Hafta boyunca bürodaki o amansız tempo, ofis masaları ve kalın kanun kitapları arasında adeta eriyip gitmişti. Ateş’le aramızdaki o sessiz gerilim, ofisin dışına taşmıyor; mahallede karşılaştığımız o anlarda ise sanki hiç var olmamış gibi kusursuz birer yabancıya dönüşüyorduk. Ama bu durum, aramızdaki havanın daha da yoğunlaşmasından başka işe yaramıyordu.
Pazar öğleden sonra, evde annemin hazırladığı börekleri karşı komşumuza götürmek için mutfaktan çıktığımda, dış kapının çalındığını duydum. Kapıyı açtığımda karşımda Ateş’i gördüm. Üzerinde hafif bol, gri bir kazak vardı; saçları her zamankinden biraz daha dağınık, ofisteki o sert avukattan eser olmayan, tamamen mahalleli bir hâldeydi. Elindeki kalın bir koli paketini tutuyordu.
"Barış evde mi?" diye sordu, doğrudan gözlerimin içine bakarak. Sesi, merdiven boşluğunun yankısıyla birleşince olduğundan daha tok çıkmıştı.
"Yok, abim sabah bakkalın oralara çıktı, henüz dönmedi," dedim, kapının eşiğinde durarak. Kalbimin aniden hızlanan atışını sesime yansıtmamaya çalışıyordum. "Bir şey mi bırakacaktın?"
"Babamın kargo paketi yanlışlıkla bizim eve gelmiş, Barış’ın adı yazıyor üstünde," dedi Ateş, paketi hafifçe kaldırarak. Gözleri bir an üzerimde, üzerimdeki ev kıyafetlerinde gezindi; sonra hızla tekrar yüzüme odaklandı. "Mahallede görünce sana vereyim dedim."
"İçeri gir istersen, annemler de evde, hemen gelir abim birazdan," dedim, kapıyı biraz daha aralayarak.
Ateş içeri girmeyi reddedip başını hafifçe iki yana salladı. "Yok, Leyla, eve geçmem lazım. Annem bekliyor." Ama adımını geri atmadı. Merdiven sahanlığının serinliğinde, aramızdaki o birkaç adımlık mesafeyi koruyarak öylece durdu. "Bürodaki o dosya işi... Cuma günkü duruşmaya yetişecek mi?"
Konunun birden bire yine ofise, işe gelmesi yüzümde istemsiz bir gülümsemeye neden oldu. "Yetişecek, merak etme. Gece yarısına kadar çalışmam gerekse bile o savunma bitecek."
Ateş dudaklarının kenarında hafif bir kıvrılmayla güldü; o nadir, gözlerinin içi gülerek baktığı anlardan biriydi. "Sana o dosyayı verirken biteceğini biliyordum zaten," dedi, sesini biraz daha alçaltarak. Merdiven boşluğunun loş ışığında gözleri parlıyordu. "İnatçılığın bazen işe yarıyor."
"İnatçılık değil, hırs," dedim, kendimi savunarak. "Senin o stajyerleri ezme politikana boyun eğmeyeceğimi anla artık."
Ateş hafifçe öne doğru bir adım attı; aramızdaki mesafe o kadar azaldı ki, kullandığı o odunsu parfüm kokusu burnuma geldi. Gözlerindeki o eğlenceli ifade anında kayboldu, yerine o derin ve yoğun ağırlık geldi. "Seni ezdiğimi kim söyledi, Leyla? Aksine..." Derin bir nefes alıp cümlesini yarım bıraktı, sanki söylemek istediği şeyleri yutmak zorundaymış gibi çenesini sıktı.
Tam o sırada alt kattan gelen kapı gıcırtısı ve abimin neşeli sesi duyuldu. "Ateş! Neredesin lan, annem seni çağırıyor buralardaysan!"
Ateş bir an gözlerini kapatıp iç çekerek geriye doğru bir adım attı. O büyü bozulmuş, mahallenin o katı gerçekliği üzerimize bir kez daha çökmüştü. Paketi aceleyle elime tutuşturdu.
"Kargoyu Barış’a verirsin," dedi, normal ve mesafeli ses tonuna hızla geri dönerek. "Yarın sabah erken saatte büroda görüşürüz."
Abim merdivenlerden yukarı çıkarken, Ateş çoktan alt kata doğru adımlamaya başlamıştı bile. Elimde koli paketiyle kapıda kalırken, onunla aramızdaki mesafenin ne kadar kırılgan, ne kadar tehlikeli bir çizgide olduğunu bir kez daha anladım. Biz henüz dokunmamıştık, henüz o sınırları yıkmamıştık; ama o duvar her geçen gün biraz daha inceliyordu.