
Ne yani; böylesi korkunç bir dünyanın, bir de cehennemi mi var?
Umberto Eco
Şizofreni: Gerçekliği Kim Tanımlar?
İnsan, gözlerini açtığı ilk günden itibaren dünyayı anlamlandırmaya çalışır. Renkleri öğrenir, sesleri ayırt eder, insanların yüzlerine anlam yükler. Yavaş yavaş "gerçek" dediği bir dünya inşa eder. Peki hiç düşündünüz mü; gerçek dediğimiz şey gerçekten ortak bir gerçeklik midir, yoksa milyarlarca insanın birbirine benzer biçimde algıladığı büyük bir uzlaşmadan mı ibarettir?
Şizofreni denildiğinde çoğu insanın zihninde tek bir görüntü belirir: Kendi kendine konuşan, olmayan sesler duyan, gerçekle bağı kopmuş biri... Oysa bu tanım, buzdağının yalnızca görünen kısmıdır. Şizofreni yalnızca duyulan seslerden ibaret değildir. O, insanın gerçeklikle kurduğu ilişkinin derinden sarsılmasıdır. Düşüncenin, algının ve bazen benlik duygusunun değişmesidir.
Fakat asıl soru şudur:
Gerçeklik bozulduğunda değişen dünya mı olur, yoksa onu izleyen zihin mi?
Belki de bizi korkutan şey şizofreninin kendisi değildir. Bizi korkutan, bir gün kendi algımıza güvenememe ihtimalidir. Çünkü insanın en sağlam dayanağı zihnidir. Eğer zihin bile güven vermemeye başlarsa insan nereye sığınabilir?
Şizofreni yaşayan bir kişi bazen başkalarının duymadığı sesleri duyabilir. Bazen olmayan birini görebilir. Bazen herkesin ona zarar vermek istediğine inanabilir. Dışarıdan bakan biri bunları "gerçek değil" diye reddedebilir. Ama o kişi için yaşadığı deneyim son derece gerçektir. Acısı da korkusu da gerçektir.
İşte tam burada önemli bir soru doğar:
Bir acının gerçek olması için herkes tarafından görülmesi mi gerekir?
Bir çocuğun korkusu görünmez diye önemsiz olur mu? Bir insanın zihninde yaşadığı fırtına, dışarıda esmediği için yok sayılabilir mi?
Belki de toplum olarak en büyük hatalarımızdan biri, anlamadığımız şeylerden korkmamızdır. Tarih boyunca insanlar farklı olanı dışladı. Anlaşılmayan düşünceler susturuldu, farklı davranan insanlar damgalandı. Ruhsal hastalıklar da uzun yıllar boyunca yalnızca korkuyla karşılandı.
Oysa şizofreni bir karakter zayıflığı değildir. Bir tercih değildir. Bir irade eksikliği değildir. Bu durum, beynin işleyişini etkileyen ciddi bir ruhsal hastalıktır ve tıbbi destek gerektirir. Bir insanın diyabet olması nasıl onun suçu değilse, şizofreni yaşaması da onun seçimi değildir.
Yine de toplumun bakışı çoğu zaman hastalığın kendisinden daha ağır olabilir.
Etiketler bazen ilaçlardan daha güçlü yaralar açar.
"Deli."
"Tehlikeli."
"Normal değil."
Bu üç kelime kaç insanın hayatını sessizce kararttı, hiç düşündük mü?
Belki de en büyük hastalık, anlamadan yargılamaktır.
Şizofreniyi anlamaya çalışırken yalnızca belirtilere odaklanmak yeterli değildir. Çünkü her belirtinin arkasında bir insan vardır. Hayalleri olan, korkuları olan, çocukluğu olan, sevdiği şarkılar bulunan bir insan...
Bir tanı, bir insanın kimliğinin tamamı olamaz.
Hiç kimse yalnızca hastalığından ibaret değildir.
Peki biz neden insanları en zor zamanlarıyla tanımlarız?
Bir kırık kemiği olan kişiye ömrü boyunca "kırık kemik" demiyoruz. Ama ruhsal hastalığı olan biri neden yalnızca tanısıyla anılıyor?
Belki de bunun nedeni görünmeyen yaraları anlamanın daha zor olmasıdır.
İnsan göremediği acıya inanmakta zorlanır.
Şizofreni üzerine konuşurken bazen felsefe bize farklı bir pencere açar. Gerçek nedir? Eğer bütün insanlar aynı rüyayı görseydi, ona gerçek der miydik? Ya hepimiz aynı yanılsamanın içindeysek? Tarihin farklı dönemlerinde doğru kabul edilen nice düşünce bugün yanlış sayılıyor. Demek ki gerçeklik bile zaman zaman değişen bir kavram olabiliyor.
Fakat bu düşünceler, şizofreninin yalnızca bir "farklı bakış açısı" olduğu anlamına gelmez. Hayır. Çünkü bu hastalık, kişinin yaşamını, ilişkilerini, eğitimini, işini ve günlük işlevlerini ciddi biçimde etkileyebilir. Bu nedenle romantikleştirilmesi değil, anlaşılması gerekir.
Belki de en doğru yaklaşım şudur:
Yargılamak yerine dinlemek.
Korkmak yerine öğrenmek.
Etiketlemek yerine anlamaya çalışmak.
Çünkü insan, anlaşılmaya başladığı anda yalnızlığının bir kısmını kaybeder.
Bir düşünün...
Dünyada milyonlarca insan her gün görünmeyen savaşlar veriyor. Kimisi kaygıyla, kimisi depresyonla, kimisi travmalarla, kimisi de şizofreniyle mücadele ediyor. Biz ise çoğu zaman onların yalnızca yüzlerine bakıyoruz. Oysa hiçbir yüz, içinde kopan fırtınayı anlatamaz.
Belki de gerçek cesaret, güçlü görünmek değildir. Yardım istemeyi kabul edebilmektir.
Ve belki de gerçek insanlık, anlamadığımız acılara bile saygı gösterebilmektir.
Şizofreni bize yalnızca bir hastalığı öğretmez. Aynı zamanda empatiyi öğretir. Bir insanın yaşadığı deneyimi küçümsemeden dinlemeyi öğretir. Her zihnin aynı şekilde çalışmadığını kabul etmeyi öğretir. Ve en önemlisi, görünmeyen yaraların da en az görünenler kadar gerçek olduğunu hatırlatır.
Sonunda geriye tek bir soru kalır:
Eğer bir gün kendi zihnimiz bize oyun oynasaydı, insanların bizi yargılamasını mı isterdik, yoksa elimizden tutmasını mı?
Belki bu sorunun cevabı, yalnızca şizofreniyi değil, insan olmayı da anlamamızı sağlar. Çünkü insanı insan yapan şey kusursuz bir zihin değildir; birbirinin kırılganlığını görebilme yeteneğidir. Gerçeklik üzerine sonsuza kadar tartışabiliriz, fakat merhametin gerçekliği tartışılmaz. Empati, her çağda ve her kültürde ortak kalan en güçlü dildir.
Belki de asıl mesele şudur: Bazı insanlar dünyayı farklı görür. Bizim görevimiz onları susturmak değil, acılarını anlamaya çalışmaktır. Çünkü bazen bir insanı iyileştiren ilk şey ilaç değil; sonunda biri tarafından gerçekten duyulduğunu hissetmesidir.

