İçeriğe geç

KALPTE BİR MÜHÜR

Bölüm 4 · 20 dk okuma

KALPTE BİR MÜHÜR

Bölüm 4

Sığ Sularda Boğulmak

Derin nefeslerle olduğum yerden ani bir hareketle kalktım. Su gibi terlemiştim. Gördüğüm rüya beni fazla etkilemişti. Aynı zamanda çok gerçekçi gelmişti, fakat ben geçmişimde bu tarz bir olay yaşamamıştım.

Nerde olduğumu anlamak için etrafıma göz gezdirdim. Okulun revirindeydim.

Kafamı yanıma doğru çevirdiğimde yanımda oturan Ege’yi gördüm. Hiçbir şey hatırlamıyordum.

“Günaydın minik kuş.” Söylediği garip gelse de, üstünde çok durmadım.

“Ne oldu bana? Neden buradayım? Niye yanımda sen varsın? Saye nerde?” deyince, Ege bana ciddi misin der gibi baktı.

“Kerem’in olmasını mı tercih ederdin?” kalbim hızlandı. Sebebi Kerem değildi tabi ki. Kerem dediğinde aklıma Yaşananlar gelmişti. Saye seçilmişti.

Aniden ayağa kalkınca Ege’de benimle birlikte ayaklandı. “Ne yapıyorsun, daha zamanı gelmedi?” Durdum. Aslında anlamıştım ama yine de sordum.

“Neyin zamanı daha gelmedi?” Ege gülümsedi,

“Zamanı geldiğinde göreceksin,” Saye’den bahsediyordu.

Son söylediğiyle öfkelendim, dalga geçiyordu. Ege aralarında ki en eğlenenleriydi. Bence yaptığı her şeyi eğlenmek için yapıyordu.

“Sen benimle dalga mı geçiyorsun,” patlamaya hazır bir bomba gibiydim.

“Hayır, gayet ciddiyim.” Gülmemek için zor duruyordu. Kaşlarımı çattım.

“Saye nerede? Ne yaptığınız ona?” Ege’nin gülüşü soldu. Aklına bir şey gelmiş olmalıydı.

“Daha zamanı gelmedi.” Kelimelerin hepsini üstüne basa basa söylemişti. Aklına her ne geldiyse bu öfkelenmesine sebep olmuştu.

Söylediklerinden sonra kalktığı koltuğa tekrardan oturdu, kafasını yere eğip bir ayağını diğer dizinin üstüne koydu. Yere öyle düşünceli bakıyordu ki ne düşündüğünü bir an için bende merak etmiştim.

Dalgınlığını fırsat bilerek, kapıya koştum. Kapının kulpunu indirdim fakat kapı kitliydi.

Bu kadar şey niye? Ne hazırlıyorlar? Saye nerede? Ayrıca saat kaç?

Sinirle Ege’nin yanına geri gittim. Oturduğu yerin tam karşısında durdum. Hala dalgındı. Ona yaklaşarak kafasına bir tane geçirdim. Çok sert değildi, kendisine gelmesi için yapmıştım.

Verdiği tepkiyle, yaptığım şeyden pişmanlık duydum.

İrkilerek hızlı bir hareketle ayağa kalktı. Beni el bileklerimden tutarak geriye doğru ittirdi ve duvara yapışmamı sağladı. Bileklerimi tüm gücüyle sıkmaya başladı, acıyla yüzümü buruşturdum.

“Bir kere daha bana veya bizden birine dokunacak olursan bunun bedelini Saye öder.” Gözlerim doldu. Dediği her kelimeyle o anlar bir bir gözümde canlandı. Gözlerimi yumdum. Başımı hayır anlamında salladım.

“Anladın mı minik kuş?” Gözlerimi açtım, gözleri öfkeyle doluydu. Bunu görünce içimi ufaktan bir korku bastı, fakat bu korkunun beni ele geçirmesine izin vermedim. Beni kontrol etmelerine izin vermeyecektim fakat şimdilik, Saye’nin güvenliği için susmak zorundaydım.

Bakışlarına karşılık vererek, nefret doldum. “Anladım.”

Bileklerimi sıkmayı bıraktı. Bıraktığı anda bileklerim o kadar acımıştı ki gözümden bir damla yaş aktı. Akan yaşı saniyesinde elimin tersiyle sildikten sonra sedyeye doğru ilerledim.

Bu okuldan kurtulmama son beş ayım vardı. Saye olmadan aşabileceğim bir zaman değildi.

Saye deyince aklımda bir an canlandı. Saye bu sabah okula ilk geldiğinde kendinde değildi, en azından normalde olduğu Saye değildi. Bir şey olmuş olmalıydı.

Ben meraktan tırnağımı kemirirken kapının sesi duyuldu. Ege son yaşanan olaydan sonra olduğu yerden kıpırdamamıştı, sadece benim olduğum tarafa dönmüştü.

Ege kapıyı açmak için gitti. Kimin geldiğiyle ilgilenmiyordu, tek istediğim yaşananların bir kâbustan ibaret olmasıydı.

Kapıdan bazı konuşma sesleri geldi, elimden geldiği kadar dinledim ama sessiz konuşuyorlardı.

