
"Oyun bitince, şah da piyon da aynı kutuya konur."
Aleksandr Puşkin
„50-Belkide sadece bir çift sayı”
50
İnsan bazen bir sayının bu kadar çok şey anlatabileceğine inanmaz. Çünkü sayılar, okul sıralarında bize yalnızca işlem yapmak için öğretilmiştir. Oysa bazı sayılar hesaplanmaz; hissedilir. "50" da onlardan biridir.
50...
İki rakamın yan yana gelişi gibi görünür. Ama biraz dikkatle bakınca iki ayrı karakterin sessiz ortaklığıdır. "5", hareket etmeyi seven bir yolcu gibidir. Sürekli ilerlemek ister. "0" ise durmayı bilen bilgedir. İçi boş görünür ama aslında sonsuzluğu içinde saklar. Biri yürümeyi, diğeri beklemeyi öğretir. Ve hayat da tam olarak bu ikisinin birleşiminden oluşmaz mı? Bazen koşarız, bazen dururuz. Bazen kazanırız, bazen sadece bekleriz.
50, yarım kalmış bir cümle gibidir. Ne tamamen başlangıçtır ne de tamamen sondur. Bir kitabın tam ortasında çevrilen sayfadır. Öncesinde yaşanmış yüzlerce olay vardır, sonrasında ise henüz yazılmamış yüzlerce satır...
Bir ağacı düşün. Elli dalı olsun. Hangisi en değerlidir? İlk çıkan mı, en yükseğe uzanan mı, yoksa kimsenin fark etmediği ama kuşlara yuva olan mı? İnsanlar da böyledir. Bizi değerli yapan sayımız değil, dokunduğumuz hayatlardır.
Gökyüzünde elli yıldız seç. Bazıları gözünü alacak kadar parlaktır. Bazıları ise neredeyse görünmez. Ama geceyi gece yapan, yalnızca en parlak yıldız değildir. En sönük görünen yıldız bile karanlığa meydan okur. Belki insanlar da böyledir. En sessiz insan, en büyük savaşı kendi içinde veriyor olabilir.
Bir kütüphaneye gir. Elli kitap seç. Hepsinin kapağı farklıdır. Kimisi siyah, kimisi beyaz, kimisi rengârenk... Ama hiçbir kitabı kapağı kadar tanımayız. İnsanlar da sayılar da dışarıdan görüldüğü gibi değildir. "50", dışarıdan sıradan görünür. Fakat içine baktığında zamanın, emeğin ve sabrın izlerini görürsün.
Denizi izle. Dalgalar kıyıya belki elli kez vurur. Kıyı, hiçbirine "Artık gelme." demez. Çünkü bilir; her dalga geri döner ama yeniden gelir. İnsan da hayat karşısında böyle olmalıdır. Düşebilir. Yorulabilir. Vazgeçebilir. Ama yeniden ayağa kalkmayı bildiği sürece kaybetmiş sayılmaz.
Bir saat düşün. Akrep ve yelkovan gün içinde defalarca buluşur. Ama her buluşmaları sonsuza kadar sürmez. İnsan ilişkileri de böyledir. Bazı insanlar hayatımıza yalnızca elli dakika için girer ama bize elli yıl yetecek bir ders bırakır.
Sonbaharda yere düşen elli yaprak... İlk bakışta ölüm gibi görünür. Oysa ağaç ağlamaz. Çünkü bilir ki dökülen her yaprak, gelecek baharın hazırlığıdır. İnsan neden kaybettiklerini hep son sanır? Belki de bazı vedalar, yeni başlangıçların sessiz habercisidir.
Bir aynanın karşısına geç. Kendine elli saniye boyunca hiç konuşmadan bak. Gözlerinin içine... Kaç kişi bunu başarabilir? Çünkü insan, dünyaya bakmayı öğrenir ama kendine bakmayı çoğu zaman unutur. Belki de en uzun yolculuk, aynadaki yabancıyı tanımaktır.
50 bazen yarım kalan bir hayaldir. Bazen tamamlanan bir emektir. Bazen beklenen bir telefon, bazen okunmayı bekleyen ellinci sayfa, bazen de bir çocuğun cebindeki elli kuruştur. Değeri miktarında değil, anlamındadır.
Belki de hayat, kocaman bir sayılar evrenidir. Kimimiz 1 gibi yalnız hissederiz. Kimimiz 2 gibi birini ararız. Kimimiz 100 olmak isteriz. Ama unuttuğumuz bir şey vardır: Hiçbir sayı, tek başına anlamın tamamı değildir. Onlara anlam veren, hangi hikâyenin içinde yer aldıklarıdır.
Ve belki de "50", bize bunu fısıldar...
Ne eksik olmanın utancını taşı.
Ne fazla olmanın gururuna kapıl.
Sadece olduğun yerde, olduğun anlamla yaşamayı öğren.
Çünkü bazen bir insanın bütün hayatını değiştiren şey, uzun cümleler değil; yalnızca iki rakamdır:

