İçeriğe geç

Kan bağı

Bölüm 6 · 3 dk okuma

Kan bağı

Bölüm 6

Yirmi yedi

Odadaki sessizlik birkaç saniye daha sürdü.

Ama bana saatler geçmiş gibi geliyordu.

Elimdeki hastane bilekliğine bakıyordum.

27.

Sonra önümde duran doğum belgesine...

Yine 27.

Tesadüf olamayacak kadar aynıydı.

— Bunun bir açıklaması var, dedi babam.

Sesi o kadar sakindi ki daha çok sinirlendim.

— O zaman açıkla.

Babam cevap vermedi.

— Açıkla! diye tekrar ettim.

Annem yerinden kalktı.

— Babanla böyle konuşma.

— Bana yıllardır yalan söylediniz!

Annem bir anda sustu.

Bu cümleyi söyledikten sonra kendimi kötü hissettim ama geri adım atmadım.

Çünkü ilk kez hayatımda ailemin karşısında durup cevap bekliyordum.

Babam pencereye doğru yürüdü.

Perdeyi aralayıp dışarı baktı.

— Bazı şeyler göründüğü kadar basit değil.

— O zaman karmaşık olan kısmını anlat.

Babam derin bir nefes aldı.

— Hastanede o gece birden fazla bebek doğmuştu.

— Benimki de dahil.

— Evet.

— Aylin'in bebeği de.

Babam başını salladı.

— Evet.

Kalbim daha hızlı atmaya başladı.

— Peki neden onun bebeğinin bilekliğinde 27 yazıyor?

Babam cevap vermeden önce anneme baktı.

Annem gözlerini yere indirdi.

İşte o bakış...

Bir şeyler sakladıklarını artık kesin olarak biliyordum.

— Bu numara sadece bir kayıt numarası olabilir, dedi babam.

— O zaman neden korkuyorsun?

Babam sustu.

Bu kez annem konuştu.

— Çünkü yıllardır bunun tekrar karşımıza çıkmasından korkuyorduk.

— Neyin?

Annem dudaklarını birbirine bastırdı.

— Geçmişin.

O an masadaki fotoğrafı tekrar elime aldım.

Aylin.

Genç bir kadın.

Kucağında bir bebek.

Fotoğrafa biraz daha yakından baktım.

Bebeğin yüzü battaniyenin içinde neredeyse tamamen kapalıydı.

Sadece küçücük bir kısmı görünüyordu.

Ama fotoğrafın köşesinde başka bir ayrıntı vardı.

Bir hastane görevlisi.

Üzerindeki kıyafetin yakasında küçük bir kart vardı.

Kartta bir isim yazıyordu.

Fotoğrafı babama gösterdim.

— Bu kim?

Babam fotoğrafa baktı.

Bir anda yüzü değişti.

— Nereden buldun bunu?

— Zarfın içinden çıktı.

Babam fotoğrafı elimden almak istedi.

Ben geri çektim.

— Hayır.

— Ver onu.

— Önce kim olduğunu söyle.

Babam cevap vermedi.

Annem fotoğrafa baktığında ağlamaya başladı.

— O kadın...

Sesi titriyordu.

— O kadın kim?

Annem başını kaldırdı.

— Hastanede çalışan hemşirelerden biriydi.

— Adı ne?

Annem sustu.

Babam sonunda söyledi:

— Nermin.

İsim aklımda kaldı.

Nermin.

Kapıya gelen yaşlı kadın...

Bana bakan kadın...

“Artık saklayamazsınız,” diyen kadın...

Nermin olabilir miydi?

Fotoğrafı tekrar inceledim.

Kadının yüzü yıllar önceki hâliyle görünüyordu.

Yaşlı kadının yüzünü zihnimde canlandırdım.

Gözleri aynıydı.

Bunu fark ettiğim anda ayağa kalktım.

— Kapıya gelen kadın Nermin'di.

Babam hiçbir şey söylemedi.

— Değil mi?

Sessizlik.

— Baba!

— Evet.

O an dizlerimin bağı çözüldü.

Sandalyeye oturdum.

— Peki neden şimdi geldi?

Babam cevap vermedi.

— Neden yıllarca bekledi?

Annem yavaşça yanıma geldi.

— Çünkü bazı insanlar geçmişi unutabileceğini sanır.

— Siz unuttunuz mu?

Annem gözlerimin içine baktı.

— Hayır.

— O zaman bana neden anlatmadınız?

Annemin gözlerinden yaşlar süzüldü.

— Çünkü seni kaybetmekten korktuk.

Bu cümleyle birlikte içimde başka bir soru oluştu.

— Beni kaybetmekten mi?

Annem başını salladı.

— Evet.

— Ama ben zaten sizin çocuğunuzum.

Annem cevap vermedi.

İşte o anda söylediğim cümlenin ne kadar büyük bir anlam taşıdığını fark ettim.

“Ben zaten sizin çocuğunuzum.”

Annemin yüzüne baktım.

Bana cevap vermesini bekledim.

Ama cevap vermedi.

Ve bazen bir insanın sessizliği, söyleyebileceği en ağır cevaptır.

O gece odama kapandım.

Telefonumu yatağın üzerine bıraktım.

Uyumaya çalıştım.

Ama gözlerimi her kapattığımda aynı şeyleri görüyordum:

Aylin.

Bebek.

Hastane.

27 numarası.

Nermin.

Ve annemin “Seni kaybetmekten korktuk.” sözü.

Saat gece yarısını geçmişti.

Tam uyuyacakken telefonuma bir bildirim geldi.

Bilinmeyen bir numara.

Mesajı açtım.

Tek bir cümle vardı:

“Gerçeği gerçekten öğrenmek istiyorsan, eski hastanenin arşivlerine bak.”

Altında da bir tarih yazıyordu.

14 Ekim 2009.

Telefon elimden düşecek gibi oldu.

Mesajı kimin gönderdiğini görmek için numaraya baktım.

Numara kayıtlı değildi.

Hemen cevap yazdım:

“Sen kimsin?”

Mesaj gönderildi.

Birkaç saniye sonra cevap geldi.

“Seni doğduğun günden beri tanıyorum.”

Kalbim duracak gibi oldu.

Bir mesaj daha geldi.

“Ve annenin sana anlattığı hikâyenin tamamı doğru değil.”

Ekrana bakakaldım.

Sonra üçüncü mesaj geldi.

Bu kez yalnızca dört kelime vardı:

“Aylin hâlâ hayatta.”

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.