“Zamanı geldi mi?” diye sordu Ege, karşı tarafın sesinden kim olduğunu anlayamamıştım.

“Hayır, daha değil. İçeride mi?” ayak sesleri yaklaşmaya başladı oturduğum yerde arkamı dönerek sedyeye uzandım. Ege uyuduğuma inanmayacaktı, yine de uyuyormuş gibi yaptım.

“Yok değil, başka nerede olacak?” diye dalga geçti Ege. Bu içinde bulundukları grup o kadar komik espriler yapıyorlardı ki, gülmekten ağlayacaktım.

“Komik olduğun kadar zekide olsan keşke, doğru sen komikte değildin, unutmuşum pardon.” Siye yanıt verdi Ege’nin yanında ki çocuk. Sesleri gitgide yaklaşıyordu.

“Uyuyor mu?” Aynen uyuyorum, beşinci rüyamda falanım.

Kısa bir süre ses çıkmadı. Odadan çıkmış olsalardı kapı sesi gelirdi, fakat hiç ses gelmiyordu.

Pozisyonumu bozmadan gözümü açtım. Dibimde Ege’yi görünce yerimden sıçradım ve geriye doğru gittim. Tabi yaptığım bu hamle ile sedyeden yere kapaklandım. Teker teker gelin ya!

Ege kahkahalarla gülmeye başladı. Gülüşü sinirlerimi bozsa da bir şey demedim.

Yere sırt üstü düşmüştüm fakat hissettiğim acıyla otomatik olarak gözlerim kapanmıştı ve bir süre açmaya niyetim yoktu. Ege’nin o pislik yüzünü görüp sinirlerimi bozmaya hiç ama hiç niyetim yoktu.

Sesinden tanıyamadığım o kişide Ege kadar olmasa da gülmeye başlamıştı. Onun gülüşünü de duyunca olduğum yerden hızla kalkarak gözlerimi açtım.

Karşımda gördüğüm kişi asla beklemediğim biriydi, ama öfkemin daha da artmasına sebep olmuştu. Şaşkınlığımı başarıyla gizleyip, hissettirdiğim tek duygunun nefret olmasına özen gösterdiğim bakışlarımı karşımda ki kişiye çevirdim.

“Kerem, Allah için keşke o anı çekseydik. İzledikçe gülerdik. Valla hiç güleceğim yoktu, sağol minik kuş.” Gözlerimi tam karşımda duran Kerem’den çekip Ege’ye çevirdim.

“Şu lafı söylemeyi kes artık,” Ege’nin gülüşü yavaş yavaş soldu. Gözlerimin içine baktı, olduğu yerde kıpırdanmaya başladı. Kollarını göğsünün üzerinde birleştirdi ve gözlerini gözlerimden çekip yer baktı.

“Biliyor musun Nehir, Saye yerinde olmanı o kadar isterdim ki,” Sedyenin etrafından dolaşarak adım adım bana yaklaştı.

“Ege,” Kerem yandan Ege’ye seslendi fakat Ege sadece beni görüyordu.

“Onun yerine acı çekenin sen olduğunu, sonunda pes edenin sen olduğunu görmeyi çok isterdim.” Tam karşımda durdu, Kerem olacakları kenarda, ikimizin orta hizasına denk gelecek şekilde durup izliyordu.

Zaten dolu olduğum nefretim daha da artmıştı. Ege’nin dediklerinden dolayı değildi. Benim hakkımda ne düşündüğü beni gram ilgilendirmiyordu fakat cümlelerini kurarken Saye’nin acı çekeceğine dair bir şeyler söylemişti.

“Aslında Ege biliyor musun, ben senin acı çekmeni istemezdim.” Ege sırıttı,

“Beni çok sevdiğin için mi?” Yüzümü iğrendiğimi belli edercesine buruşturdum, aynı anda da kafamı hayır anlamında salladım.

“Acı bile bir insanın veya hayvanın hissedebileceği bir histir. Ama siz ne insansınız, ne de hayvan. Siz şeytansınız. Hiçbir insani duyguyu hak etmeyen varlıklarsınız. Bu yüzden bazen size acıyorum,” Söylediklerimi, tükürür gibi söylemiştim. “çünkü hiçbir duyguyu hissetmemelisiniz ama çoğu hissi hissetmeye mahkum bırakılmışsınız. Oysaki size zor geliyordur insan gibi davranıp, hisleriniz varmış gibi yapmak,” Son söylediğimle birlikte Ege’nin yüzündeki damarlar belirginleşti ve gözlerini içindeki beyazlık yok olup siyaha döndü. Ellerini yumruk yapıp sıkmaya başladı.

Onu çıldırtmak üzereydim ve birazdan söyleyeceğim şey ile birlikte çıldırmış olacaktı. Aramızda ki son mesafeyi de, aramızda bir karış kalacak şekilde ben kapattım.

