şartlarım da var."

"Sadece beni oyalıyorsun."

"Ne düşünürsen düşün ama sana yardım edebilirim, teklifimi kabul edersen."

Tereddütle yüzümü inceledi. Sanki onu kullanacağımı anlayacakmış gibi. Yüzüme güven verici bir ifade taktım. Bu şey değil mi ya;

Hangi yüzümü taksam bugün?

"Nedir teklifin?" En sonunda kanmıştı. Seni salak pislik.

"Larioventa'yı almanıza yardım edeceğim, sen de bana bu kolye hakkında bildiğin her şeyi anlatacaksın."

Alaycı bir şekilde güldü. "Drake sana hiçbir şey söylemedi değil mi?"

"Anlattı," dedim yarı dürüst olarak. Anlatmıştı ama yeterli değildi, bir şeyler gizliyordu. "Ama bir de senden duymak istiyorum."

Biraz düşündü ve "Peki," dedi en sonunda. "Şimdi bizimle gel."

Güldüm. "Sen beni yanlış anladın," dedim ona yaklaşarak. Geri adım attı. "Sen bana emir veremezsin. Ben istersem yaparım, istemezsem yapmam."

"Tamam," dedi titreyen sesini engelleyemeyerek. "Bizimle gelmek ister misin?" Aferin, böyle uysal ol.

"Siz gidin," dedim ve kenara çekildim. Kurt adamların bazıları bana korkarak bakarken bazıları öfke ve nefretle bakıyordu, anlaşılan bu durumdan hoşnut değillerdi.

Barnaby kendini toparladıktan sonra dört ayak koşmaya başladı, diğerleri de bana son bir bakış atıp peşinden aynı şekilde koştu.

Yanlarına daha sonra gidecektim, Drake'i yanıltmak istiyordum.

Onlar gittikten birkaç dakika sonra ben de kırmızı eve doğru ilerledim. Drake'in arabasının üstüne çıkarak çatıya tırmandım. Camlar kapalıydı bu sefer, kırmak zorunda kalacaktım.

Köy bomboştu. Geçen sefer buradan kapıya toplanan insanlar yüzünden kaçmıştım. Ama şimdi bütün evler terkedilmişti, sokak lambaları sönmüştü. Ben gittikten sonra ne olduysa artık tüm insanlar buradan göç etmişti, üstelik sadece bir hafta içerisinde.

"Sonunda geldiniz demek," Bu Moore'du. "Bizde ne zaman geleceğinizi sorguluyorduk."

"Yolun üzerinde ufak bir işimiz çıktı," Benden bahsediyordu. Ben nereden onun işi oluyordum? Geri zekâlı pislik. Camın önündeki betona ayağımı koyup eğildim, Barnaby'nin gözleri benim bakışlarıma değdiğinde korkuyla parladı, hemen yukarı tırmandım diğerlerinin beni görmemesi için. "Çok önemli biriyle görüşmem lazımdı." dedi düzelterek.

"Kolyeyi vereceğimizi düşünmeniz ne büyük yanlış." dedi Jace alayla.

"Vereceğinizi düşünmedik zaten, almaya geldik."

O anda kurt hırlamaları duyuldu, pençe savrulma seslerini de duymaya başladığımda artık birbirlerine girdiklerini anlamıştım.

Ne için dövüşüyorlardı ki? Drake kolyeyi yanına almamış olmalıydı, onu bir yere saklamıştır kesin.

Barnaby, onlara gücünü gösterdikten sonra Drake'in kolyenin yerini söyleyeceğini mi düşünüyordu? Bu adam ya gerçekten salaktı ya da başka bir planı vardı. Cama kan sıçradığında geriye çekildim. Sanırım içeri girdikten sonra kan içmeye gitmem lazımdı.

Çatıdan tutunarak cama bir tekme attığımda cam yüksek sesle parçalara ayrıldı, içeri atladım. Barnaby'nin dudaklarında sinsi bir gülümseme oluştu, Drake ise bana inanamayarak bakıyordu. Etrafındaki beş kurt adam karşısında hiç yara almamıştı. Jace Gavin'in önüne geçmiş, geri kalan kurt adamlarla savaşıyordu, beni görünce durdu ve yüzünde hayal kırıklığı oluştu. Gavin'e bakmaya tenezzül etmedim, sapladığı iğneleri unutmayacaktım.