Boyu benden oldukça uzun olduğu için, gözlerine bakmak için, başımı oldukça yukarı kaldırmak zorunda kaldım. Oda başını eğmişti. “Hatta,” parmak ucuna çıkıp kulağına doğru fısıldadım, “annenin seni doğururken çektiği acıya da acıyorum. Dünya’ya gelmek için bile birilerine acı çektirmişsin.” Söylediğim şeyle birlikte yere tam basıp bir adım geriledim. Tepkisini görmek istemiştim. Acı çektiğini görmek istemiştim. Sinirden deliye döndüğünü görmek istemiştim.

“En azından benim bir annem var minik kuş.” Diyerek güldü. Canımı ne kadar yaktığının farkında olsaydı pişman olup özür dileyeceğine o kadar emindim ki.

Gözümden tek bir damla yaş aktı, gözlerimi kapayıp kendimi tutmaya çalıştım. Şuan olmazdı, Ege’nin karşısında güçsüz kalamazdım. Yumruklarımı sıkarak gözlerimi açtım ve Ege’nin de en az benim kadar canını yakacak o cümleyi kurdum.

“En azından benim annem iyi bir anne olarak öldü, kendi kanından birine zarar vermeden,” Ege’nin ağzı açık kalmıştı çünkü bunları nereden

bildiğimi anlama çalışıyordu.

“Sen-“ Sözünü bölerek lafını tamamladım. Bunları söylerken büyük bir zevk alıyordum, çünkü benim canımı fena yakmıştı ve onu buraya diri diri gömmek istiyordum. Fiziksel olmasa bile, laflarımla elimden geldiğince canını yakmaya çalışıyordum. Tek istediğim nefes bile alamayacağı kadar canını yakmaktı.

“Bunları nereden mi biliyorum?” Bir adım geri gittim ve sorusunu yanıtladım. “Unuttun mu Ege, sarhoşken Saye’yi arayıp söylediklerini unuttun mu?” Dona kaldı. Bunu beklemiyordu. O an o kadar öfkeli ve hırslıydım ki söyleyeceklerimin Saye’ye yansıyacağının farkında değildim.

“Ne saçmalıyorsun sen?” Gülmeye başladım. Sadece gülüyordum ve bu onun sinirlerini daha çok bozuyordu.

Gülmeyi yavaş yavaş bıraktım. Zaten gerçek değildi, insan acı çekerken de gülebilirdi. En azından deneyebilirdi.

“Saye’yi sarhoşken arayıp annenin sana nasılda şiddet uyguladığını, kullandığını ve evden attığını anlatmışsın.” Dudaklarımı sahteden büzerek “Ah Ege’cik ah, şimdi anlıyorum insanlara neden acı çektirdiğini.” Yüzüme ciddi bir ifade takınarak Ege’ye bakmaya başladım.

Ege’nin gözünden bir damla yaş aktı fakat elinin tersini kullanarak hemen sildi. “Nedenmiş minik kuş?” gülümsedim.

“Çünkü sen acı çekerken etrafındakilerin mutlu olmasına dayanamayan bir bencilsin. Annen seni sevmedi, senden nefret etti diye herkesten nefret ediyormuş gibi yapan bir iki yüzlüsün. Annenin sana vurduğu her fiskenin intikamını masumlardan çıkaran bir manyaksın.” Geri attığım adımı tekrardan kapatarak son bir cümle kurdum. “Herkesin içinde en çok sana acıyorum. Neden biliyor musun? Çünkü sen yaşadıklarını gizlemek için çok mutluymuş numarası yaparken, iki kadehten sarhoş olup, tanımadığın insanları arayıp kendin anlatacak kadar aptalsın Ege.”

Ege sıktığı yumruklarını gevşetti ve elini hava kaldırarak yüzüme vurmak için hamle yaptı. Gözlerimi yumdum ve ellerimi arkamda birleştirip öylece bana vuracağı anı bekledim.

Engellemeye çalışsam bile gücü karşısında başarısız olacaktım.

Saniyeler içerisinde yüzümde veya başka bir yerimde temas veya acı hissetmediğimde gözlerimi açıp ne olduğuna baktım.

Kerem. Yine Kerem. Ege’nin elini havada yakalamıştı ve bana vurmasını engellemişti. Bunu ikinci yapışıydı.

Garip değil mi? İnsanlara bu kadar acı çektirmesinin tek sebebi onların seçilmiş olması, ama işler seçilmemiş kişiye gelince bir anda kahraman kesiliyordu.

Bu yaptığını daha önceden bir kıza daha yaptığını görmüştüm ve gün sonunda Saye ile telefonda konuşurken buna baya gülmüştük.

Saye. Acaba o ne yapıyor şuan? Canını yakıyorlar mıdır? Şuan ona bir şey yapıyor olamazlar. Çünkü Kerem buradaydı.

Aklıma Kerem’in Ceren’e kurduğu cümle geldi.

“Yani bir daha kuralları çiğneyip, seçilmemiş birisine dokunursan Saye yerine seninle eğleniriz ki seçilmiş kişiye de benden izinsiz dokunursan da sıradaki Saye değil sen olursun!”

Kafam da bir ışık yandı. Aklıma Saye’yi kurtarabilecek bir plan gelmişti.

“Ceren’e söylediklerim senin içinde geçerli Ege,” Kerem sesiyle düşüncülerimi bölmeyi başarmıştı.

Bir adım geriledim. Bir adım daha. Bir adım daha. Ege’den elimden geldiği kadar uzaklaşmaya çalıştım.

“Seçilmemiş bir kişiye dokunmak yasak!” diye tamamladı cümlesini Kerem. Ege başını eğerek yere bakmaya başladı. Sert bir hamleyle kolunu Kerem’den kurtardı ve “ Sen beni Ceren ile aynı kefeye mi koyuyorsun Kerem, hem de bazı aptal kurallar yüzünden.” Gülmeye başladı. Kerem bir şey demeden gözlerini Ege’den kaçırdı.

Başını yerden kaldırarak bana baktı Ege. Aramızda Kerem olmasaydı beni öldürmek için hamle yapacağına adım kadar emindim. Ellerini hava kaldırarak alkışlamaya başladı.

“Bravo minik kuş, söylediklerinle canımı yakmayı başardın. Alkışlamayı bırakarak ellerini iki yanına bıraktı. İşaret parmağını havaya kaldırarak beni gösterdi. “Ama unutma bir gün seçilen sen olacaksın ve o gün geldiğinde sana öyle bir acı yaşatacağım ki, belki bedenin değil ama, ruhun acı içinde kıvranacak.”

“O zamana kadar hala burada olabilirsen çektirirsin.” Ege tekrardan gülmeye başladı. Damarları yerini geri aldı. Sanki benim sesim bile onun bu denli öfkelenmesine yetiyordu.

“Sana söz veriyorum. Bu okuldan, ruhun acı çekmeden gitmeyeceksin.” Dediğinde bir adım yaklaştım ve “Bende sana söz veriyorum, o zamana kadar ne bedenin nede ruhun kalacak bu okulda.” Dedim.

Gülüşü, keyif almaktan çok acı çekiyordu ve bu benim inanılmaz derecede hoşuma gitmişti.

Gülüşü yok oldu ve son kez Kerem’e bakarak arkasını dönüp, odadan hızlı adımlarla çıktı. O gider gitmez derin bir nefes alıp verdim ve olduğum yerde yere çömdüm.

“Ne oldu? İyi misin?” Kerem’in meraklı sesiyle kafamı yan tarafa çevirip Kerem’e baktım. O ana kadar fark etmemiştim fakat nefes alamıyordum ve nefes almaya da çalışmıyordum.

“Nehir, nefes al!” Alamıyordum, deniyordum fakat alamıyordum. Her yanımdan ter damlaları akıyordu, deliler gibi terliyordum.

“Sanırım panik atak geçiriyorsun, sakin olmaya çalış.” Elini omzuma koydu. Yerde geri geri sürünerek elimden geldiği kadar ondan uzaklaştım.

“Sakın bana bir daha dokunma.” Dediklerim ne kadar anlaşılmıştı bilmiyordum, fakat elimden geldiğince net olması için uğraşmıştım.

Ellerini hava kaldırarak, “ Tamam, tamam dokunmuyorum, sadece derin derin nefes al. Burnundan al,” dediklerini kendi de yapıyordu, “ağızından ver. Hadi sende benimle birlikte yap,” Şuan onu dinlemekten başka çarem yoktu.

Nefesi burnunda aldı, “Al,” Nefesi ağızından verdi, “ver.” Aynı hareketi yaklaşık on kere yaptıktan sonra nefes alabilmeye başlamıştım.

“Şuan daha iyi misin?” Okulda yaptıklarını gözümle görmesem merhametli, iyi ve yardımsever bir insan sanırdım. Ama göreceklerimi görmüştüm ve her şey için çok geçti.

Panikle ayağa kalkınca Kerem’de benimle birlikte ayaklandı. “İyi miyim?” Öfkeyle soludum. “İyi miyim, diye mi soruyorsun?” Evet dercesine kafasını salladım.

O anda Ege’ye olan sinirimle Kerem’e olan sinirim birleşince yapmamam gereken bir şey yaptım.

Verdiği cevapla mümkünmüş gibi daha fazla öfkelendim. Sağ elimi yumruk haline getirip Kerem’e geçirdim. Elimin kırıldığını sandım. O kadar acımıştı ki, gözyaşlarım her an gözlerimden firar edebilirdi.

Acı içinde Kerem’e baktım, ben vurunca olduğu yerde bir adım geri sendelemişti. Ege gibi oda vurmama öfkelenmişti.

Sol eliyle çenesini yerine oturturmuşçasına bir hareket yaptı. Elini tekrardan aşağı indirip yumruk haline getirdi. “Bak Nehir, kendi oluşturduğum kuralları bozmak niyetinde değilim,” Yumruklarını gevşetti, “Ama eyer bir kere daha gruptan birine vuracak olursan,” Gülümsedi, gülüşünde Ege’nin aksine keyif alır gibi bir hal vardı. “Saye acı çeker.”

Bir anlığına, sadece bir anlığına Kerem’in altında iyi bir kişiliğinin de olduğunu düşünmüştüm. Fakat öğrenmem gereken bir şey olmuştu. Bulundukları gruptaki hiç kimsenin içinde gramda olsa insanlık veya iyilik yoktu.