"Gidelim, Dawson." dedim gözlerimi etrafta gezdirerek. Yerde kan izleri vardı, Moore'un takımı hiç yara almadığına göre bunlar Barnaby'ninkilere aitti.

Barnaby, soy adını nereden bildiğimi sorgulamadan arkasındaki kapıya yöneldi. "Gidelim."

Benim ortaya çıkmamdan memnun gibiydi. O an anladım ki Barnaby buraya zaten kolyeyi almak için gelmemişti, onları oyalıyordu.

Gözlerimi kısarak arkasından ilerledim, Üç çift gözü üzerimde hissediyordum ama onlara dönüp bakmadım.

Barnaby'nin yanına geçtiğimde, "Kolyenin nerede olduğunu biliyorsun." dedim ona bakmadan. Evden çıkmıştık ve şu anda köyden de çıkmak üzereydik.

"Tabii ki de biliyorum," dedi beni doğrulayarak. "Drake'te bildiğimi biliyor." İşte bu beni şaşırtmıştı. O bana bu tür şeyleri anlatmıyordu. Şaşırdığımı belli etmedim.

"Ama onu oyalamak için geldiğini bilmiyor."

"Evet."

Diğer kurt adamlar önden gitmişlerdi, Barnaby ile dümdüz ilerliyorduk. Nereye gittiğimizi bilmiyordum ama köyden uzaklaşmıştık. "Nereye gidiyoruz?"

"Sığınağımıza." dediğinde kaşlarımı kaldırdım.

"Beni sığınağınıza götüreceğini zannetmiyorum. Sonuçta ben bir vampirim."

"Haklısın." dedi. Barnaby düşündüğümden farklı çıkmıştı. Evet korkaktı ama geri zekâlı değildi. Ne kadar korksa bile planından şaşmıyordu. Sanırım liderleri o yüzden onu seçmişti. Güçlüydü, üzerinde çalışıldığı belli olan kasları vardı ama benim karşımda yine de güçsüz kalıyordu. "Seni yedek sığınağımıza götürüyorum. Nigrum Luna orada değil, güvenimizi tamamen kazanana kadar onu göremezsin."

Nigrum Luna...Demek liderlerine böyle sesleniyorlardı. Nedense bunu Drake'in bilmediğini düşündüm.

Ne demek bilmiyordum ama öğrenecektim. Her şeyin bir vakti vardı.

"Şimdi bana Larioventa hakkında ne biliyorsan anlat." dedim konuyu değiştirerek.

"Ölüm kolyesi..." Drake'te böyle söylemişti. "Larioventa tüm zamanların en güçlü kolyesidir. Hiçbir icat ondan daha fazla güce sahip değildir. Ona sahip olan kişi istediği kişiyi öldürebilir, istediği kişinin gücünü çalabilir...Sevdiğinin ölmesi karşılığında." Son cümlesini sanki burada değilmiş gibi söylemişti, büyülü gibi...

Anlattıklarının hepsi zaten bildiğim şeylerdi, bana daha fazlası lazımdı. Drake'te Barnaby'de bir şeyleri söylemekten kaçınıyordu, ben ise o söylemedikleri cümleyi duymak istiyordum. İçimde bir kıpırtı oluştu, sanki birden vücuduma enerji enjekte edildi. Ben o cümleyi duymak istiyordum, o kadar istiyordum ki...

Buna muhtaçmışım gibi hissediyordum.

"Tüm doğaüstülerin yaşamı Larioventa'ya bağlı; Larioventa yok edilirse tüm doğaüstüler sonsuza dek yok olur." İkimizde aniden durduk. Onun yüzüne baktığımda görmeyi beklediğim şey bu değildi.

Kaşlarını çatmış, yeri şaşkın bir biçimde inceliyordu. Yerde bir şey yoktu, onda bir sorun vardı. Sanki bunu ağzından kaçırmıştı.

"Bu nasıl olur?" diye sordu kendi kendine. "B...bu imkânsız."

"Ne oluyor?" Kendi söylediği şeye inanamıyor gibi bir hâli vardı.

"Bunu sana ben söyleyemezdim Asena." dedi başını iki yana sallayarak. "Mühürlüydüm. Mühürü kırmak imkânsızdır. Mührümü kırdı, o benim mührümü kırdı."

Dediklerinden hiçbir şey anlamıyordum. Ne mühürü? Kim kırmıştı?

'O' kimdi?

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.