“Hareketlerine ve özelliklede söylediklerine dikkat edeceksin bundan sonra.” Tırnaklarımı avucumun içine soktum. Kafayı yiyecektim, ben ne kadar tepki gösterirsem, Saye o kadar acı çekecekti.

Avuçlarımı açtım ve zaten açık olan saçlarıma geçirdim. Gözlerimi yumdum. Gözlerimden yaşlar akmaya başladı. Kriz geçirmemek için zor durdum. Ama Allah kahretsin ki yine nefes alamamaya başlamıştım. Elimden geldiğince belli etmemeye çalıştım.

Ellerimi saçlarımdan çekerek havada sallayarak, “Bu daha ne kadar sürecek? Saye bu salak şeyden ne zaman kurtulacak?” Kerem sanki beni dinlemiyormuş gibiydi, dudakları aralık bir şekilde hava duran bileklerime bakıyordu. Bir adım yaklaştı ve iki elini birden kaldırarak bileklerimden nazik bir şekilde tuttu ve aşağı indirerek morarmaya başlamış yerleri okşadı.

Ege bileklerimden tutup beni duvara yapıştırdığı sırada olmalıydı.

“Bunu sana kim yaptı Nehir?” O konuşana kadar nefesimi tuttuğumun farkında değildim. Nefesimi bıraktığımda tekrardan gelen atak gitmişti.

Farkında değildi ama beni dördüncü defa kurtarıyordu.

“Nehir, dedim! Bunu sana kim yaptı?” Düşüncelerden uyanarak kendime geldim ve bileklerimi hızla ondan kurtardım. Zaten hafif tuttuğu için zor olmamıştı. Şaşkına uğramış gözlerim bir ona bir bileklerime baktı, daha sonra tekrardan ona baktı.

“Unuttun mu? Ben bayılmadan önce Derin ve Ceren beni tutuyordu. O zaman olmuş olmalı. Ayrıca konu bu değil.” Konuyu değiştirmeye çalıştım fakat nafileydi.

Şimdi diyeceksiniz ki, neden Ege’yi koruyorsun? Çünkü eyer Saye yerine o geçerse, ona acı çektirenler Kerem’ler olacaktı ve bildiğim kadarıyla Kerem ve Ege küçüklükten arkadaştı. Yani benim istediğim acıyı çekmeyecekti. Ona acı çektiren ben olmalıydım onlar değil. Onu kıvranırken gören ben olmalıydım onlar değil. Ve evet bu hırs gözümü kör etmişti fakat bunun bir önemi yoktu.

Çünkü, Saye’yi Ege ile değil Ceren ile kurtaracaktım.

“Yalan söyleme, Ceren ve Derin seni kolundan tuttu, bileğinden değil.” Gözlerinde ki merak yok oldu. Yüzü gerildi ve tekrardan Kerem Kayan oldu. “Eyer söylemezsen, Saye-“

“Ege,” dedim bir anda. Saye’yi tehlikeye atamazdım. Gözleri kocaman oldu. Şaşırmışa benziyordu. Oysaki az önceki davranışından sonra ben ilk ondan beklerdim.

“Ege mi?” diyebildi yalnızca.

“Evet. O yaptı. Beni arkanda ki duvara bileklerimden tutarak sıkıştırdı.” Yüzündeki damarlar belirgin bir hal aldı.

“Peki,” Başını ilk önce sağa doğru, daha sonrada sola doğru yatırdı. Kolunu havaya kaldırarak kolunda ki saate baktı. “Saat 11.42. Yaklaşık yarım saat sonra konferans salonuna götürmek için Mir seni buradan alacak. Şuan, herkes derste. Ege,” Ege derken yüzü daha çok gerildi. “Mir, Ceren, Derin, Saye, ben ve sen hariç.” Bu sefer gerilen ben olmuştum, çünkü Saye demişti ve artık bu isim beni germeye başlamıştı. “Hocaları dert etme, onları biz hallettik.” Dedi ve tam bir şey daha demek için ağzını açmıştı ki vazgeçmişti. Daha fazla bir şey demeden arkasını döndü ve revirden çıktı.

Kapı kapanır kapanmaz arkadan kilitlendi. Olduğum yerde kalakaldım. Kendime gelmem dakikalarımı almıştı.

Son birkaç saat içerisinde ben neler yaşamıştım?

Kendime geldiğimde sağ tarafımda ki sedyeye doğru ilerledim. Yattım ve cenin pozisyonuna geçtim. Gözlerimden yaşlar akmaya başladı.

Bu bugün kaçıncı ağlamamdı?

Gözlerimi kapayarak uykuya dalmaya çalıştım. Kısa sürelide olsa biraz dinlensem iyi olurdu.

Saye’yi düşünmeden edemiyordum. Ailem bir trafik kazasında öldüğünden beri tek ailem Saye olmuştu ve onu da kaybedemezdim. Yapamazdım, onsuz yapamazdım.

Tam o sırada uykuya daldım. Uyku beni kara delil gibi yutmuştu ve uyandığımda her şeyin bir kabustan ibaret olduğunu görmek istemiştim.

~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~

Küçük bir kız çocuğu soluksuz ağlıyordu. “Baba, annemi ve ablamı toprak mı yuttu?” Aslında küçük kız cevabı da, neyin ne olduğunu da farkındaydı, fakat kabullenmek istemiyordu.

Baba küçük kızın yanına çömdü ve kızın kafasını okşamakla yetindi. Küçük kız cevap alamayınca babasına bakarak, “Onları bizden neden aldılar baba?” dedi hıçkırıklarının arasında.

Babası bu sefer kollarını iki yana açarak “Bilmiyorum,” dedi. Küçük kızın hıçkırıkları yavaş yavaş son buluyordu. Tek elini kaldırarak gözünü ovuşturdu.

Küçük kız yaklaşık altı veya yedi yaşındaydı, bu yüzden ağlamak onun uykusunu getirmişti.

“Peki onlarla tekrardan pikniğe gidebilecek miyiz?” Babası dayanamayıp ağlamaya başladı, fakat küçük kızdan saklamaya çalışıyordu.

“Baba?” Küçük kız uykulu bir şekilde babasına baktı ve ağladığını gördü. Küçük kızın minik kalbi öyle bir burkulmuştu ki, bu burukluk hayatı boyunca asla ondan gitmeyecekti.

Babası kızına baktığında kızını kollarını açmış bir şekilde gördü.

“İstersen sarılabiliriz baba. Sarılınca kırgınlıklar bitermiş, bir keresinde annem demişti.” Küçük kız babasına bir gülümseme gönderdi.

“Minnoşum birazdan olacaklardan dolayı senden şimdiden özür dilerim.” Babası küçük kızı kendine çekti ve kocaman sarıldı.

Dakikalarca öyle kaldılar. Uykusu gelmiş küçük kızda, başını babasının omzuna dayadığından beri mışıl mışıl uyuyordu. Babası bunun farkındaydı fakat oldukları yerden kıpırdamamıştı.

On beş dakika sonra, polis sirenlerinin sesi mezarlığı doldurmaya başladığında, babası küçük kızı kucağına aldı ve öylece beklemeye başladı.

Polisler onun için geldiğinde dediği ilk şey, “Minnoşum uyuya kaldı. Evde teyzesi ve eniştesi onu bekliyorlar. Önce kızımı onlara teslim edeyim, daha sonra beni götürürsünüz, olur mu komiserim?”

Komiser “Olmaz. Kızını biz teslim ederiz. Sen şu araçla gideceğin yere gideceksin.” Baba çaresizce başını sallamaktan başka bir şey yapamadı.

“Baba, nereye gidiyorsun?” Küçük kız gürültülerden dolayı uyanmış olacaktı ki babasının kucağından, babasına seslenmişti.

Babası Küçük kızı boynundan bir kere öperek adım adım komisere doğru yürümeye başladı.

“Minnoşum, senden sadece şunu unutmamanı istiyorum, ben yaşadığım sürece yalnız kalmayacaksın. Seni her daim seviyor olacağım. Annen ve ablan gökyüzünde yıldız olarak seni izliyor olacaklar. Bunları asla unutma olur mu minnoşum?” Küçük kız “Hm hm.” Dan başka bir şey diyemeden tekrardan uyuya kaldı.

Babası kızını son kez kokusunu içine çeke çeke öptükten sonra komisere teslim etti, “Görüşürüz minnoşum. Umarım geleceğin şuanın kadar karanlık olmaz…”

…

~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~

“Nehir öldün mü? Bir de seninle uğraşamam.” Mir’in kalın sesi kulağımı doldurduğunda gözlerimi araladım, tam karşımda durmuş bana bakıyordu.

“Hele şükür uyandın, öldün sandım.”

“Saye nerede?” Mir gözlerini devirerek soruma cevap vermeden direkt konuya girdi.

“Gösteri birazdan başlayacak, kalk hadi.” Belki beni aptal sanıyor olabilirsiniz ama uyandığımda her zaman her şeyi unutuyorum. Bunun neden olduğunu bilmiyorum fakat annem ve babamı öğrendiğim sabahtan sonra her zaman bunu yaşamıştım.

“Alo Nehir duyuyor musun?” Mir’in sesiyle irkilerek kendime geldim.

“Tamam be, kalkıyorum, ne bağırıyorsun?” Olduğum yerde doğruldum ve gördüğüm rüyayı düşünerek ayaklandım.

“Zahmet etmeseydin, geri yat istersen.” Mir’i umursamadan yanından omuz atarak geçtim. Geçmeme izin vermeyerek kolumdan tuttu. Yeter artık,

Kolumu hızla çekerek ona bir tokat attım. “Bir daha bana dokunursan seni öldürürüm. Yeter artık ya bıktım bir salın beni de Saye’yi de. Hepinizden nefret ediyorum!” Arkamı dönerek hızla odadan çıktım.

Kapı açıktı, çünkü zaten Mir odaya geldiğinde beni alıp çıkacaktı. Bu yüzden kitleme gereği duymamışlardı.

Konferans salonunun yolunu tuttum. Mir arkamdan oldukça sert adımlarla geliyordu. Bu da demek oluyordu ki oldukça sinirlenmişti.

Bende dersimi almamış gibi hala onlara vurmaya devam ediyordum. Hak ediyorlardı.

Mir’in adımları yaklaşınca adımlarımı hızlandırdım ama Mir’in ve benim adım boyutlarım aynı değildi bu yüzden aramızda ki mesafe artmamıştı. Ben de koşmaya başladım. Çünkü bildiğim kadarıyla aralarında birinin canını yakmaya en çok müsait olan Mir’di.

Konferans salonunun önüne geldiğimde hızla kapıyı açarak içerim girdim ve gözüm ilk önce Kerem’i aradı. Çünkü onun yanında bana bir şey yapamazdı.

Kerem’i göremeyince insanların arasına karışarak ortalarda duran bir tane koltuğa oturdum. Mir hızla içeri girdi gözleri beni aradı fakat bulamadı. Salon fazla büyüktü ve içindeki insanları da düşünürsek beni görmesi zaten oldukça zordu.

Şimdi çaktırmadan kulise gitmem gerekiyordu. Çünkü tahmin ettiğim üzere Saye oradaydı.

Mir’in ortadan kaybolduğunu görünce ayaklandım ve koşarak konferanstan çıkmak için kapıya yöneldim. Kulise dışarıdan girecektim çünkü o şekilde hem daha kolay hem de daha az tehlikeliydi. Etrafta uğultu vardı ve büyük ihtimalle yaptığım şeyi konuşuyorlardı. Umurumda değildi.

Kapıdan çıktığım an sol taraftaki koridordan sesler yükseliyordu. Seslerden anladığım kadarıyla Kerem ve Ege tartışıyorlardı. Umursamayıp sol taraftaki koridora doğru adımımı atım ki “Nehir’in tarafını tutuyor olamazsın.” deyince Ege olduğum yerde durdum ve kafamı uzatarak olanları gözükmeden izlemeye çalıştım. Daha doğrusu dinlemeye.

“Nehir’in tarafını tutmuyorum Ege. Konuyu saptırma.” Kerem oldukça öfkeli duruyordu. Sebebi Ege kuralları çiğneyip seçilmemiş birine, yani bana, dokunduğu için olmalıydı.

“Kerem, geçmişinden dolayı taraf tuttuğunu gayet iyi farkındayım.” Ne geçmişi?

Kerem, Ege’nin ağzını hızla kapayarak etrafı kontrol etti hemen kafamı çektim. Kerem konuşmaya başlayınca kafamı tekrardan o taraf doğru çıkardım.

“Kes sesini mal. Biri duyacak olursa seni gruptan atarım ve zaten atmak için elimde yeteri kadar sebep var.” Kerem elini Ege’nin ağızından çekti.

“Sadece kurallarına saçma dediğim için beni atamazsın Kerem.” Kerem kaşlarını çatarak ona baktı ve yumruklarını sıktı.

“Ben ondan bahsetmiyorum.” Kerem, Ege’ye bir adım yaklaştı ve gözlerinin içine öfkeyle bakmaya başladı. “Nehir’in bileklerini gördüm Ege.” Ege bir anda kahkaha atmaya başladı. Olanları kaşlarım çatık bir şekilde izliyordum ve anlamaya çalışıyordum.

“Şimdi anlıyorum öfkenin sebebini. Yani cidden bir kız için kaç senelik arkadaşını gruptan mı atacaksın.” Kerem, Ege’nin yakasına yapıştı ve sesini çok olmasa da yükselterek,

“Lan gerizekalı, kuralları çiğneyen sensin ne kızından bahsediyorsun?” Ege hala gülüyordu.

“Ne kızı öyle mi? Ben o kıza olan bakışlarını görmediğimi mi sandın. Konu ona gelince ya konuyu değiştiriyorsun ya da hiç konuşmuyorsun.” Olabilir miydi? Kerem, benden…

Hayır, hayır. Mümkün değil. Kerem kimseye duygu besleyemeyecek kadar duygusuzdu. Evet bazen şaşırtıcı bir şekilde iyi olabiliyordu, ama bunun sebebi kesinlikle iyi bir insan olması değildi. Sadece ikiyüzlünün tekiydi.

Ayrıca bahsettikleri kızın ben olduğu da belli değildi ki. Neden üstüme alınmıştım ki?

Tam o anda Kerem, Ege’ye sıktığı yumruğunu geçirdi. Ben daha olan şeyin şokundayken bir yumrukta Ege geçirdi.

Aralarında büyüyen kavgayı izlerken şok içerisindeydim. Bildiğim kadarıyla Ege ve Kerem çok küçüklüklerinden beri arkadaşlardı ve bu kavga dostluklarını zedeleyecekti. Hatta belki grup bile bölünebilirdi.

Ege, Kerem’i yere devirdi ve yumruk atmaya devam etti. “Nasıl yaparsın Kerem, benim olana nasıl yan gözle bakarsın?” Benim olan derken kimden bahsediyordu?

Kerem, Ege’yi üstünde atarak bu sefer üste çıkan o oldu ve yumruklarını birer birer Ege’ye geçirdi. “Asıl sen nasıl beni böyle bir şey yapmakla suçlarsın?” Ege Kerem’i ittirdi ve ikisi de yüzleri kanlar içindeyken ayağa kalktı.

O kızın kim olduğunu öğrenmem gerekiyordu. “Saye’ye olan bakışlarını gördüm Kerem.” Bir dakika ne?

“Ne?” Kendime engel olamayarak yüksek sesle verdiğim bu tepkiyle birlikte arkamdan biri tarafından çekilmem bir oldu. Ben daha kim olduğunu göremeden elimden tutarak koşmaya başladı. Beni resmen peşinden sürüklüyordu.

Gördüğümüz ilk boş sınıfa girdi ve beni duvarla kendi arasına alıp eliyle ağzımı kapadı. İşaret parmağını dudaklarına götürerek sessiz olmamı söyledi.

Bu o çocuktu. Bu sabah kapıdan bana bakan siyah kapüşonlu çocuktu. Ela gözleri ve siyah saçlarıyla oldukça çekici bir yüze sahipti.

Sınıfın dışından bazı sesler duyuldu. Bu Mir’in ve Derin’in sesiydi. Etrafta beni arıyor olmalılardı. Ne konuştuklarını duyamıyordum.

Sesler uzaklaşmaya başladığında bacak arasına bir tekme attım ve benden uzaklaşmasını sağladım. Ayakta durarak iki büklüm olmuştu.

“İnsan gibi sessiz olmamı da söyleyebilirdin. Böyle saçma bir harekete gerek yoktu.” Zar zor ayaklanarak bana baktı.

“Genelde böyle mi teşekkür edersin sen?” Kaşlarımı çatarak ona baktım.

“Ne için teşekkür edecekmişim?”

“Ben olmasam seni görüp yakalayabilirlerdi.” dedi itici bir şekilde. Bu da kimdi? Bu çocuğu okulda ilk defa görüyordum. Tam ağzımı açıp cevap verecektim ki içeri biri daldı.

“Nehir!” Kerem ilk önce bana sonra adını bilmediğim itici çocuğa baktı. Yüzü hala kan içindeydi.“Bu kim?” Bana hesap mı soruyordu yoksa ben iyice paranoyak mı olmuştum?

Çocuk yüzünü eğerek sınıftan çıkmak için kapıya yöneldi fakat Kerem izin vermeyerek kolundan tuttu ve geriye doğru savurdu.

“Ben kimseyim.” Çocuğun verdiği yanıt Kerem’in de benim de kafasını karıştırmıştı.

“Bu ne demek? Adın ne senin?” Kerem’in dediğine katıldığımı söylemek istemezdim ama bende en az onun kadar merak etmiştim. Kimdi bu çocuk? Ve benim o sırada orada olduğumu nereden biliyordu?

“Sizi ilgilendirmez.” Kerem çocuğun yanıtına kaşlarını kaldırarak tepki verdi. Tanrım gerçekten kimdi bu çocuk ve nasıl oluyor da Kerem’e karşı koyuyordu?

Demek ki okulda benden başkada ölü olmayan vardı. Bu çocuğa ne kadar gıcık olmuş olsam da Kerem’e karşı koyabilmesinden etkilenmiştim.

“Son kez soruyorum bir dahakine bu kadar sakin olmam. Sen kimsin?” Çocuk belki de kim olduğunu söyleyecekti, fakat sınıfa Ege’de dalınca çocuk bunu fırsat bilerek koşarak çıktı ve gitti.

“Kerem, kardeşim Saye yok! Çabuk gel,” Ne demek Saye yok? Saye bunların yanında değilse neredeydi o zaman?

Nefes alamadım. Bu seferki fiziksel değildi. Nefes alamadığımı hissediyordum ama dışardan nefes alabiliyordum. Bacaklarım tutmuyordu. Elimden geldiğince ayakta durmaya çalıştım. Şimdilik başarılı da olmuştum.

Ege’nin dediklerinden sonra Kerem’in gözleri bana kaydı. “Nehir?”

Gözlerim karardı fakat ayakta durup iyiymiş gözükmeye devam ettim. Başım dönüyordu.

“Saye nerede?” Sorumla birlikte içeri Mir geldi. “Saye kendini bir sınıfa kilitlemiş. Sesleniyoruz ama ses vermiyor. Lan ya bir şey olduysa.” İşte o an, bunu duyduğum an hayat bir kere daha bütün gücü elimden aldı ve yere yığıldım.

“Nehir!” Kerem yığılmamla birlikte yanıma koştu ve beni kafamdan tutarak kendime getirmeye çalıştı fakat her şey için çok geçti. Nefes alamıyordum, boğuluyordum.

Aslında şuan yapmam gereken tek şey Saye’nin yanına koşup onu engellemek olmalıydı. Ama ben bunu başarabilecek kadar güçlü değildim.

Hayatın bana öğrettiği en önemli şey bazı insanların boğulabilmesi için denizde fırtına olması gerekmediğiydi. Bazen insan sığ sularda da boğulabilirdi. Ben bugün ikisi olmadan boğuluyordum ve tamamen Kerem Kayan’ın suçuydu.

Nefret o kadar saf bir duyguydu ki en bir kere birisine karşı beslediyseniz bu duygudan kurtulmanız çok zor olabilirdi. Besleyen kişi ben isem bu imkansızdı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.